8 Aralık 2015 Salı

İnsanlık ve İnsan Sevgisi


  Atatürk milliyetçiliğinin diğer milletler hakkına saygı duyduğunu belirtmiştik. Bu konuda Atatürk şöyle söylemiştir: "Gerçi bize milliyetçi derler, ama biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle işbirliği eden bütün milletlere saygı ve ilgi gösteririz. Onların milliyetçilerinin bütün gerçeklerini tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde bencilce ve mağrurca bir milliyetçilik değildir".

   Atatürk, böylece üstün bir milliyetçilik anlayışına erişmiştir. O'na göre, "en uzakta saydığımız bir olayın, bize bir gün dokunmayacağını bilemeyiz. Bunun için insanlığın hepsini bir vücud ve bir milleti bunun organı saymak gerekir. Bir vücudun parmağının ucundaki acıdan bütün organlar etkilenir. Dünyanın bir yerinde bir rahatsızlık varsa banane dememeliyiz. Böyle bir rahatsızlıkla tıpkı kendi aramızda olmuş gibi ilgilenmeliyiz."

   Atatürk böylece bütün milletlerin bir arada ve işbirliği içinde olmasını istemektedir. Bütün insanlar barış ve kardeşlik içinde yaşamalıdırlar. "İnsanları mutlu edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insanlık dışı ve son derece esefe değer bir sistemdir. İnsanları mutlu edecek tek araç, onları birbirine yaklaştırarak, onlara birbirini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını sağlamaya yarayan hareket ve enerjidir."

   Atatürk, büyük insan topluluklarının her türlü dertlerinden arındırılmalarını ister ve üstün bir görüşle bütün insanları dünya vatandaşı olarak niteler. "Eğer sürekli bir barış isteniyorsa, insan kütlelerinin durumlarını iyileştirecek uluslararası tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın tümünün refahı, açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları haset, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak biçimde eğitilmelidir".

   İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermek üzere olduğu bunalımlı günlerinde Atatürk'ün görüşleri eşine az rastlanır bir insanlık sevgisini dile getirmektedir. Aynı yıl Atatürk "Bütün dünya milletleri aşağı yukarı akraba olmuşlardır ve olmakla meşgullerdir" diyerek, ırkçılara meydan okuyordu. O günlerde bütün insanları dünya vatandaşı olarak niteleyen Atatürk, gerçek insan sevgisini içtenlikle ve çok özlü biçimde belirtmiş sayılı önderlerden biridir.


Mutluluk


“Mutluluğa gelince, neredeyse tek yararı vardır, o da bedbahtlığa imkan tanımasıdır. Mutluyken son derece güçlü ve şefkatli güven ve sevgi bağları oluşturmamız gerekir ki bu bağlar koptuğunda, bedbahtlık adı verilen o değerli parçalanmayı yaşayabilelim. Sadece umut ederek de olsa, mutluluğu tatmamış olsak, mutsuzluklar zalim olmaz, dolayısıyla meyve vermezdi.” 


“Genellikle mutluluğu mümkün kılacak şeyi ele geçirdiğimiz anda, aynı akşamda olmaz mutluluğun elimizden çalınması. Çoğunlukla bir süre çabalamayı, ummayı sürdürürüz. Şartları aşmayı başarırsak doğa dıştaki savaşımı içimize taşır ve yavaş yavaş kalbimizi değiştirerek sahip olacağı şeyden başkasını arzulamasına neden olur. (…) Doğa şeytanca bir kurnazlıkla, bizzat bu ele geçirişi mutluluğun yok edilmesine alet eder.” 


“Tıpkı bazı mutluluklar gibi, bazı felaketler de fazlasıyla gecikirler ve bir süre önce gelseler içimizde ulaşacakları boyuta ulaşamazlar. (…) Hiç şüphesiz, kötü haberlere üzüldüğümüz zaman bile, bazen bir konuşmanın dengeli ilerleyişi, dağılışı içinde, kötü haberler önümüzden duraklamadan geçer” 


Huzurunu yaşadığı günde bulamayan insana kurtuluş yoktu.



