13 Şubat 2016 Cumartesi

Adalet Öldü!


Çok eski yıllarda İngiltere’de bir gelenek varmış. Sıradan bir vatandaş öldüğünde kilisenin çanı bir kez çalınıp herkese duyurulurmuş. Bir asil öldüğünde iki kez, kralın bir yakını öldüğünde üç kez, kral öldüğü takdirde ise dört kez çalınırmış. Günün birinde herkesin hak aramak için sığındığı mahkeme, bir vatandaşı haksız yere mahkum etmiş… Ve kilisenin çanı tam beş kez çalmış. Ahali merak içinde kalkıp papaza koşmuş; -“Ey papaz efendi, kraldan daha önemli biri var mı ki o ölünce çan beş kez çalınsın?” Papaz yanıt vermiş: -“Kraldan daha önemli bir şey var!” 
ADALET ÖLDÜ… 


Şairin Romanı


Bütün zamanlar birbirine benzer, birbirine benzemeyen anlardır… Hafızamız bütün yaşadıklarımız değil sadece unutamadığımız anlardır. Ortak yaşanılanı bile herkes zamanla başka türlü hatırlar. Bir gün belki siz de şu içinde yaşadığınız anı farklı hatırlayacaksınız.

Güneş herkese doğar ama herkes eriyen kardan aynı dersleri çıkarmaz.

Ne tuhaf! İnsanoğlunun yaşamda en geç keşfettiği şey şimdiki zamandı. İnsan içinde yaşadığı ânı derinleştirmeyi zamanla, yani zamanı azaldıkça öğreniyordu.

Yazık, bazı şeyleri kaybolmadan öğrenemez ki insan.

Kimse sandığı kadar dayanıklı değildir. Herkes bir gün incitilir.

Bilmek hayatta kalmaktır. Unutmayın ne kadar çok şey bilirseniz yaşama şansınız artar. Hem sonra öğrenmeyi bir sanat, bir yaşama biçimi haline getirmeniz gerekir, bunu sırrıysa öğrenmenin aynı zamanda bir haz, bir zevk olduğunu anlamaktan geçer. Öğrenmenin hazzı olmadan insan tamamlanmaz. Bakın çevremizdeki birçok insanın yarım kalması bu yüzdendir.

Aklın kurallarına çok teslim olmamak gerek. Bizim yanılgımız tüm evreni aklımıza sığdırmaya çalışmamız bence. Aklımızla açıklayabildiklerimizin tüm evreni anlamaya yeteceğini sanıyoruz.

Ayrılık da tane tane birikir.

Sıradan şeyler hakkında yalan söyleyenler yalnızca yalancıdır, önemli şeyler hakkında yalan söyleyenler ise şair olur, bu yüzden hakikatler şairlerin en iyi konusudur.

Boşluk hep vardır. Boşluk bir tür yoğunluktur aslında. Biz içini göremediğimiz için boşluk diyoruz ona.

En büyük çaresizlik varoluştur. Niye var olduğunu anlamadan var olursun çünkü.

Geleceğimizi yapan şey, yazgımızdan, bize tanınan olanaklardan, karşımıza çıkan fırsatlardan çok, ruhumuzun şiiridir. Bizde olan bir şeydir.

Gerçek dediğin inandıklarından yapılır zamanla.

Çocukken çok büyük diye anımsadığımız bahçeleri, evleri, avluları yıllar sonra ziyafet ettiğimizde çoğu kez çocukluk imgelemimizin bizi yanıltmış olduğunu görür, gördüklerimiz karşısında hayal kırıklığına kapılırız. Hiçbir şey bizim hatırladığımız ve sandığımız kadar büyük ya da geniş değildir. Bizi yanıltan çocukluktur diye düşünürüz. Belki de büyümemiş çocukların hayatları boyunca yanılmamaları bu yüzdendir.

Her şey topraktan geliyor ve toprağa dönüyor aslında.

Akıl oyunlarını hangi çeşidi olursa olsun, kâinatın ve insanlığın birçok gizini berraklaştırırken, bir yandan da tabiatı ve yaşamı yeniden bulandıran tuzaklar kurabilir insana. Akıl, asıl kendisine oyun oynamaya başladığında tehlikeli olmaya başlar.

İnsan, yalnızca giderken değil, dönerken de kaçabilirdi.

Güven kazanılan bir şey değil, inşa edilen bir şeydir.

Hayat boştur! Herkesin her zaman dediği gibi boş! Onu dolduran anlamdır yalnızca. Bizim ona verdiğimiz çeşitli anlamlar. Bazıları hayat anlamından boşaldığında, onun gerçek yüzünü gördüğünü sanır; hayatın görülecek bir yüzü bile yoktur oysa. … O kadar boştur işte hayat, sen bir an önce onu kendi anlamlarınla doldurup güzelleştirmeye bak! Ömrünü ancak böyle hayat yapabilirsin.

İnsanın kaderi, karakteridir. Bilinci artan kişinin kaderi de artar.

Bir insan kalabalıklar arasında kendini saklamak istediğinde görünürlüğün derinlerinde kaybolarak da yapabilir. Hep orada durduğu halde hiç kimse farkına varmayabilir onun. Saklanmanın bir yolu da budur.

Bir insan yaşamı boyunca, en eski anısını arar.

İnsanların yüzüne değil, tabiatına baka baka felsefeci olunur.

