30 Kasım 2020

Erteleme - Fernando Pessoa


Öbür gün, evet, yalnızca öbür gün...
Yarın öbür günü düşünmeye başlayacağım,
Belki her şey olup bitecek; ama bugün değil...
Hayır, bugün değil; bugün yapamam.
Öznel nesnelliğimin şaşırtıcı inadı,
Gerçek yaşamımın uykusu, araya girmesi,
Sezinlemesi, bitimsiz  bezginlik-
Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası-
Öyle bir ruh o...
Yalnızca öbür gün...
Bugün hazırlanmak istiyorum...
Hazırlanmak istiyorum kendi yarınım için, öbür günü düşünmek için...
Sonucu belirleyecek olan bu.
Halihazırda planlarım var, ama hayır, bugün planlama yok...
Yarın plan yapma günüdür.
Yarın dünyayı fethetmeye masama oturacağım;
Ama ancak öbür gün fethedeceğim dünyayı...
Ağladığımı hissediyorum,
Apansız ağladığımı hissediyorum, derinden içime doğru...
Bugün ne olup bittiğini bilmeyin, bu bir giz, söyleyemem.
Yalnızca öbür gün...
Çocukken her hafta Pazar günü sirki beni eğlendirirdi.
Bugün bütün eğlencem çocukluğumdaki tüm hafta süren Pazar günü sirki...   
Öbür gün, bambaşka biri olacağım,
Yaşamım zaferle taçlanacak,
Zekamın bütün gerçek nitelikleri, iyi öğrenimim, uğraşım-
Hepsi toplanacak bir araya herkese duyurmalı ...
Ama herkese sunulan boşa gidecek yarın... 
Bugün uyumak istiyorum, gerçek nüshayı yarın yapacağım...
Bugün için, hangi gösteri yineleyecek çocukluğumu bana?
Yarın bir bilet satın alabilirsem, 
Gerçek gösteri öbür gün çünkü...               
Daha önce değil...
Öbür gün göstereceğim halkın karşısında yarınki  kendimi
Öbür gün bugün ben olmadığım görülecek sonunda.
Yalnızca öbür gün...
Sokak köpeği gibi uykuluyum.
Gerçekten uykum var.
Yarın size her şeyi söyleyeceğim, ya da öbür gün...
Evet, belki de yalnızca öbür gün..

Adım adım...
Evet, adım adım..

                         Álvaro de Campos

Marco Lambertini "Doğayı Korumak İçin 8 Milyar Neden"

Dünyanın ezelden beri tanık olduğu en derin küresel yıkımın ve sağlık krizinin üstesinden gelmeye çalıştığımız şu günlerde yayınlanan Yaşayan Gezegen Raporu, doğanın bozulduğuna ve hayati doğal sistemlerin çökmesiyle birlikte gezegenimizin alarm zilleri çaldığına dair kesin ve endişe verici kanıtlar sunuyor. 2020 Yaşayan Gezegen Raporu, insanlığın neden olduğu doğa yıkımının sadece yaban hayatı popülasyonları üzerinde değil, aynı zamanda insan sağlığı ve hayatımızın tüm yönleri üzerinde de felakete varan etkilere yol açtığını açıkça ortaya koyuyor.

Medeniyetimizin bugüne kadar kabul edemediği köklü bir kültürel ve sistemsel değişimi; diğer bir deyişle, doğaya değer veren bir toplumsal ve ekonomik sisteme geçişi acilen hayata geçirmeliyiz. Dünya üzerindeki inanılmaz yaşam çeşitliliğini korumak, adil, sağlıklı ve müreffeh bir toplum oluşturmak ve en nihayetinde insanlığın hayatta kalmasını sağlamak için gezegenle ilişkimizi yeniden dengelemek zorundayız.

Doğa, dünyanın her köşesinde milyonlarca yıldır tanık olmadığımız bir hızla kayboluyor. Gıda ve enerji üretme ve tüketme şeklimiz ve mevcut ekonomik modelimizin çevreye karşı bariz ihmalkârlığı nedeniyle, doğal dünya yok olma sınırlarına dayandı. Doğa ile bozulan ilişkimizin açık bir göstergesi olan COVİD-19 salgını, biz insanların sağlığı ile gezegenimizin sağlığı arasındaki derin ilişkiyi gün yüzüne çıkardı.

Doğanın yardım çağrısına kulak vermenin zamanı geldi. Bunu sadece sevdiğimiz ve birlikte var olmak için ahlaki bir sorumluluk taşıdığımız yaşam çeşitliliğinin geleceğini güvence altına almak için değil, yardım çağrısını duymazdan gelmekle, 8 milyar insanın geleceğini de tehlikeye attığımız için yapmalıyız.

Daha iyi bir gelecek için ilk adımlar, hükümetlerin, şirketlerin ve insanların bugün alacağı kararlarla atılır. Dünya liderleri, sağlıklı bir toplumun ve gelişen bir ekonominin temelini oluşturan doğayı korumak ve onarmak için bir an önce harekete geçmelidir.

Doğanın kaybını 2030’a kadar durdurmayı ve tersine çevirmeyi, aynı zamanda karbon nötr ve doğa üzerinde olumlu etkilere sahip bir toplum oluşturmayı amaçlayan Doğa ve İnsan için Yeni Bir Başlangıç ülküsü etrafında birleşmenin zamanı geldi. Uzun vadede insanın sağlığını ve geçim kaynaklarını korumanın ve çocuklarımız için güvenli bir gelecek inşa etmenin tek yolu bu.

WWF: Anasayfa

Bütün Masallar, Bütün Öyküler - Oscar Wilde


Mesel Milyoner

Takdir Yazısı

Zengin  olmadıktan  sonra,  sevimli  bir  adam  olmanın  hiçbir  faydası  yoktur. Aşk  ve  romantizm,
işsizlerin uğraşı değil, zenginlerin imtiyazıdır. Yoksullar pratik ve gerçekçi olmalıdır, insanın sürekli
bir geliri olması, büyüleyici olmasından iyidir. Bunlar, çağımızın hayatına ilişkin, Hughie Erskine’in
asla anlayamadığı temel gerçeklerdir. Zavallı Hughie! Kabul etmek gerekir ki, pek müthiş bir zekâya
sahip değildi. Hayatı boyunca bir tek parlak, hattâ kötü niyetli söz söylediği duyulmamıştı. Ne var ki,
o kıvırcık kumral saçları, düzgün profili ve ela gözleriyle, harikulade yakışıklıydı. Kadınlar kadar,
erkekler  tarafından  da  beğenilir,  sevilirdi  ve  para  kazanmak  dışında  her  türlü  beceriye  sahipti.
Babası ona miras olarak süvari kılıcını ve on beş ciltlik Yarımada  Savaşı  Tarihi’ni bırakmıştı.
Hughie kılıcı aynasının üstüne astı, kitapları bir rafa, spor dergilerinin, Ruff’s Rehberi ile Bailey’s
Dergisi’nin arasına yerleştirdi ve yaşlı bir teyzesinin kendisine tahsis ettiği, iki yüz sterlin yıllık
gelirle geçinmeye başladı. Her şeyi denemişti. Altı ay boyunca Borsa’da çalışmıştı, ama bir kelebek,
sürekli  yükselip  alçalan  değerler  arasında  ne  yapabilirdi?  Altı  aydan  biraz  daha  uzun  bir  süre boyunca da çay tüccarlığı yapmış, ama kısa zamanda pekoe’den, suçong’dan sıkılmıştı. Sonra sert
sherry satmaya girişmişti. O da olmamıştı; sherry biraz fazla sert kaçmıştı. Sonunda bir hiç haline
gelmiş, profili mükemmel, mesleksiz, hoş ve boş bir delikanlı olmuştu.

Bütün  bunlar  yetmiyormuş  gibi,  bir  de  âşık  olmuştu.  Sevdiği  kız,  Laura  Merton,  sinirleri  ve
sindirimi  Hindistan’da  bozulmuş,  bir  daha  da  düzelmemiş  emekli  bir  albayın  kızıydı.  Laura
Hughie’ye bayılıyordu, Hughie de onun kulu kölesiydi. Londra’nın en güzel çiftiydiler ve meteliğe
kurşun atıyorlardı. Albay, Hughie’yi çok seviyor, ama nişanın sözünü bile ettirmiyordu.

“Bak oğlum, kendi namına on bin sterlinin olduğu zaman gel karşıma, o zaman konuşuruz,” derdi;
böyle günlerde Hughie’nin yüzü asılır, teselli bulmak için Laura’ya koşardı mecburen.

Bir sabah, Merton’ların oturduğu Holland Park’a giderken, yakın arkadaşı Alan Trevor’a uğradı.
Trevor  ressamdı. Aslında  günümüzde  pek  az  kişinin  kaçınabildiği  bir  durum. Ama  Trevor  aynı
zamanda sanatçıydı; sanatçılara ise oldukça ender rastlanıyor. Yüzü çillli, kızıl, dağınık sakallı, tuhaf,
kaba  görünümlü  bir  adamdı. Ama  eline  fırçayı  aldığı  an,  gerçek  bir  usta  kesilirdi  ve  resimleri revaçtaydı.  Başlangıçta,  Hughie,  kabul  etmek  gerekir  ki,  sırf  çekici  görünümüyle,  Trevor’ı  çok cezbetmişti. Trevor, “Bir ressam, sadece bête ve güzel olan kişilerle, bakması sanatsal bir haz veren,  konuşması  zihni  dinlendiren  kişilerle  tanışmalıdır,”  derdi.  “Dünyaya  hükmeden,  züppe
erkekler ve cici hanımlardır; en azından öyle olması gerekir.” Bununla birlikte, Trevor Hughie’yi
daha  yakından  tanıyınca,  neşeli,  iyimser  yapısını,  cömert,  pervasız  mizacını  da  çok  sevmiş  ve
atölyesine sınırsız giriş hakkı tanımıştı ona.

Hughie içeri girdiğinde, Trevor, bire bir ölçekte, harika bir dilenci resmine son fırça darbelerini
vurmaktaydı. Dilencinin kendisi de atölyenin bir köşesinde, yüksekçe bir platformun üzerinde, ayakta
duruyordu. Yüzü kırışmış parşömene benzeyen, ifadesi son derece hazin, bumburuşuk bir ihtiyardı.
Omzuna yırtık pırtık, paçavraya benzer, kaba kumaştan, kahverengi bir harmani atmıştı; yamalı kalın
çizmelerine pençe vurulmuştu; bir eliyle şekilsiz bir sopaya dayanmış, öbür elindeki eski püskü
şapkayı da, sadaka toplamak üzere öne uzatmıştı.

“İnanılmaz bir model!” diye fısıldadı Hughie, arkadaşıyla el sıkışırken.

“İnanılmaz  bir  model  mi  dedin?”  diye  var  gücüyle  bağırdı  Trevor.  “Hem  de  nasıl!  Böyle
dilencilere  her  gün  rastlayamazsın.  Bir  trouvaille,  mon  cher,  canlı  bir  Velázquez!  Bir  düşün
Rembrandt bundan nasıl bir aside yedirme baskı yapardı!”
“Zavallı ihtiyar!” dedi Hughie. “Ne kadar sefil görünüyor! Ama herhalde siz ressamların gözünde,
yüzü bir servet değerinde, değil mi?”
“Gayet tabii,” diye cevap verdi Trevor, “bir dilencinin mutlu görünmesini ister misin?”
“Modeller poz verme karşılığı kaç para alıyor?” diye sordu Hughie, bir divanın üzerine rahatça
yerleşerek.
“Saatte bir şilin.”
“Peki sen resmine karşılık kaç para alıyorsun, Alan?”
“Bu resim için iki bin alıyorum!”
“Sterlin mi?”
“Altın. Ressamlar, şairler ve hekimler daima altın alırlar.”
“Doğrusu bence, modellerin yüzde alması gerekir,” dedi Hughie gülerek; “onlar da senin kadar çok
çalışıyor.”
“Saçma, çok saçma! Sırf boya sürmenin, gün boyu şövale başında ayakta durmanın yorgunluğu
yeter!  Sen dışarıdan bakıp konuşuyorsun  Hughie, ama emin ol, bazen sanat, el emeği seviyesine
ulaşıyor neredeyse. Neyse, gevezeliği bırak şimdi, çok işim var. Bir sigara yak ve sessiz ol.”
Bir süre sonra hizmetkâr içeri girip Trevor’a, çerçevecinin kendisiyle görüşmek istediğini haber
verdi.
“Sakın yok olma Hughie,” dedi Trevor dışarı çıkarken, “hemen döneceğim.”
Yaşlı dilenci, Trevor’ın yokluğundan yararlanıp biraz dinlenmek üzere arkasındaki ahşap banka
oturdu. O kadar umutsuz ve perişan görünüyordu ki, Hughie ister istemez adama acıdı, ceplerini
yoklayıp ne kadar parası olduğuna baktı. Bir altınla birkaç peniden başka bir şey bulamadı. “Zavallı
ihtiyar,” diye düşündü kendi kendine; “onun benden çok ihtiyacı var bu paraya, ama iki hafta boyunca
faytondan vazgeçmem gerekecek.” Sonra da atölyenin karşı köşesine gidip altını dilencinin avcuna
sıkıştırdı.
İhtiyar  önce  irkildi,  sonra  solgun  dudakları  hafif  bir  tebessümle  aralandı,  “Teşekkür  ederim
beyefendi,” dedi, “çok teşekkür ederim.”
Trevor  gelince,  Hughie  yaptığından  ötürü  biraz  yüzü  kızararak  izin  isteyip  ayrıldı.  Gününü
Laura’yla birlikte geçirdi, cömertliği için sevimli bir azar işitti ve eve yürüyerek dönmek zorunda
kaldı.
O gece saat on bir sularında Palette Kulübü’ne uğradı ve tek başına sigara salonunda oturmuş, Ren
şarabı ve soda içen Trevor’ı gördü.