"babam adamsa,ben adam olmayacaktım..."

Çevresine bakındı, yoktu. Oturma odasını da aradı, orada da yoktu. Bunca lüzumsuz eşya vardı da neden en gereken bir sigara küllüğü yoktu. Kadınlar da böyleydi. Dünyada gereğinden çok kadın vardı ama yalnız bir teki yoktu.
*
Yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu?

*
Yaman adamdı bu dilenci. İnsanların işten dönerken ucuza huzur satın aldıklarını biliyordu

*
" İnsanları yalan söyledikleri zaman dinlemeyi severim. Olmak istedikleri, olamadıkları "kişi"yi anlatırlar.."

*
Kadınların neden evlendiklerini anlıyorum: Yalnız kalabilmek için.

*
"Herkes onun gibi değil miydi?En az umutlanmaları gerektiği zamanlar en çok umarlardı."

*
"Sevilende bizimle ortak duygular vardır sanırız. "

*
Karı kocalar bile öyle değil mi? Ortak neleri var? Haftanın belli günleri et ete sürtünmekten başka? Gene de dayanıyorlar. Çünkü birlikte yaşama zorunluluğuna inanmışlar. İşte benim onlardan ayrıldığım buna inanmamam. Sıkıntımın da sevincimin de kaynağı bu. Gücün dayanmaktansa yalnızlığıma kaçarım. Bana tek insan yeter. Sevişen iki kişinin kurduğu toplum. Toplumsal yaratıklar olduğumuza göre, insan toplumlarının da en iyisi bu daracık, sorunsuz, iki kişilik toplumlar değil mi?

*
Bütün çağların trajedisi bu, Ku-ya-ra; 'Kumda yatma rahatlığı.' A-da-ko: 'Ağaç dalı kompleksi.' Şimdi kumda yattığım için kuyara diyorum. Daha da genişletilebilir. Kuyara, alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır. Düşünmeden uyuyuvermek. Biteviye geçen günlerin kolaylığı. Ya adako? Ağaç dalındaki, gövdeden ayrılma eğilimini fark ettin mi bilmem? Hep öteye öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır. Buna ben 'ağaç dalı kompleksi' diyorum. Genç hastalığıdır. Çoğunlukla Kuyara dişidir. Adako erkek. Pek seyrek cins değiştirdikleri de olur. Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir. İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu Adako'yu da budarlar. Onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar. Kimi insana ne yapılsa yararı olmaz. Asi daldır o. Ayrılır. Balta işlemez ona.

*
Her deliğe uyan anahtar. (para)

*
O gece karsız-yağmursuz bir yürüyüşten sonra eve dönüp odasındaki ışığı yakınca yine resmine baktı. (Ayıktı. Yılbaşı gecesinden beri içmiyordu. Bol dumanlı meyhaneden hindi dolması yüzünden kaçmıştı. Sıkıştıkça içkinin kurtarıcılığına dek düştüğü için hep kendinden utanırdı.) Ertesi gün sıkıcı bir sabaha başlayacaktı. Kim bilir, iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı. "iş avutur" derdi babası. O böyle avuntu istemiyordu. Bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını ötekilerden başka öttüren şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu. Yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan yenilikten korkuyordu. Ne kolaydı onlara uymak! Gündüzleri bir okulda ders verir, geceleri sessiz, güzel kadınlarla yatardı istese. Çabasız. Ama biliyordu: Yetinmeyecekti. Başka şeyler gerekti. Güçlüğü umutsuzca zorlamak bile güzeldi. Duvardaki şu resmin nasıl yapıldığını görmüştü: Islık çalar gibi uzanan dudaklar, kırışan genç alın; uzun, umutsuz, koyu mavi bakışlar. Böylesi gerekti ona. Ama resim yapamazdı. Olsun! Yazacaktı. O gece yatar yatmaz uyudu

*
"Sevilende bizimle ortak duygular vardır sanırız. "

*
...günlerin adı, sürelerince yaşanılan olayların değerine göre değişebilir. Bugün şimdilik "paltosunu ilk çıkardığı gün"dü. Sonra "güler'i ilk gördüğü gün" olacaktı.
...bana tek insan yeter. Sevişen iki kişinin kurduğu toplum.

