erich fromm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
erich fromm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2021

Erich Fromm Seçme Sözler


-Eğitim, bir çocuğa özel yeteneklerinin fakına varması için yardım etmektir. Eğitimin zıddı yönlendirmedir.

-Burası ve şimdiki an sonsuzluktur.

-Bu açıdan bakılırsa insanın kattığı anlam dışında yaşamın hiçbir anlamı yoktur; insan başkalarına yardım etmediği sürece yapayalnızdır.


-Gerçek hiçbir zaman şiddet tarafından çürütülemez.


-Her insan mutlu olamaz. Çünkü gereğinden fazla özler dünü, hak ettiğinden fazla düşünür yarını ve hiç hak etmediği kadar bilinçsizce yaşar bugünü. Her insan mutlu olamaz. Çünkü gereğinden fazla özler hayatından çıkanları. Hak ettiğinden daha büyük umutla bekler hayatına girecekleri ve asla göremez yanı başındakileri.

- "Sevginin yalnızca ayrıcalıklı bireysel değil de sosyal bir olgu olarak gerçekleşebilirliğine inanmak, insanın doğasını bilerek temellendirilmiş ussal bir inançtır."

-İnsan yaratma süreci içinde kendini dünya ile bütünleştirir. Tam çözüm, insanlar arası birlikteki başarıda, bir başka insanla sevgi içinde kaynaşmada yatmaktadır.

-Mantıklı düşünce kavramından bir kuramın oluşturulmasına doğru atılan her adımda inanca gerek vardır.

-Milyonlarca insanın aynı kötülükleri paylaşması o kötülükleri erdeme dönüştürmez; aynı hataları yapmaları, o hataları doğru kılmaz.

-Özel mülkiyetin, ona sahip olmayan insanlar için bile ne kadar önemli, dokunulmaz olduğuna çok güzel bir örnek şöyledir. Almanya'da Birinci Dünya Savaşından sonra insanlar çok zor şartlar altında iken bir referandum yapılır ve insanlara sorulur, "Savaşı kaybetmemizin sorumlusu olan Alman imparatoruna/luğuna ait mülklere el konulması ve bunun fakir/zor durumdaki halk yararına kullanılması veya mülkiyete dokunulmaması hakkında ne istedikleri". Referandum sonucunda özel mülkiyet kendilerine ait olmadığı halde halk "Hayır, el konulmamalı" kararını alır.

-Tüm uygarlığımız, karşılıklı kar sağlayan bir alış veriş düşüncesi, satın alma açlığı üzerinde yükseliyor.

23 Mart 2020

Erich Fromm - Sevginin ve Şiddetin Kaynağı

1.Kötülük insana özgü bir olgudur. İnsanlık öncesi duruma dönme, insana özgü olan nitelikleri (aklı, sevgiyi, özgürlüğü) yok etme çabasıdır. Ama kötülük yalnız insana özgü değil aynı zamanda trajik bir şeydir de. İnsan gerileyerek en ilkel yaşama, en ilkel deney biçimlerine dönse bile insan olmaktan kurtulamaz; bu yüzden bir çözüm olarak  kötülükte doyum bulamaz. Hayvan kötü olamaz; temelde,yaşamını sürdürmesini sağlayan yaradılıştan getirdiği dürtülerine göre davranır. Kötülük insanlık alanının dışına kayarak  insanca olmayan alana taşma çabasıdır;ama gene de son derece insanca bir şeydir, çünkü insan -Tanrı- olamayacağı gibi hayvan da olamaz. Kötülük, insanın insanlık yükünden kurtulma yolunda giriştiği trajik çabada kendisini yitirmesidir. Kötülük yapma yetisi büyüktür, çünkü insanda kötülüğün her türünü düşünmeyi sağlayacak, böylece bunları işleyip gerçekleştirecek, hasta imgelerini doyurabilecek bir imgelem gücü vardır.Burada anlatılan iyilik ve kötülük fikri temelde Spinoza'nın açıkladığı iyilik ve kötülükle çakışır: Öyleyse bundan sonra 'iyi' dediğimde örnek aldığımız insan yaradılışı türüne (Sipinoza'nın terimiyle insan yaradılışı örneğine} en çok yaklaşan yol olduğunu kesinlikle bildiğimiz şeyleri, 'kötü' dediğimde de bu türe yaklaşmamızı engelleyici olduğunu kesinlikle bildiğimiz şeyleri kastedeceğim. Mantıksal olarak Spinoza'ya göre 'bir at, insan biçimine sokulduğunda tıpkı bir böcek biçimine sokulduğu zamanki kadar yıkıma uğramış olacaktır.' İyilik, varlığımızı özümüze gittikçe daha çok yaklaşacak biçimde değiştirmek demektir; kötülük de varlıkla öz arasında gittikçe büyüyen bir yabancılaşma yaratmaktır.