Görünmez bağların sahiplerine ettiği oyunlar tükenmezdi. Yaşam bağ oyunlarından oluşuyordu. Her şeyin birbirine bağlı olduğu söylenen bağ oyunlarından. Hayat bir bağlılık yemini idi.

Bazı insanlar meşe ağacı gibidirler, eğilip bükülmezler sadece kırılırlar.

Değişmezliklerin insanda kimi zaman ümit, kimi zaman ümitsizlik uyandırdığını bilmiyor değildi. Zamanın en büyük aldatıcılığı, nelerin değişip nelerin değişmediğini insanlardan saklamaktaki hüneriydi; belki de değişenleri değişmeyenler sayesinde gözden kaçırabiliyordu.

Dilin ilk var oluş biçimi şiir aslında.

Şiirin göğünde tesadüf kuşları uçar.

Bir şairi rüzgârından tanırsınız.

Doğada sözcük yoktur derim ya hep, evet doğada sözcük yoktur ama doğada şiir vardır. İnsan doğada olmayan bir şeyin yardımıyla doğada olan bir şeyi yeniden yapar yaratır.

Bazı mevsimler bir günde gelir.

Matematik doğanın dilidir; bizimle böyle iletişim kurar. Sözcükler gibi rakamlar da doğada yoktur, ama doğanın düzeninde matematik vardır. Bize düşen rakamlar yoluyla düzenin işleyişini bulmaktır. Doğayı, evreni anlamamızı sağlayan şey, aynı yasalarla kurulmuş olan zekâmızın işleyiş biçimidir.

Suyun konduğu kabın şeklini alması gibi bazı ruhlar da içine kondukları bedenin özelliklerini alırlar. Bazı insanların çirkinliğinde aynı zamanda onları görebilmemiz bundandır.

Şairlerin ortalığa hâkim olacağı saatler herkesin uykuda olduğu saatlerdir. Gece yarısından sonradır ve sabahın ilk saatleridir. Herkesin uykuda olduğu saatleri kullanır şairler. Çünkü zaman hırsızıdırlar. Başkalarının zamanlarını çalarlar. Yeryüzünün saklı zamanlarını, uykulu zamanlarını kullanırlar.

Bazı mektuplar vicdan yerine geçer.

Ölülerimiz yaşayan bir parçamızdır biz yaşadıkça.

İyi şiir doğa gibidir… En çok kullanılan kelimelerle bile şaşırtmayı başarır.Şiir önce kelimelerle kurulan ilişkide başlar, kelimelerin kullanılışında değil.

Bazen şiir yazılmaz, şiir uyandırılır. Taze yağmur sonrası yapraklarda kalan su nasıl umulmadık bir şeyi uyandırırsa.


Echo – Narkissos


Bir Çiçeğin Öyküsü...Narkissos adında genç ve çok yakışıklı bir çoban vardı. O ormanlarda dolaşırken, bir peri kızı tarafından fark edilir. Peri kızının adı çok güzel olan Ekho'dur. Ekho bu yakışıklı çobana delicesine aşık olur. Ancak Narkissos Ekho'yla hiç ilgilenmez, sadece kendini görür ve kendiyle ilgilenir. Bu durumda aşk ateşleri içinde yanan Ekho kahır olur ve içine kapanır. Günden güne erir ve sonunda ölür. Öldükten sonra bedeni etraftaki dağlar içinde yok olur ve sadece sesi kalır. Bu sesin adına da Ekho, yani yankı deriz bugün. Ancak Olimpos dağında oturan büyük tanrılar Ekho'nun yaşadığı drama seyirci kalmazlar, Narkissos'u cezalandırırlar. Bir gün yine koyun sürüsüyle dolaşırken çok susamış. Berrak bir pınarın başına geldiğinde eğilir ve ilk defa suyun yansıttığı kendi yüzüne çok dikkatli bakmaya başlar. Ne kadar yakışıklı olduğunu farkeder ve kendi resmine aşık olmaya başlar. Kendini öylesine sevmeye başlar ki, başka bir şey görmez. Yemeden ve içmeden tamamen kesilir, sadece kendi yansımasına bakar durur. Bu sefer Narkissos'da Ekho'nun kaderine ortak olur, günden güne erir, zayıf düşer ve sonunda ölür. Ancak o da Ekho gibi bir iz bırakarak gider:
Ölü bedeni Narkissos çiçeğine, veya bizim dilimizde Nergise dönüşür. 


Zümrüdü Anka Kuşu Hikayesi


Simurg veya bir diğer ismiyle Zümrüdü Anka efsanevi bir kuştur. Pers mitolojisi kaynaklı olsa da zamanla diğer Doğu mitoloji ve efsanelerinde de yer edinmiştir. Sênmurw (Pehlevi) ve Sîna-Mrû (Pâzand) diğer isimlerindendir. Ayrıca zaman zaman sadece Anka kuşu olarak da anıldığı olmuştur. Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı' nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş... Kuşlar Simurg' a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg' u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg' un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg' un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler. Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş. Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp; papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış); kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış; baykuş yıkıntılarını özlemiş, balıkçıl kuşu bataklığını. Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş" ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış. Simurg'un yuvasını bulunca ögrenmişler ki; "SİMURG ANKA - Otuz Kuş" demekmiş. Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg' muş. Simurg Anka'yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız. Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır...