tevfik fikret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tevfik fikret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Kasım 2021

Tevfik Fikret

Birçokları derler ki edebiyat tasfiye-i ahlâka, tenvîr-i vicdana hizmet eder. Acaba edebiyat o büyük, o mukaddes hizmeti nasıl ifâ ediyor? Bu sualin cevabı gayet basittir. Edebiyat insanı okumağa, okuya okuya fikirden lezzet almaya alıştırıyor. Zihin o sayede tatlı tatlı çalışıyor; çalıştıkça bir keyif, bir huzur, bir teceddüt hissediyor. Gitgide fikir daha ziyade inceliyor. Kalp daha ziyade rikkat buluyor. Nihayet en ince mülâhazat, en rakik hissiyat kolayca kabul ve telakki edilmeğe başlanıyor. Felsefenin, ulûm-ı içtimâiyyenin derin, haşin bir takım ahkâm ve gavâmızı –ki tetkik ve tefehhümüne bittabi herkes muktedir değildir-şiirler, hikâyeler, tiyatrolar...hâsılı âsâr-ı edebiyye ve edebiyat sayesinde zihinlere giriyor yerleşiyor. Birçok mesâil-i hayatiye bu surette hallolunuyor. Birçok fezâil-i ahlâkiyye bu suretle intişar ve takarrur ediyor...kaynak E. Engin
 
 

23 Ağustos 2021

Tevfik Fikret - Şermin

Şermin 

 

 

Şermin, yaklaşık yüz yıl önce yayımlanmış bir kitap. Tevfik Fikret’in son eseri. Aradan geçen yıllara ve anlayış değişikliklerine karşın, neredeyse bugün yazılmış gibi şiirler. İlk yayımlanışından bugüne hemen her kuşakta iz bırakmış, şiir ezberlemenin “ezbercilik” sayılmadığı yıllarda yer ettiği belleklerde yaşamaya devam etmiş.

Eskimiş ama lezzeti de bu özelliğinde gizli güzel çocuk şiirleri…

“Yaprakları kıvır kıvır;

O da ayrı bir güzellik.
Boy bos, boyun ipincecik;
Hem güzel hem de nazlıdır
Gelin yüzlü papatyalar,
Altın gözlü papatyalar.”

ŞERMİN’İN ELİFBESİ

“Elifbeni oku, cicim.”
“Elif, be, pe, te, se, cim, çim,
ha, hı, dal, zel, sin... Yok, zel, re,
ze, je, sin, şin, sad, dad, tı, zı,
ayın, gayın, fe, kaf, kef, lam,
mim, nun, vav, he, ye; bir de lam...
yok lamelif; bir de gef var.
Bir de üç noktalı kef var.”

“Hangi harfler kalındırlar?”
“Ha, hı, sad, dad, tı, zı, ayın,
gayın.” “Peki.” “Bir de kaf var.
En kalını ayın, gayın.

“Hangileri bitişmiyor
Kendisinden sonrakine?”
“Hoca yedi harf var, diyor:
Elif, dal, zel, re, ze... Nine,
Ben yoruldum artık!” “Peki,
Yalnız söyle: Hemze nedir?”
“Hemze... Hemze... evet, o bir
Küçük ayın başıdır ki
E okunur, i okunur,
Bazen eliflere konur.”
“Harf-i imlâ hangileri?”
“Bilmiyorum!” “Yok, bilirsin”
“Elif, vav, he, ye değil mi?..
Artık, nine, bana izin.”
“Peki, yavrum, haydi oyna;
Koca bir aferin sana!”


24 Aralık 2020

Tevfik Fikret'in Edebi Kişiliği



Tevfik Fikret'in Târih-i Kadîm'i yok mu? İşte o, dünyada yapılması gereken bütün devrimlerin kaynağıdır...Mustafa Kemal Atatürk

Tevfik Fikret manzum öykü biçiminde kaleme aldığı eserlerinde aruz ölçüsünü başarıyla kullanıp konuşma diline yaklaştırdı. Türk edebiyatındaki ilk çocuk şiir kitabı Şermin'i yazdı. Ömrünün sonuna kadar öğretmenlik mesleğini sürdüren Tevfik Fikret, Ocak 1909'dan itibaren bir buçuk yıl süreyle Mekteb-i Sultânî'nin müdürü olarak görev yaptı ve okulun efsanevi müdürü olarak ünlendi.[kaynak belirtilmeli] Tevfik Fikret'in edebi hayatı 1880-1896 ve 1896 sonrası olarak ikiye ayrılır. İlk döneminde parnasizmin etkileriyle yazdığı şiirlerinde Sanat için sanat anlayışını, ikinci döneminde toplum için sanat anlayışını benimsedi; şiirlerinde uygarlık ve özgürlük gibi konuları işledi. Ağırlıklı olarak sone ve terza rima nazım şekillerini kullandı. İlk döneminde kullandığı yabancı sözcük ve kalıplar nedeniyle dili oldukça ağırdır. Çocuk şiirlerinden oluşan Şermin dışında tüm şiirlerini aruz ile yazdı. Nazım şekillerinde ve şiirin yapısında yaptığı değişikliklerle şiir dilini düzyazıya yaklaştırmıştır.  


24 Aralık 2019

‘Tevfik Fikret’in o ‘Tarih-i Kadim’i yok mu, işte o, dünyada yapılması gereken bütün devrimlerin kaynağıdır.’ M.Kemal Atatürk

Tevfik Fikret ölmeden yıllar önce can dostu Süleyman Nazif’e bir mektup yazdı: “Üzüntü, üzüntü, üzüntü... Üzgünüm kardeşim; şiddetli bir öfke bunalımı içindeyim, sönüyorum. Bu biraz daha sürerse, eyvah... Sebebini söyleyeyim mi? Fakat bu o kadar tuhaf ki gülersiniz diye korkuyorum; bazan kendim bile kendi halime gülüyorum. Koca bir âlem içinde yalnızım, Nazif. En samimi arkadaşlarımın arasında sokağa çıplak çıkmış bir adam hissi ile titriyorum; herkesin vicdanı kapalı, örtülü; yalnız ben çıplak. Herkes hiç olmazsa üniformalarla, ne diyeyim, aslını örtüyor; herkes zamanın şatafatına bürünebiliyor; herkes namuslu geçinerek alçak yaşamanın kolayını buluyor; herkes bu alçaklık havası içinde nefes alabilmek için bir kolaylığa, bir çareye, bir büyüye sahip.(...) Bilir misiniz, bu zamanda namus, zarfını kemirir bir cevherden başka bir şey değil. Size koşuyorum; elbette siz beni anlar, benimle ağlarsınız. Bayramın ilk gününden beri damarlarımın içinde bir öfke zehiri dolaşıyor, kanımı yakıyor; burada artık herkesin benden ürktüğünü, kaçmak istediğini görüyorum. Herkes edepsizliğe hak veriyor; bana diyorlar ki: ‘Zaman haklıdır, akıllıdır; sen budalasın’... Allah aşkına siz öyle yapmayın, siz bari deyiniz ki: ‘Sen budalasın, fakat zaman haklı, akıllı değildir.”

Tevfik Fikret’in iliklerine kadar yaşadığı yalnızlığı, uğradığı haksızlığı en iyi bilen, bunu kendisi de yaşayan Mustafa Kemal’di. Tevfik Fikret, çok sevdiği ve dizelerini dilinden düşürmediği şairdi. Atatürk, Fikret’le karşılaşamamanın, sohbet edememenin üzüntüsü hep yaşadı. Sofrasında Tevfik Fikret’in büyük bir şair olmadığı sözü geçti. Hiç bir konuda haksızlığa dayanamayan, Atatürk: “O karanlıklar içinde aydınlığı gören ve halkı o aydınlığa doğru götürmeye çalışan Fikret, bu çığlığı koparırken sizler nerelerdeydiniz? Niçin içinizden kimse onun gibi feryat etmedi? Ben Fikret’e yetişemedim. Onun sohbetinden yararlanamadım. Kendimi bedbaht sayarım fakat onun bütün eserlerini okudum, bir çoğu da ezberimdedir. O, hem büyük bir şair, hem de büyük insandır... Zaten parmakla gösterilecek kadar az olan büyük adamlarımızı küçültmeye kalkmayalım!”
 
Vapur gezintisinde çevresine toplanan gençlerle konuşan Atatürk söz edebiyata gelince, Tevfik Fikret’e olan hayranlığını dile getirdi: “Onu biz okul sıralarında okurduk. Ondaki görkem, ondaki ağırbaşlı uyum hiçbir şairimizde yok.”  Sevgi ve heyecanla bakan gençlerden onun bir şiirini okumalarını istedi. Herkes sustu... Gür sesle bir genç: “Ben Ferda’sını okuyabilirim!” diyerek ileri atıldı. Atatürk’ün yüzünde tatlı çizgiler belirdi: “Ferda’yı mı? Ah delikanlı, benim en sevdiğim şiirdir o. Kendim okuyacağım.”

FERDA (Yarın)
Bugünün gençlerine
Yarın senin; senin bu yenilik, bu devrim... 
Her şey senin değil mi ki zaten? Sen, ey gençlik,
Ey umudun güzel yüzü, işte yansıyan yerin 
Karşında, bir sabah göğü, saf ve bulutsuz, 
Titreyen kucağı açık, bekliyor.. Koş!
Ey hayatın güldüren doğan şafağı, işte herkesin
Gözleri sende; sen ki hayatın ümidisin, 
Alnında yeni bir yıldız, yok, bir güneş.
Ufuklara doğ, önünde şu sıkıntılı geçmiş 
Sönsün sonsuza dek. 
Sönsün sonsuza dek o cehennem; senin bugün
Cennet kadar güzel vatanın var; şu gördüğün 
Zümrüt bakışlı; inci neşeli kızcağız 
Kimdir, bilir misin? Vatanın... Şimdi saygısız 
Bir göz bu nazlı yüze -Allah esirgesin
Kötü bir gözle baksa, dayanabilir misin?
İster misin, şu ak sakalın temiz ve görkemli, 
Ağırbaşlı alnına, bir kirli el demem,
Hatta yabancı bir el uzansın? Şu mezarı 
Razı olur musun, taşa tutsun şu serseri? 
Elbette hayır; o mezar, o ağır-başlı alın 
Kutsal birer örneğidir yurdun...Vatan çalışkan
İnsanların omuzları üstünde yükselir. 
Gençler, vatanın bütün ümidi şimdi sizdedir. 
Her şey sizin, vatan da sizin, her şeref sizin;
Ancak unutmayın ki zaman sert ve emin,
Bir sessiz adımla takip eder bizi. 
Önden koşan, fakat yine dikkatle her izi
Derin incelemeye yol bulan bu yanılmaz izleyici 
Paylamasının utancında kalırsak, yazık!.. Demin 
“Yarınlar senin”, dedim, beni alkış-ladın; hayır,
Bir şey senin değil, sana yarın emanettir; 
Her şey emanettir sana, ey genç, unutma ki:
Senden de bir hesap sorar, yakınan gelecek. 
Geçmişe şimdi sen bakı-yorsun çok uyanık, 
Gelecek de senden eyleyecek böyle kuşku.
Her organı ihtiyaç kasırgasıyla sarsılan
Bir kuşağın oğlusun; bunu anımsa zaman zaman 
Asrın, unutma, şimşekleri bilgi çağının 
Her yıldırımda bir gece, bir gölge devrilir,
Bir yükseliş ufku açılır, yükselir hayat;
Yükselmeyen düşer: ya ilerleme, ya çöküş! 
Yükselmeli, dokunmalı alnın göklere;
Doymaz insan dedikleri kuş yükselmelere...
Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş,atıl, bağır; 
Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır!”

“Rübab-ı Şikeste” Kırık Saz’da “Kimseden yardım ummam, kol kanat dilenmem, / Kendi boşlu-ğumda, kendi göklerimde kendim uçarım. / Eğilme tutsaklık boyun-duruğundanağırdır boynuma; / Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim” diyordu, Tevfik Fikret. Atatürk de öğretmenlere seslendi: “Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki. Cumhuriyet sizden ‘fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür’ kuşaklar ister.”

İzmir Kız öğretmen okulundaydı, Atatürk. “Türk Kadını nasıl olmalıdır?” sorununa yanıt verdi: “Burada Fikret merhumun herkesçe bilinen bir sözünü anımsatırım: ‘Elbet sefil olursa kadın alçalır beşer.’ 

”1938’de hastalığın pençesinde kıvranırken Elazığ’a giden Atatürk’ün acılarını Tevfik Fikret'in dizeleri dindirdi. Elazığ türkülerinin ardından, İsmail Müştak Mayokan’dan Tevfik Fikret’in şiirlerini dinledi. Mayokan sahneden inmeden önce Fikret'in Akif’e yanıtını okudu. Atatürk güldü. Neşesi yerine geldi ve etrafındakilere “Hangi Türk şairi böyle devrimci şiirler yazmıştır?” dedi.

“Fikret, bütün hayatında, baskıya, her türlü baskıcı yönetime, dini, siyasi, dünyevi, öbür dünyavi esaretlere isyan etmiş bir şairimizdir. ‘Doksan beşe doğru’ ile ‘Tarihi Kadim’ yerdeki taçla gökteki tahtın saldırgan baskısına baş kaldıran bir taşkındır. Ona inançsız diyenlerden çok daha inançlı olan Fikret’i, kızgınlık duyduğu, velayetlerin yıkıldığı bu devirde hatırlamamak günah olur” diyen, Hasan Ali Yücel’in girişimiyle 1948’de Aşiyan; Edebiyatı Cedide Müzesi oldu. Hüseyin Cahit Yalçın, Rıza Tevfik, Tevfik Fikret’i anlattı. Aşiyan’a Müdür olan Vecdi Bingöl, Atatürk’ün kendisine söylediği sözleri anımsadı: “Hiç unutmam bir gün gözlerimin içine bakarak ve derinden gelen bir sesle dedi ki: ‘Tevfik Fikret’in o ‘Tarih-i Kadim’i yok mu, işte o, dünyada yapılması gereken bütün devrimlerin kaynağıdır.’
”İşte bugünün diliyle Atatürk’ün çok sevdiği Tevfik Fikret’in Tarih-i Kadim şiiri:(Tevfik Fikret aşkını Atatürk’ten alan 11 Ağustos’da doğan Mete Akyol’a Bütün Dünya’dan) armağan

TARİH-İ KADİM (Eski Tarih)
İnsanın köhne serüveninden
Bize efsaneler anlatan;
Bizi bedensiz atalarımızın 
Geçmişin boşluğunda bir kara ve uzun 
Gece olan yaşamından 
Ninniler uydurup uyutan 
Bize en doğru, en güzel örnek
Diye geçmiş zamanı göstererek
Gelecek günlerin, geçen geceden 
Farkı yok, hükmü yok sanısı veren; 
Ve alnında altı bin yıllık
Buruşukluklarla kuşkular karışık;
Başı geçmişe, yani rüyaya, 
Ayağı gelecek denen bilinmeyene 
Sürünen canlı ceset heykel... Onu bazen 
Durdurup manzaramda, iğrenmeden
Sorarım eski anılarından;
O biraz filozof, biraz sırtlan, 
Ve bütün kabalığıyla bir hortlak. 
Mezarını unutmanın gecesini yoklayarak 
Boğuk, paslı bir tonda
Bana başlar birer birer aktarmaya
Arda arda çağların olaylarını;
Hep felaket, elem yığıntıları!
Ne zaman geçse şanlı bir ordu.
Daima geçide kan saçan 
Bir bulut gölge saçan olur; mutlak
Başta en başta kanlı bir bayrak,
Onu bir kanlı taç eder takip; 
Sonra kanlı yıkım araçları; 
Mızrak, yay, kılıç, topuz, balta, 
Mancınık, top, sapan, tüfek... Arada 
Kanlı kumandanlarıyla savaş atlıları;
Sonra artık alay alay köleler...
Kesinlikle bir yenen, on yenilen: 
Çiğneyen haklı, çiğnenen kusurlu 
Kahra alkış, gurura secde; iyilik
Güçsüzlükle ve alçaklıkla daima eş; 
Doğruluk gönülde yok, dudaklarda;
iyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda;
Bir gerçek: Zincir gerçeği; 
Bir belagat: Kılıç belagati;
Hak güçlünün, demek şirretindir;
En açık hikmet: ezmeyen ezilir.
Her şeref yapma, her mutluluk piç; 
Her şeyin başlangıcı, sonu hiç; 
Din şehit ister ve gök kurban;
Her zaman, her tarafta kan, kan, kan! 
Söyler, inler, sayıklar; sözün kısası
insanın anlatır, ne yolda, nasıl
Bu hastalıklı ömrü sürdüğünü; 
Görürüm kanların köpürdüğünü... 
O iskeletin o dişlek ağzında,
Sesinin titreyen derinliğinde
Öyle müthiş yankısını inlemenin
İşitir, öyle titrerim ki, yer 
Sanırım ilençle titrer 
İndir, ey savaş mahşeri, indir 
Perdeler acılar sahnesine, 
Sönsün artık bu ateşin fitne! 
Hele sen ey gelenek isteyen İskelet,
Yetişir çizdiğin kara çizgiler.
Biz sabah isteriz sabah, o uzun
Geceler uyuyanlara hayr olsun!
Kimsin ey gölge, sen ki yıkım sarhoşu 
Koşuyorsun doğru karanlıklara, 
Kanlı bir şeyle oynamış gibisin;
Belli, hemcinsimin yok edenisin!..
Kahramanlık... 
Temeli kan ve vahşet; 
Beldeler çiğne, ordular mahvet; 
Kes, kopar, kır, sürükle, ez, yak, yık;
Ne “Aman!” bil, ne “Ah!” işit, ne “Yazık!”; 
Geçtiğin yer ölüm, elem dolsun; 
Ne ekinden eser, ne ot, ne yosun; 
Sönsün evler, sürünsün aileler; 
Kalmasın hırpalanmadık bir yer;
Her ocak benzesin mezar taşına;
Damlar insin yetimlerin başına...
Bu ne vicdan eriten kötülük, ne ar; 
Yere geç gücünle ey serdar!
Her zafer bir harabe, bir mezar;
Ey cihangir, utan şu mezardan!
Devril, ey köhne bağımsızlık tahtı! 
Kahrın altında inliyor kuşaklar,
Parçalan ey ışığı sönmüş taç, 
Şu yığınlarla sefilin ihtiyacı 
Hep senin, işte hep senin eserin,
Göz yaşından yapılma incilerin
Görsen artık nasıl yosunlanmış... 
Size geçmiş ne duyguyla aldanmış 
Bilsem? Ey kargalar, ki kan içen
Her karanlık sizinle doludur;
Düşünceye artık yeter zorbalığınız;
Yaşanır pek güzel baskısız,
Sizi tarih korur, gidin; 
Gece sırdaşıdır haydutların
Ve yok oluşun mezarlığında
Boğulun... İşte en güzel müjde... 
Bu düşünce gelecek çağlara;
İşte gerçek özgürlük:
Ne savaşçı, ne savaş ve istila;
Ne sataşan, ne saltanat, ne eşkıyalık, 
Ne yakınma, ne zulüm ve baskıcı yönetim 
Ben benim, sen de sen: ne tapan, ne tapılan!..
O zaman ey hırlayan kuru iskelet, 
Şimdi “savaş, ayaklanma, antlaşma, sefer...”
Diye saydıkların kalır meçhul,
Birer ucubem, ya gulyabani hikayesi...
Yırtılır ey köhnenin kitabı yarın
Düşüncenin mezarı olan sayfaların!
Bunu kimden fakat ümit edelim?
Bu büyük yaratılış devrimi kim, 
Hangi güç üstlenecek?
Evrenin sahibi?.. 
Evet, gerçek, 
Evrenin sahibi olan kibir!..
O yaklaşılmayı kıran suskunluğun yüzü!..
O fakat aslı hep bu kavgaların!..
Ey gök, ey yüzyılların selleri 
Şimdi sarhoşça bir heves şarkısı,
Şimdi zindana tıkılı bir kuru ses,
Şimdi yanık ya oynak bir nakarat,
Bir geniş “Oooh!” bir derin Heyhat!
Bir dua, bir kaside! Şimdi halim,
Şimdi serkeş bir rüzgar titremesi; 
Şimdi bir garibanın sızlanması; 
Şimdi sabırsızca bir çekiştirme; 
Şimdi bir titreyiş, çanın nağmesi;
Şimdi bir davulun ve kösün haykırışı;
Şimdi aczin ağlayan sessizliği;
Şimdi kahrın şükran kişnemesi; 
Şimdi bir hutbe düzgün ve özlü;
Şimdi utangaç, bir hastanın yalvarışı;
Şimdi bir gülüş, şimdi bir yürek çarpıntısı;
Şimdi dehşeti bir çığlık olan
Dalgalı gürültüleriyle
İnleyen boş kubbe! Söyle, 
Söyle, sen her sesi yansıtırsın,
Şu hayhuy içinde hangi sesin 
Aksi üstünde yükselme buyruğu
Olan ululuk divanına erişebilmiş 
Mi? Ve söyle hangi dua
kabul olunmuş?.. Ey göklerin ilahı,
Seni dinin büyükleri olanlardan,
Dinledim: "Benzersiz ve noksansız,
“Diri, ve ayakta olan, ve güçlü, ve yüce,
Besleyen, dilekleri gerçekleştiren,
Yok eden, öç alan, bilen ve haberalan,
Gizli ve açık ve işiten ve gören,
Boynu büküklere sahip ve yardım eden, 
Kendisi her yerde hazır ve nazır”
Diye nitelendiriyorlar. En parlak;
Özelliğin “Ortaksız" yanın iken bak:
Şu bataklıkta kaç ortağın var;
Hepsi ayakta olan, ve güçlü, yok eden.
Hepsinin "Ortaksız" sıfatı,
Hepsinin emretme ve yasak etme saltanatı;
Hepsinin ilhamının bir gökyüzü,
Hepsinin ayı, güneşi, yıldızları, 
Hepsinin bir gizli secde ettiği,
Hepsinin söz verilen bir cenneti
Hepsinin bir varlığı, bir yokluğu,
Hepsinin bir saygıdeğer peygamberi,
Hepsinin cennetinde huriler,
Hepsinin cehenneminin azığı insan!..
Hepsi halkından istiyor kahroluş
İki büklüm sabırlı boyun eğiş...
Ben ki hepsinden kuşku ederim,
Kime sorsam diyor ki: Yok haberim.
Kim bilir belki hepsi kuruntu, 
Belki aldanmak hayatın ihtiyacı,
Kim bilir belki hepsi doğru da ben
Habersizim kendi duygumun yanılgısından. 
Varı yok bilmek istedim, yoku var. 
Kuşku... İşte töhmetim! Ne zarar?!  
Kuşku bir ışığa doğru koşmaktır,
Hakkı aydınlatmak akıllar için haktır.
Kim bilir, belki yokluk vardır. 
Belki öbür dünya da var; fakat bu varlık 
Yapanı olmakla ölümsüzlüğün Yaratanı
Niye olsun esiri bin derdin?
Ne için yoktan eyleyip var
Sonra vermek ancak yok olmaya yetenek?! 
Kim bilir belki aslımız toprak,
Onu bir acı çeken çamur yapmak;
Ki gözenekleri kanla yaşla dolu-
Hangi hain tesadüfün işi bu?
Bunu bir Yaradan kötü iş yapmaz.
Yaratan mahveder, harap etmez!
İşte en zorlu düşmanın, ey Yaradan;
Seni karşında boğan;
Bize vaktiyle hıncının zehrinden
Verdiğin yudumdur. 
Odur bu yılan.
Bileceksin bu düşmanı elbet sen:
 Kuşku... 
En zalim, en güçlü düşman;  
Bize en aldatıcı musallat ettiğin,
Yahut en dalgınlıkla yanıltman,
O bugün aldatma, şeytanlık, baştan çıkarma
Seni mülkünden eyliyor uzak;
Üflüyor mabedinde meşaleni,
Kırıyor elleriyle heykelini;
Ve bütün gücünle sen felçli,
Düşüyorsun... 
Ne burçların yok oluşunu,
Ne yıldırımlar, ne bir kükreyişin rüzgarı,
Ne cehennemlerinde bir kaynayış...
Ne bakışlar haberdar mateminden,
Ne kulaklarda bir üzücü çınlayışı...
Kopsa bir parçacık yaratılışın bedeninden
Duyulur bir yakınma olsun; sen 
Göçüyorsun da gök ve yerinle
Yok doğada bir inilti bile!..
Tersine, her yanda kahka-halar.
Yalana yalnız iki yüzlülük ve ahmaklık ağlar.” 
 
butundunya.com

19 Ağustos 2019

Tevfik Fikret " Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim "

Kimseden yardım ummam, dilenmem kol kanat
Kendi boşluğum, kendi göklerimde kendim uçarım
Eğilmek, tutsaklık boyunduruğundan ağırdır boynuma
Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim
*
Devril ey köhne bağımsızlık tahtı
Eziciliğinin altında inliyor kuşaklar
Parçalan ey sönük taç
Ne savaşçı, ne savaş ve yayılma
Ne sataşma, ne sultanlık, ne eşkıyalık
Ne yakınma, ne zulüm ve baskı
Ben benim, sen de sen
Ne efendi, ne kul
Yırtılır, ey köhne kitap yarın
Düşünce mezarı olan sayfaların
Bunu kimden umalım
Bu büyük yaratılış devrimini kim
Hangi güç üstlenecek
Evrenin sahibi, evet gerçek
Evrenin sahibi olan ululuk
O yaklaşılmaz suskun yüz
Ama kaynağı o hep bu kavgaların.

Tarih-i Kadim (Eski Çağlar Tarihi) 

*

Bir gün fen yapacak, şu kara toprağı altın
Her şey bilim gücüyle olacak buna inandım.


24 Aralık 2018

Tevfik Fikret - Promete

Kalbinde her dakika şu ulvi tahassürün
Minkâr-ı âteşînini duy, dâima düşün:
Onlar niçin semâda, niçin ben çukurdayım?
Gülsün neden cihan bana, ben yalnız ağlayım?..
Yükselmek âsumâna ve gülmek, ne tatlı şey!..
Bir gün şu hastalıklı vatan canlanırsa… Ey
Müştâk-ı feyz ü nûr olan âti-i milletin
Meçhul elektrikçisi, aktâr-ı fikretin
Yüklen getir – ne varsa – biraz meskenet-fiken,
Bir parça rûhu, benliği, idrâki besleyen
Esmâr-ı bünye-hîzini; boş durmasın elin.
Gör dâimâ önünde esâtir-i evvelin
Gökten dehâ-yi narı çalan kahramânını…

Varsın bulunmasın bilecek nâm ü şânını!..


Promete
Kalbinde her dakika şu yücel özleyişin
Ateşten gagasını duy ve daima düşün;
Onlar niçin göklerde, niçin ben çukurdayım,
Gülsün neden dünya bana, ben yalnız ağlayım.
Yükselmek hep göklere ve gülmek ne tatlı şey.
Bir gün şu hastalıklı vatan canlanırsa… Ey
Milletin uygarlık özleyen yarınlarının
Meçhul elektrikçisi, ergin ülkelerin
Yüklen getir – ne varsa – biraz miskinlik alan,
Bir parça ruhu, benliği, idraki besleyen
Güç veren ürünlerini; boş durmasın elin.
Gör daima önünde o ilkel masalların
Gökten deha ateşi çalan kahramanını…

Varsın bulunmasın bilecek nam ve şanını.

Türkçeleştiren: Ahmet Muhip Dıranas

* * *

 Promete Şiirinin Açıklaması
Tevfik Fikret, ülkenin içinde bulunduğu durumdan hoşnut değildir. Ülke, çağdaş ülkelerden geri kalmıştır. Tevfik Fikret, bu durumdan kurtulmanın tek çözüm yolu olarak gençliğin uygar ülkelere gitmelerini, orada uygarlıkla ilgili olarak ne bulursa getirmelerini istemektedir. Bu konuda da onlara ilk çağ kahramanlarından Promethe (Promete)'yi örnek göstermektedir.

Efsaneye göre Promethe yarı insan, yarı tanrı bir varlıktı. O zamanlar insanlar ateş yakmayı bilmezlerdi. Ateş, göklerde seçkin bir yaşam süren tanrılar tarafından kullanılan bir ayrıcalıktı. Promethe, bu ateşi tanrılardan çalarak insanlığa armağan etti. Bunun üzerine baş tanrı Zeus, son derece öfkelendi. Promethe'yi Kafdağı'nda bir kayaya zincirle bağlattı. Her gün bir kartal gelerek Promethe'nin ciğerini yiyor, o ise bu işkenceye katlanıyordu. Bu işkence uzun zaman sürdü. Sonunda Herakles(Herkül) kartalı vurup Promethe'yi bu durumdan kurtardı.

Bu efsanede seçkinlere ait bir ayrıcalığı, bütün insanlığa sunan halkçı bir düşünce vardır. Tevfik Fikret, uygar dünyayı efsanedeki ayrıcalıklı varlıklar olarak görürken, ülkesinin gençlerini de birer Promethe olmaya çağırmaktadır. Tevfik Fikret'i düşüncelerinin babası olarak niteleyen ATATÜRK de ondan farklı düşünmemektedir. Uygar dünyanın yararlandığı ve insan yaşamını kolaylaştıran tekniği, insanca bir yaşam sunan düşünceyi ülkemizde de görmek isteyen Atatürk, çağdaşlaşmaya ayrı bir önem vermiştir. Bu yolda yürümeyi ve başarılı olmayı ulusun ayakta kalabilmesinin koşulu olarak görmüştür.
"Bu yolda duraksayanlar veyahut bu yol üzerinde ileriye değil geriye bakmak cahilliği ve tedbirsizliğinde bulunanlar, uygarlığın coşkun selinde boğulmaya mahkûmdurlar" uyarısıyla Türk ulusuna hedef olarak çağdaş uygarlığı ve bilimi göstermiştir. Kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'ni çağdaş ve uygar bir ülke haline getirmiştir...Levent Karaşin

19 Ağustos 2018

Şükran Kurdakul 'Günümüzde de Tevfik Fikret'

Anısına
Tevflk Fikret, 19 Ağustos 1915’te öldü. Aynı yıl doğan şairlerimiz arasında, Melih Cevdet gibi, klasikleştiğini söyleyebileceğimiz yaratıcılar var.

Fikret’in yaşadığı yıllarda Türkçenin bağımsız bir dil olacağına inanmak Osmanlı kurumlarına tutkun kimselerce donkişotluk sayılıyordu. Ölümünden sonraki 79 yılda kaç kuşağın şairi, romancısı yapıtlarıyla dilimizin gizil gücündeki zenginliğin ürünlerini koydu ortaya.

Fikret, 1905’lerde,

"Ümidimiz bu, ölürsek biz yaşar mutlak, Vatan sizinle şu zindan karanlığından uzak" dizeleriyle geleceğe güvenini tazeledi.

Görmediği I. Dünya Savaşı yenilgisinden sonra, şiirlerini özümseyenler, Kurtuluş Savaşı duyarlığını, bilincini kültürümüzün vazgeçilmez bir parçası düzeyine ulaştırdılar.

Fikret,

"Haksızlığın envaını gördük. Bu mu kanun? En gamlı sefaletlere düştük. Bu mu devlet? Devletse de, kanunsa da artık yeter olsun, Artık yeter olsun bu deni zulmü cehalet" dizelerini yazmıştı.

I. Dünya Savaşı kuşağı, emperyalizmin kucağına oturan Sarayı da, Sadareti de, Kürt Mustafa Divan-ı Harpleri’ni de elinin tersiyle iterek karanlıktan aydınlığa çıkmasını bildi.

"Bu harmanın sonu gelir, kapıştırın giderayak...
Yarın bakarsınız söner bugün çatırdayan ocak
Bugün ki mideler kavi, bugün ki çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın kapış kapış, çanak çanak...

Yiyin efendiler, yiyin, bu han-ı pürneva sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!"

Fikret, son dizelerini okuduğumuz 'Han-ı Yağma’yla II. Meşrutiyet dönemi devletlilerinin yakalarına yapışıyor gibiydi. Bugün de aynı dizeler, "hayali ihracat" çetelerinin trilyonları aşan yolsuzluklarını komisyonlarda uyutan siyasal partiler erkanının suratlarında şaklayabilir.

Şiirin yapısına getirdiği yeniliklerle de dönemini etkileyen bir şairdi Tevfik Fikret. 1983 tarihini taşıyan bir yazımda ileri sürdüğüm yargıları yinelemek istiyorum:

Yahya Kemal de Haşim de yetiştikleri yıllar Tevfik Fikret’le karşılaştılar. Haşim’in Göl Saatleri'ndeki (1921) şiirlerinden çoğu ilk kez Fikret'in serbest müstezatlarında kurmayı başardığı yapılara benzer. Neden sonra çıkar o yörüngeden Haşim.