*
"Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi."

*
"Londralı kasapla İstanbullu kasap dünyaya aynı gözlerle bakarlar."

*
Herkesin bir işi oluşu ne tuhaftı. Daha tuhafı önünden bir geçen bir daha geçmiyordu.

*
iki saat sonra kalabalığın içinde,sinemadan bir dar sokağa çıkan sanki başka birisiydi.Düşünüyordu:"Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği,kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor.Sinemadan çıkmıi insan.Gördüğü film ona birşeyler yapmış.Salt çıkarını düşünen kişi değil.İnsanlarla barışık.Onun büyük işler yapılacağı umulur.Ama beş-on dakikada ölüyor.Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu;asık yüzleri,kayıtsızlıkları,sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar,eritiyorlar."Saatine baktı:Dört buçuğa beş vardı "Eve gidip okusam."Durağa yürüdü."Bunları kurtarmanın yolunu biliyorum.Kocaman sinemalar yapmalı.Bir gün dünyada yaşayanlar tümünü sokmalı bunlara.İyi bir film görsünler.Sokağa hep birden çıksınlar..."Kafasından geçene güldü.Duraktakiler dönüp baktılar.Kadının biri kaşlarını çattı.Sokakta kendi kendine sesli gülünemeyeceğini bilmeyen yoktu."Ne adamlar be.Güldüysem güldüm ,size ne?"Duramadı orda,yürüdü.Eve gitmeyecek.içindeki 'sinemadan çıkmış kişi'yi öldürdüler.Sağ kalan sıkıntılı,kızgın.Hep ölçülü-biçimli mi davranmak gerek?Kim demiş?Başkaları onu eve gidecek sanırken o gidip bir meyhaneye içecek.Yolun çivisiz yerinden karşıya geçti.Kayıp giden otomobiller duraksadılar.Bir şoför sövdü.O duymadı.

*
Rahatsınız. Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok. Neden ben de sizin gibi olamıyorum? Bir ben miyim düşünen? Bir ben miyim yalnız?

*
Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor.Sinemadan çıkmış insan.Gördüğü film ona birşeyler yapmış.Salt çıkarını düşünen kişi değil.İnsanlarla barışık.Onun büyük işler yapacağı umulur.Ama beş on dakikada ölüyor.Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar

*
Dünyanın şakırtılı yıkanışına karışmanın sevinci içinde yavaş yürüyordu. Savrulan iri damlalar yüzüne çarptıkça daha istiyordu. Bu yürek büyütücü sevinç var olmanın, yaşamanın sevinciydi; biliyordu.

*

Bütün çağların trajedisi bu. Ku-ya-ra; 'Kumda yatma rahatlığı.' A-da-ko: 'Ağaç dalı kompleksi.' Şimdi kumda yattığım için kuyara diyorum. Daha da genişletilebilir. Kuyara, alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır. Düşünmeden uyuyuvermek. Biteviye geçen günlerin kolaylığı. Ya adako? Ağaç dalındaki, gövdeden ayrılma eğilimini fark ettin mi bilmem? Hep öteye öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır. Buna ben 'ağaç dalı kompleksi' diyorum. Genç hastalığıdır. Çoğunlukla kuyara dişidir. Adako erkek. Pek seyrek cins değiştirdikleri de olur. Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir. İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu Adako'yu da budarlar. Onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar. Kimi insana ne yapılsa yararı olmaz. Asi daldır o. Ayrılır. Balta işlemez ona.
*
Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi!
Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!

*
... Hep ası yüzlü oluruz ya da sırıtkan .Simit yiyerek yürüyor. Tek tük geçenler dönüp ona bakıyorlar. Kılığı düzgün bir adamın sokakta simit yemesi yasaktır. Bütün yasaklar gibi bunun da bir kaçamak yolu yok mu? Simidi kır cebine sok. Tek elinle bir lokma koparıp kimseye sezdirmeden ağzına at. Ama ben dişlerim sağlamken ısıracağım.

