09 Ağustos 2021

Ağaçlar - Hermann Hesse

 
Üzgün olduğumuzda ve hayata katlanamadığımızda bir ağaç şöyle konuşabilir bizimle: Sus! Bak bana! Yaşamak kolay değil, yaşamak zor değil. Bunlar çocuksu düşünceler. Bırak konuşsun içindeki Tanrı, o zaman susacaklar. Yolun seni anandan ve yurdundan uzaklaştırdığı için endişelisin. Ama attığın her adım, her yeni gün seni anana yaklaştırır. Orası ya da şurası değildir yurdun. Yurt ya içindedir ya da hiçbir yerde. Yollara düşme özlemiyle kederlenir yüreğim, akşamları rüzgârda uğuldayan ağaçları duyduğumda. Sessizce, uzun uzun dinlerseniz, bu özlemin esası da anlamı da çıkar ortaya. Sanıldığı gibi acıdan kaçıp gitme arzusu değildir bu. Yurda, ananın belleğine, hayatın yeni kıssalarına duyulan özlemdir. Eve götürür insanı. Her yol eve götürür, her adım doğumdur, her adım ölümdür, her mezar anadır. Böyle uğuldar ağaç, çocuksu düşüncelerimizden ürktüğümüz akşam vakitlerinde. Ağaçları dinlemeyi öğrenen, ağaç olmayı arzulamaz artık. Kendisi dışında başka bir şey olmayı arzulamaz. Yurt budur. Mutluluk budur.
 
 Türkçesi Zehra Aksu Yılmazer

 
 Ağaç der ki: Gücüm güvenden gelir. Atalarımı hiç bilmem, her yıl benden doğan binlerce evladımı bilmem. Tohumumun sırrını yaşarım sonuna dek, başka tasam yoktur benim. Tanrı’nın içimde olmasına güvenirim. Uğraşımın kutsallığına güvenirim. Ben bu güvenle yaşarım.
 
Yüzünde maske taşıyan değişken insanın, doğada büyüyen her varlığa ciddiyetle bakmaya başladığı anda ürkmesi kaçınılmazdır.
 
Her şey beklemede, her şey hazırlık içinde, her şey ince ince, şefkatle dürten bir oluş heyecanıyla düş kurmakta, filizlenmekte tohum güneşe, bulut tarlaya, körpe otlar havaya doğru. Yıllardır bu vakitlerde, sanki özel bir anda yeniden doğuşun mucizesini keşfedecekmişim gibi, sanki bir kere de ben, bir saat boyunca, gücün ve güzelliğin doğuşunu kendi gözlerimle görüp kavrayacakmışım gibi, hayatın topraktan nasıl gülerek fışkırdığına, genç iri gözlerini ışığa nasıl açtığına bizzat tanık olacakmışım gibi sabırsızlık ve özlemle pusuda beklerim.
 
Sanki tüm gizli köklerimle birlikte beni de yerimden söküp almışlar, acımasız çiğlikteki günışığına tükürüp atmışlar gibi hissediyordum. Etrafta günlerce dolandım ama bildiğim tanıdığım tek bir orman patikasına, aşina olduğum tek bir fındık ağacı gölgesine, haylaz oğlan günlerimden kalma tek bir meşeye rastlamadım, şehrin etrafında sadece enkazlar, çukurlar, çayır gibi biçilip geçilmiş orman yamaçları, çıplak kökleri feryat eder gibi güneşe bakan ağaç cesetleri vardı. Benimle çocukluğum arasında uçurum açılmış, yurdum eski yurt olmaktan çıkmıştı.
 
Bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız onlara benziyordu, sertti onlar da, kırış kırış, ketum, en hasları iyice ketum. Böyle öğrendim ben insanları ağaçlar ya da kayalar gibi görmeyi, onlar hakkında düşünmeyi, onları o sessiz çamlardan ne daha az saygıdeğer bulmayı ne de daha çok sevmeyi.
 
Yakında yaz gelecek buraya. Yakında orman yemyeşil kaynaşacak, kayranlarda incecik, narin otlar fışkıracak ve geceleri baykuş sesleri duyacağım, ki baykuşa da en az guguk kuşu kadar saygı duyarım. O da ürkektir, o da nadiren görülür ve bulut gibi yumuşak, rüya gibi sessiz uçmayı bilir, ayrıca yırtıcıdır, pençesiyle gagası keskin ve güçlüdür, insanları bırakın, pek çok hayvandan da zekidir. Yakında yaz gelecek, yeni seslerle dolacak orman, yeni kokular, yeni renklerle ve bugün topraktan yeşil yeşil, küçük küçük, filiz filiz çıkan bitkiler yaz gelince kartlaşacak, kuruyacak, kavruklaşacak. Ve guguk kuşu da susacak, o da susacak, sadece güneş parlamaya devam edecek ve de yıldızlar, yayıncılar da o fevkalade kitaplarını çıkarmayı sürdürecek.
 
Ağaçlar hep en etkileyici vaizler olmuştur benim için. Ormanlar ve korularda halklar ve aileler halinde yaşayan ağaçlara hayranım ben. Tek başına duran ağaçlara daha da hayranım. Yalnız insanlar gibidir onlar. Şu ya da bu zaaftan ötürü sıvışıp giden münzeviler gibi değil, yalnızlaşmış büyük insanlar gibi, Beethoven ve Nietzsche gibidirler. Tepelerinde uğuldar dünya, kökleri sonsuzluğa uzanır ama sonsuzlukta kaybolup gitmez, var güçleriyle tek bir şey için onlara özgü büyüyüp serpilmek, varlıklarını ortaya koymak için çabalarlar. Hiçbir şey daha mükemmel değildir güzel, güçlü bir ağaçtan.
Bir ağaç kesildiğinde ve çıplak, ölümcül yarasını güneşe gösterdiğinde, gövdesinden geriye kalan o ak kütüğünden, o mezar taşından tüm tarihi okunabilir. Yaş halkaları ve yumrularında birebir yazılıdır tüm mücadeleler, tüm acılar, tüm hastalıklar, tüm mutluluk ve serpilişler, kurak yıllar, bereketli yıllar, savuşturulmuş saldırılar, atlatılmış fırtınalar.
 
Elveda sevgili şeftali ağacım! Hiç değilse, seninki düzgün, doğal ve onurlu bir ölüm, ki bu yüzden şanslı addediyorum seni, artık dermanın kalmayana kadar, büyük düşman kollarını burkup koparana kadar direndin ve dayandın. Sonunda pes etmek zorunda kaldın, düştün ve kökünden koparıldın. Ama savaş uçaklarından atılan bombalarla parçalanmadın, şeytani asitlerle yakılmadın, milyonlarca insan gibi sürülmedin yurdundan, kanlı köklerinle üstünkörü dikildiğin yerden bir kez daha koparılıp yurtsuz bırakılmadın, çöküşü ve yıkımı, savaşı ve etrafındaki rezaleti yaşamak ve sefilce ölüp gitmek zorunda kalmadın.
 
…Ama bu sefer yeni bir ağaç dikip dikmemekte kararsızdım. Hayatım boyunca bir sürü ağaç dikmiştim, bir tane daha dikmesem de olurdu. Döngüyü yine burada bir kez daha yenilemeye, hayatın çarkını bir kez daha döndürmeye, obur ölüme yeni bir ganimet yetiştirmeye karşı direnç vardı içimde. İstemiyordum. Yeri boş kalsındı.
 
İki ağaç tuhaf bir tezat içinde karşılıklı duruyor ve doğadaki her şey gibi tezatlara aldırmıyorlar, ikisi de kendinden ve haklılığından emin, ikisi de güçlü ve dayanıklı. Manolya özsuyuyla köpük köpük kabarıyor, çiçeklerinin kösnül kokusunu saçıyor. Cüce ağaçsa iyice kendi içine çekiliyor.

Ve her köylü çocuğu bilir en sık yaş halkalarının en sert, en iyi odunda olduğunu, dağların tepelerinde, her daim tehlike altında en yok edilemez, en güçlü, en mükemmel ağaçların büyüdüğünü.
 
Tapınaktır ağaçlar. Onlarla konuşmayı, onları dinlemeyi bilen hakikati öğrenir. Öğretiler ve reçeteler münferit şeylere aldırmadan hayatın kadim yasasını söylerler.

 

"İki Boy Ufak Pabuç - Sağlıklı Depresif Tepkiler" - Leylâ Navaro

  

Erkek Egemen Kültürde Kadının Sesi

Erkek egemen kültür, kadının sesini ve sözünü duymamak üzere programlanmıştır. Bunun önemli bir nedeni, kadınların farklı konumundan gelen düşünce ve görüşlerin, egemen görüş ve kararları sorgulatacağının, gerekirse değişime zorlayacağının alt bilincidir. Kurulmuş ve işleyen düzenin (toplum, aile, kültür, ahlak vb.) sorgulanması, iktidar konumundakileri rahatsız eder. Diğer bir önemli neden ise, kadınların bulunduğu farklı dünyanın söylemini (duygu, sezgi, mahremiyet, şefkat, duygu korumacılığı, bağlılık, yakınlık vb.) erkeğin iyi anlayamaması, bu alanlarda zorlanması, kendini bunlara yabancı hissetmesidir.

