tom robbins etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tom robbins etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Temmuz 2019

Tom Robbins’ten yazarlık dersi: “Delireceksiniz!”


   Bir roman yazmak için masanın başına geçtiğinizde gereksindiğiniz ilk şey, omuzlarınıza koca bir avuç napalm tozu serpiştirmek olacaktır. Size öğretilenlerin hepsini tamamen yok edip unutmak için. Gerçi öğretmenlerinizin hayaletleri size fısır fısır bir şeyler dikte etmeye devam etmek için orada durmaya devam ederler. “Cümle kurarken asla zarf kullanma.” “Romanın şöyle olsun…” “Yok, yok, öyle değil, böyle olsun.”

    Tavsiyeler uzar gider. Yeter! Siz orada duran edebiyat bürokratları, acilen defolun!

    İnsan, “Sadece bildiğin şeyleri yaz” veya “Anlatmak yerine, göster” gibi daha iyi niyetli tavsiyelerden bile her zaman kıvraklıkla kaçınabilir, tabii yeterince çevikse… Aslında roman yazmanın tek bir kuralı vardır. İşe yarayan şeyler, işe yarar.

    Peki ama bir şeyin işe yarayıp yaramadığını nasıl bileceğiz? Gerçek şu ki her zaman bilemezsiniz. Mesela ben ilk romanımı tam 12 kez yakmıştım ama 35 yıl sonra bugün hâlâ dünyanın her yerinde baskı üstüne baskı yapıyor. Dediğim gibi, fikrinizin işe yarayacağını bilemezsiniz ama hissedebilir ve ona güvenebilirsiniz. Bu sözünü ettiğim, tamamen sezgisel bir şey ve bence sezgi tanrıların bize verdiği büyük bir armağan. Açıkçası, çoğu insana diğer herkesinkinden başka, özel bir armağan sunulmuştur ve kimse paketi açana kadar içinde ne olduğunu tam olarak öğrenemez.

    Muhteşem Nelson Algren’in dediği gibi, “Yaptığı işten tamamen emin olan bir yazar, çok da bir şey yapıyor sayılmaz.” Birçok iyi roman zorluklarla, neredeyse kendi kendini ite kaka dünyaya gelmiştir. Kökeninde, bilinçsiz bir tür masumiyet vardır. O yüzden de başlamadan önce finalde ne olacağını kafanızda tasarlamanız falan hiç gerekmiyor. Hatta ikinci sayfada ne olacağını bilmeniz bile gerekmiyor. Her şeyi bilmek isterseniz, romanınızı daha doğmadan öldürmüş olmaz mısınız? Ona nefes alacak alan verin ve yön değiştirerek sizi şaşırtmasına müsaade edin. Roman yazmak bir gemi veya tren yolculuğu gibi rota gerektiren bir şey değil, tamamen özgürce yaşanacak bir maceradır.
 
    Elinizde bir ana konu olsa iyi olur tabii; bir tema, yaratmak istediğiniz etkiye dair genel bir çizgi… Bunun ötesinde, yapmanız gereken tek şey hayal gücünüzü espri duygunuzla harmanlamak, bir iki karakter oluşturmak ve bu küçük kayığı şahsi bakış açınızı da katarak geniş, karanlık nehre salmak… Akış sizi nereye götürürse. Bir sonraki kıvrımdan sonra karşılaşacağınız tehlikeli girdabın sesini işitirseniz, hey, dik durun, zihninizi netleştirin ve aralıksız kürek çekmeye devam edin. Artık sahiden yazmaya başladınız, bunun tadını çıkarın. Çünkü işin en iyi kısmı şimdi başlıyor.

    Evet, roman yazmak kontrolden çıkmaya benziyor bir parça ve aynı anda bir an bile boş bulunmamayı gerektiriyor. Kafanızı mı karıştırdım? Eh, zaten başından beri çok kafa karıştırıcı bir şeyden söz etmiyor muyuz? Deneyin. Belki delireceksiniz. Ve gene de bu işi çok seveceksiniz.