2. Kötülük dereceleri aynı zamanda gerileme derecelerini gösterir. En büyük kötülükler, yaşama en çok karşı olan eğilimlerdir: Ölüm sevgisi, ana rahmine, toprağa, canlı olmayan şeylere dönmek için girişilen kandaşlar arası cinsel ilişki bağıyla birlikte yaşama çabası; narsist bir biçimde insanın kendisini kurban etmesi; bu durumda insan yaşama düşman olacak ve kendi benliğinin hapishanesinden kurtulamayacaktır. Böyle yaşamak,-cehennem-de yaşamaktır.

3. Daha küçük gerileme derecelerine göre daha küçük kötülükler vardır: Sevgi yoksunluğu, akıl yoksunluğu, ilgi yoksunluğu, gözüpeklik yoksunluğu gibi.

4. İnsan gerilemeye de ilerlemeye de yatkındır; bu da insanın hem iyiliğe hem kötülüğe yatkın olduğunu söylemenin başka bir yoludur.Her iki yatkınlık belli bir denge oluşturuyorsa insan seçmekte özgürdür ama farkında olma yetisinden ve çabasından yararlanması koşuluyla. İnsan, içinde bulunduğu durumların belirlediği seçenekler arasında seçme yapmakta özgürdür. Ne var ki yüreği yatkınlıklar arasındaki dengeyi sarsacak ölçüde katılaşmışsa seçmekte özgür değildir artık. Özgürlüğün yitirilmesine yol açan olaylar zincirinde sonuncu olay, insanın artık özgür olarak seçemeyeceği bir karardır; ilk kararı verirken insan, kararının önemini kavramışsa iyiliğe gidecek yolu seçmekte özgür olabilir.

5. İnsan seçmekte özgür olduğu ölçüde kendi eylemlerinden sorumludur. Ama sorumluluk ahlaksal bir varsayımdan başka bir şey değildir, çoğu zaman da yetkililerin insanı cezalandırma isteklerini akla uydurmak için başvurdukları birşeydir. Kötülük insanca bir  şey, gerileme ve insanlığımızı yitirme yetisi olduğundan her birimizin içinde vardır. Bunun ne ölçüde farkında olursak, başkalarını yargılamaya hakkımız olmadığını o ölçüde anlarız.

6. İnsanın yüreği katılaşabilir, insanlıktan çıkabilir ama hiçbir zaman insanlık dışı olamaz. Her zaman insan yüreği olarak kalır. Hepimiz, insan olarak doğmakla belirlenmişizdir;bu yüzden de sonu gelmeyen seçmeler yapmak göreviyle yükümlüyüzdür. Amaçlarla birlikte araçları da seçmemiz gerekir. Kimsenin bizi kurtaracağına güvenmemeliyiz; ama yanlış seçmelerin kurtulmamızı engelleyeceğinin farkında olmalıyız. Gerçekten de iyiliği seçebilmek için farkında olmamız gerekir - ama başka bir insanın acısına, başka bir insanın dostça bakışına, bir kuşun ötüşüne, otların yeşilliğine karşı duyarlılığımızı yitirmişsek, farkında olmanın da yararı olamaz. İnsan yaşama karşı ilgisini yitirmişse iyiliği seçebileceğini ummamalıdır artık. O zaman yüreği öylesine katılaşacaktır ki -yaşamın kendisi sona erecektir. Tüm insan ırkı, ya da insanların en güçlüleri bu duruma gelirse,insanlığın yaşamı en büyük umutlarla dolu olduğu bir anda yok olup gidecektir.
 
