sendrom etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sendrom etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

04 Ağustos 2024

İkarus sendromu

Yeni yetmelik haller için ibretlik bir öykü…

Her usta, bir zamanlar bir yeni yetme idi..Hiçbir  kimse ustaca yaptığı bir iş konusunda, en başından  beri aynı ustalık seviyesinde bulunuyor olamaz. Yeni yetmelikten ustalığa giden yolda geçilecek olan aşamalardan kimse uzak kalamaz. Ustalığın bir anda değil bir süreç sonucunda elde edileceği gerçeğini unuttuğumuz zaman, bilinçdışında bizi bekleyen İkarus, bir kez daha hazin öyküsünü hatırlatmak amacı ile kendini gösterecektir. İkarus’un kendini gösterme deneyimi, bize bilgimiz ile o bilgiyi uygulama arasındaki uçurumun genişliğini hatırlatacak; bilgiyi uygulamanın bilgi toplamadan bambaşka bir şey olduğunu önceki yeni yetmelerin hayal kırıklığına benzer bir hayal kırıklığı eşliğinde bir kez daha öğretecektir.

Psikomitoloji araştırmaları kapsamında mit ve masalları analiz ederken karşılaştığımız ilk gerçek, söz konusu kolektif öykülerin sadece edebi bir ürün değil, insan ruhsallığının bilinç ile bilinçdışının etkileşiminden meydana gelmiş bir ürün olduğu gerçeğidir.Psiikarus Çıraklıktan ustalığa bitmeyen yolun bahtsız kahramanı:komitoloji, mitolojinin ve masalların insanın bilinçli düzleminde hiçbir zaman tam olarak algılayamayacağı ancak bilincinin an be an etkisi altında olduğu öteki dünyayı, yani bilinçdışı dünyayı betimlediği kabulü üzerine kuruludur. Özetle denebilir ki bir mit ya da masal bilinçdışı dünyada tekrar ve tekrar yaşanan ruhsal durumların betimlenmesi, öykülenmesidir.

Bireyin içinde bulunduğu bilinç seviyesine, yaşadığı deneyime ve deneyimlerine verdiği tepkilerine göre ruhsal durumunu betimleyen, açıklayan ve yol gösteren bir öykü mutlaka vardır. Her birimiz Oz Büyücüsü’ndeki Dorothy gibi yaşadığımız sorunları çözmek konusunda etrafımızdaki kişilerin gücünün yetmediğini gördüğümüzde, büyücünün dünyasına gitmek için bir iç istek duymuşuzdur. Büyücünün dünyası, bireyin kendi asli benliğinin bulunduğu yer olan bilinçdışı dünyadır. Jung’un dediği gibi insan ruhsallığının ve yaşamın asıl kaynağının bulunduğu yer olan bilinçdışı, kişisel olarak da asılkaynakların ve yaşadığımız problemleri çözecek hali bulacağımız tek kaynaktır. Öyküler ideal bir tip olarak bilincin bu asıl kaynak olan bilinçdışı ile nasıl bağlantı kuracağını anlatır.

Öykülerin insana kendi ruhsallığı konusunda yol gösterebileceğini söylerken dikkat çekmek istediğim önemli bir nokta, her öykü kişisel deneyim için “ideal tip” bir öyküdür. Yani mit ve masallar ruhsal halleri betimlemelerine rağmen hiç bir insan bir öyküyü bire bir olarak deneyimlemez. Öykü yalnızca içe dönmek içindir, kişi öykü aracılığı ile kendi deneyimlerine bambaşka bir pencereden bakma fırsatı yakalar. İçe dönüldükten sonra bireyin deneyimi, binlerce yıllık öykülerden daha kıymetli ve o kişi için daha güçlü farkındalıklar sunan bir öykü olur. Aslında her insan hem kendi öyküsünün kahramanı olurken hem de o öykünün yazarı olur. 

Yunan mitolojisi içinde yer alan Daidalos ve oğlu İkarus’un öyküsü bizlere bir konuda yetkinlik kazanma süreci içinde düşebileceğimiz hataları hatırlatma gücüne, içimizdeki usta ile çırağın ebedi döngüsüne bakabilmeye imkan sağlamaktadır. Bu öykü ile kendi bilinçaltı dünyamızdaki hatalarımıza, sınanmamış bilgilerimizin kapsamına, deneyimsiz sözde ustalığımız ile oluşan sıkıntılarımıza bakabiliriz. Ustasının uyarılarına kulak asmayan her çırak yeni bir İkarus adayıdır; gökyüzünün en yüksek noktalarından, denizin en derin noktalarına düşmenin hazin öyküsünü yaşayacak olan.

Psikoloji literatüründe “İkarus sendromu” olarak geçen durum da adını bu öyküdeki İkarus’dan almıştır.Genel olarak motor sporlarında kullanılan bu kavram ile, sürücü adayları hız korkularını ilk aştıklarında gaza daha rahat basar hale gelirler. Ancak nasıl duracakları ile ilgili yeterli bilgiye sahip olmadan hızlandıkları bu sözde yetkinlik sürecinde sürücülerin en çok ölümcül kazaları yaptığı gözlemlenmiştir. Yeteri kadar deneyime sahip olmadan, usta duruşu sergilemenin olumsuz sonucu her ne konuda olursa olsun İkarus sendromu olarak isimlendirilmesi, öykünün mesajına göre oldukça uygundur.

Çıraklıktan ustalığa giden bitmeyen yolda iki temel öykü olan “Daidalos ve İkarus” ile Yunan mitolojisi içinde geçen bir başka öykü olan “İkarios’un Ölümü” bu süreçte defalarca yaşanma olasılığı olan iki temel farkındalığı sunmaktadır. Bu yazıda bu iki öykünün kısa bir çözümlemesini yapacağım. Öykülerin kaynağı olarak ünlü Mesnevihan Şefik Can’ın Klasik Yunan Mitolojisi isimli kitabından alıntılar yaptım. Yazı içerisinde bu alıntıları italik olarak belirttim.