*
İnsanların kimliği ilk bakışta anlaşılmıyordu. Gözlerinde böyle bir hassa olsun isterdi. O zaman aradığını aldanmadan, ne çabuk bulacaktı! Kim bilir onu kaç kere görmüştü de tanıyamamıştı. Onları anlamak için, doğruluklarından kuşkulanarak konuşmalarını dinlemek, davranışlarını görmek gerekti. Kişi öyleyken bile aldanıyordu. Acaba insanların kimliğinde yanılmayan birisi var mıydı ?

*
..Ne ölüyüm ne sağım.

*
Böyle içten yalnız çocuklar gülebilir. Bir de deliler...

*
İnsan bir şey yapmaya hep geç kalırdı. 

*
Bir şey var, ama eksile eksile var.

*
"Güldüler. Birlikte gülündü mü insan rahatlıyordu."

*
Ne yamansınız dökme kalıplarınızla; birşeyi onlara uydurmadan rahat edemezsiniz.
*
Olmuyordu. Huzurunu yaşadığı günde bulamayan insana kurtuluş yoktu.
 *
En kötüsü güzel burunlu yaratılmaktır. 
Adınız Güler, değil mi?
- Ben daha sizinkini bilmiyorum.
- Öğreneceksiniz. Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz, o bilmeden başkaları veriyor. Ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor. (Sustu. Bir sigara yaktı.) Bakın, şimdi adımdan daha önemli bir şey biliyorsunuz: Sigara içtiğimi. İşte bir başkası: Bütün bu "siz"ler, "iz"ler, "uz"lardan sıkılırım ben. Yapmacık, fazlalık gibi gelirler bana. İkinci konuşmamda "sen" diyemeyeceğim biriyle bir daha konuşmam. Ne dersin(iz)?
- Galiba sizi anlıyorum.
- Yanılıyorsun. "Siz" anlamaz, "sen" anlanır. Bazı kitaplarda "sizi seviyorum" u okuyunca gülerim. Sanki "siz" sevilirmiş! "Sen" sevilir, değil mi?

Aylak Adam 

 

Nausea

 
Yani sen...bütün o... anlık trajediler, içinde maskelerin, şalların, mobilyaların ve benim birer küçük rol, senin de büyük bir rol oynadığın trajediler bitti mi artık?

Hayatımın anlarının, hatırlanan bir hayatın anları gibi birbirini izlemesini istemiştim. Zamanı kuyruğundan yakalamaya kalkışmanın böyle bir önemi olabilirdi.

Başlangıç olmadığı gibi, son da yoktur. Bir kadın, bir dost, bir kent bir kerede terk edilemez. Hepsi birbirine benzer zaten.

Gülünç...hayır, oraya kadar varamıyordu bile; var olan hiçbir şey gülünç olamaz; bu durum kimi vodvillerdeki belli durumları çok uzaktan yarım yamalak andırıyordu. Bir yığın tedirgin, kendinden sıkılmış var olandan başka bir şey değildik. Burada bulunmamız için tek bir neden yoktu, hiçbirimiz böyle bir neden ileri süremezdi. Utanç içinde bulunan ve belirsiz bir tedirginlik duyan her var olan, ötekilerin karşısında kendini fazlalık olarak hissediyordu. Fazlalık.

Otodidakt konuşmak istiyor gibi. Bakışı çok acayip; görmek için değil bu bakış, ruhça anlaşmayı sağlamak için. Otodidakt'ın ruhu, belli belirsiz göründüğü o ulu kör gözlerine yükselmiş. Benimki de öyle yapsın, gelip burnunu camlara yapıştırsın; ikisi de kibarca kırıtıp dursunlar.
Ruhça anlaşma istemiyorum, daha bu kadar düşmedim.Geri çekiliyorum.

Ağacın çevresinde depreşip duran bütün bu var olanlar, hiçbir yerden gelmiyor ve hiçbir yere gitmiyorlardı. Birden var oluyorlar ve sonra birden varoluştan kesiliyorlardı: Varoluş bellekten yoksundur, kaybolmuşlarla ilgili tek bir anısı bile yoktur. Her yanda varoluş, bitimsiz, fazladan, her yerde ve her zaman varoluş; ancak yine varoluşla sınırlanan varoluş!

Yeryüzünde şu serüven duygusu kadar bağlı olduğum başka şey yok belki. Ama bu duygu istediği zaman geliyor, sonra hemen kaçıp gidiyor. Gittiği zaman nasıl bomboş kalıyorum. Yoksa hayatımı boşa harcadığımı anlatmak için mi bu kısa ve alaycı ziyaretleri yapıyor bana?
Ardımda, kentin içinde, geniş ve dümdüz yollarda, lambaların soğuk aydınlığında, yaman bir toplumsal olay can çekişiyordu, pazar gününün bitişiydi bu.

Ötekilere yalan söylemesinden hoşlanıyordum. Ama bana aynı biçimde davranmamasını isterdim. Bütün bu ölülerin üstünden, çarşılardaki yankesiciler gibi anlaşabileceğimizi ve onun en sonunda bana gerçeği söyleyeceğini ummuştum. Oysa hiçbir şey söylemedi bana, evet, hiçbir şey!

Camın öte tarafından bana baktıklarını görmek için dönmem gerekli değil. Şaşkınlık ve tiksintiyle sırtımı gözlerler şimdi; kendileri gibi bir kimse, bir insan olduğumu düşünüyorlardı, ama onları aldattım ben. Bir adam görünüşünü ansızın kaybettim; bu insansal salondan bir yengecin kıçın kıçın dışarı çıktığını gördüler. Maskesi düşmüş yabancı kaçtı artık, oyun devam ediyor. Ardımda bir yığın gözün ve korkuya kapılmış düşüncenin kaynayıp durduğunu düşünmek canımı sıkıyor.Sokağın öte yanına geçiyorum.

Gömleğinin üzerindeki o iki tanımlanamaz leke, gözümün önünde yeniden belirdi. Ya çakıl taşı, bütün bu hikayenin başlangıcı olan şu ünlü çakıl taşı yok mu, o da...ne olmak istemediğini şimdi pek iyi hatırlamıyordum. Ama onun edilgen direncini unutmamıştım. Ya Otodidakt'ın eli? Bir gün kitaplıkta bu eli sıkmış ve bunun bir ele benzemediğini duymuştum. Kocaman beyaz bir kurt gelmişti aklıma, ama tam bu da değildi. Hele Mably Kahvesi'ndeki bira bardağının ne idüğü belirsiz saydamlığı. Ne idüğü belirsiz! İşte seslerin, kokuların, tatların özelliği. Yuvalarından uğratılmış tavşanlar gibi, önünüzden hızla geçtikleri ve onlara fazla dikkat etmediğiniz zaman, güven verici ve düpedüz varlıklar olduklarına inanabilirdiniz...Yeryüzünde, gerçek mavi, gerçek kırmızı, bir gerçek kayısı ya da menekşe kokusu olduğuna inanabilirdiniz. Ama onları bir an durdurduğunuzda, bu güven ve rahatlık duygusu yerini derin bir tedirginliğe bırakıyordu: Renkler, tatlar ve kokular hiçbir zaman gerçek değildi, hiçbir zaman kendileri ve sadece kendileri olarak kalmıyorlardı. En yalın niteliğin bile, kendinde, kendisi bakımından ta içinde ta içinde bir fazlalık vardı. Şurada, ayağımın altında duran şu siyah, siyahtan çok, bu rengi hiç görmemiş, ama hayal gücünü durdurmasını beceremeyen bir kimsenin, siyahı hayal etmek için harcadığı çabayı hatırlatıyordu.Bu çabayla o kimse, renklerin ötesinde ne idüğü belirsiz bir varlık düşünmüştü.Bu, bir renge benziyordu, ama aynı zamanda...bir çürüğe,bir salgıya,bir sızıntıya da benziyordu. Başka bir şeye, sözgelimi bir kokuya da benziyordu. Çünkü bu, ıslak toprak, yaş ve ısınmış odun kokusu, şu sinirli ağaç parçası üzerine cila gibi yayılmış siyah koku, çiğnenmiş şekerli lif tadı içinde eriyordu. Bu siyah rengi tek başına görmüyordum, görme gücü soyut bir icat; temizlenmiş, yalınlaştırılmış bir düşünce; insanların bir düşüncesidir. Şuradaki siyah, biçimden yoksun ve tüylü şu bulunuş; görme, koklama ve tatma güçlerini aşıp geçiyor, onlardan taşıyordu. Ama bu zenginlik, bir kargaşa haline giriyor ve fazlalık olduğu için, sonunda bir hiçlik ortaya çıkıyordu.

Şu tepenin üstünde, kendimi onlardan ne kadar uzak hissediyorum. Sanki başka türdenim ben. Bütün gün çalıştıktan sonra bürolardan çıkıyor, evlere ve meydanlara neşeyle bakıp, bu kentin, kendi kentleri olduğunu, bir 'güzel burjuva kenti' niteliği taşıdığını düşünüyorlar. Korkmuyorlar; kendi yurtlarında olduklarını duyuyorlar. Musluklardan akan evcil kent suyundan, düğme çevrilince ampullerden yayılan ışıktan, dayanaklarla desteklenmiş melez ağaçlardan başka şey bilmezler. Her şeyin bir mekanizmaya uyarak ortaya çıktığını, dünyanın belli ve değişmez yasalara göre işlediğini günde yüz kere görürler: Boşlukta, bütün nesneler aynı hızla düşer; park yazın her gün saat altıda, kışın da dörtte kapanır; kurşun 335 derecede erir; son tramvay Hotel de Ville'den on biri beş geçe kalkar. Durgun, biraz asık suratlı kimselerdir. Yarın'ı, yani bugünün bir tekrarını düşünürler; kentlerde her sabah yeniden orataya çıkan tek bir gün vardır. Pazarları, bu tek günü az buçuk süslerler. Avanaklar! Güven dolu, kalın suratlarını göreceğimi düşündükçe tiksinti kaplıyor içimi. Yasalar yaparlar, bayağı romanlar yazarlar, çocuk yapma budalalığına düşmekten kurtulamazlar. Ama o koskoca, ne idüğü belirsiz doğa, kentlerine girmiş, her tarafa, evlerine, bürolarına, kendilerine bile sızmıştır. Doğa kıpırdamaz, olduğu gibi durur; onlar, içleri dolduğu, doğayı soludukları halde farkında değillerdir. Kentin dışında, yirmi kilometre uzakta olduğunu sanırlar doğanın. Onu görüyorum ben,bu doğayı görüyorum. Baş eğişinin tembellikten geldiğini biliyorum; yasaları olmadığını da biliyorum, onun düzenliliği sandıkları şey...Doğanın alışkanlıkları var yalnız, yarın değiştirebilir onları.