 

18 Mart 2020

Erich Fromm - Psikanaliz ve Din

Erich Fromm, bu klasik eserde, içgüdüsel ve maddi ihtiyaçların giderilmesini yaşamın tek gayesi olarak gören psikanaliz ile din arasındaki gerilimi değerlendirmektedir. Fromm, psikanalizin dinin ne düşmanı olduğunu ne de onu savunduğunu, daha ziyade dini öğretilerin ardındaki insan gerçeğinin ve bütün büyük dini öğretilerin özünde yer alan insani değerlerin farkına varılmasıyla ilgilendiğini öne sürmektedir.
   
“Karmaşık dünyamıza uygun ve kışkırtıcı bir kitap bu. Dinin ıskaladığı hususlara işaret ediyor ve hem psikoloji hem din öğretmenlerine değerli bir bilgi kaynağı sunuyor. Bu kitap psikanalizin bilinçaltı çatışmalarını açığa çıkarabileceğini anlamaya yardımcı olacaktır.” 
 
New York Herald Tribune
 
 
 

14 Şubat 2020

Mary Wollstonecraft " Toplumda aşkın dışındaki bütün ilişkilerde cinsiyet ayrımının ortadan kalktığını görmek istiyorum."

Benim hayalimdeki aşk, iki insanın birbirini sahiplenme duygusundan çok daha öte bir şey. Friedrich Nietzsche

Bir erkek ilgi duyduğu zaman sevimli, cesur, dikkatli ve cana yakın olabilir. Ama gerçekten aşık olduğunda bir koyun gibi görünmekten alamaz kendini. Agatha Christie

Her şeye karşın herkes sevdiğini öldürür. Kimi bunu sert bakışıyla yapar, kimi de yüze gülen bir sözcükle, korkak kişi bunu bir öpücükle, cesur adam bir kılıçla. Oscar Wilde

Beğendiğiniz bedenlere, hayalinizdeki ruhları koyup, bunu aşk sanıyorsunuz. William Shakespeare 

Hiçbir şey yaratıcılığı aşk kadar teşvik etmez, tabi aşkın gerçek olması koşuluyla. Erich Fromm

Kadınlar kulaklarıyla severler, erkekler gözleriyle. Oscar Wilde

Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir. Mevlana

İlk aşkımız biraz sersemlikle, bir hayli meraktan ibarettir. Bernard Shaw

Aşk, dört nala giden at gibidir, ne dizginden anlar, ne söz dinler. Konfüçyüs

Kadınlar bizi kusurlarımız için severler. 
Eğer yeterince varsa her şeyi affedebilirler, zekamızı bile. Oscar Wilde

Bir gerçekliğin belirsiz, kavranamaz ve istikrarsız olması onun var olmadığı anlamına gelmez. Aşk da buna dahildir. Amin Maalouf

Eğer aşk için kelime gerekseydi, Dilsizler nasıl sevecekti. E. E. Cummings

Ozanlar aşktan öyle söz ettiler ki, artık kimse aşka inanmıyor. Oscar Wilde

Uzaklık aşkı koruyor, uzaklığı ortadan kaldırdığınızda aşkı da ortadan kaldırma tehlikesiyle karşılaşırsınız. Amin Maalouf

Aşk sadece türün hayatta kalması, soyunu devam ettirmesi ihtiyacıdır. Arthur Schopenhauer

Hiçbir kadın bir adamla parası için evlenmez. Kadınlar bir milyonerle evlenmeden önce ona aşık olacak kadar akıllıdır. Cesare Pavese

İnsan kendini bir kadına duyduğu aşk yüzünden öldürmez.Aşk bizi tüm çıplaklığımız, sefilliğimiz, düşkunlüğümüz ve hiçliğimizle açığa vurduğu için öldürür. Cesare Pavese

Aşktan korkmak, yaşamdan korkmak demektir ve yaşamdan korkanlar şimdiden üç kez ölmüşlerdir. Bertrand Russell

Ağlamak anlamsız. İnsan doğar ve yalnız ölür. Cesare Pavese

Aşk, gerçekliğin ilk ışığında yok olacak bir sistir. Charles Bukowski

Gerçek adam her kadını fethedebilen değil, aynı kadını defalarca fethedebilendir. Rudyard Kipling


25 Mart 2019

Erich Fromm - Psikanaliz Ve Zen Budizm


Bu  kitap  1957  yılı  Ağustos  ayının  ilk  haftasında  Mek­sika,  Cuernavaca’da  Özerk  Meksika  Ulusal  Üniversitesi, Tıp  Fakültesi  Psikanaliz  Bölümünün  çağrısı  üzerine  ya­pılmış  bir  toplantıdaki  çalışmalardan  kaynaklanmıştır.