Yunanlılara göre Daidalos kaba şekilde taşları yontarak, yahut ağaç kütüklerini oyarak Tanrıların ilk heykellerini yapan sanatkardır. O Atina’da doğmuştu.

Çok küçük yaşta heykel yapmaya başladı. O yalnız heykel yapmıyor, başka şeylerle de uğraşıyordu. O zamana kadar gemilerini yalnız kürek kuvveti ile yüzdüren Yunanlılara, yelken kullanmayı ve rüzgarlardan faydalanmayı öğretti. Eşsiz ve aklı herşeye eren bir sanatkar olduğundan eski zamanlarda ünü her tarafa yayılmış, sanatla ilgili ne yapılmışsa, ne icad edilmişse ondan bilinmiş, onun olduğu söylenmiştir.

Cetvel, vida, şakul, balta hep onun tarafından icat edilmiştir. Hatta onun kendi kendine hareket eden, canlı gibi görünen heykeller yaptığından da bahsederler. Görenleri şaşırtan eserler meydana koyan, Tanrılara tahtlar yapan Daidalos’un çırakları arasında kendi kızkardeşinin oğlu olan Talos da bulunuyordu. Dayısı gibi zeki ve becerikli olan, sanatta büyük bir kabiliyet gösteren Talos, bir gün kırda gezerken bir yılan çenesi buldu. Onu testere gibi kullanarak bir ağacı kesti. Bu tecrübeyi çok ilerletti. Sonunda demir dişli testereyi icat etti. Yeğeninin sanatında ilerlemesini, etrafa ün salmasını ustası çekemedi. Kıskançlık kalbine kötü niyetler soktu. Bir gün dayı ile yeğen, yalnız başlarına Akropolos’un üstünde bulunurlarken Daidalos, genç rakibinden kurtulmak için onu aşağı fırlattı.Aşağıda yalçın kayalar üstünde, bu değerli çırağın parçalanmış vücudunu bulunca dayısından şüphelendiler ve onu Areopagos mahkemesine verdiler. Daidalos, yeğeninin bir tesadüf eseri olarak, dikkatsizlikle aşağı yuvarlandığını söyleyerek kendini temize çıkarmak istedi. Tanık bulunmadığından, yargıçlar Daidalos’u sadece memleketten uzaklaştırmakla cezalandırdılar.

Bunun üzerine bu dahi fakat haris sanatkar Girit adasına sığındı. Girit kralı Minos onu iyi karşıladı. Daidalos, güzel eserler meydana getirmeye devam etti…

Diadalos’un yapmış olduğu en ünlü eser Kral Minos’un hizmetinde iken Minotharus’un hapsedilmesi için yaptığı labirenttir. Bu labirent Minos’un kral olmak adına Tanrılara verdiği bir sözü tutmamasından dolayı başına bela olan Minos-Tharus olarak isimlendirilen boğa-insan şeklinde tasvir edilen bir canavarın hapsedilmesi için yapılmıştır. İçine giren kişinin bir daha asla çıkışı bulamadığı bu labirentten sağ çıkabilen tek kişi Theseus’tur. Daidalos bu başarıya yardım ettiği gerekçesi ile Kral Minos tarafından kendi yapmış olduğu çıkışı imkansız olan labirente oğlu İkarus ile beraber hapsedilir. Öykünün inceleyeceğimiz kısmı işte burada başlar. Ancak öyküye devam etmeden evvel buraya kadar olan sembolleri kısaca açıklamayı uygun buluyorum.

Diadalos kelime anlamı olarak ustaca işleyen, usta işçi anlamlarına gelir. Mitte anlatıldığı kadarı ile de pek çok icadın sahibi olduğu, bilgiyi kullanma ve faydalı bir araca dönüştürmede yetenekli olduğunu görüyoruz. Daidalos ve oğlu İkarus, bir gerçeğin iki yüzü, her baba oğul düzleminde olduğu gibi aynıgerçekliğin farklı uçlarını temsil ederler. Daidalos içimizdeki ebedi usta iken, İkarus onun ebedi çırağıdır. Bir işi yaparken bilincimiz Daidalos’un etkisinde olabildiği kadar İkarus’un da etkilerini taşır.

Bir diğer sembol, labirent ve içine hapsedilmiş olan Minotarus’dur. Boğa başlı insan olarak tasvir edilen bu lanet hayvan Kral Minos’un gölgesini temsil eder. Burada gölge kavramını Jungian psikolojide geçen kişinin kendisine olan ama görmek istemediği, kötü olarak sınılandırdığı kişilik özellikleri anlamında kullanıyorum.

Kral Minos’ta her insan gibi taşıyamadığı gerçeklerini kendi bilinçaltına bastırmıştır. Bunun içinde öyküde “girenin çıkamayacağı” yer olan bilinçaltını temsil eden bir labirent yaptırmıştır. Ustamızın yaptığı bu yapı bilinçaltının sembolüdür. Yani aslında Daidalos bilinçaltı dünyanın mimarıdır, dolayısıyla oradan çıkışı da en iyi bilendir.