Yahya Kemal, yazılarında ölçüden, uyaktan söz etmişse Tevfik Fikret’i anmıştır. İçerikten, coşkudan, yenilikten, şiirimizin çağdaşlaşmasından söz etmişse Fikret'i anmıştır. Üstelik ergin, kendisinden öncekilerle hesaplaşma yaşlarının ürünleridir o yazılar. Ama bu belirttiğim özelliğe karşın Yahya Kemal gibi, eşi bulunmaz benbenci bir şair bile Fikret’in yerini belirlemeye çalışırken tarihsel raydan sapmamaya özen göstermektedir:

"Tevfik Fikret -bütün zaafları ve noksanları ile beraber- günümüzün içindendl. Şiirimizin alafrangaya doğru bir istikamet alacağı zamanda gelmiş, o istikametin başına geçmiş, göreceği işi görmüş, eserini de şahsiyetini de Türk Edebiyatına müebbeden hak etmişti. ” (Siyasi ve Edebi Portreler, 1968 basımı, sf. 22)

'Diyorlar ki’de (1918) Ruşen Eşrefin konuştuğu Abdülhak Hamid, Halide Edlb, Refik Hallt, Mehmet Fuat (Köprülü), Ahmet Haşim vb. edebiyat adamları da paylaşırlar Yahya Kemal’in yargısını. Ahmet Haşim’in sözleriyse hayranlığın yarattığı coşkunun "şairane”ye dönüşmesi sayılabilir.

"Fikret benim için kudurmuş bir deniz karşısında kayalar üzerinde yükselen altından bir ışık ve altından bir kuledir." (Diyorlar ki, 1972 bas. Haz.: Şemsettin Kutlu, sf. 258-259)

Yazıyı, Çağdaş Türk Edebiyatı’ndaTevfik Fikret’e ayırdığım bölümün son satırlarıyla bitirmek istiyorum:

"Namık Kemal, ‘Değişmez fen mi vardır, mustakır eşya mı kalmıştır?’ diye yazmıştı. Fikret yenilik ve değişim ile birlikte evrim düşüncesini geliştirerek birbirini tamamlayan düşünsel bir bütünlük yaratmıştır. İnsanoğlunun düşünme gücüne, yaratı yeteneklerine, usuna güvenmek bu bütün içinde sönmeyen bir ışık görünüşündedir. Bu ışığı algılaması ile öteki çağdaşlarının 'dar hendesesi'ne sığmaz Fikret. Yaşadığı tarihsel kesitin olumlu olumsuz çatışkıları içinde gelişmekte olanı görmüştür çünkü. Bu nedenle insanın toplumsal varlığı çıkar onun şiirinde karşımıza. Belirleyici gücünün farkına varmış, kim olduğunun bilinciyle hareket eden insan.. "

19 Mayıs 2017

Tevfik Fikret - Ferda

FERDA 
         - Bugünün gençlerine -
Ferda senin; senin bu teceddüd, bu inkılâb...
Her şey senin değil mi ki zâten?.. Sen, ey şebâb,
Ey çehre-i behîc-i ümîd, işte ma'kesin
Karşında: Bir semâ-yi seher, sâf ü bî-sehâb,
Âğuş-i lerzedârı açık, bekliyor., şitâb!
Ey fecr-i hande-zâd-ı hayât, işte herkesin
Enzârı sende; sen ki hayâtın ümidisin,
Alnında bir sitâre-i nev, yok, bir âftâb,
Sönsün mûebbeden.
Sönsün müebbeden o cehennem; senin bugün
Cennet kadar güzel vatanın var, şu gördüğün
Zümrüt bakışlı, inci şetaretli kızcağız
Kimdir bilir misin? Vatanın... Şimdi saygısız
Bir göz bu nazlı çehreye - Allah esirgesin –
Kem bir nazarla baksa tahammül eder misin?
İster misin, şu ak sakalın pâk ü muhteşem
Pîşâni-i vakaarına, bir kirli el demem,
Hattâ yabancı bir el uzansın? Şu makberi,
Razı olur musun, taşa tutsun şu serseri?
Elbet hayır; o makber, o pîşâni-i vakur
Kudsî birer misâl-i vatandır... Vatan gayur
İnsanların omuzları üstünde yükselir.
Gençler, bütün ümmid-i vatan şimdi sizdedir:
Her şey sizin, vatan da sizin, her şeref sizin;
Lâkin unutmayın ki zaman tünd-ü mutmain
Bir hatve-i samût ile ta'kîb eder bizi.
Önden koşan, fakat yine dikkatle her izi
Ta'mika yol bulan bu yanılmaz muâkıbin
Şermende-i itabı kalırsak, yazık!.. Demin
"Ferda senin!" dedim, beni alkışladın; hayır,
Bir şey senin değil, sana ferda vediadır;
Her şey vediadır sana, ey genç, unutma ki
Senden de bir hisâb arar âtî-i müştekî.
Mâzîye şimdi sen bakıyorsun pür-intibah,
Âtî de senden eyleyecek böyle iştibâh.
Her uzvu girdibâd-ı havâyicle sarsılan
Bir neslin oğlusun; bunu yâd et zaman zaman.
Her yıldırımda bir gece, bir gölge devrilir,
Bir ufk-ı i'tilâ açılır, yükselir hayât;
Yükselmeyen düşer: ya terakkî, ya inhitat!
Yükselmeli, dokunmalı alnın semâlara;
Doymaz beşer dedikleri kuş i'tilâlara...
Uğraş, didin, düşün, ara. bul, koş, atıl, bağır;
Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır!