“Söyle bakalım Alan, resmi bitirdin mi?” dedi bir sigara yakarak.
“Bitirdim, çerçevelendi bile!” diye cevap verdi Trevor. “Biliyor musun, ihtiyar modelimin gönlünü
fethettin.  Sana  enikonu  bağlandı.  Seninle  ilgili  her  şeyi  öğrenmek  istedi  kim  olduğunu,  nerede
oturduğunu, gelirini, geleceğe yönelik planlarını...”
“İlahi Alan!” diye haykırdı Hughie, “Eve döndüğümde ihtiyar beni bekliyor olacak herhalde. Merak
etme, şaka yaptığını biliyorum. Zavallı adam! Keşke onun için bir şey yapabilseydim. Bir insanın bu
kadar sefil olması korkunç bir şey. Evde bir yığın eski giysim var, ilgilenir mi dersin? Üstündeki
paçavralar lime limeydi.”
“Ama o paçavralar içinde muhteşem görünüyor,” dedi Trevor. “Dünyayı verseler onun redingotlu
bir  resmini  yapmazdım.  Senin  paçavra  dediğin  şeye  ben  şiirsellik  diyorum.  Sana  yoksulluk  gibi
görünen şey, benim için özgünlük. Yine de teklifini iletirim.”
“Alan,” dedi Hughie ciddiyetle, “siz ressamlar ne kadar kalpsizsiniz!”
“Sanatçının kalbi, beynidir,” diye cevap verdi Trevor; “ayrıca, bizim işimiz, dünyayı gördüğümüz
gibi betimlemektir, bildiğimiz gibi düzeltmek değil. À chacun son métier. Anlat bakalım, Laura nasıl?
Yaşlı modelim onunla çok ilgilendi.”
“Ona Laura’dan bahsettiğini söylemeyeceksin herhalde,” dedi Hughie.
“Tabii ki bahsettim. Amansız albayı, güzeller güzeli Laura’yı, on bin sterlini, hepsini biliyor.”
“İhtiyar dilenciye özel hayatımı ayrıntısıyla anlattın, öyle mi?” diye haykırdı Hughie, kıpkırmızı,
öfkeli bir yüzle.
“Sevgili dostum,” dedi Trevor gülümseyerek, “senin ihtiyar dilenci dediğin adam, Avrupa’nın en
zengin adamlarından biri. Yarın istese hesabındaki parayla Londra’nın tamamını satın alabilir. Her
başkentte bir evi vardır, altın tabaklarda yemek yer ve canı istediğinde Rusya’nın savaşa girmesine
engel olabilir.”
“Ne demek istiyorsun?” dedi Hughie hayretle.
“Aynen söylediğim gibi,” dedi  Trevor. “Bugün atölyede gördüğün ihtiyar,  Baron  Hausberg’dü.
Yakın dostumdur, bütün resimlerimi satın alır; bir ay önce, dilenci kılığında bir portresini ısmarladı
bana. Que voulez-vous? La fantaisie d’un millionaire!1 Doğrusu paçavralarıyla harika bir tip oldu;
benim paçavralarımla demem daha doğru olur, İspanya’dan almıştım o partal kıyafeti.”
“Baron Hausberg ha!” diye haykırdı Hughie. “Aman Tanrım! Ona bir altın verdim!” Ve yılgınlığın
canlı timsali olarak bir koltuğa çöktü.
Trevor, “Ona bir altın mı verdin?” diye bağırıp kahkahalarla gülmeye başladı. “Sevgili dostum, o
altını bir daha göremeyeceksin. Son affaire c’est l’argent des autres.”

“Önceden söyleseydin ya Alan,” dedi Hughie somurta-rak, “kendimi rezil etmemi önleyebilirdin.”
“Hughie,  her  şeyden  önce,”  dedi  Trevor,  “etrafa  böyle  fütursuzca  sadaka  dağıttığını  hiç
düşünmemiştim. Güzel bir modeli öpmeni anlayabilirim, ama çirkin bir modele bir altın vermeni,
asla!  Ayrıca,  bugün  hiçbir  ziyaretçi  kabul  etmiyordum;  sen  geldiğinde,  Hausberg’ün,  adının
söylenmesinden hoşlanıp hoşlanmayacağını bilemedim. Biliyorsun kıyafeti uygunsuzdu.”
“Benim geri zekâlı olduğumu düşünüyordur!” dedi.

Hughie.
“Hiç de değil. Sen gittikten sonra çok neşeliydi; kendi kendine gülüp, buruşuk ellerini birbirine
sürtüp durdu. Seninle niye bu kadar ilgilendiğini anlamamıştım; şimdi anlıyorum. O altınla senin
adına  yatırım  yapacak  Hughie;  altı  ayda  bir  sana  faizini  ödeyecek  ve  akşam  yemeğinden  sonra,
anlatacak enfes bir hikâyesi olacak.”
“Ben talihsiz herifin tekiyim,” diye homurdandı Hughie. “En iyisi gidip yatayım; sevgili Alan, lütfen
bu olayı kimseye anlatma. Hyde Park’ta yüzümü göstermeye cesaret edemem sonra.”
“Saçmalama! Bu olay senin insancıl mizacını yansıtıyor, hakkında son derece olumlu bir izlenim
yaratır. Öyle kaçma hemen. Bir sigara daha yak, Laura’dan gönlünce bahsedebilirsin.”
Ama Hughie daha fazla kalmayıp kendini müthiş bedbaht hissederek, yürüyerek eve döndü; Alan
Trevor’ı kahkahalarıyla baş başa bıraktı.
Ertesi sabah kahvaltı ederken, hizmetkârı bir kartvizit getirdi; üzerinde, “Baron Hausberg adına, Mösyö Gustave Naudin,” yazılıydı. “Özürlerimi sunmam
için gelmiş olmalı,” diye düşündü Hughie ve hizmetkârına, ziyaretçiyi içeri almasını söyledi.
Altın  çerçeveli  gözlük  takmış,  kır  saçlı,  yaşlı  bir  beyefendi  odaya  girdi  ve  hafif  bir  Fransız
aksanıyla konuştu: “Mösyö Erskine’le görüşme şerefine mi nail oluyorum?”
Hughie eğilerek selam verdi.
“Baron Hausberg adına geliyorum,” diye devam etti yaşlı beyefendi. “Baron...”
“Beyefendi, içtenlikle özür dilediğimi Baron’a iletmenizi rica ederim,” diye kekeledi Hughie.
Yaşlı beyefendi gülümseyerek, “Baron bu mektubu size vermemi istedi,” dedi ve mühürlü bir zarf
uzattı.
Zarfın dışında, “Yaşlı bir dilenciden Hugh Erskine ve Laura Merton’a düğün hediyesidir,” diye
yazılıydı ve içinde de on bin sterlinlik bir çek vardı.
Evlendiklerinde Alan Trevor sağdıç oldu. Baron da düğün kahvaltısında bir konuşma yaptı.
“Milyonerlerin model olması, pek nadir rastlanan bir durumdur,” dedi Alan, “ama mesel olması,
daha da nadir rastlanan bir durum!


Jonathan Swift Seçme sözler


Bir şeyi istediğimiz zaman, onun hep çekici yanlarını görürüz; onu elde ettikten sonra da hep kötü yanlarını buluruz.

İnsanları, içine fikir yürüterek girmedikleri bir durumdan, fikir yürüterek çıkaramazsınız.

Herkes uzun yaşamak ister; ama hiç kimse yaşlanmak istemez.

Bilge bir kişi parayı kafasının içinde tutmalı, kalbinde değil.

İnsan, bir hatayı kabul etmekten asla çekinmemelidir; zira bununla geliştiğini ve dünden daha akıllı olduğunu gösterir.

Bu dünyada kararsızlıktan başka hiçbir şey kararlı değildir.

Uyarıları dinlemeye bile bu denli direnirlerken, insanların önerilere kulak vermesini nasıl bekleyebiliriz?

Hayal gücü olan insanlar, görülemeyen şeyleri görürler.

Çok fazla alışkanlık, çok az bağımsızlıktır.

Dünyayı yöneten, kalem, mürekkep ve kâğıttır.

Dünyanın en iyi doktorları perhiz, sükut ve neşedir.

 

Mark Twain - Yurtdışındaki Masumlar -The Innocents Abroad


 Erdeme para kadar saygı duyulmamıştır.

  • Kitabın ana temalarından biri, tarih ile modern dünya arasındaki çatışmadır. Twain, yolculukları sırasında sürekli olarak küçük vurgunculuk ve tarihin önemsizleştirilmelerinin yanı sıra belirli geçmiş olaylara yapılan tuhaf bir vurguyla karşılaşır. Her karşılaşmadan ya öfkelenir, şaşırır ya da sıkılır. Teknenin Cebelitarık'ta durduğu sırada bir örnek bulunabilir . Kıyıda, anlatıcı, anekdotun aslında yumuşak ve anlamsız olduğu gerçeğinden bağımsız olarak, yakındaki belirli bir tepenin adını nasıl aldığına dair mülayim ve anlamsız bir anekdotla, kendisini ve diğerlerini yeniden kazanmaya niyetli görünen düzinelerce insanla karşılaşır. ve tamamen tekrarlayan. Başka bir örnek , şüpheci Amerikalı'nın hikayeyi yapıbozuma uğrattığı ve iki sevgili hakkında çok fazla yaygara yapıldığı sonucuna vardığı Abelard ve Heloise'nin hikayesinin tartışmasında bulunabilir . Ancak böyle erken geçit de geminin zamanla ilgili olarak tarihteki açıklanamaz ilgi ile yoldan geçenler kar veya sondaj istismar yok dünya gemi ulaştığında alanları zaman Azor , metinde bulunamadı bu tutumdur. 
  • Geçmişten kâr edenlere verilen bu tepki, Twain'in Kutsal Topraklar'daki deneyimlerinde, saygıyla belirsiz ve belirsiz bir dengede bulunur . Anlatıcı burada, yalnızca geçmişin sömürülmesine ve (zamanın Amerikan gözüne) mantıksızca eski yöntemlere bağlılığa değil, aynı zamanda din tarihinin küfür edilmesine de tepki verir. Eski Ahit'te anlatılan ulusların birçok Amerikan eyaleti ve ilçesine kolayca sığabileceğine ve bu ulusların "krallarının" içinde bulunabilecek olandan çok daha az insanı yönetmiş olabileceğine dair keşfi de dahil olmak üzere yanılsamalarının çoğu paramparça oldu . bazı küçük kasabalar. Hayal kırıklığına uğramış bir halde, "Çeşmelerin üzerine dökülen tüm şiir ve saçmalıklar ve bu bölgenin mülayim manzarası bir kitapta toplansaydı, yakılması çok değerli bir cilt olurdu" diye yazıyor. Anlatıcının karşılaştığı din tarihine yönelik bu muğlak tepki, o zamanın önyargıları tarafından büyütülebilir, çünkü Birleşik Devletler o noktada hâlâ esas olarak Protestan bir milletti. Özellikle Katolik Kilisesi , anlatıcıdan, özellikle kurumsallaşmış doğasından önemli miktarda ilgi görür. Bu, kitabın, sıradan nüfusun yoksulluğunun ve kilisenin görece zenginliğinin karşılaştırıldığı İtalya ile ilgili bölümünde özellikle belirgindir. 

The Best of Puccini

Giacomo Puccini

The Best of Puccini - YouTube 

 

Tarihe tanık ve adanmış bir ömür: Afet İnan

Cumhuriyet Döneminde Modernleşmenin Kadın Simgesi: Afet İnan 

Ulus-devlet yapısının belirginleşmeye başladığı dönemin aydın grubunda bir kadın varlığı ve mücadelenin öncü ismi olan Afet İnan, bu yönde geliştirdiği düşünceleriyle Cumhuriyet inkılaplarının büyük bir destekçisi olarak önemli rol üstlenmiştir. Cumhuriyet’in ilanıyla ortaya çıkan modernleşme çabaları, dönem koşullarının bir sonucu olarak şekillenmiştir. Afet İnan, bu özel dönemin sosyo-kültürel ve siyasi atmosferinde şekillenen düşünceleriyle dil, tarih, kültür, medeniyet, kadın hakları, arkeoloji, antropoloji gibi birçok temel alanda modernleşmenin öncüsü olmuştur. Özellikle tarih ve medeniyet çalışmalarında aktif rol alan Afet İnan, Atatürk’ün girişimiyle başlatılan inkılapların pek çok alanda yürütücü ve uygulayıcısı olarak, sürece ilksel katkılar sağlamıştır. Sadece Türk tarihi, kültürü, dili alanlarında değil, siyasal yaşamda da çeşitli çalışmalarda bulunmuştur. Yaşamının her aşamasında Atatürk’ün rehberliği ve desteğini alan Afet İnan, akademik ve eğitim hayatında önemli çalışmalarda bulunmuş ve eserler kaleme almıştır. Kendi adıyla 1931 yılında iki cilt olarak basılan “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” adlı eseri, bu yöndeki rolünü anlamak açısından son derece önemlidir. Öyle ki söz konusu eser, çağdaş ve uygar bir toplum için idealize edilen yapıya dair özellikleri ihtiva ederek; Türk dili, tarihi ve medeniyetinin kökleri ile zenginlikleri konusunda bilgiler vermektedir.

Ulus-devletlerin imparatorluk gelenekleri üzerine kurmaya çalıştığı, milli kimliğe dayalı siyasal yönetimler, dünyanın pek çok yerinde önemli inkılapları başlatmıştı. Ancak hiçbiri Atatürk’ün öncülüğünde başlatılanlar kadar geniş çaplı, çok yönlü, köktenci, çağdaş ve uygar olamamıştı. Bu, döneminin liderleri arasında, otoriter yönetimlere karşı anayasa ve demokrasiyi tercih eden Atatürk’ün farkı olarak günümüzde dahi değerini koruyan bir özelliğidir. Bu süreci anılarında detaylarıyla kaleme alan İnan, Atatürk’ü tanımanın, onun çeşitli yönlerinden ve tecrübelerinden faydalanmanın kendi yaşamına kattığı değere vurgu yapmıştır. 

 Başta Türk Tarih Kurumu’nun kuruluş ve çalışmalarında aktif görev alan İnan, Cumhuriyet’in ilanı sonrası, öncelikli olarak gündeme alınan modernleşme meselesine, inkılapların önemli savunucuları arasında yer alarak büyük katkı sağlamıştır. Öyle ki, kimi zaman Atatürk için modernleşmede bir simge, bir rol model olarak görülen Afet İnan, bu yönüyle çağdaş değerleri kendi yaşamında da sağlayabilmiş ve önemli bir bilim insanı olarak tarihimizdeki yerini almıştır. 

  Olcay Özkaya Duman ve Volkan Payaslı

Server Tanilli - Yüzyılların Gerçeği ve Mirası - I

 https://web.archive.org/web/20171105043018im_/http://www.kitapokuyoruz.com/kapak/1712-Yuzyillarin-Gercegi-ve-Mirasi---I.jpg

İlkçağ, insanlığın sınıfsız toplumdan, sınıfı toplum dönemine geçtikten sonraki ilk ve en uzun çağı. Binlerce yılı kapsıyor. Aslında, dayanılmaz acılarla dolu bir çağ; sınıflı toplumların en korkunç biçimi, ''kölelik'' var çünkü. Henüz, bütün insanların insan olarak da tanınmadığı yüzyıllar.

Ama insanoğlu, yazı da içinde olmak üzere, edebiyattan sanata, bilimden felsefeye değin, aklın ve beğeninin ilk büyük fetihlerini de bu çağda yapmış; önlerinde bugün de hayranlık duyup saygıyla eğildiğimiz fetihler bunlar. Bu bakımdan, insanlığın onuru bir çağ bu. Aydınlık, Mısır'dan Batı Asya'ya, Hindistan'dan Çin'e uzanan bir coğrafyada, Doğu' dan gelmiş önce: Tarımı örgütleyip yetkinleştiren, gemi tekniğini ve deniz taşımacılığını bulan, alfabeyi, aritmetikle geometriyi yaratan, astronomide ve tıpta ilk adımlar atan Doğulular oldu.

Bu mirasa, eski Yunan'ınki ekleniyor: ''Doğu despotizmi'ne karşı'' demokratik yönetim''in ilk uygulayıcıları, felsefenin, düşünce ve tartışma özgürlüğünün yaratıcıları Yunanlılar gerçekten. Eski Roma, siyaset ve hukuk yeteneğiyle kendini belli ediyor; bir de, dev bir kültür birikimi geleceğe taşımakla. İlkçağ önemli. Öylesine önemli ki, onu görmeden ve tanımadan öteki çağları anlamak bütünüyle olanaksız. Bu kitap, onun öyküsü işte... 
 

Dale Carnegie Seçme sözler

 
Gülümseyin; öyle samimi ve sıcak olun ki her sıktığınız ele, ruhunuzu da katın.

    Başkaları ile ilgilenirsen iki ay içinde birçok dostlar kazanabilirsin; başkalarının seninle ilgilenmesini beklersen, iki yılda bile tek dost kazanamazsın.

    En tesirli konuşma en kısa olanıdır.

    Başkalarına kendilerinden bahsetme fırsatı veriniz.

    Şunu veya bunu yapamayacağım deme, ne yapacaksan yap!

     Çeneni çalıştırmadan önce, kafanın motorlarının çalışıp çalışmadığını kontrol et!

    İnsan zekanın karşısında saygıyla eğilir, ama iyi davranış ve şefkatin önünde diz çöker.

      Batan güneş için ağlamayın, yeniden doğduğunda ne yapacağınıza karar verin.

    Haksız eleştiri çoğunlukla biçim değiştirmiş övgüdür.

    Bir dosta sahip olmak istiyorsan, ilk önce sen bir dost ol.

    Dostluk havası yaratmak için bir gülümseme yeterlidir.

    Başkalarını örnek alma, kendini tanı, olduğun gibi görün ve buna inan, çünkü dünyada senin gibisi yoktur.

    Yaptığı işte eğlenmeyen kişiler nadiren başarılı olurlar.

    İnsanlara istediğinizi yaptırmanın tek bir yolu vardır. Evet, sadece tek bir yol. Karşımızdaki kişide işi yapma isteğini uyandırmak.

 Tanrı'nın bile insanlar hakkındaki hükmünü ömürleri sona erdikten sonra verdiğine inanırken... Biz kim oluyoruz da insanları birkaç kez görmek, iki-üç yazı okumak, birkaç dedikodu dinlemekle yargılama hakkına sahip olabiliyoruz!
 
   

28 Kasım 2020

Çare yok - Melih Cevdet Anday



Anladık ölüme çare yok
Kazaya belaya çare yok
Saç dökülmesine
Yüz buruşukluğuna çare yok
Anladık çare yok
İşsizliğe de mi yok
Açlığa da mı yok
Anlamadık gitti
Çare yok.


Necip Hablemitoğlu 66 yaşında

 


Stefan Zweig


Hayat bizim kurduğumuz, tasarladığımız bir oyun değildir; orada sahne alan kim olursa olsun, ona ne kadar yakın olursak olalım her şey bizim istediğimiz gibi gelişmeyebilir. Hayata dair her kurgumuz, her gelecek planımız başka başka hayatların, başka ruhların, kişiliklerin beklentileri ve hayatlarıyla ölçülür, orada her beklenti hayal kırıklıklarına gebedir; beklentilerini birer inanca dönüştüren yürekler içinse hayattan derin bir çöküş beklemektedir. Bu inancın söndüğü yerde yeni bir hayata açılacak bir kapı yoktur. 
 

Friedrich Engels - Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu


Materyalizm, doğa bilimleri alanında çığır açan her yeni buluş ile kaçınılmaz olarak biçimini değiştirmek zorundadır; ve tarihin kendisi materyalist bir yoruma tâbi tutulalı beri burada da yeni bir gelişme yolu açılmaktadır.
 
 

William Blake



Tanrıya

Eger bir cember yarattıysan içine girilsin diye, 

Kendin gir oraya ve bak bakalım gidiyor mu hoşuna

Cenetle Cehennemin Evliliğinden

Cehennemden aldığım habere göre dünyanın altı bin yılın sonunda
alevler içinde yanacağına ilişkin eski bilgi doğru.
Çünkü bu nedenle kızgın kılıçlı keruba yaşam ağacının başında tuttuğu nöbeti
bırakması emredilecek: ve bunu yaptığında tüm yaratılış yanacak
ve sonsuz ve kutsal görünecek, ki şimdi sonlu ve düşkün görünüyor.
Bu, duyumsal hazzın gelişmesi sonucu meydana gelecek.
Ancak ilk önce insanın ruhundan ayrı bir bedeni olduğu kanısının silinmesi gerekiyor;
bunu cehennemi yöntemle, Cehennem'de son derece sağlığa yaralı ve şifa verici olan,
görünen yüzeyleri eriterek saklı olan sonsuzu ortaya
çıkaran aşındırıcılarlarla baskılar yapmak yoluyla ben yapacağım.
Eğer algının kapıları temizlenseydi herşey insana olduğu gibi görünürdü, sonsuz.
Çünkü insan kendisini kapattı, ta ki tüm şeyleri mağarasındaki dar çatlaklardan görene dek.

Baca Temizlikçisi

Küçük kara bir şey karlar arasından,
Haykırıyor "temizle! temizle! " kederli bir sesle!
"Nerededir senin annenve baban? söyle? "
"Onların ikisi de gittiler kiliseye dua etmeye.
"Çünkü mutluydum çalılıklar üzerinde,
Ve gülüyordum kışın yağan karlar arasında,
Onlar giydirdi bana ölümün giysisini,
Ve öğrettiler bana kederin ezgileriyle şarkı söylemeyi.
"Ve çünkü mutluydum ve oynuyordum ve şakıyordum,
Onlar sandılar ki bir haksızlık yok yaptıklarında,
Ve dua etmeye gittiler Tanrıya ve Papaza ve Krala,
Yani sefaletimiz üstüne cenneti kuranlara."

Kısaca İnsan

Kalmaz ortada acıma
Yoksulluk olmayınca;
Ne de merhamet
Bizim gibi mutluysa millet

Birbirini korkutup barışı aradıkça
Sevgiyi kendine sakladıkça;
Zulüm sarar dört yanını
Pusularla tutarlar yollarını.

İlahi korkularla kalakalır baş başa
Ağlar gözyaşları yağar toprağa;
Ve alçakgönüllülük kök verir birdenbire
Ayaklarını bastığı yerde.

Derken bir gölge gibi yayılır hüzünle
O giz kafasının üzerinde;
Bir tırtıldan sineğe
Her şeyi o giz beslemekte.

Ve taşımakta düzenbazlığın meyvesini
Belli ki dayanılmazdır lezzeti;
Derken bir sırtlan yuvası o uğursuz gölge
Karanlığını saçar her yere.

Karalar ve denizlerin Tanrıları
Çok aradı Doğu’da bulmak için o ağacı;
Tüm çabaları boşunaydı oysa
O ağaç insanın beyninde boy atmakta. 

Hasta Gül

Ah Gül, hastasın sen!
Uluyan fırtınada
Gece vakti uçan
Görünmez kurt
Keşfetti fesrengi neşeden
Oluşma yatağını;
Ve karanlık gizli aşkı
Yokediyor yaşamını.