Diadalos oğlu ile beraber hapsolduğu bu labirentten çıkmanın tek yolunun, oradan uçarak çıkmak olduğunu bildiğinden, hem oğluna hem de kendine kuş tüylerini balmumu ile birbirlerine yapıştırarak birer çift kanat yapar. Kanat yapmak ya da labirentin sonsuz döngüleri arasında dolaşmak, insanın kendi iç hapislerinden çıkmasının iki yolunu simgelemektedir. Labirentin sonsuz döngüleri içinde bir özgürlük aramak, beynin kıvrımları arasında hareket eden düşüncenin sonsuz döngülerini simgeleyebilir. Bir insana düşünce üstüne düşünce ne kadar özgürlük verirse, labirentin içinde çıkışı aramakta o kadar çıkışı gösterecektir. Kanat takmak ise alışılagelmiş düşünce biçiminden zeka ile, bilinmeyenin riskini almak ile yeni bir bilinç halinden yaşadıklarımıza bakabilmenin sembolüdür. Daidalos’un kendisine ve oğluna yaptığı budur. Ancak yeni yetme İkarus’un bu tehlikeli yolculuğa çıkmadan evvel babasının ona uyarıları olur.

Daidalus oğlu İkarus’a der ki;
“Oğlum. Bu iğrenç yeri terk etmeden, tehlikesizce denizleri havadan geçmeden ve kendimizi emniyette bulacağımız yerlere varmadan evvel sana söyleyeceklerimi iyi dinle. Havada uçarken şuna dikkat et; Ne çok yüksekte, ne de çok alçakta uç. Havanın ortasında uçmak gerektir. Eğer çok yükseklere çıkarsan güneşin ateşi seni yakar, kanatları birbirine yapıştırmak için kullandığımız balmumu erir. Eğer çok aşağıdan uçarsan denizin rutubeti kanatlarını ıslatır ve ağırlaştırır. En iyisi sen beni izle, uçuşunu benim uçuşuma ayarla.”

Bunları söyleyerek Daidalos, kanatlarını çırpıp havalandı. İkaros, yuvasından yeni uçan ve annesinin peşi sıra giden bir kuş gibi onu takibe başladı. Çobanlar ve çiftçiler, Labyrinthos’dan havalanan bu kanatlı insanları seyrediyorlardı. Şaşırdılar, onları birer tanrı sandılar. Minos’un gemilerinin devriye gezdiği hududu aşınca onlar açık deniz üstüne varmışlardı.

Uçmaktan çok hoşlanan İkarus, babasının öğüdünü unutarak kanatlarını hızla çırptı. Yükseldi, yükseldi, yıldızların dolaştıkları bölgelere vardı. O artık babasını kaybetmiş bulunuyordu. Fakat güneşe fazla yaklaştığı için kanatları birbirine yapıştırmış olan balmumu eridi. Ve kanatlar çözüldüler, birbiri arkasından havaya dağıldılar ve döne döne denize, köpüklü dalgaların üzerine kondular.

İkaros, boş yere kanatsız kollarını havada çırpıyor, sallıyordu. Fakat ağır vücudu boşlukta baş döndürücü bir hızla aşağı doğru düşüyordu. O dalgaların arasına düştü ve denizin derinliklerine dalarak boğuldu. O günden sonra bu denize İkaros denizi dendi. 

Öykünün sembolleştirdiği bilinç haline geri döndüğümüzde, Daidalos ve İkarus’un aynı gerçeğin iki yüzü olduğunu tekrar hatırlamaya ihtiyacımız vardır. Bisiklete binmek gibi çocuksu bir oyundan tutunda cerrahi bir müdahaleye kadar her öğrenim sürecinde bu baba oğulun hikayesini irili ufaklı bir biçimde defalarca deneyimleriz.

İkarus labirentin bulunduğu şehirde dünyaya gelmiş ve labirentte büyümüştür. Dolayısıyla da dışarısı hakkında söylentiler dışında hiçbir bilgisi yoktur. Ama babası Daidalus tüm dünyayı görmüş, yıllarını harcadığı sanatı ile tecrübelerle dolu olan bir adamdır. İkarus için yeni olan pek çok şey onun için eskidir. İkarus uçmak için sadece kanatların yeterli olacağı önyargısına sahiptir, ancak babası için uçmak adına en son kanatlara ihtiyaç vardır. Öncesinde nereye gideceklerinin planı, onun için gerekli olan araçlarıntemini ve tabi ki hangi hesabın bu işi başaracaklarını yapması, kanatlardan hem çok daha önce gelir ve hem de çok daha fazla önemlidir. Öykü bu biçimiyle ibretlik bir halde anlatılmaktadır. Ancak içimizdeki çırak; öğrendiklerini tecrübesiz bir özgüvenle uygulamak isteyen yanımız, ne gereksizdir ne de böyle bir hazin sona mahkum değildir. Kanatlar İkarus için yapılmıştır, hayatının sonuna gelmiş bu yaşlı usta, ömrünün kalanını labirentin içinde de geçirebilir. Zaten onun orada bir hayatı vardır, eşyaları, atölyesi, cariyesi hepsi onunla beraber labirentin içinde hapsolmuştur. Orada bir geleceği olmayan oğludur.

Öyküde deneyim ihtiyacı olan İkarus, öğrenme arzumuzdur. Eğer o olmazsa, hapsolmuş ustalık kendini kurtaracak olan çözümü bulamaz. Bir öykünün psikolojik analizi yapılırken, öyküdeki her kahramanınbir kişi içinde yer alan farklı kişilik unsurları olduğunu unutmamak gerekir. Birey ne sadece İkarus’dur ne de sadece Daidalos’tur. Herkes İkarus gibi hata yapan ve hatasının bedeli ödeyen bir yana sahip olduğu gibi, hatanın babası gibi ünlü bir usta yanı da içinde taşımaktadır.