Tevfik Fikret
( 1867 - 1915 )
Tevfik Fikret, Yaşamı, sanatı,  şiirleri,
Varlık Yayınları, 1995

YARIN
- Bugünün gençlerine  -

   Yarınlar senin; senin bu devrim, bu yenilik..
Her şey senin değil mi zaten?.. Sen, ey gençlik,
Ey umudun güzel yüzü, işte karşında aynan:
Temiz ve bulutsuz, ağaran bir gök,
Titreyen kucağını açmış, bekliyor.. Koş, çabuk!
Ey hayatın gülerek doğan sabahı, işte herkesin
Gözleri sende; sen ki hayatın umudusun,
Alnında yeni bir yıldız, hayır, bir güneş.
Doğ ufuklara, önünde şu sıkıntılı geçmiş
Sönsün sonsuza değin.
Bir daha yaşanmasın o cehennem; senin bugün
Cennet kadar güzel yurdun var; şu gördüğün
Zümrüt bakışlı; inci gülüşlü kızcağız
Kimdir, bilir misin? Yurdun.. Şimdi saygısız
Bir göz bu nazlı yüze -Tanrı esirgesin-
Kötü bir gözle baksa, katlanabilir misin?
İster misin, şu ak sakalın temiz, görkemli,
Onurlu alnına, bir kirli el şöyle dursun,
Hatta yabancı bir el uzansın? Şu mezarı
Bırakır mısın, taşa tutsun bir serseri?
Elbette hayır; o mezar, o onurlu alın
Kutsal birer örneğidir yurdun.. Yurt çalışkan
İnsanların omuzları üstünde yükselir.
Gençler, yurdun bütün umudu şimdi sizdedir.
Her şey sizin, yurt da sizin, şeref de sizin;
Ama unutmayın ki zaman ağır, güvenli,
Sessiz adımlarla arkamızdan gelir.
Önden koşan, ama dikkatle her izi
İncelemeye yol bulan bu şaşmaz izleyici
Paylayıp utandırırsa bizi, yazık! Demin
’’Yarınlar senin’’, dedim, beni alkışladın; hayır,
Bir şey senin değil, sana yarın emanettir;
Her şey emanettir sana, ey genç, unutma:
Senden de hesap sorar, yakınır gelecek.
Geçmişe şimdi sen ibretle bakıyorsun,
Gelecek de senden böyle kuşkulanacak.
Her organı ihtiyaç kasırgasıyla sarsılan
Bir kuşağın oğlusun; bunu arasıra anımsa.
Unutma; çağın şimşeklerin bollaştığı çağdır:
Her yıldırımda bir gece, bir gölge yıkılır,
Bir yükseliş ufku açılır, yükselir yaşamak;
Yükselmeyen düşer: ya ilerlemek, ya yıkılmak!
Yükselmeli, dokunmalı alnın göklere;
Doymaz insan denilen kuş yükselmelere...
Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır;
Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır!
Sadeleştiren:
Asım Bezirci

Tevfik Fikret, Bütün Şiirleri, Can yayınları, 1984
 
Atatürk Sanat ve Edebiyat 

 

ATATURK SANAT VE EDEBIYAT on Vimeo


12 Nisan 2015

Tevfik Fikret’in Süleyman Nazif’e yazdığı mektuplardan...

 
“Umutsuzluk. Umutsuzluk. Umutsuzluk. Umutsuzum kardeşim. Korkunç bir kızgınlık bunalımı içindeyim, sönüyorum. Bu biraz daha sürerse eyvah! Nedenini söyleyeyim mi? Fakat bu o kadar tuhaf ki, gülersiniz diye korkuyorum, kimi zaman kendim bile kendi halime gülüyorum. Koca bir dünya içinde yalnızım Nazif! En yakın arkadaşlarımın arasında sokağa çıplak çıkmış bir adam duygusuyla titriyorum, herkesin vicdanı kapalı örtülü, yalnız ben çıplak. Herkes hiç olmazsa üniformalarla –ne diyeyim- mayasını sürdürüyor. Herkes zamanın alçak süslerine bürünebiliyor. Herkes namuslu geçinerek alçak yaşamanın kolayını buluyor. Herkes bu rezalet havasında nefes alabilmek için bir kolaylığa, bir çareye, bir büyüye sahip.”
 
 “Umutsuzluğumun derecesini düşünemezsin kardeşim. Kendimi taşlara çarpacağım geliyor. Fakat hani benim yurt sever kanımla kirlenecek bir temiz taş?” 
 

18 Ekim 2013

Tevfik Fikret - Millet Şarkısı


Çiğnendi, yeter, varlığımız cehl ile kahre;
Doğrandı mübarek vatanın bağrı sebepsiz.
Birlikte bugün bulmalıyız derdine çare.
Can kardeşi, kan kardeşi, şan kardeşiyiz biz.
Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol;
Ey hak, yaşa, ey sevgili millet, yaşa.. Var ol!

Gel kardeşim, annen sana muhtâc, ona koşmak..
Koşmak ona, kurtarmak o bî-bahtı vazîfen.
Karşında göğüs bağr açık ölgün, yatıyor bak;
Onsuz yaşamaktansa beraber ölüş ehven!

Her an o güzel sineyi hançerliyor eller;
İmdâdına koşmazsak eğer mahvı mukarrer.

Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır;
Göz yumma güneşten, ne kadar nûru kararsa
Sönmez ebedî, her gecenin gündüzü vardır.

Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol!
Ey hak, yaşa, ey sevgili millet, yaşa.. Var ol!

Vaktiyle baban kimseye minnet mi ederdi?
Yok, kalmadı, hâşâ sana zillet pederinden
Dünyâda şereftir yaşatan milleti, ferdi;
Silkin, şu mezellet tozu uçsun üzerinden.
İnsanlığı pâ-mâl eden alçaklığı yık, ez;
Billâh yaşamak yerde sürüklenmeye değmez.

Haksızlığın envâını gördük.. Bu mu kaanun?
En gamlı sefâletlere düştük.. Bu mu devlet?
Devletse de, kanunsa da, artık yeter olsun;
Artık yeter olsun bu denî zulm-ü cehâlet..


Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol,
Ey hak, yaşa, ey sevgili millet, yaşa.. Var ol!

- Kayalar, 25 haziran 1324 -