Giriş

Kulak ver sesine Ozanın!
Şimdiyi, Geçmişi ve Geleceği görür;
Kulakları işitir
Kutsal Kelâmı
Yaşlı ağaçların arasında dolaşan,

Düşkün Ruha seslenir,
Ve gözyaşlarıyla akşamın çiyinin;
Hükmedebilir
Yıldızlı kutuplara
Ve düşen, düşen ışık yenilenir!

Ey yeryüzü, ey Yeryüzü dön geri!
Yüksel çiy düşmüş çimenlerin içinden;
Gece bitkin,
Ve gün
Doğar uykulu bir kütleden.

Gitme bir daha
Niçin gideceksin ki?
Bu yıldızlı zemin
Bu ıslak kıyı
Gün bitene dek senin.

[Deneyim Şarkıları]

Y en Eso Llego Fidel - Carlos Puebla


Fidel ve Maradona

  
 


Bütün romanlarının tiyatro halinde senaryoları olduğunu söyleyen Reşat Nuri Güntekin, çalışma yöntemlerini şöyle açıklar:

 Yorgunluğumuz bitmez bizim / Reşat Nuri Güntekin - Kırkevinkedisi
Roman ve hikâye yazarken konunun evvela asıl canlı noktası, amudi fıkarisi (belkemiği) gelir. Bu amudi fıkaridir ki bana yazmak arzusunu verir. Bu bazen bir vak'a olur, beni alâkadar eden bir vak'a.. Fakat çok kere pek alakadar olduğum insan tipi. (Şu vak'ayı veya şu insanı, şu tipi yazayım) derim. Bu suretle eserin iki adımı atılmış olur. Mevzuu pek iptidai bir şekilde fikrime gelir. Hiçbir zaman hemen derhal bu mevzunun planını yapıp da yazmağa başladığım vaki değildir. Bulduğum mevzuu zihnimde bir köşeye atarım. Onun francala hamuru gibi kendi kendine kabarması için uzun müddet bırakırım. Çok defa aradan birçok senelerin geçtiği de vakidir. Bu müddet zarfında mevzua bazı ilaveler yaparım. Bazı kısımlarını tayyederim, atarım, çıkarırım. Vakaları retuş ederim. Tipleri develope ederim (geliştiririm).. Yazma işine başladığım zaman da çok muntazam çalışırım. Romanın sonunu nasıl bitireceğimi tayin etmeden yazıya başlamam. Evvela umumi bir şema yaparım. Fakat eser henüz definitif (kesin, belirli) olmamıştır. Ortada şahıslar vardır, vakalar vardır, eserin ana hatları vardır. Fakat yazmaya başladıktan sonra şahıslar ekseriyetle hüviyetlerini değiştirirler, evvelce hiç düşünmediğim vak'alar, yeni şahıslar gelir. (Muhit dergisi, 1933; anan: Muzaffer Uyguner, Reşat Nuri Güntekin, Ağustos 1967) Kişilerine sevgiyle sokulan bir romancıdır Reşat Nuri. Genellikle onların gerçek yaşamlarındaki en belirgin özelliklerini yitirmeden yansıtmaya çalışır. Gözlem yeteneği yaşama çok geniş bir perspektiften bakma imkânını sağladığı için romanları geçiş dönemi yaşayan ülkemizden "insan manzaraları" çizme başarısına ulaşmıştır.
 

Diego Armando Maradona'nın Dünya Kupası sırasında olayla ilgili yaptığı basın toplantısında ' Kupayı kim kazanır?' sorusuna verdiği cevap

Biz futbolcular, sürekli üzerimizde çok baskı olduğundan yakınırız. Baskı,ancak evlarine beş peso getirip çocuklarını geçindiremeyen insanların üzerinde olur. Binlerce dolar alıp, sahaya çıkıp oynuyoruz ve ağzımızı açınca stresten bahsediyoruz. STRES bu ülkede, sabahın altısında kalkanlar içindir.

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü

1999 yılında kadına yönelik şiddete karşı toplumda farkındalık yaratmak amacıyla BM Genel Kurulu kararı ile ilan edilen gündür. BM Genel Kurulu 1999 yılında 25 Kasım gününü Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü olarak ilan etti. Bu günün 25 Kasım olarak belirlenmesinin nedeni 1960 yılında Dominik Cumhuriyeti'nde meydana gelen bir olaya dayanmaktadır. Ülkeyi diktatörlükle yöneten Rafael Trujillo'ya karşıtlığıyla bilinen Mirabal Kardeşler adlı üç kız kardeş, Trujillo'nun: "Ülkede iki tehlike var: Kilise ve Mirabal Kardeşler" şeklinde yaptığı açıklamadan günler sonra boğazlanıp dövülerek vahşice öldürüldüler.

 

 

24 Kasım 2020

Atatürk Ve Eğitim



Atatürk’ün, söylevlerine, gerçekleştirdiği devrimlere, ortaya koyduğu ilkelere yaşamında onunla doğrudan etkileşimde bulunma olanağına sahip olmuş kişilerin anılarına baktığımız zaman, onun çok başarılı bir asker, iyi bir politikacı, tam bir devlet adamı, nitelikli bir ekonomist, mükemmel bir yönetici ve her şeyden önce de eşsiz bir eğitimci, hatta bir eğitim bilimci olduğunu görüyoruz.

     Atatürk bir ulusun yaşamında eğitimin önemini belki de en iyi anlamış, anlatmış devlet kurucusu ve Cumhurbaşkanı idi.

     Ona göre, ekonomide, sağlıkta, sanatta, sporda nerede bir problem varsa onun temelinde eğitim yatmaktadır.

     Atatürk’ün eğitimle ilgili politikalarına giriş yapmadan önce Atatürk’ü yeni eğitim politikaları geliştirmeye yönelten eski eğitimle ilgili saptamalarını kısaca gözden geçirmekte yarar görülmektedir.

     Atatürk’ün eğitime ne denli önem verdiğinin bir kanıtı olarak Kurtuluş Savaşı sırasında Sakarya savaşının kokularının geldiği en zor koşulların yaşandığı 1921 Temmuzunda bir ara cepheden Ankara’ya dönerek 16-21 Temmuzunda 1. Maarif Kongresini toplamıştır. Türk öğretmen temsilcilerini biraraya getirerek o güne kadar izlenen geleneksel eğitim yöntemlerinin ülkenin geri kalmasında önemli bir etken olduğunu; ve bundan böyle ulusun gelişimini sağlayacak milli eğitim politikaları ve programı geliştirmek gereğini vurgulamıştır.

     Atatürk 1923’te Eskişehir’de yaptığı bir toplantıda da geleneksel eğitimle ilgili şu saptamayı yapmıştır.

     1- İstikrarlı bir eğitim politikamız yoktur.

     "Bundan önce her maarif nazırının birer programı vardı. Memleketin maarifinde çeşitli programların tatbiki yüzünden öğretim berbat hale geldi. Efendiler! Bu seyahatim sırasında görüştüğüm 25 Yıllık bir Milli Eğitim Müdürü memleketin çeşitli yerlerini dolaşmış; dediğine göre birbirine zıt birçok programlar almış, uygulamış ve uygulattırmıştır. Çünkü, hükümete gelen her nazır kendine göre bir program yapıyor, onu uygulatıyor, bir müddet sonra başka bir nazır geliyor, onu beğenmiyor, başka bir program uygulatıyordu."

     2- Eğitimimizin amacı kendini, hayatı bilmeyen, her konuda yüzeysel bilgi sahibi, tüketici insan yetiştirmek olmuştur.

     Atatürk, Eskişehir’deki konuşmasını şöyle sürdürür: "Bütün bu uygulama ve programlar ne veriyordu? Çok bilmiş çok öğrenmiş bir takım insanlar, Amma neyi bilmiş efendiler! Bir takım teorileri bir takım nazariyeti sadece ezberlemiş kişiler. Amma neyi bilmemiş efendiler? Kendini bilmemiş, hayatın ihtiyacını bilmemiş, yaşamak için hiçbir şeyi bilmemiş ve aç kalmış insanlar." Ve Atatürk devam eder. "Bundan sonra eğitimde izlenecek yol, her an değişmeyen belirli çizgisi olan eğitimdir. Bu eğitimden amaç, bilgiyi insan için bir süs, uygar bir zevk olmaktan çok, maddi hayatta başarı sağlayan pratik ve işe yarar bir araç haline getirmektir. İlk ve orta öğretim, mutlaka insanlığa, medeniyetin gerektirdiği bilim ve tekniği versin, fakat o kadar pratik ve zevkli versin ki çocuk okuldan çıktığı zaman aç kalmaya mahkum olmadığına emin olsun. Çünkü maarifin gayesi sadece hükümete memur yetiştirmek değildir."

     Atatürk’e göre geleneksel eğitim kelimenin tam anlamıyla millete "Yabancı" bir eğitimdir.

     Geleneksel eğitim hem kuruluş sistemi ve hem de özü yönünden milli değildir. Bu eğitim milli dil, milli tarih, milli sanat yani top yekün milli kültürün gelişmesine uygun değildir. Bu ise milli benlik duygusunun zayıflamasına yol açmıştır.

     Geleneksel eğitim bütünüyle bilimsel zihniyete kapısını kapatmıştır.


     Geleneksel eğitim yöntemleri yaratıcılığı engelleyici niteliktedir. Yalnızca ezberciliğe dayanmaktadır. Bu ise yapıcı ve yaratıcı yeni nesillerin yetişmesini sağlamaktan uzak bulunmaktadır.

     Bu sözler hem geleneksel eğitimin bir eleştirisi hem de eğitimle ilgili yapılacak yeni düzenlemelerde dikkat edilmesi gereken ilkeler ile ilgili bir uyarıdır.

     Atatürk, eğitim politikasında iki temel hedef göstermiştir.

     1. Cehaletin yenilmesi

     2. Türk ulusunun çağdaş uygarlık düzeyine ve hatta üstüne çıkartılması.

     BU HEDEFLERE ULAŞABİLMEK İÇİN, ATATÜRK’E GÖRE MİLLİ EĞİTİM ŞU ÖZELLİKLERE SAHİP OLMALIDIR.

    Sağdan soldan alınmayan ulusal gelenek ve kökümüze dayanan ulusal bir eğitim
    Her şeyden evvel milli hakimiyet ve istiklalimizin değerini bilen ve onu kesinlikle korumaya kararlı bir gençliğin yetişmesine rehberlik
    İnsanlığa karşı saygılı, iyi kalpli ve ahlaklı vatandaşlar yetiştirme
    Tam vicdan ve fikir hürriyetine sahip ve saygılı, laik bireyler yetiştirme
    Zorlama ve şiddete dayanmayan şuurlu bir disiplin anlayışı kazandırma
    Kadın-erkek, ırk, din, mezhep ve sınıf farkı gözetmeden her vatandaşa fırsat eşitliği verme
    Gençlerimizin fikir ve beden eğitimine önem verme
    Toplumumuzun tümüne asgari düzeyde de olsa bilgi verme
    Öğretimde deneye, uygulamaya, yaparak yaşayarak öğrenmeye dayanan ve hayatta geçerli bilgileri veren aktif bir öğretim sistemi uygulama
    Bütün yeniliklere ve gelişmeye daima açık olan en ileri düzeyde bilgi verecek bir ders programı uygulama

     Daha 20.yüzyılın ilk çeyreğinde büyük bir savaştan yeni çıkmış, halkın neredeyse tamamına yakını eğitimden yoksun, 1927 sayımına göre, okuma-yazma bilenlerin 7 yaşından yukarı çağ nüfusa oranı % 5-6 olan ve her alanda geri kalmış bir ülkede, Mustafa Kemal Atatürk engin bir uzak görüşlülükle bilim toplumunun, yani 21. Yüzyılın gerektirdiği insan tipini çizmiş ve bunu gerçekleştirecek eğitim ilkelerini ortaya koymuştur.

      21.Yüzyılın bilim toplumunun gerektirdiği "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" özellikteki bireyleri yetiştirmek üzere, eğitim sistemini ezbercilikten kurtarıp yaratıcı, eleştirici, düşünme becerilerini geliştirebilecek uygulamaya dayalı bir eğitim sistemi önermiştir.

      Atatürk’e göre;

     "EĞİTİMİMİZ UYGULAMALI OLMALIDIR." Bu eğitim ilkesi, 20. Yüzyılda gelişmiş ülke adını alan ülkelerin eğitimlerinde benimsedikleri en önemli ilkedir. Belki de gelişmişlik düzeylerine katkıda bulunan en önemli nedendir. Uygulamaya, teknolojiye aktırılmayan, yaşamda kullanılmayan bilgi, uzun süreli bellekte yer kaplamaktan öteye geçemez. 21. Yüzyıl da bilgiyi uygulamalı olarak kazanan ve uygulamaya aktaran ülkelerin yüzyılı olacaktır.

      Mustafa Kemal Atatürk ise, gerek 1 Mart 1922’de, gerekse 1 Mart 1923’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşmalarında eğitimimizin uygulamalı olması gerektiğine ilişkin ilkeyi açıkça ortaya koymuştur.

      1 Mart 1922 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisini açış konuşmalarında ;

      "Yurt çocuklarını toplumsal ve ekonomik alanlarda etkin ve verimli kılabilmek için gerekli olan ön bilgileri iş üstünde öğretme yöntemi, eğitim ve öğretimin ana kuralı olmalıdır. Orta öğretimde de eğitim ve öğretim yönteminin işe ve uygulamaya dayanması ilkesine uymak kesin olarak gereklidir." diyerek; yaparak yaşayarak öğrenmenin ve öğrenilenlerin uygulamaya, teknolojiye aktarılmasının, gerek bireyin gerekse ülkenin gelişimindeki önemini ortaya koymuştur. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki eğitim uygulamalarında da, bireyin, ailenin, toplumun ihtiyaçları dikkate alınarak, geziye, gözleme, deneye, uygulamaya, kısacası yaparak yaşayarak öğrenmeye ağırlık verildiği görülmektedir.

     1 Mart 1923 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açış konuşmasında ise şöyle seslenmiştir:

     "Baylar, eğitim ve öğretimde uygulanacak yöntem, bilgiyi insan için gereksiz bir süs, bir baskı aracı ya da bir uygarlık zevkinden çok, yaşamda başarıya ulaşmayı sağlayan, işe yarar ve kullanılabilen bir araç durumuna getirmektir. Uygulamaya dayanan yaygın bir eğitim-öğretim için yurdun önemli merkezlerinde çağdaş kitaplıklar, çeşitli bitki ve hayvanları içine alan bahçeler, konservatuarlar, atölyeler, müzeler, galeriler, sergi salonları kurmak gerekli olduğu gibi ilçe merkezlerine dek bütün yurdun basımevleriyle donatılması gerekmektedir."

     Bugün ne yazık ki 21. Yüzyıla girerken eğitim uygulamalarımıza baktığımızda ise, hâlâ aktif öğrenme ve öğretme stratejilerini yerleştiremediğimizi, bu ilkeleri bazı öğretim elemanları, müfettiş ve öğretmenlere benimsetmek için büyük çaba harcamak durumunda kaldığımızı görüyoruz.

     Oysa, çağdaş öğrenme ve öğretme ilkelerinin 1924 İlkokul programında yer aldığını ve Cumhuriyetin ilk yıllarında bu ilkeleri uygulama konusunda önemli bir çaba gösterildiği ve başarıldığını görmekteyiz.

     MİLLİ EĞİTİMİN BU ÖZELLİKLERE SAHİP OLMASI İÇİN EĞİTİMDE ŞU İLKELERİ UYGULAMIŞTIR.

     1. Eğitim milli olmalıdır.
     2. Öğretimde birlik sağlanmalıdır.
     3. Eğitim bilimsel olmalıdır.
     4. Eğitim yaygınlaştırılmalıdır.

     EĞİTİM MİLLİ OLMALIDIR

     Atatürk, Türk Milli Eğitiminde ne doğuyu ne batıyı taklit etmeyi düşünmemiştir. Doğunun ve batının eğitim sistemlerini incelemiş; zaman zaman dış ülkelerden John Dawey gibi bazı meşhur eğitimcileri ülkeye davet ederek onların görüşlerini almış; yöntemlerinden yararlanmayı istemiştir. Ancak hiçbir zaman taklitçilik, kopyacılık istememiştir. Atatürk bu konuda doğudan ve batıdan yapılacak kopya ve aktarmaları çok tehlikeli görmektedir.

     Atatürk’e göre;

     "Türk eğitimi; dilde milli olacak, yöntemde milli olacak, araç ve gereçte milli olacaktır. Atatürkçü eğitimle yetişen gençler, bağımsızlığın güvencesi olacaktır. Vatan ve millet çıkarlarını her şeyin üstünde tutacak insanlar olarak yetiştirilecektir.

     "Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize öğrenim sınırı ne olursa olsun önce Türkiye’nin bağımsızlığına, kendi benliğine, milli geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir. Dünyada uluslararası duruma göre böyle bir mücadelenin gerektirdiği manevi unsurlara sahip olmayan kişilerden oluşan toplumlara hayat ve bağımsızlık hakkı yoktur"

     "Kültür tamamen milli bir konudur ve programlarımız milli olacaktır." Ancak "İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve milletin kafasına sokacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur. Eğitimin çağdaş kültüre dayanması; eğitimdeki millilik esasını bozmaz."

      ATATÜRK EĞİTİMİ HEM MİLLİ, HEM LAİK, HEM BİLİMSEL, HALE GETİREBİLMEK İÇİN

     3 Mart 1924’de Tevhid-i Tedrisat yasasının çıkarılmasını sağlamıştır.

     Ayrıca eğitimi milli hale getirip yaygınlaştırabilmek için Türkçe konuşma ve yazmaya daha uygun Yeni Türk Alfabesi 1 Kasım 1928’de uygulamaya konmuştur.

     Yukarıdakilere ek olarak dil, tarih ve kültürün milli olabilmesi için;

    Türk Dil kurumunun ve
    Türk Tarih Kurumunun kurulmasını sağlamıştır

     ÖĞRETİMDE BİRLİK SAĞLANMALI EĞİTİM LAİK OLMALIDIR

     Sistem kuramında temel ilke, amaç birliğidir, Osmanlıda eğitim genellikle dinseldir. Tanzimat ile Avrupadan batı eğitimi kısmen alınır. Bu sefer de kaynak ve uygulama yönünden eğitim ikiye bölünür. Adeta iki ayrı kafa ve ruh yetişmeye başlar. Bu ikilik zararlı sonuçlar doğurmakta, bu arada azınlık ve yabancı okullarda başka yönde eğitim yapılmakta ve okullara müfettiş girememekte, çoğu da Ermeni ve Rum çetelerine yataklık yapmaktadır.

     Atatürk’ün benimsediği eğitimin, milli niteliklere sahip ve başarılı olabilmesi için her şeyden evvel öğretimde birliğin olması gerekir. 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılarak Milli Eğitimde birlik, bütünlük sağlanmıştır. Medrese ve okullar Maarif Bakanlığına bağlanmış; tekkeler, türbeler, zaviyeler kapatılmıştır. Yabancı ve azınlık okulları devlet kontrolüne girmiştir.
Böylece, daha önce mektepli ve medreseli olarak ikiye bölünmüş olan toplumun sosyal bütünleşmesi ve çağdaşlaşması, eğitimin bilimsel temellere dayalı olmasının ilk adımı atılmıştır.
Eğitimde birlik ilkesi sınıfsal, kültürel yönden farklılıkların da ortadan kaldırılmasını sağlamıştır.

     Dini eğitim kurumları ile çağdaş eğitim kurumları arasındaki ikiliğe son vererek, dine saygılı fakat laik görüşü dayalı eğitim birliği getirmiştir.

     Atatürk ülkenin bütünlüğü ve birliği açısından öğretim kurumlarının birleştirilmesi ve bir milli eğitim sisteminin uygulanmasını şu sözleri ile de ifade etmiştir.

     "Bir milletin fertleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir memlekette iki türlü insan yetiştirir. Bu ise duygu ve fikir birliğine ve gelişim amaçlarına tamamen ayrıdır."

     EĞİTİM BİLİMSEL OLMALIDIR

     Atatürk eğitimin dogmalardan hurafelerden alınarak bilimsel temellere dayalı olması gerektiğini vurgulamıştır.

     22 Eylül 1924’te yaptığı bir konuşmasında Atatürk "Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, delalettir. Yalnız ilim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişimini anlamak ve zamanla takip etmek gerekir" demektedir.

     Ona göre "bilim, fen ve uygarlık insanların müşterek malıdır. Eğitimin çağdaş kültüre dayanması; eğitimde millilik esasını bozmaz.

     "Biz batı medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz."

     Özellikle "Okullarda eğitimin bilimsel ve teknik temellere dayalı olması, öğrencilerin okullarda öğrendiklerini uyguladıkları takdirde hem okulda hem de yaşamda başarılı olacaklarınıbelirtmiştir.

     Atatürk’ün eğitimin bilimsel yöntem ve ilkelere dayalı olması gerektiğini şu konuşması da açıkça ifade etmektedir.

     "Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş, kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim açmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında belki gayelere tamamen eremediğimizi; fakat asla ödün vermediğimizi akıl ve bilimi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman süratle ilerliyor. Milletlerin, toplumların kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğimi iddia etmek aklın ve bilimin gelişimini inkar etmek olur. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra benimsemek isteyenler; bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse manevi mirasçılarım olurlar."

     EĞİTİM YAYGINLAŞTIRILMALIDIR

     EĞİTİMDE FIRSAT EŞİTLİĞİ ve KARMA EĞİTİM SAĞLANMALIDIR.

     Atatürk’ün öngördüğü Cumhuriyet eğitimi yaygın, demokratik, halkçı bir eğitimdir. Yani bütün ulusun yetişmesini, gelişmesini ve kültürlü vatandaşlar olmasını sağlayan bir eğitimdir.

     Atatürk "Büyük Türk milleti cahillikten, az emekle, kısa yoldan ancak kendi güzel ve asil diline kolay uyan bir vasıta ile sıyrılabilir. Bu okuma,yazma anahtarı, ancak latin esasından alınan Türk Alfabesidir.

     "Hedefe yalnız çocukları yetiştirmekle ulaşamayız. Çocuklar geleceğindir. Fakat geleceği yetiştirecek ana-babalar şimdiden az çok aydınlatılmalıdır ki yetiştirecekleri çocukları bu millet ve memlekete hizmet edebilecek, yararlı ve faydalı olabilecek şekilde yetiştirebilsinler. Bilenler bilmeyenleri toplayıp okutmayı bir vazife bilmelidirler."

     Okul dışında kalmış genç ve yaşlıların eğitimini kapsayan yaygın eğitim ve halk eğitimi kavramlarını ülkemize ilk olarak Atatürk getirmiş; halkevleri özellikle bu amaç için kurulmuştur. Yeni alfabenin kabülünden sonra Millet Mektepleri de bu planın bir parçasıdır. Ülkede var olan her imkanı halkın eğitimine yönlendirmiştir. Başta da Türk ordusu vardır. Ona göre, Silahlı kuvvetlerin en önemli görevi eğitimdir. Bu eğitim "Askeri Eğitim" den önce "Temel" ve "Genel Eğitim" dir.

     Ayrıca, Atatürk Türk toplumunun ilerleyebilmesi için kadın ve erkeğin eşit esaslar çerçevesinde eğitilmeleri ve çalışmaları gerektiğini ifade etmiştir.

     "Belki kadına değer verme ve saygı göstermemizin en büyük nedenlerinden biri de onun en büyük vazifesinin analık olmasındandır. Ülkenin yarısı kadındır. Diğer yarısı da onun doğurduğu ve yetiştirdiği erkek evlatlardır. İlk terbiye verilen yer ana kucağıdır. Milletimiz kuvvetli bir millet olmaya karar vermiştir. Bu ülkeyi gençlere bırakacağız. O gençlerin kızını da erkeğini de bu analar yetiştirecektir. Evlatlarını bu günkü hayat için faal hale getirmek pek çok niteliği taşımalarına bağlıdır. Bu sebeple kadınlarımız, erkeklerden daha verimli olgun ve bilgili olmaya mecburdur. Eğitimin baş amacı; kadınları her bakımdan iyi yetiştirmek suretiyle ülkeyi zinde ve güçlü yapmaktır."

     Atatürk karma eğitimin Türk Eğitim sisteminin temel ilkesi olması gerektiğini de vurgulamıştır. Okullarda kız ve erkek öğrencilerin bir arada okumasını ve kadını erkeğinden kaçan, çekingen, sorumluluklara katılmayan, kişiliği zayıf insan olarak görmememiz gerektiğini belirterek "Kadınlarımızı da erkeklerimiz gibi sorumluluğunu bilen, çağdaş düşünceli olarak yetiştirmeliyiz" demektedir.