Çıraklıktan ustalığa giden bitmez yolculukta her kişi deneyime İkarus olarak başlar ve Daidalos olarak devam eder. Bu öykü ile kişi kendi hatalarına yeniden bakma fırsatı bulabilir. İster bir terapist, doktor, marangoz, anne, baba ya da bisiklete binmeyi öğrenen bir çocuk olsun öyküyü dinlerken hissettiğimiz duyguları tekrar ve tekrar hissettiği deneyimleri hem yaşamıştır hem de yenilerini daha farklı bir versiyonda yaşamaya da açıktır. 

Her usta içinde hata yapmaya hazır bir İkarus taşıdığı gibi her çırak da deneyimlerin doğuracağı bir Daidalus’u taşımaktadır. Yaptığımız her işe bakarken, gözümüzün birini İkarus’a diğerini Daidalos’a ayırabilmenin dileğiyle. 

Hüseyin Şimşek

22 Haziran 2024

Narcissos sendromu

 Narcissus (mythology) - Wikipedia 

Dreamer, "Senin en sarsılmaz inancın, en zararlı inanışın, kendin dışında bir dünyanın varlığına, bağımlı olduğun bir şeye veya birisine, sana bir şeyler veren veya senden alan, seni seçen veya suçlayan bir şeye veya birisine inanmalıdır," dedi. 

  "Bir savaşçı, bir anlığına bile olsa kendisine dışarıdan gelecek bir yardıma inanacak olsa, o anda kendine olan yıkılmaz inancını yitiriverir," diye devam etti. 

Ardından sustu ve gözlerini kapadı. Bu arada ben O'nun son söylediklerini defterime yazdım. Suskunluk uzadı. Kendimi anideri değersiz, ortada kalmış gibi hissettim ve yaşadığım utancı, bazı notlarımı aklımdan yeni baştan tekrarlayarak yenmeye çalıştım. Sonunda Dreamer sessizliği bozdu ve gözleri kapalı şekilde, benim notlarımdan bir bölümü okudu:  

There is nothing out there...  

There is no help coming from anywhere at all...  

Dışarıda hiçbir şey yok... 

Hiçbir yerden gelecek bir yardım yok. Sert bir sesle, "İnsanın en kötü hastalığı bağımlılıktır," dedi. birdenbire dikkat kesildim. Yanılgıya imkân vermeyen bu ifadenin önemini ve bunu yerleştirmem gereken yeni inanç sistemimin merkezini bedenimde hissettim. "Başkalarına ve başkalarının mevcudiyetine ve yargılarına bağımlı olmaktan daha kötüsü yoktur. Tüm bunlardan kendini kurtarabilmek uzun bir hazırlık gerektirir...."  

Hemen sonra, bu ve buna benzer diğer durumlardaki tutumlarımı gözlediğimde, farkına varacağım üzere, Dreamer doğrudan beni ele aldığında veya benden kişisel olarak bahsederken bende ayaklanan çok çetin bir dirençle karşılaşıyordu; oysa genel olarak tüm insanlardan bahsederken, ben kolayca kabul ediyor ve hatta hemen ikna oluyordum.  

Dreamer sözcüklerin üstüne bastırarak, "Senin gibiler, yaşadıklarını yalnızca başkalarının arasındayken hissederler; sizler kalabalık yerleri tercih edersiniz, devlette veya büyük şirketlerde; yani kalabalığın güven veren varlığım nerede hissederseniz. Orada bulursunuz. Başkalarının arasında olmak, kendinizden ve yalnızlığın dayanılmaz yükündefl kaçmak şartıyla, bağımlı olmanın bütün törenlerini yerine getirirsiniz ve sinemalar, tiyatrolar, hastaneler, stadyumlar, mahkeme salonları, kiliseler Şİbi onun tapınaklarında toplanırsınız," dedi.  

Kendimi savunurcasına insana yakışmayacak bir harekette bulundum. Sanki bu sözleri can alıcı bir şeyi tehdit etmiş veya düzenlenmesi uzun zaman almış bir planı bozmuş gibi, boğazımı sıkan bir öfke Oluş'umu kararttı. Ona söylemek istediğim öfke dolu itirazlarımı, savrulmayı bekleyen havan mermileri gibi zihnimde sıraya dizmiştim. Bu rezil yığınağı Kaldırmak üzere zihinsel bakışımı içime çevirdim, ama sessiz saldırı sadece öfkeye dair acı dolu bir ifadenin çizgileri olarak yüzüme yerleşti. Dreamer direnç duvarlarımın gücünü sınıyordu. Onlarda nasıl bir gedik açacağını çok iyi biliyordu. 

Gülümsemesinde, sanki bana vuruverecekmiş gibi zalimce bir hava vardı. Alçak sesle, "Senin gibi biri, hastalandığında, dikkatleri üstüne çekmek ve dünyaya sımsıkı tutunmak için, cerrahlar, yani hâlâ ilkellikten çıkamamış bilimin şamalıları tarafından parçalara ayrılmaya hemen hazırdır," dedi. Mideme ani bir yumruk yemiş gibi sersemlemiştim. Dreamer aynı ringde hem rakibim hem de bir hakem edasıyla geri sayar gibi, birkaç saniye geçmesini bekledi.

Tavrını ve ses tonunu beklemediğim bir anda bütünüyle değiştirerek, "Tabloyu anımsıyor musun?" diye sordu. Ağzından çıkan her sözü beni şaşkına çevirmeye yetiyordu. Şimdiye dek hiç kimsede görmediğim, birdenbire ve ustalıkla yapılan böylesine ani değişimlere asla alışamayacaktım. Yepyeni bir kişiliğe bürünmesi ve bir saniye sonrasına bir saniye öncekinin tek bir atomunu bile taşımadan geçebilme yeteneği beni hayrete düşülüyordu. Birden, sözünü ettiğinin, şu an içinde bulunduğumuz camdan bahçeye girmeden önce hayranlıkla seyrettiğim tablo olduğunu anladım. Boğulmadan hemen önce, sudaki yansımasına hayranlıkla bakan Narcissos'un görüntüsü zihnimde yeniden canlandı.

Dreamer, "Bu. kendi görüntüsüne kapılıp kalmış insanın simgesel bir öyküsüdür," derken, O'nun ani konu ve tutum değişimine hâlâ uyarlamayı başaramadığım yüz kaslarımın olağanüstü çabası karşısında çok eğlendiğini saklamaya gerek bile duymamıştı. "Narcissos'un masalı, dünyanın bir kurbanı olan insan metaforudur." Ardından konuşmasını sürdürerek, genel inanışın aksine, bana Narcissos'un kendisine değil, onun salt bir yansıma olduğunu fark etmediği sudaki görüntüye âşık olduğunu açıkladı. Kendisi dışında bir varlık gördüğüne inanarak ona sevdalandı ve suya düşüp acıklı bir şekilde öldü.

Dreamer sözlerini,  

"Once you realize that the world is the projection of yourself, you are free of it.  

Dünyanın kendi yansıman olduğunun farkına vardığında, ondan özgür olursun," diye kesin bir yargıyla tamamladı.  

Çok şaşırmıştım. Uygarlığın en önemli efsanelerinden birinin binlerce yıldır yanlış anlaşılması nasıl mümkün olabilirdi? Böylesine basit bir açıklama nasıl gözden kaçırılabilirdi?  

Dreamer'ın yanında, Sokrates'la son bulan bu devler çağının ve teselli mahiyetindeki felsefenin insana rahatlama sunan bulunuşunun sesini duydum.

Bu bilginin yankıları bizlere ulaşmak için zaman okyanusunu aşıp gelmesine rağmen, bizler insanın gerçek durumunu ortaya koyan ezeli masallarını yanlış anlamayı sürdürüyorduk. Efsanesi aslında, dünyanın sıradan vizyonuna sahip olmanın aptallığına ve tehlikelerine karşı bir çığlık olmasına rağmen, biz Narcissos'u ısrarla kendini beğenmişliğin temel bir örneği olarak kabul ediyoruz. Dreamer'ın birçok kez bana anlatmaya çalıştığı şey şimdi aklıma çok daha derinlemesine giriyordu. Narcissos'un öyküsü, altüst etme okulunun bir bildirişiydi; tıpkı Aziz Pietro'nun çarmıha gerilişini ve Aziz Paolo'nun düşmesini tablolarını yapması için Caravaggio'ya ilham veren bildiri gibi.

"Kendimizin dışındaki bir şeye âşık olup kendi varlığımıza olan inancı unutmak, bağımlı olan bir dünyanın karmaşası içinde kendimizi yitirmek, kişisel gerçekliğimizin tek yaratıcısının kendimiz olduğunu unutmak demektir." 

Sözlerini vurgularcasma, "Bizim dışımızda başka bir dünya yoktur, her karşılaştığımız, her gördüğümüz ve her dokunduğumuz şey aslında sadece bizi yansıtmaktadır. İnsanın yaş ant ısındaki diğer kişiler, olaylar ve durumlar, onun koşullarını açığa çıkarır." dedi. 

Dünyayı suçlamak; ondan yakınmak, kendini haklı göstermek ve saklanmak, düşmüş bir insanlığın göstergeleridir; 'gerçek' bir iradenin yokluğu, bağımlı olmanın kesin belirtileridir. 

Beni hazırlıksız yakalayarak, "Narcissos da Adem gibi elmayı yedi!" dedi. Önce dört bin yıllık yaratılış öyküsüne yanaşıp, hemen ardından ani bir sıçrayışla klasik Yunan döneminin en eski efsanelerinden birine atlayarak, uzak dünyalar arasındaki zaman ve mekân uçurumlarını böyle tek bir adımla geçtiğinde, beni.n O'na ayak uydurmam güçleşiyordu. 

  "O da, Adem gibi, bir dış dünyanın var olduğuna inanmıştı." 

 Kültürel açıdan çok farklı olmalarına rağmen, her iki gelenekte de mesaj aynıydı: bir dış dünyaya inanmak demek, onun kurbanı olmak ve onun tarafından yutulmak anlamına geliyordu. 

 Dreamer, "Dünyayı her an sen yaratıyorsun!" diye sözlerini sürdürdü. "Narcissos 'un kendi yansımasını gördüğü su birikintisi dış dünyadır. Onun gerçek olduğuna inanmak, onu ne pahasına olursa olsun benimsemek, kişinin kendi gölgesine bağımlı olması anlamına gelir. Böylece kendi ellerinle yarattığın şey seni nefessiz bıraktığı sürece, sen yaratanken yaratılan, düşleyenken düşlenen ve efendiyken köle haline geleceksin."

Dreamer'ın, bu efsaneleri keşfetmemi sağladığı mesajlarını, hem kutsal kitabın çağlar öncesinden gelen öykülerinde, hem de Frankenstein, Alice Harikalar Diyarında, Blade Runner gibi yeni öykülerde bulunduğunu anımsadım. 

 "Adem ve Havva 'nın cennetten kovulması her anda olur. Dünyevi yaşam bizi ele geçirdiğinde, biz de onu yaratanın biz olduğumuzu unuttuğumuz her anda, sürekli cennetten kovuluyoruz. Yaratılan ancak bu aşamada karşı saldırıya geçer ve isyan eder. Bu ilk günahtır, sebeple sonucun yer değiştirdiği, bağışlanmaz ölümcül günah. 

İnsan bütün ve gerçek bir varlıktır... bu, onun kendisine egemen olduğundandır; olayların görünür dinamizmi ve konumların çeşitliliği yerine, insan dünyanın kendisinin aynası olduğunu bilir. 