 

Psikolojik anlatımla, kadının "kadınsı" diye adlandırılan insanca (duygu, yakınlık ihtiyacı, sevgi, şefkat gösterisi gibi) yönlerini, gelişim sürecinde erkeğin "erkek olma uğruna" reddetmek zorunda kalması, erkeklerin kadın sözünü ve sesini de reddetmek istemesine neden olur. Erkeğin "erkeklik" yolunda "zayıflamadan" ilerlemesini sağlamak amacıyla reddedilen bu yön, toplumsal söylemde "kadın gibi olmak" deyimiyle küçültülür. "Kadın gibi olmanın" hâlâ ayıp sayıldığı kültürümüzde , kadınların sözünün duyulması ve önemsenmesi, ne yazık ki, hâlâ geleneksel olarak yadırganmaktadır.

 

Oysa ki, kadınların düşünce ve duygularını, yaşam ve dünya görüşlerini reddetmek, aslında yaşamın kendini reddetmekle eşdeğerdir. Çünkü erkeklere kıyasla kadınlar, yaşamın birçok farklı cephesini birebir yaşar, düşünce ve sezgileriyle farkı yorumlar. Kadınların söylemini (görüş ve düşüncelerini) duymayı reddeden, önemsemeyen bir toplum, kendini yaşamın tamamlayıcı bilgi ve görüş zenginliğinden mahrum kılar. 

 

 "İki Boy Ufak Pabuç - Sağlıklı Depresif Tepkiler" - Leylâ Navaro

 

Fikret Otyam: Yetenek en önemli unsurdur hayatta

RESSAM, YAZAR, GAZETECİ, FOTOĞRAF SANATÇISI

“Yetenek en önemli unsurdur sanatta…”

Fikret Otyam, 1926 Aksaray doğumlu. Öğrenimini İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümü’nde tamamladı ve burada ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun öğrencisi oldu. Küçük yaşlarında babasının eczanesinde babasına yardım ederken köylülerle arasında geçen diyalogları, onların hal ve hareketlerini, kafasına yazıp, eve gidince mürekkepli kalemi ile defterine zihnindekileri öyküleştirerek aktardığını belirten Otyam’ın bunlar ilk öyküleri arasında yer alır…

Fikret Otyam 1953 yılında “Son Saat” gazetesinde gazeteciliğe başlar ve sonrasında ise Dünya, Ulus, Cumhuriyet gazetelerinde çalışır; emekli olur. Anadolu ve Güneydoğu Anadolu ile ilgili yaptığı röportajları ile daha çok tanınan sanatçı, bu röportajları kitap haline getirir.  Akdeniz Gazetecilik Vakfı ve Altın Portakal Kültür Sanat Vakfı’nın kurucu üyelerindendir. 30’un üzerinde resim sergisi açan Otyam’ın resimlerinin birçoğu yurt dışında birçok müzede özel koleksiyonlar içerinde yer almakta. Dokuma ve fotoğraf sanatçısı eşi Filiz Otyam ile beraber de birçok sergi açmıştır sanatçı. Fikret Otyam, Gazeteciler Cemiyeti Basın Şeref Belgesi’nden  UNESCO AIAP Türkiye Ulusal Komitesi Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Onur Belgesi’ne kadar uzanan geniş bir ödül listesine sahip.
Çok başarılı bir sanatçısınız… Bu başarılı özgeçmişin oluşması için ne yaptınız? Başka bir deyişle bu başarının sırrı nedir?
Öncelikle yaptığınız işin eğitimini almak yeterli değildir. “Alaylı” da olabilirsiniz, fark etmez. Yetenek en önemli unsurdur sanatta. Bende yeteneğimi fark ettikten sonra yılmadan araştırdım, çalıştım. Kimin için yazdığımı, kimin için o fotoğrafı çektiğimi çok iyi biliyordum. İğneyle kuyu kazar gibi konuların, kaba tabirle, “cıcığını” çıkartırdım. 50’ye yakın kitabım bunun kanıtıdır.
Röportaj: Aybel Avcı 
antalyayerelhaber/2011-08-05