28 Aralık 2018

İlhan Selçuk - Düşünüyorum Öyleyse Vurun

Makedonya Kralı Filipos, oğlu İskender'in ne akıllı bir kişi olacağını ilk ne zaman sezmiş?

Bir at varmış, öylesine azılıymış ki kimse sırtına binemiyormuş. Hayvan, bütün binicilerini üstünden atıp benzetmiş; kiminin kafasını, kiminin çenesini, kiminin kolunu, kiminin bacağını kırmış. Hani şu Amerikan filmlerinde rodeo denilen zanaatın ustalarını izliyoruz ya; onlara benzer ne kadar Makedonya kovboyu varsa azgın atı bir kez deneyip derslerini almışlar; toprağı öpmüşler.

İskender, atla binicilerini izlerken görmüş ki, hayvan gölgesinden ürktüğü için azıyor. Bunun üzerine atın sırtına atlayıp güneşe doğru sürmüş.

Arkaya düşen gölgeyi görmediğinden ürkmemiş beygir, durulmuş, İskender'in buyruğuna girmiş; herkes bu işe şaşıp kalmış.

Kral Filipos düşünmüş:

-Benim ne akıllı bir oğlum var, demiş, ünlü bilgeleri öğretmen olarak görevlendirip kendisine iyi bir eğitim vereyim.

O çağın en ünlü bilgesi Aristoteles olduğundan Kral Filipos'un emriyle İskender'i yetiştirmeye çalışmış. İskender büyük yeteneklerini geliştirmiş; ama "cihangirlik" tutkularına saplanmış; dünyayı avcunun içine almaya çalışmış; ordusunu ardına takmış, gidebildiğince gitmiş; önüne kim çıkarsa ezmiş geçmiş.

---

Çoğu zaman yalnız at değil insanoğlu da kendi gölgesinden korkup azgınlaşır. Böyle durumlarda en iyisi sanırım yüzünü güneşe karşı dönmektir. Çünkü kendi gölgesinden korkan adam, güneşe, bir başka deyişle aydınlığa, (daha başka bir deyişle gerçeğe) sırtını dönen kimsedir.

Ürküp azgınlaşması da bundandır.

---

Aristoteles'in İskender'i olgun bir insan olarak yetiştirebildiği kanısında değilim.

Büyük İskender yaman bir savaşçı, ünlü bir "cihangir" olabilir. Lisenin ilk sınıf edebiyat kitabında Aristoteles ile İskender'e ilişkin söylenceleri okumuştuk. Anımsadığıma göre savaş meydanında yatan ölüler arasında dolaşan İskender, hocasına sorar:

-Aristo bu nedir?

Bilge yanıt verir: -Zafer veya hiç!..

Okul kitaplarında Cengiz Han'dan Atilla'ya, İskender'den Sezar'a değin nice "cihangir"in neden ordularının başına geçip yer yuvarlağını ele geçirmeye çalıştıkları anlatılmaz, ama insan okuldan ayrıldıktan sonra merak edip kendisine sorabilir:

-Bu adamlar, niçin koskoca ordularla ülkeden ülkeye dolaşıp dünyayı ele geçirmeye çabalamışlar?

Bu sorunun yanıtını kurcaladıkça kişioğlu bilinçlenir; her bir savaşın ardında hangi nedenin yattığını öğrenip anlar; savaşçılığın iyi bir şey olmadığını algılar; ama iş işten geçmiş olur.


- - -

Eflatun demiş ki:

-Ancak krallar filozof ya da filozoflar kral olursa devletler mutlu olabilir.

Günümüz koşullarında pek akıllıca sayılmasa da insanı düşünmeye yönelten bir yanı vardır bu sözün; çünkü devlet yönetiminde düşüncenin, fikrin, mantığın ağır basmasını istiyor Eflatun.

Oysa tarih boyunca devlet yönetimlerinde mantığın pek az payı olmuştur.

Descartes'ın ünlü özdeyişini anımsayın:

-Düşünüyorum, öyleyse varım.

Bu özdeyiş çoğu yerde şöyle anlaşılmış:

-Düşünüyorum, öyleyse vurun.

Çağımızda fikir özgürlüğüne karşı çıkanlar da böyle davranmıyorlar mı?

Eckhart Tolle



Siz evrenin ilahi amacının gerçekleşmesini sağlamak için buradasınız. Siz işte bu kadar önemlisiniz!  


Mehmet Akif Ersoy - Kıssadan Hisse

Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
"Tarih"i  "tekerrür"  diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
 


   Safahat: Yedinci Kitap


Kokina


Yeni Yıl Bitkisi: Kokina

İsmi Rumcada kırmızı anlamına gelen Kokina, yeni yılın gelmesiyle şehirdeki bütün çiçekçilerin tezgahlarını süsledi. Kokina, yeşil yapraklı dallarını kırmızı meyvelerle taçlandıran bir bitki. Kokina’nın uğur getirdiğine, bir yıl boyunca solmadan, yapraklarını dökmeden tazeliğini korursa kişiyi ‘ev sahibi’ yapacağına inanılıyor. Kokina aslında ‘tek’ bir çiçek değil. Meyvesi farklı, dalları farklı bitkilerden oluşuyor. Kokina, insan eliyle oluşturulan bir kombinasyon. Kokina yapanların büyük bölümü de Romanlar. Tanzimi zor ve zahmetli bir iş. Yılbaşı akşamlarının ışıltılı çiçeği aslında dikenli bir gül bahçesi.

Kemalettin Tuğcu - Kuklacı

Eskiden öyle sinema yoktu. Televizyon da yoktu. Ortaoyunu, meddah, Karagöz oyunları vardı. Tiyatroların çoğunda tuluatçılar oynarlardı.
-Tuluatçı ne demek?
-Bir çeşit hazır cevap demek. Yazılıp çizilmeden oynanan oyun. Maksat halkı eğlendirmek.

Bu bir yaradılış meselesi. Başka başka duygularda olan insanları bir kazanda kaynatsanız yine biribirleriyle kaynaşamazlar.

Demek insan okuyup yazmakla diploma almakla olgunlaşmıyor?

Bugüne kadar beni anlamak hiçbirinizin aklına gelmedi.

-Bu kuklalar ne olacak?
-Turistik eşya gibi bir kısmını satacağım.
-Paraya ihtiyacın mı var?
-Hayır, sanata ihtiyacım var. Öteden beri beni rahatsız eden arzularımın yatıştırılmasına ihtiyacım var. Yapacağım, kukla yapmakla vakit geçireceğim. Bu işimin bir folklor hizmeti olduğunu da anlayacaklar çıkar. Ama ben kimseden takdir beklemiyorum. Ben kendi kendimi eğlendiriyorum.

Yeryüzündeki her eşyanın bir değeri vardır.

- Yeryüzündeki her eşyanın bir değeri vardır. Sözüm buradan dışarı, ben bir eşek anırsa durur, hayvanın hâline dikkatle bakarım.
- Baba şehirde eşek kaldı mı?
- Kaldı oğlum, kaldı. Ama artık ahırlarda değil, evlerde, apartmanlarda yaşıyorlar.

Kafalar düzelmeyince bu iş düzelmez kızım, dedi. Önce kafaları düzeltmek lâzım.