İster iyi, ister kötü olsun, güzel veya çirkin, doğru veya yanlış, kişinin karşılaştıklarının hiçbiri, gerçeklik değil, kendi yansımasıdır."  Dreamer bunları söylediğinde, ses tonundan buluşmamızın sonuna geldiğimizi anlamıştım. Benden ayrılmak üzereydi.  

"Herkes kendinde neyi ekerse daima ve yalnızca onu biçer. Tohum da, harman da sensin. İşte bu nedenle tarihteki bütün devrimler hep başarısızlığa uğramıştır. Onlar dünyayı dıştan değiştirmeye kalkıştılar, su birikintisindeki görüntünün gerçek olduğunu sandılar."

Do not rely anymore on the world for help. Go beyond it! Only those who have gone beyond the world can improve the world. 

Bundan böyle yardım almak için dünyaya bel bağlama. Sen onun ötesine geç! Dünyayı geliştirenler, ancak dünyanın ötesine geçenlerdir.

Sözlerinin burasında bir süre durakladı. Sonra bana bir kez daha, "Ötesine geç!" diye buyurdu ve yine sessizliğe büründü. Aşmak için dünyanın ötesine geç! Bunun anlamı ne olabilirdi acaba?  

"İnsan yüzyıllardır, kendi yansıttığı filmdeki görüntüleri değiştirebileceğine inanarak ekranı tırnaklarıyla kazıdı. " 

  Sayısız insan neslinin tarihin yönünü neden değiştiremediğinin yanıtı bana bir gümüş tepside sunulmuştu. Acı bir alay içeren bu bakış açısı, işkencelerin, kavgaların ve kahramanlıkların sonsuz öyküsünü tek bir yargıyla özetliyordu: devasa, yararsız bir saçmalık.

Hiç beklemediğim bir nezaketle bana,  

"Sen, bu delilikten vazgeç! Savaşları, devrimleri, ekonomik, politik ve sosy'al reformları unut. Her olanın ardındaki gerçek nedenle ilgilen. Düşlenenle değil, içindeki düşleyenle ilgilen. En büyük devrim, tüm girişimlerin en büyüğü, hatta tek ve en anlamlı olanı, kendini değiştirmektir," dedi.

Tanrılar Okulu   -  Stefaııo E. D'Anna

16 Temmuz 2021

Deniz Deniz - Iris Murdoch

 Deniz Deniz Iris Murdoch

Deniz Deniz'in ana karakteri Charles Arrowby, günün birinde deniz kıyısında bir evde inzivaya çekilmeye karar vermiş, yaşlanmakta olan ünlü bir tiyatrocudur. Prospero Sendromu denen bir dertten mustariptir: Bir aktör olarak ilgi uyandıran bir karakterdir; yalnızca seyirci açısından değil, meslektaşları açısından da. Artık, diye düşünür Arrowby, güçlerine teslim olmanın; inzivada kâmilce, doğayla uyum içinde yaşamanın, yüzerek ve yürüyerek, basit ama eksantrik yemekler hazırlayarak, hayat ve geçmiş üzerine düşünerek bir günlük/anı/roman yazmanın (yazdıklarının ne olacağına bir türlü karar veremez) sırasıdır. Kalkıştığı işi değerlendirirken utangaçça edebi ve teatraldir:

Fakat hayatımın asıl olayları geçmişte kaldı ve “sükûnet içinde hatırlamak” dışında yapacak bir şey yok artık. Egoizmle geçmiş bir hayattan pişmanlık duymak mı? Tam olarak öyle değil ama onun gibi bir şey. Elbette tiyatronun hanımları ve beylerine asla böyle söylemedim; gülmekten ölürlerdi.

 Deniz Deniz, bizi başlıca ifritlerimizle yüzleştiren çok güzel, karmaşık ve ironik bir roman: Korku, kıskançlık, kibir, haset, yanlış kişiye duyulan aşkın acısı ve hayhuyu; ister savaş alanında olsun ister evimizin mahremiyeti içinde, şiddet kullanma içgüdüsü. Böyle bir eserde tek bir izleği çekip çıkarmaya olanak yoktur... John Burnside

 

06 Mart 2017

İlhan İrem "Beklenmeyen Çığlık"


Masum isteklerin arasına gizlenmiş Truva atları görünüyor. Referandumda oyum “hayır” olacak. Eğer taslağı okumasaydım oyum yine tereddütsüz “hayır” olurdu.

Toplumun genelini ilgilendiren böyle önemli bir konuda hiçbir kesimin fikrini almayan, uyarılara kulak tıkayan bir parti anayasasına hayır’dan başka bir tercih benim açımdan mümkün değildir. Türkiye özellikle son 10 yılda öylesine bir doku değişikliği ile karanlık boşluklara sürüklendi ki, egemenlerden ajandasız, şeffaf bir metin beklenemeyeceğine olan inancım önyargı değil, kanaattir.

Maalesef artık Türkiye’de uzlaşması çok zor iki uç var. Bu bakımdan “Üçüncü Yol”söylemi önemlidir. Türk halkı referandumda “hayır” derse ve sonrasında alışık olmadığı yeni bir siyaset tarzını güçlendirebilirse, üzerine yapışmış boğucu havadan ve moral törpüleyen kısır gündemden kurtulabilir.

Evet diyenlerin agresif telaşı ve kontrolden çıkmış reklam kampanyaları aslında konuyu özetliyor. İki cephenin profili ayrı ayrı incelenince, hesapları, menfaatları olmayanlar ve görebilenler için referandumda neyin oylanacağı çok açık; ya sivil darbenin son hamlelerinden birine evet denecek ya da yeniden aydınlık ve çağdaş bir geleceğe umutlanmak için sandığa “hayır” oyu atılacak.