İnsanın kendi yüzünü anlayabilmesi belki de elinde değil. Belki de tek başıma yaşadığım için böyle oluyor. Topluluk içinde yaşayanlar, kendilerini, arkadaşlarına nasıl görünüyorlarsa aynalarda tıpkı öyle görmeyi öğrenmişlerdir. Benim arkadaşım yok. Tenimin bunca çıplak olması acaba bu yüzden mi? Buna insansız... evet insansız doğa denilebilir.
Hayır, böylesine acı çekme gücünü kendinden almıyor o. Bu güç ona dışarıdan geliyor...Şu bulvardan. Kolundan tutup ışığa, insanların arasına, pespembe sokaklara götürmeli onu. Orada böyle acı çekilmez, yumuşayıverir, güven dolu halini bulur ve her zamanki acılarının düzeyine iner.
Gövde, bir kere yaşamaya başlayınca, bu işe kendi kendine devam eder. Ama düşünce öyle değil. Düşünceyi ben sürdürür, ben geliştiririm. Varoluşmaktayım. Varoluşmakta olduğumu düşünüyorum. Şu varoluşma duygusu ne kıvıl kıvıl bir şey! Onu ben sürdürüyorum yavaşça. Düşünmemi durdurabilseydim... Çabalıyorum buna, başarıyorum. Kafamın içi dumanla doluyor gibi... ama işte yeniden başladı. "Duman... düşünmemek... Düşünmemek istemiyorum. Düşünmek istemediğimi düşünüyorum. Düşünmek istemediğimi düşünmemem gerek." Bitmek bilmeyecek mi bu?
Şimdi'nin gerçek özü kendini açığa vuruyordu. Şimdi var olandı, şimdi olmayan hiçbir şey varoluşmuyordu. Geçmiş var olan bir şey değildi. Hem de hiç değildi. Ne eşyada hatta ne de düşüncemde varoluşuyordu. Kendi geçmişimin benden kaçmış olduğunu çoktan beri anlamıştım... İşi biten her olay, kendi kendine bir kutunun içine usulca giriyor ve fahri olay niteliğini alıyordu. Hiçliği düşünmek bu kadar zordu işte. Ama şimdi anladım, eşyanın, görünüşünü aşan bir varlığı yok. Onların ardında... hiçbir şey yok.
Hiçbir şey değişmedi, ama yine de her şey başka bir biçimde var olup gidiyor. Anlatamıyorum. Bulantıya benziyor bu, ama aynı zamanda onun tam tersi.
Ben de olmak istemiştim. Hatta bundan başka bir şey istemedim. İşte hayatımın gizli temeli: Aralarında ilişki yok gibi görülen bütün çabalarımın altında aynı isteği buluyorum:varoluşu içimden atmak,anları yağlarından sıyırmak,bükmek, kurutmak, kendimi temizlemek, katılaştırmak, sonunda bir saksafon notasının kesin ve belirli sesini verebilmek. Bu bir kıssa konusu bile olabilir. Şöyle anlatabiliriz: Yanlış dünyaya gelmiş bir zavallı vardı. Öteki insanlar gibi, parkların, kahvelerin, ticaret kentlerinin dünyasında var olup gidiyor ve tabloların ardından Tintoretto'nun devlet adamları, Gozzoli'nin cesur Floransalarıyla; kitap sayfalarının ardında Fabrice del Dongo ve Julien Sorel ile gramofon plaklarının ardında kupkuru, uzun caz yakarışlarıyla birlikte, bambaşka dünyalarda yaşadığına kendini inandırmak istiyordu. İyice sersemlik ettikten sonra durumu kavradı; artık gözleri açılmıştı, bunda bir yanlışlık olduğunu anladı; aslında bir kahvede, bir bardak ılık biranın karşısındaydı. Oturduğu yerde ne yapacağını bilmeden kaldı; 'Ben bir budalayım,' diye düşündü. Tam bu sırada, varoluşun öbür yakasında, ancak uzaktan görülebilen ve yaklaşılamayan öteki dünyada, ufak bir melodi dans etmeye, şarkı söylemeye başladı. 'Benim gibi olmak, ölçüyle acı çekmek gerek.'
Ses söylüyor:
Some of these days
You'll miss me honey
Plağın burası çizilmiş olmalı, cızırdayıp duruyor. Ama insanın içini daraltan bir şey var. O da şu: İğnenin plak üzerinde öyle kısaca öksürmesi, melodiye hiç dokunmuyor. Melodi öyle uzakta ki! Bunu da anlıyorum, plak çizik olup eskiyebilir, şarkıcı kadın belki de ölmüştür, ben birazdan buradan ayrılıp trenime bineceğim. Ama bir şimdi'den öteki şimdi'ye düşen geçmişsiz ve geleceksiz varoluş ardında, her gün biraz daha ayrışan, pul pul dökülen ve ölüme doğru kayan şu seslerin ardında melodi, hiç değişmeden, sımsıkı ve genç bir halde acımasız bir tanık gibi duruyor.
(...)
Zenci kadın söylüyor. İnsan varoluşunu haklı çıkarabilir mi yani? Azıcık haklı çıkarabilir mi?”