     Bundan başka, Atatürk eğitimde fırsat eşitliğini de savunmuştur. Eğitimde kadın- erkek ayrımı yapılamayacağı gibi genç- yaşlı, zengin-fakir, şehirli-köylü ayrımı da yapılamaz. Toplum bir bütündür.

      Toplumdaki her bireye eğitimde fırsat eşitliği sağlanmalıdır. Eğitim, gençten ihtiyara; kadından erkeğe; fakirden zengine kadar bütün insanlarımızı içine almalıdır, demektedir.

     TÜM BU ÖZELLİKLERİN UYGULAMAYA KONABİLMESİ İÇİN İSE;

    Öğretmenlerin nitelikli bir biçimde yetiştirilmesi gerektiğini
    Programların çağdaş bir anlayışla bilimsel temellere uygun olarak düzenlenmesini; öğrencilerin yaparak yaşayarak zevkle öğrenmelerinin sağlanmasını ve yaşama hazırlayıcı olmasını;
    Okulların çağdaş bir biçimde düzenlenmesini ve yaygınlaştırılmasını
    Kütüphane ve kitapların yaygınlaştırılmasını sağlamaya çalışmıştır.

     Sonuç olarak Atatürk, eğitime, öğretmenlere büyük önem vermiş; Türkiye Cumhuriyetini çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarma yolunda birincil sorumluluğu onlara yüklemiştir.
Atatürk’e göre Milli Eğitimin bu çağdaş ilkelerini yaşama geçirecek , uygulayacak kişiler öğretmenlerdir.

      25 Ağustos 1924‘deki Öğretmen Birlikleri Kongresinde Atatürk öğretmenlere şöyle seslenmiştir. "Biliyorsunuz bu görüşlerin, programların kesin ve açık olması çok önemli olmakla birlikte etkili ve verimli olabilmesi onların yeterli, anlayışlı ve fedakar öğretmenlerce okullarımızda çok büyük bir özen ve istekle uygulanmasına bağlıdır. Sizin başarınız, cumhuriyetin başarısı olacaktır. Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister. İşte bu yetenekteki insanları yetiştirmek için de bu yönde vazifelerini bilen yetenekli öğretmenler yetiştirmek gereklidir. İrfan ordusunun kıymeti öğretmenlerin kıymetidir."

      Öğretmenlere önemli sorumluluklar yükleyen Atatürk, öğretmenlerin durumu ve yaşam koşullarını iyileştirmek gerektiğini de unutmamıştır.

     1923’ de bu konuyla ilgili şu açıklamayı yapmıştır.

     "Öğretmene ülkenin en ağır yükünü yükledik, ona en ağır sorumluluğu verdik. Türk milletinin geleceğini emanet ettik. Bu vazifeyi kendine hem bir meslek hem de bir ideal sayacak öğretmenler tarafından yapılmasını sağlamak için biz de bu meslekle ilgili istek ve ihtiyaçları diğer bütün mesleklerden önce sağlamalı ve öncelik sırasını bu mesleğe vermeliyiz. Bu mesleği refah seviyesi yüksek bir meslek haline getirmeli, güvence altına almalı, saygı değer mevkiine oturtmalıyız. Bizlerin yapacağı bu fedakarlık onların yaptıklarının yanında bir hiçtir."

     Bu durumda, değerli meslektaşlarım, irfan ordularının değerli elemanları acaba 21. Yüzyılda Atatürk’ün 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde göstermiş olduğu hedeflere ulaşabildik mi? Bazı hedeflere ulaşılmış olmakla birlikte, öğretmenlerin hizmet öncesi ve hizmet içi eğitimlerinde, yasalarda yer almasına rağmen öğretmenlik mesleğinin saygın bir statüye kavuşturulmasında çağdaş eğitim programları ve uygulamalarında; hedeflerin henüz çok gerisinde olduğumuzu söylemek kendimize haksızlık olmaz.
O halde, değerli eğitimciler demokratik, laik Türkiye Cumhuriyetini Atatürk ilke ve devrimleri ışığında hızlı bir biçimde çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine taşımak için acele etmeliyiz.
Elele, saygı, sevgi, özveri ve çağdaş ilkelerle Atatürk rehberliğinde, bu yüce görevimizde biz Mustafa Kemallere , biz irfan ordularına başarılar diler, saygılar sunarım.
 
 Prof. Dr. Nuray Senemoğlu
 

22 Kasım 2020

Sevgi Soysal’ın romanlarındaki kadın kahramanların bilişsel, duyuşsal ve devinişsel davranışlar


Yürümek romanının baş kişisi Elâ’nın bilişsel davranışlarının oranı duyuşsal ve  devinişsel  davranışlarının  oranından  fazladır.  Diğer  romanlarda  aynı  işlevi yürüten  kadın  kahramanlara  göre  Elâ’nın  bilişsel  davranışları  fazladır.  Elâ’nın çocukluktan  itibaren  yaşadıkları  onun  cinsiyet  ve  cinsellik  konusunda  bilişsel davranışlar kazandığı görülür. Elâ’nın küçük yaşta annesinin her söylediğinin doğru olamayacağını öğrenmesi onun olayları ve durumları daha fazla sorgulamasına neden olur.  Elâ’nın  evlendiği  gün  duyuşsal  davranışlarının  daha  fazla  olması  beklenirken Elâ  bilişsel  süreci  sürdürmekte  ve  kocasıyla  evlenme  nedenlerini  sorgulamaktadır. Çocuğunun   doğumundan   sonra   yaptığı   benzetmelerle   davranışlarında   bilişsel süreçlerin  ağır  bastığını gösterir.  Elâ  baş  kişiler arasında  en  çok  devinişsel  davranış oranına sahip kahramandır. Bunda Şenel’in isteklerini yerine getirmek için yaptıkları önemli bir paya sahiptir. Devinişsel davranışlar gündelik yaşam içinde sıradanlaştığı için  önemini  yitirir  ve  aktarılmasına  gerek  duyulmaz.  Ancak  Elâ’nın  Şenel’in isteklerini    yerine    getirirken    yaptıkları    gündeliğin    dışına    çıktığını    gösterir. Yürümek’in   cinsiyet   eğitimi,   kadınlık   durumları   ve   okumanın   önemi   gibi konularında okuyucunun bilişsel ve duyuşsal gelişimine katkısı olduğu görüldü  

Şafak’ın baş kişisi Oya’nın bilişsel ve duyuşsal davranışlarında bir denge söz konusudur. Oya’nın devinişsel davranışı yoktur. Bunda romanın bir gecede meydana gelen  olayları  konu  almasının  etkisi  vardır.  Oya  en  çok  hatırladıklarıyla  bilişsel sürecin  bilgi  düzeyinde  bulunmasıyla  dikkatleri  çeker.  Oya’nın  gece  boyunca hatırladıkları  onun  bilişsel  ve  duyuşsal  süreçleri  sürdürmesine  neden  olur.  Şafak’ın okuyucunun   bilişsel   ve   duyuşsal   gelişimine   özellikle   tutuklanma,   sorgulanma, insanların  kendilerini  yetiştiren  insanlara  karşı  borçlu  kalmaları  konusunda  katkıları bulunduğu söylenebilir 

Yenişehir’de   Bir   Öğle   Vakti’de   Olcay’ın   bilişsel   davranışlarının   oranı duyuşsal  davranışlarına  göre  fazladır.  Olcay’ın  bilişsel  ve duyuşsal  gelişiminde  en belirleyici  etmenin  anne  ve  babasının  ilişkisi  olduğu  görüldü.  Anne  ve  baba ilişkisinin  çocuğun  bilişsel  ve  duyuşsal  gelişimine  etkisinin  göz  önüne  serilmesi bakımından  bu  durum  önemlidir.  Olcay  anne  ve  babasından  alamadığı sevgiyi başkalarından   almaya   çalıştığını   ve   bunun   engellenmesiyle   içine   kapandığını düşünmektedir.   Burada   çocuklarına   bütün   maddi   imkanları   sağlayan   anne   ve babaların çocuklarının mutsuz olma nedenlerinden birinin sevgi eksikliğinin çocuğun bilişsel ve duyuşsal gelişimine olumsuz etkide bulunduğu düşünülebilir.

Tante Rosa’da bilişsel davranışların oranı duyuşsal davranışlara göre fazladır. Tante  Rosa’nın  küçük  yaştan  itibaren  okuduğu  “Sizlerle  Başbaşa”  dergisinin  onun bilişsel  ve  duyuşsal  gelişimine  olumlu  ve  olumsuz  katkıda  bulunduğu  görüldü. “Sizlerle Başbaşa” dergisi on soruda ilişkinizin durumunu öğrenin, kolay kilo verme yöntemleri ve erkeği mutlu etmenin yolları gibi başlıklarla kadınlara ne yapmaları ve ne yapmamaları gerektiğini söyleyen dergilerin bir benzeridir. Yazarın, kadın ve aile dergilerine  dikkati  çekmek  için  Rosa’nın  her  şeyi  “Sizlerle  Başbaşa”  dergisinde yazanlara  göre  değerlendirmesi  ve   düş  kırıklığına  uğraması  üzerinde  durduğu sonucuna ulaşılabilir. Rosa’nın “Sizlerle Başbaşa” dergisinde yazan her şeyin doğru olmayabileceği  sonucuna  varması  okuyucunun  bilişsel  gelişim  sürecine  olumlu katkıda  bulunur.  Tante  Rosa  namus  kavramı  ile  ilgili  olarak  okuyucunun bilişsel gelişimine olumlu katkıda bulunur.

Baş  kişilerde  belirgin  olan  bilişsel  süreç  ağırlığın  nedeni  olarak  insanın herhangi  bir  tutum  ya  da  değere  ulaşabilmesi  için  bilişsel bir  süreçten  geçmesi gerektiği  görülebilir.  Her  insan  kendi  deneyimlerinden  yola  çıkarak  değerler  üretir, yargılara   varır.   Duyuşsal   davranışların   ortaya   çıkabilmesi,   kişinin   bir   şeyden hoşlanması,  sevmesi,  nefret  etmesi  vb.  davranışlar  gösterebilmesi  için  önce  onunla ilgili  bir  bilişsel  süreçten  geçmesi,  onu  tanıması,  yorumlaması  kısaca  üzerinde düşünmesi  gerekir.  Baş  kişilerin  dışındaki  kahramanlarda  duyuşsal  davranışların fazlalığının  nedeni  olarak  bu  kahramanların  baş  kişilerle  ilişkileri  çerçevesinde tanıtılması   görülebilir.   Bu   kahramanlara   baş   kişileri   etkiledikleri   oranda   yer verilmesi,    aynı    zamanda    bu    kahramanların    baş    kişilerin    dikkatini    çeken davranışlarına  yer  verilmiş  olması  duyuşsal  davranışların  fazlalığının  nedenleri arasındadır.

İncelemede  kahramanların  devinişsel  davranışlarına  çok  az  yer verildiği görüldü.  Gündelik  yaşamda  insanların  devinişsel  davranışlarının  tekrarlardan  dolayı sıradanlaşması   ve   önemini   yitirmesi   devinişsel   davranışların daha   az   dikkat çekmesine  neden  olur.  Toplumda  ayırıcı  devinişsel  davranışları  olan  kişilerin  azlığı bunun  bir  başka  nedenidir.  Yazar  kahramanlarını  yaşadığı  çevreden  seçtiği  ve kahramanlarını   aktarırken   seçmeler   yaptığı   için   devinişsel davranışlar   eserde diğerlerine göre daha az yer bulur.

İncelenen  romanları  okuyanların  kazanacağı  bilişsel  ve  duyuşsal davranışlar göz  önüne  alındığında;  okuyucuların  kadınlık  durumları,  boşanmış  kadınlar, toplum tarafından kadının namusunun nasıl algılanması gerektiği konuları ile ilgili bilişsel ve duyuşsal  davranışlar  kazanacakları  görüldü.  Kadının  toplumdaki  yeri,  toplumdaki cinsiyetçi  yaklaşım,  yanlış  cinsel  eğitim  gibi  konularda  okuyucunun bilişsel  ve duyuşsal gelişimine olumlu katkılar sağlandığı tespit edildi. Tante Rosa, Yürümek ve Yenişehir’de  Bir  Öğle  Vakti’nde  okumanın  yararlı  olduğunun  vurgulanması, ayrıca  Tante  Rosa’da  insanın  her  okuduğunun  doğru  olmayabileceğinin  ve  her bilginin insana yarar sağlamayacağının vurgulanması okuyucunun bilişsel gelişimine katkı sağlar. Bilişsel ve duyuşsal gelişime yapılan bu katkılar insanın kendisini, diğer insanları anlamasını ve kendisini geliştirmesini sağlar.