Üçlük bir atış anlamını da taşıyan “hayır” tercihi ile, çok yakında birbiri ile hesaplaşıp ayrışacak olan cemaatler ve bölücülere tek bir kırmızı kartla dur denilecektir.

Yalanlar üzerine kurgulanıp sahte demokrasi ile perdelenen otoriter zihniyet tarafsız gözler için o kadar somut ki, projenin yüzü ışıksız bakışlarıyla değişik kimliklerde ve rollerde karşımızda duruyor. Başının üstünde geleceğe taşıyacak donanımı olmadığı için taşa çaldığı teslimiyetsiz, korkusuz, aydınlık ve gerçek hürriyet umutlarının yerine kendi sultanlığının Süleymanı olmak için “evet” mührünü istiyor.

Eğer, bu zihniyetin kendi yargısını oluşturmak ve yarın Yüce Divan’dan korunmak için keşfettiği referanduma ilke olarak derhal “hayır” diyemiyorsanız, elinize hayali bir terazi alıp düşünün.

Geçmişten bugüne küçük düşünce balonları...

Bir ikiyüzlülük düşünün. Bir tarafta cihat bağırtılarıyla masum insanları hiçbir koruma önlemi almadan gemiye bindirip ölümün kucağına atacak kadar hamaset içinde olunsun. Hiçbiri o gemide olmayan birileri, bir taraftan esip gürleyerek mağdurları oynasınlar. Diğer taraftan o ülke ile ortak askeri tatbikatlar yapılsın, o ülkeden uçaklar alınsın, o ülkeye mayınlı arazileri satmak için çaba gösterilsin.

Bir nobranlık düşünün. Hiçbir makamın ve hiçbir başarının sakinleştiremediği, yapay yüce gönüllülük vizyonlarının arkasına gizlenemeyen. Gözlerinde timsah gözyaşlarından başka küçük sıcaklıklara ve sevgi yansımalarına hiç rastlanmayan, sürekli gerilen ve geren, sonsuz bir histeri hali.

Bir narsisizm ve tahammülsüzlük düşünün. Kitleleri tümden kucaklamaya yönelik en küçük bir niyet ve yaklaşımda bulunmayan. Kendi gibi düşünmeyene hiçbir hayat hakkı tanımayan. En küçük eleştirilere dahi dayanamadığı halde, özgürlük ve demokrasiden dem vuran, fakat gerçek özgürlük ve demokrasiden en çok kendi korkan bir kendine tapınma ritüeli.

Bir çifte standart düşünün ki, fikri yakınlarının çoluk çocuğa cinsel taciz gibi en yüz kızartıcı suçlarını bile hasıraltı etmeye çabalarken, yol arkadaşlarını özel uçaklarda taşıyıp, rakip gördüklerini “ajan” diye hedef göstermekten çekinmeyen, sadece niyete kilitlenmiş, sağduyusuz, ayrıştırıcı bir bünye.

Hesaplı kitaplı bir gözü karalık düşünün. Uzun vadeli planlarla yavaş yavaş yayılan tehlikeli bir karaltı. Artık kör uçuşa dönüşen gidişin varacağı yer konusunda, aklıselim sahibi insanlarda derin endişeler doğuran bir sanal cesaret büyüklenmesi.

Bir cehalet düşünün ki; büyük bir programsızlık ve tedbirsizlikle, steril ortam yaratmadan en tehlikeli yaraların kabuklarını kaldıran... Ve bunu özgürlük ve demokrasi dalgası olarak vitrinleyen kaygı verici bir yaşamasızlık.

Sapla samanı bilerek ve isteyerek karıştıran bir fütursuzluk düşünün.

Bir yanda suçlu ile suçsuzun birbirine karıştığı cadı kazanı bir dava peydahlayıp, elbirliğiyle onu sulandıran. Ellerindeki bütün karaları kendi askerine süren, asker ocağını nerdeyse terörist yuvası ilan edip dağdan inen eşkıyayı davullarla zurnalarla karşılayan, perdeleri yıkıp gönülleri viran eden hayal oyuncularını düşünün.

Bir korku imparatorluğu düşünün. Kaçması için hiçbir sebep olmayan, kaçma ihtimali olmayan yaşlı ve saygın insanların sabaha karşı evlerinden alındığı, buz gibi nezarethanelerde günlerce tutulduğu...
Suçlarını bile bilmeyen insanların yıllarca hapsedildiği...
Oralarda hastalanıp öldüğü, intihar ettiği bir karabasan.
Düşünün ki, bu tablonun ressamları, Marmaris’teki ressamdan daha berbat bir manzara resmi çizmek için şimdi bütün boyaları istiyorlar.

Daha da kapanık bir otoritenin duvarlarından oluşan bir açılım düşünün.Kendisini göz kamaştırıcı bir zihniyet yenilenmesi, karşı olan her düşünceye, komplo, komplocu, statükocu, Ergenekoncu, faşist, dinsiz diyen bir Allah selamet versin sendromunu düşünün.

Düşünün ki, gizli tanıkların akla mantığa sığmayan suçlamalarıyla yurtsever insanların dünyasını karartanlar, altı yüz sayfalık bir kitap dolusu iddiayı soruşturacaklarını(!) söylüyorlar. Suçlanan cemaatler veya kendileri olduğunda, iddiaların sahibi devletin görevi başında bir emniyet müdürü bile olsa mutlaka kanıt soruyorlar ki, bu onlar açısından sevindirici bir gelişme olabilir. Böyle ters köşe bir kitabın taşıdığı evet çağrılarını da gözden uzak tutmayın.

Tandansı ne olursa olsun, içinde haksızlıklara ve çifte standartlara karşı vicdan kırıntısı taşıyan herkesin sandık başına gitmeden önce bunları düşünmesi gerekir.