15 Ağustos 2018

Tom Robbins - Ağaçkakan

Bir Cemal paketine bakarak neler söyleyebilirsiniz? Aşık değilseniz, o da her nesne kadar anlamsızdır. Ama, "azılı" bir bombacı aklınızı başınızdan almışsa ve aylarca Camel paketi dışında hiçbir şey "okumamışsanız", siz de Prenses Leigh-Cheri gibi kainatın sırlarını çözebilirsiniz belki.
Ağaçkakan, sıradışı kahramanların yaşadığı tutulu bir aşk hikayesi... Tahttan sürülmüş bir kraliyet ailesinin Pranses kızı ile ğögsüne bantlanmış dinamit lokumlarıyla dolaşan meşhur bombacı Bernard, nam-ı değer Ağaçkakan, Hawaii de karşılaşırlar. Ağaçkakan bir kanun kaçağıdır ama sıradan bir suçlu değildir, şerefli bir davası ve saygı değer bir felsefesi vardır. Prenses ise seksin "arsız" çağrısına doğru dört nala koşturan soylu vücudunu ıslah etmeye karar vermiştir. Yüksek toplumsal ve çevresel duyarlılığı Ağaçkakan ın romantik bireyciliğine toslayınca, Prenses bambaşka bir davanın peşinden koşmaya başlayacaktır: Aşk...
Aşk bazen gelir, ama sonra geldiği gibi gider. Robbins in hınzır, dalgavı, hiperaktif dünyasında renkli ve hareketli bir aşk turu atarken, ezeli bir soruya cevap bulma arayışında Prenses ile Ağaçkakan a eşlik ediyoruz: Aşkı akalıcı kılmanın yolu nedir? Bu arayış sırasında, piramitler, kızıl saçlılar, uzaylılar, Ay ın ve Güneş in misyonu ve tabii Camel paketi arasındaki esrarlı ilişkileri keşfetmek de onlara kısmet olacaktır.
Robbins aşkı mı "ti"ye alıyor, yoksa aşk karşısındaki çaresizliğimizi mi? Kendiniz karar verin.

"Pozitif kişinin dünyasında, çırpılıp yağda pişirilmiş yumurtanın etkileyici yanı, ne tarafa çevrilirse çevrilsin sarı rengin baki kalmasıdır. Varoluşçunun dünyasında çırpılıp tavada pişirilmiş yumurtanın ümitsiz yanı, ne tarafa çevrilirse çevrilsin çırpılmış olmasıdır."


09 Nisan 2016

Tom Robbins - Dur Bir Mola Ver


 Kısa sürede kendi hayran kitlesini yaratarak bir “kült roman”a dönüşen Parfümün Dansı’nın yazarı Tom Robbins’ten başka bir uçarı, oyuncul, bilge roman: Dur Bir Mola Ver. Yazar bu romanda, insanın acı çekmesini, özgür ve mutlu olamamasını doğadan kopmasına, kazanma hırsı, kaybetme kaygısı ve ölüm korkusu gibi “doğadışı” gerginlikler edinmesine bağlıyor. Ve bütün bunlara neden olan otoriter, teknolojiye tapınan ve ekonomiyi sağlıktan, sevgiden, hakikatten, güzellik ve seksten üstün tutan modern medeniyeti suçluyor. Emir, sansür, ödül ve ceza ile sistemi ayakta tutan politikacıların, askerlerin ve din adamlarının doğadan, dolayısıyla hayattan korktuklarını belirtiyor. Özgür ve neşeli bir hayat yerine “istikrar”ı amaçlayan bir hayata maruz kalmamızda dinin rolünü deşiyor. En istikrarlı toplumların polis devletleri olduğunu, doğanın ve hayatın istikrarlı olmadığını, istikrarın doğal olmadığını vurgulayarak dinin Cennet ödülü ve Cehennem cezası ile istikrarı sağlamaya çalıştığına dikkat çekiyor. Nesneyle özne, ölümle hayat, doğal olanla doğaüstü, uyanmakla rüyalara dalmak arasındaki hiçbir sınırın kalmadığı bütünlüklü hayat tarzını kaybeden insanların da korkuya kapılarak, dine sığındıklarını, böylece yaşamaktan vazgeçtiklerini söylüyor...

Çingene ruhlu Amanda ile davulcu ve heykeltıraş Ziller başka bir hayat yaşamaya karar verir. Yol kenarında bin bir çeşit insanın uğrayıp mola verdiği sosis ve sebze/meyve suyu satılan, bale kıyafeti giymiş pirelerin gösteri yaptığı, çeçesineği ve zehirsiz yılanların sergilendiği bir dinlenme tesisi açarlar. “Ölüm korkusu köleliğin başlangıcıdır” diyen, hayatta asıl olanın “üslup” olduğuna inanan renkli ve şehvetli Amanda, “şeytanın meyvesi” mantarlara, böceklere ve çiçeklere karışır... Bütün yolculuklarını kaynağa doğru yapan, yaratılıştaki ritimle müzikteki ritmi bağdaştıran Ziller ise yabani, yarı çıplak, sessizce ortalıkta dolanır... Tarihi Batı kültüründen çok daha eski olan Hint, Tibet, Afrika kültürleri ile pagan dünyayı hatırlayarak yaşarlar... Kaybetmekten ve kazanmaktan öte bir hayat arayanlara...