Maymun ve Öz - Aldous Huxley



Teolojik ve sosyolojik açıdan bir hiciv olarak da okunabilecek olan bu roman tıpkı 'Cesur Yeni Dünya'da olduğu gibi gelecekte kurgulanmıştır. III. Dünya Savaşı, dünyanın hemen her tarafını yıkıma uğratmış ve radyasyona boğmuştur. 

Yıkımdan etkilenmeyen Yeni Zelandalı bir grup bilim adamı, son durumu incelemek üzere California'ya bir inceleme gezisi düzenlerler. Bu bilim adamlarından, botanikçi Dr. Poole o bölgede yaşayanlarca tutsak alınır. Bu insanlar, insanlık tarihinin yıkım ve kötülüklerle dolu genel seyri doğrultusunda, Kötülüğü ve Şeytanı yücelten yeni bir inanç sistemi kurmuşlardır. Huxley, bu kısa romanında, genel temaları olan gelişim, teknoloji ve insanlığın genel seyri gibi odak noktalarına kendi penceresinden bir bakış ve değerlendirme sunuyor.

Beyaz Diş - Jack London


Vahşi kapitalizmin "altına hücum" dönemini konu alan yüzlerce eserin çoğu, altın arayıcılarının kişisel öykülerini yüzeysel bir yaklaşımla anlatır. Farklı bakış açısıyla diğerlerinden ayrılan Charlie Chaplin'in Altına Hücum filmi dışında, konuyu değişik bir biçimde irdeleyerek insanı evrensel boyutta sorgulayan en önemli eserlerden biri, Jack London'ın Beyaz Diş adlı romanıdır. Dünya görüşünü, "Köpeğe kemik atmak hayırseverlik değildir. Hayırseverlik, kendin de en az köpek kadar açken kemiği köpekle paylaşmaktır," diye özetleyen London, Beyaz Diş'te Kuzey'in karlarla kaplı bölgelerinde sürdürülen yaşam kavgasını, soğuk, açlık ve hayatta kalma mücadelesini insanların değil, aynı koşulları onlarla paylaşan hayvanların açısından aktarıyor. Beyaz Diş, damarlarında hem kurt hem de köpek kanı taşıyan bir kurt kırmasıdır. Ana babası dışında kendi türünden canlıları hiç tanımadan bir mağarada yaşarken, bir gün dışarıdaki gerçek dünyayla yüz yüze geliyor. Çok farklı görünümü, çok farklı kuralları ve düzeni olan bu yerden, dünyayı ve yaşamı keşfetmeye başlıyor. Kurdun köpeğe dönüşümü, koşulların insanlar için olduğu kadar hayvanlar için de hayatı nasıl değiştirdiğini yansıtıyor. (Tanıtım Bülteninden) 

 

* * *

Irving Shepard 1956 tarihli bir Jack London hikâyeleri derlemesinin önsözünde bir "Jack London Credo" dan alıntı yaptı: Toz olmaktansa kül olmayı yeğlerdim! Kıvılcımın çakmasını isterdim parlak bir ışıkta, boğulmasındansa çürük bir kerestenin oyuğunda Muhteşem bir göktaşı olmak isterdim, varlığımın her zerresinin görkemli bir ışıltıda olmasını, uykulu ve hareketsiz bir gezegendense. İnsanın işlevi yaşamaktır sadece var olmak değil. Harcamayacağım günleri, onları uzatmaya çabalayarak. Kullanacağım her anını zamanımın. 

Shepard kaynak belirtmemiştir. Alıntıladığı sözcükler San Francisco Bulletin'ın 2 Aralık 1916 tarihli sayısında, London'ın çiftliğini ölümünden birkaç hafta önce ziyaret eden gazeteci Ernest J. Hopkins'in bir yazısında geçer. Clarice Stasz bu parçanın "London'ın üslubundan pek çok iz taşıdığı"nı yazmıştır. 

The Scab"The Scab" (grev kırıcı) başlıklı kısa yazı Amerikan işçi hareketi tarafından çokça alıntılanmış ve Jack London'a atfedilmiştir: "Tanrı çıngıraklı yılan, kurbağa ve vampiri tamamladıktan sonra elinde kalan iğrenç artık malzemeyle grev kırıcıyı yaptı. Bu iki ayaklı hayvanın dönek bir ruhu, sıvı bir beyni, jelatin ve tutkal karışımı bir omurgası vardır ….Bu parça, 1974 tarihli bir Yüksek Mahkeme davasında tümünü alıntılayıp "genellikle yazar Jack London'a atfedilen, sendika edebiyatının iyi bilinen bir parçası" olarak niteleyen hakim Thurgood Marshall'ın ağzından tutanaklara da geçmiştir. Bu alıntı Jack London'ın yayınlanmış eserleri içinde bulunmaz. Bir zamanlar "The Scab" başlıklı bir konuşma yapmış ve The War of the Classes (Sınıfların Savaşı) kitabında yayınlamıştır fakat bu konuşma içerik ve tarz olarak sözkonusu alıntıdan tamamiyle farklıdır. 

Might is Right Anton LaVey'in "Şeytan Kilisesi", 1896 tarihli Might is Right kitabının yazarı Ragnar Redbeard'ın aslında Jack London olduğunu ileri sürer. London'ın hiçbir biyografisinde buna değinilmez ve Rodger Jacobs bir yazısında bu iddiayı reddeder. 

B. TravenSierra Madre Hazineleri filminin senaryosuna temel olan kitabın yazarı olarak ünlenen gizemli yazar B. Traven, 1930'larda, "Alman Jack London" olarak nitelendi. Siyasi eğilimi, konuları, yazı üslubu ve mekanları gerçekten de Jack London'inkilerle büyük benzerlik gösterir. Traven tüm ömrünce gerçek kimliğini saklı tutmuştu. Traven üzerine yazan her yorumcu, onun aslında Jack London olduğu, kendi ölümünü insanları yanıltan bir oyun şeklinde sahneleyen London'ın yeni bir kimlikle yazmaya devam ettiği yolundaki spekülasyona değinir. London'ın hiçbir biyografisi bu konuyu ele almaya değer bulmaz. 1990'da Traven'in dul eşi kendisiyle yapılan bir söyleşide Traven'in Almanya'da 1. Dünya Savaşı'nda yaşamış sol devrimci Ret Marut olduğunu açıkladıktan sonra spekülasyonlar da dinmiş oldu.

"Kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret edemeyen, yeni okyanuslar keşfedemez." Andre Gide

 


Gerçeği arayanlara inanın; gerçeği bulduğunu iddia edenlere ise şüphe duyun. 
 

68 Kuşağını İyi Tanıyor musunuz


 Sinan Cemgil Anısına

ARKADAŞIM dert yandı:
“Oğluma yatarken hikâye yerine bazı biyografiler anlatıyorum. Picasso, Maradona, Beethoven, Che, John Lennon, Marilyn Monroe gibi.
Geçen hafta nereden duydu ise Fransız İhtilali’ni anlatmamı istedi?
Anlattım. Ama anlatırken korktum! Aklıma Adnan Cemgil ve oğlu Sinan geldi. Korktum.”
Adnan- Nazife Cemgil çifti öğretmendi. 1940’lar başında DTCF’deki üniversite mücadelesinin önde gelen aydınlarıydılar.
Adnan Cemgil işsiz kaldı; hapis yattı, sürgüne yollandı.
Oğulları Sinan Cemgil o zorlu yıllarda 1944’te doğdu.
Sinan Cemgil meraklıydı; babasına-annesine hep sorular sordu. Onlar da oğullarının anlayacağı bir dille anlattılar.
Nitelikli bir kültür ortamında yetişen Sinan çok başarılı öğrenci oldu. İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca öğrendi. Arkadaşlarına Dante’den İtalyanca dizeler okurdu.
Ünlü Amerikalı artist Clark Gable’nin taklidini yapıp herkesi güldürecek kadar espriliydi.


ODTÜ Mimarlık’ta öğrenci iken devrimci mücadeleye katıldı. Teorik derinliğiyle öğrenci liderlerinden oldu.
ODTÜ’de “Hoca” deme âdetini Sinan Cemgil başlattı. “Hoca” derlerdi arkadaşları bilgisinden ötürü.
Köylüleri, toprak ağalarına karşı ayaklandırmak amacıyla gittiği Nurhak Dağları’nda Jandarma tarafından öldürüldü. Sırt çantasından 4 kitap, bir de kuru soğan çıktı. Yirmi yedi yaşındaydı.
Bir yaşındaki oğluna, 21 yaşında öldürülen arkadaşı Taylan Özgür’ün adını vermişti.
Oğlunun cesedini almaya giden anne Nazife Cemgil, tabut başındaki meraklı köylülere seslendi: “Bu oğlum Sinan. Bunlar da onun arkadaşları (Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan), kardeşleri. Onlar da oğullarım. Bu çocuklar, bu oğullar; bu ülkeyi, halkı, sizleri sevdiler. Başka bir istekleri yoktu. Her biri birer dehaydı. Her biri üstün zekâlı güzel çocuklardı. Dileselerdi, düzenin adamları olsalardı, şimdi burada cansız yatmazlardı. Birer milyoner olurlardı. Ama onlar, halkı, sizleri sevdiler. Sizin sorunlarınızı omuzladılar.”
Arkadaşım yakın tarihin bu acı olaylarını bilen biri. Üniversite öğrencilerine son yapılanlar arkadaşımı da korkutmuştu; nedeni biricik oğluydu. Oğlunun Sinan Cemgil’le aynı kaderi paylaşmasından korktu ve tarihsel gerçekleri anlatıp anlatmama kararsızlığına düştü.
Ona Edip Cansever’in şirini okudum:
“Utancı bilerek yaşamak korkunç/ Daha korkuncu da var: utancı bilerekten yaşatmak...”


Şairdiler
Size 68’lileri anlatmalıyım:
Mahir Çayan’ın şair olduğunu bilir misiniz; “Güneşi batmayan bir ada/Ben ne şuralıyım, ne buralıyım/Adalıyım... Adalıyım.”
Eşi Gülten Çayan atletti; 400 metrede milli takım seviyesinde bir koşucuydu. Yakın arkadaşı erkekler 400 metre koşan atlet ise bugünün tanınmış gazetecisi Osman Saffet Arolat’tı.
Hüseyin Cevahir edebiyat eleştirmenliğine Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde başladı. Şiir de yazdı. Tunceli Alevi Dedesi torunu Hüseyin Cevahir, Rolling Stones dinlemeyi de çok severdi. SBF’nin en çalışkan öğrencisiydi; “Devrimci başarılı olmalıdır” diyordu hep arkadaşlarına. Dürbünlü silahla hedef alınarak öldürüldüğünde 26 yaşındaydı.
SBF’nin efsanevi hocalarından Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, derslerinden hep tam not alan Cihan Alptekin’i yakından tanımak için evine davet etti. “Laz uşağı” Cihan yaşasaydı belki önemli anayasa profesörlerinden biri olacaktı. Öldürüldüğünde 25 yaşındaydı.
Tunceli’de yakalanıp işkenceyle öldürülen İbrahim Kaypakkaya’nın elinden; Varlık, Papirüs, Soyut, Türk Dili gibi edebiyat dergileri düşmezdi. Türk dilinin yapısını, sözcük hazinesini, şiirdeki gücünü ve müzikalitesini araştıran şair Kaypakkaya öldürüldüğünde sadece 24 yaşındaydı.