Düşünceler akıp gidiyor…

Dünyadaki bütün ezilen, açı çeken, can veren “masum” insanların acısı birdir.
Ama bir gözü hep kapalı duran birini, birilerini düşünün.
Gazze için bağırıp çağıran, yumruğunu sıkan… Kendi ülkesinin gencecik asker şehitlerinin törenlerindeki derin üzüntüyü ‘ayılıp bayılma’ olarak nitelendirip, ‘şov yapıldığından’ söz edebilen kronik kalp ağrılarını düşünün.

O zihniyeti bir başka gün kürsülerde ülkücü gençler için ağlarken, devrimci fidanlar için ağıt yakarken gördüğünüzde, yüzünüzde ekşi bir gülüş belirip belirmediğini düşünün. Zamanaşımına uğrayacağını bile bile 12 Eylül ile hesaplaşacağını söyleyerek destek istenmesinin ne anlama geldiğini düşünün.

Hırs ve dogma aklı kemirmeye başladığı zaman, yalan rüzgârları ile siyasetin nerelere savrulabileceğini düşünün.

Eğer birkaç saniyecik cangılın dışından bakabilirseniz, dünyanın en güzel coğrafyasındaki bu güzelim ülkede niçin küme düşmüş bir yaşam kalitesinin çağdışı görüntülerinin yaşandığını düşünün.

Osmanlıdan beri içimizdeki piyonların teker teker öne sürüldüğü uluslararası satrancın neden en çok bu ülkeyi mat etmek istediğini düşünün.

Düşünün, Kurtuluş Savaşı’ndan beri “hayır” demeyi unutan bir toplum, hangi kavşaklarda yanlış yollara saparak böyle bir köprünün başına geldi.

Birileri köprüden önce son çıkışta ülkenin varacağı karşı kıyıların karanlığını anlatıyor. Normalleşme masallarıyla hipnotize olmuş diğerleri meçhule koşmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyor.
Türkiye en son 87 sene önce hep bir ağızdan “hayır” diye haykırmış. Dünyanın emperyalist kodamanlarına bir tokat aşketmiş onurla.

Suskunlar ülkesinde küllenmiş umutları eşeliyor, beklenmeyen bir çığlıkla sessizliğin yırtılmasını bekliyoruz.

Işık ve sevgiyle...        
 
07.09.2010 


13 Şubat 2013

Dunning – Kruger Sendromu


İki psikiyatri uzmanı, 10 yıl kadar önce bir teori ortaya atmış şöyle ki;

"Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır."

Ve bunun üzerine bir araştırma başlatıldı. Fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda şu bulgulara ulaşıldı:
· Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
· Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimin-dedir.
· Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
· Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.

Cornell Üniversitesi'ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik "Nasıl geçti?" sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi...

Soruların yüzde 10'una bile yanıt veremeyenlerin “kendilerine güvenleri” müthişti. Onların "testin yüzde 60'ına doğru yanıt verdiklerini" düşündükleri; hatta "iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları" ortaya çıktı.
Soruların yüzde 90'ından fazlasını doğru yanıtlayan-lar ise “en alçakgönüllü” deneklerdi; soruların yüzde 70' ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı.

Tüm bu sonuçlar bir araya getirildi ve Dunning-Kruger Sendromu'nun metni yazıldı:

“İşinde çok iyi olduğuna” yürekten inanan ‘yetersiz’ kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür!
Ancak bu ‘cahillik ve haddini bilmeme’ karışımı mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur.

‘Eksiler’ kariyer açısından ‘artıya’ dönüşür.

Sonuçta, ‘kifayetsiz muhterisler’ her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler…

Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında ‘fazla alçakgönüllü' davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler... Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler... Muhtemelen üstleri tarafından da ‘ihtiras eksikliği’ ile suçlanırlar..."

N'olur fazla mütevazi olmayın!...
"Siz de çevrenize şöyle bir bakın" diyeceğim ama eminim bu satırları okurken bile aklınızdan bir dolu yüz, bir dolu isim geçti...

Bence Dunning ile Kruger'in, bu çalışmalarıyla 2000'de, Nobel yerine Harvard Üniversitesi'nin Ig Nobel'ini alma nedeni "cahil olmamalarıydı".

Gönlümün nobelini bu ikiliye vererek yazımı Bertrand Russel'in bir sözüyle bitiriyorum: “Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.”

- - - - - -

Dunning-Kruger etkisi, bir görevde düşük yeterliliğe sahip kişilerin yeterliliklerini abarttığı bilişsel bir önyargı varsayımıdır. Varsayım, birçok insanın adaletli dünya kuramlarıyla uyumludur ancak matematiksel çözümleme ve kültürler arası karşılaştırmalar tarafından itirazlarla karşı karşıya kalır.

Sosyal psikologlar David Dunning ve Justin Kruger tarafından tanımlandığı gibi, önyargı, düşük yeterlilikli insanlarda bir iç yanılsamadan ve yüksek yeterlilikli insanlarda dışsal bir yanlış algılamadan kaynaklanır. Yani, yetersizin yanlış ölçümlemesi, kendiyle ilgili bir hatadan kaynaklanırken, yüksek derecede yeterli olanın yanlış ölçümlemesi başkalarıyla ilgili bir hatadan kaynaklanır. Hayalî üstünlüğün bilişsel önyargısı ile ilgilidir ve insanların yetersizlik eksikliğini fark edememesinden kaynaklanır. Üstbilişin öz farkındalığı olmadan, insanlar yeterlilik düzeylerini nesnel olarak değerlendiremezler.

Halk dilinde, bu önyargıyı yaşayan insanların "aptal dağında" olduğu söylenir.