ODTÜ’nün donları
1971 darbesinde Sansaryan Han’daki işkenceler sırasında polisler önemli bir delil buldu; devrimcilerin hemen çoğunda aynı tip mavi ya da kırmızı külot vardı.
Sordular; “Bu donların anlamı ne; mavi ile kırmızının farkı ne; bunlar THKO’nun rütbeleri mi?”
İşkencedeki sporcu gençler gülmemek için kendini zor tuttu, “Bunlar” dediler, “ODTÜ Spor Kulübü’nün donları!”
Futbolu severlerdi kuşkusuz...
Devrimci Öğrenciler Birliği’nin tümü Beşiktaşlıydı. Çarşı’nın devrimciliği nereden geliyor sanıyorsunuz?
68’lilerden futbol takımı kurulsa Deniz Gezmiş ilk 11’e mutlaka alınırdı.
Deniz’in ayrılmaz parçası Cihan Alptekin de...
Mahir Çayan ise kesin teknik direktör; çok sevdiği futboldan iki bacağına takılan platin çubukları nedeniyle erkenden koptu.
Deniz Gezmiş sahada kesin hakemi kandırmaya çalışırdı. Onun mizahçı yönü bilenmeden Deniz Gezmiş portresi yazılabilir mi? Beyaz at üstünde ODTÜ yurdunda kız arkadaşına serenat yapan bir romantikti o. İdam edildiğinde henüz 25 yaşındaydı.
Aşkı da yaşadılar doyasıya...
Sevgilisini son bir kez daha görmek için saklandığı evden çıkan ODTÜ’lü Koray Doğan, sırtından yediği polis kurşunuyla sevgilisinin evinin önünde can verdi.
O da 25 yaşındaydı.
O kuşak 1 kişiyi bile öldürmedi; ama tam 43 can verdiler.
Oysa...
Okul koridorlarında gazoz kapağıyla futbol oynayan bir kuşaktı onlar.
Sanmayın ki fasulyesine poker ya da blöflü pişti oynamadılar?
Sanmayın ki kolalı votka içmediler? Ya da rakı?
Emel Sayın konserine gitmediklerini mi düşünüyorsunuz?
Muhammed Ali, Joe Frazier’e yenildiğinde üzülmediklerini mi sanıyorsunuz?
Ya da hiç küfretmediklerini mi? En güzelini de bir ağız dolusuyla Deniz Gezmiş ederdi. Ve yine Deniz Gezmiş her fırsatta en sevdiği türküyü söylemez miydi: “Ne ağlarsın benim zülfü siyahım/ Bu da gelir bu da geçer ağlama/ Göklere erişti feryadım ahım/Bu da gelir bu da geçer ağlama...”


Dillerindeki şarkı: Imagine
Delikanlıydılar. İdealisttiler. Devrimciydiler.
Bozulmamış saf bir kuşaktı onlar.
Kızıldere’de katledilen Kazım Özüdoğru gibi, “halka inmeyi” ayakkabı boyacılığı yapmak sanıyorlardı.
İşten atılan Çorumlu belediye işçileri için yürüdüler.
Kürtler için de yürüdüler; Kürtçe slogan atıp, Kürtçe şiirler okudular. Varto depremi nedeniyle kan bağışı kampanyası düzenlediler. Azgın Zap Suyu’na köprü inşa ettiler.
Pancar, tütün, fındık, haşhaş mitingleri yaptılar. Tam bağımsızlık için “Mustafa Kemal Yürüyüşü” düzenleyip Samsun’dan Ankara’ya yürüdüler. Atatürk heykelleri tahrip edilmesin diye geceler boyu nöbet tuttular.
68’li kızlar da vardı bu eylemlerde; hem de mini etekleriyle.
Hippiler yok muydu? “Özel okullara hayır” yürüyüşünde, uzun saçlı genç üniversiteli, sarışın kız arkadaşıyla hem sarmaş dolaş yürüyor hem de slogan atıyordu. O hippi; Kızıldere katliamından tek sağ kurtulan Ertuğrul Kürkçü’ydü.
Hayalleri vardı, dillerinde ise John Lennon’un “Imagine” şarkısı...


SBF’nin dans partileri
Mahkemedeki savunmaları sırasında, Mevlânâ resmi çizip altına “Ben insanım” yazıp hâkime gönderecek kadar bu ülke değerlerine inanan bir kuşaktı.
Resimden, edebiyattan gelmişlerdi.
Ellerinden kitap düşmedi hiç. Nice yazarlar çıkarmaları boşuna değil. ODTÜ İnşaat’tan “Balık Memet” yani yazar Mehmet Eroğlu’nu okumayanınız var mı?
Dans da ettiler: SBF yatılı öğrencilerinin salı ve cuma akşamları 18.45-20.00 arası dans partileri vardı.
Carmina Burana’nın Türkiye’deki ilk bale gösteriminde harikalar yaratan balet Aydın Erol unutulabilir mi? Ya da onca işkenceye rağmen cezaevinin soğuk koğuşunda bale yapan 20 yaşındaki balerin kız Ayşe Emel Mestçi?
Anadolu türkülerini, Dadaloğlu’ndan Âşık Veysel’e şehre getiren 68’liler değil mi?
Tiyatro da yaptılar; Uluslararası Üniversite Tiyatroları Festivali’nde üçüncü oldular.
FKF ilk başkanı İzzet Polat Ararat’ın DTCF Tiyatro Bölümü öğrencisi olması tesadüf mü?
ODTÜ Sosyalist Kültür Kulübü üyeleri Ali Artun ve Yılmaz Aysan’ın bugünün tanınmış sanat galerisi Nev’in sahipleri olması, o dönem birikiminin ürünü değil mi?
Dağcılık kulüplerini üniversitelerde ilk kimler kurdu sanıyorsunuz? Türkiye’de bu sporun gelişiminde 68’li Fikret Gürbüz, Tuncer Gürdil, Uçmaz Sungur, Sönmez Targan ve nicelerinin katkıları unutulabilir mi?
Ardı ardına şampiyon olan efsanevi İTÜ basketbol takımının temelini TMTF İkinci Başkanı Cavit Savcı atmadı mı?
Maratoncu Mehmet Yurdadön ülkeye madalyalar kazandırmadı mı?
ODTÜ’lü Ömer Gürcan cezaevine sokulmasaydı, idam edilen babası Fethi Gürcan gibi ülkemizi binicilikte birincilik kürsüsüne çıkarır mıydı?
SBF’nin tanınmış milli güreşçileri Necati Sağır, Mustafa Aynur aynı zamanda THKP-C’li değil miydi?
Bugün judo ve karatede madalya alanlar, bu sporun gelişmesinde büyük emeği olan Murat Özdabak’ı anımsar mı? Peki ya boksörler milli sporcu Taşkın Konuralp’in adını duymuş mudur?
ODTÜ Motor Kulübü’nün kurucularından Tayfur Cinemre motosikletiyle kimleri taşımadı ki; Ulaş Bardakçı, Yusuf Aslan, Cihan Alptekin...
Fenerbahçe takımında yelken yapan Taner Türkantöz, Mahir Çayan’ın en yakın yoldaşıydı.
Hangisini yazayım?
68 kuşağı bu özellikleriyle neden anlatılmaz?
Oysa...
Toplumsal bir gelecek hayali kuranlar bu mirası her yönüyle bilmelidir.

HÂLÂ 68’Lİ BİR DEVRİMCİ YAŞAR YILMAZ

İSTANBUL Teknik Üniversitesi İnşaat Bölümü öğrencisiydi.
İTÜ Öğrenci Birliği Başkanlığı’nı Harun Karadeniz’den sonra devraldı.
Hakkâri’ye “Zap Suyu üzerine Devrimci Gençlik Köprüsü” yapmaya giden 84 devrimciden biriydi. Deniz Gezmiş’in yakın yoldaşıydı.
Devletin ceberut baskısından her 68’li gibi o da nasibini aldı:
1971 darbesinde Ziverbey Köşkü ve Harbiye’de ağır işkencelerden geçti. Yaşadıkları, 2.5 yıl cezaevi arkadaşlığı yaptığı Yılmaz Güney tarafından yazılan “Sanık” adlı öyküye konu oldu. Mahkemedeki savunmasını ise “Söz Sanığın” adlı kitabında kendi yazdı.
Maltepe ve Selimiye cezaevlerinde 5.5 yıl yattı.
Hapisten sonra hep “sakıncalı” oldu; ekmeğini taştan çıkardı./images/100/0x0/55eb3158f018fbb8f8b15b9f
Sonra bir gün karar verdi; mühendisliği bıraktı; “Ülkeme hizmet etmeliyim” diye düşündü.
Anadolu topraklarını 2.5 yıl karış karış dolaştı.
Unutulmaya yüz tutmuş, sahipsiz bırakılmış, 115 antik kentteki 119 antik tiyatroyu inceledi. “Anadolu Antik Tiyatroları” adıyla kitaplaştırdı.
Bu çalışma Kültür Bakanlığı’nı heyecanlandırmadı.
Fakat Avusturya Kültür Bakanlığı, Yaşar Yılmaz’ı Salzburg’daki Mozart Üniversitesi “Antik Çağda Akustik ve Ses Dağılımı” konusunda konuşma yapmaya çağırdı.
Çünkü bugüne kadar bilinmeyen 2 önemli bulgu keşfetmişti.
İlki sesin iletilmesiydi: Sahnedeki oyuncu, şarkıcı, konuşmacı ya da müzik aletinden çıkan sesin 20-25 bin kişilik açık hava tiyatrosunun en uzak basamaktaki izleyiciye kadar gidebilmesini, o dönemin mühendisleri orta yola “sırtlı koltuklar” yerleştirerek sağlamışlardı. Ses, koltuğun sırtlığına çarpıp yukarı basamağa kadar çıkabiliyordu.
İkinci buluş ise bugüne kadar düşünüldüğü gibi ilk tiyatro antik Yunan uygarlığı döneminde değil, Erken Dönem medeniyetleri döneminde yapılmıştı ve ilk açık hava tiyatroları taş değil ahşaptı.
Hırsızların
peşinde bir 68’li
68’li devrimci Yaşar Yılmaz antik tiyatrolar çalışmasını bitirdikten sonra köşesine mi çekildi. Hayır.
5 yıl önce, Anadolu’dan yağmalanan tarihi eserlerin ve kültürel varlıkların peşine düştü. ABD, İngiltere, Avusturya, Almanya, Danimarka, Rusya, ve Yunanistan’a gitti. Yüzlerce müze gezdi.
Türkiye’den kaçırılan 40 bin eseri buldu ve fotoğraflarını çekerek belgeledi.
Neler bulmadı ki:
Paris Louvre Müzesi: Mağnesia’daki ünlü mermer tapınak kabartmaları, Asos’tan sökülen tapınak parçaları ve yüzlerce dev boyutlu mermer, bronz heykeller. Hitit, Urartu, Bizans, Selçuklu, Osmanlı eserleri.
Londra British Museum: Ksantos’dan (Eşen-Antalya) Nereitler anıtı, Knidos’tan (Datça) 600 civarında büyük boy heykel, Mozeleum (Bodrum’daki ünlü, dünyanın 7. harikasının mermer süslemeleri ve heykelleri).
New York Metropolitan Müzesi: Sardes’ten (Salihli) sütun ve diğer eserler, Bergama’dan büyük bronz heykel, Priyene, Milet ve Efes’ten heykeller, mermer lahitler, Kültepe’den (Kayseri) Sümer-Asur dönemi eserleri.
Boston Müzesi: Asos eserleri.
Washington Dumborton Oaks Müzesi: Antakya mozaikleri ve Bizans eserleri.
Baltimore Müzesi: Antakya mozaik koleksiyonu.
Chicago Sanat Müzesi: Selçuklu-Osmanlı eserleri.
Chicago Üniversitesi Şark Eserleri Enstitüsü Müzesi: Alişar eserleri.
Los Angeles Getty Villa: Burdur-Antalya yöresinden Kremna mermer kadın heykelleri.
Viyana Ephesus Müzesi: 50 m’ye yakın mermer duvar frizleri, Efes’ten giden binlerce eser.
Berlin Alte Müzesi: Priyene, Milet’ten mermer heykeller.
Berlin Pergamon (Bergama) Müzesi: Büyük tapınak, Milet ve Priyene’den tapınaklar, Zincirli’den Hitit tapınağı, Hattuşaş’tan heykeller, 33 metreye 14 metrelik dev boyutlu Milet pazaryeri giriş duvarı ve Selçuklu dönemi camilerine ait eserler.
Tübingen Üniversite Müzesi: Antakya’dan heykel ve Troya eserleri.
Danimarka Ulusal Müzesi: Troya eserleri.
Kopenhag David Müzesi: Selçuklu eserleri, Konya’dan türbe sandukası, Cizre Camii’nin ünlü tokmağı başta olmak üzere 14 ve 16. yüzyıl çini koleksiyonu.
Daha sırada 60 bin eser var.
Yaşar Yılmaz çalışmalarını sürdürüyor.
Evet, 68 kuşağı yazmakla bitmeyecek bir destandır.

Soner Yalçın