Bundan  yirmi  yıl  önce  bir  ruhbilimci  meslektaşlarının Zen  Budizm  gibi  «gizemci»,  dinsel  bir sistemle  ilgilendiğini duysa  şaşırır,  hatta  apışır  kalırdı.  Hele  meslektaşlarının çoğunun  yalnız  ilgilenmekle  kalmayıp  adamakıllı  bu  işin içinde  olduklarını  ve  birlikte  geçirmiş  oldukları  hafta içinde  Dr.  Suzuki'yi  yakından  tanımanın,  görüşlerini  iz­lemenin,  üzerlerinde  en  azından  son  derece  uyarıcı  ve tazeleyici  bir  etki  yapmış  olduğunu  öğrenmiş  olsaydı şaşkınlığı  büsbütün  artardı.

Bu  değişime  neden  olan  etkenler  bu  kitapta  anla­tılacaktır.  Burada  kısaca  özetlemek  için  bu  nedenleri psikanaliz  kuramındaki  yeni  gelişmelere,  Batı  dünyasın­daki  hem  düşünsel,  hem  ruhsal  ortam  değişikliğine  ve  ki­taplarıyla,  konuşmalarıyla,  kişiliğiyle  Batı  dünyasını  Zen Budizmle  tanıştırmış  olan  Dr.  Suzuki'nin  çalışmalarına bağlayabiliriz.

Ben  bu  toplantıda  yaptığım  konuşmayı  bütünüyle yeni  baştan  gözden  geçirerek  bu  kitabı  meydana  getir­dim.  Hem  biraz  genişlettim,  hem  de  içeriğinde  bazı  de­ğişiklikler  yaptım.  Bu  değişiklikleri  yapmama  toplantının benim  üzerimde  yaptığı  etki  neden  oldu.  Gerçi  toplantı öncesinde  de  Zen  Budizmle  ilgili  edebiyatla  tanışıklığım vardı;  gene  de  toplantının  üzerimde  yaptığı  uyarıcı  etki ve  konu  üzerinde  sonradan  da  düşünmemi  sürdürmüş  ol­mam  görüşlerimde  değişmelere  ve  önemli  gelişmelere  yol açtı.  Bu  sözlerimle  yalnızca  Zen  konusundaki  anlayışım­daki  değişimi  değil,  ama  aynı  zamanda  bilinçdışım  oluş­turan  şeylerin  neler  olduğu,  bilinçdışının  bilince  dönüş­türülmesi  ve  psikanaliz  yoluyla  tedavinin  amacı  gibi  psik­analizle  ilgili  görüşlerimde  olan  değişimi  de  anlatmak  isti­yorum.

18 Mart 2019

Erich Fromm - Sahip Olmak ya da Olmak

Günümüz toplumlarında “sahip olmak” olgusu daha sık yaşandığı için, onun üzerine bildiklerimiz, “olmak” konusunda bildiklerimizden daha fazladır. Ayrıca “olmak” ilkesini kavramanın güç oluşunun bir diğer nedeni de, bu varoluş biçimini tanımlamanın zorluğudur.

“Sahip olmak” şeylere, nesnelere ilişkindir ve bunları görüp, tutmak ve de tanımlamak kolaydır. “Olmak” ise, yaşantılara ve bazı içsel süreçlere dayandığı için, dile gelmesi, tanımlanması zor ve hatta imkânsızdır. Kişilik dediğimiz, dışa vuran yanlarımızı, yani taşıdığımız maskeleri tanımlamak mümkündür. Çünkü bu, dışlaşmış bir nesne, bir “şey”dir. Ama yaşayan insanı, ölü bir resim ya da cansız bir madde gibi tanımlamak mümkün olmaz. Kişinin karakteri, davranış biçimi ve yaşam anlayışı üzerine birçok şey söylenebilir ve bu söylenenler, o kişinin psişik yapısının anlaşılmasında önemli katkılar yapabilir. Ancak o kişinin tüm benliğini, bireyin o tek başınalığını, bir kereye özgülüğünü ve “öyle oluşunu” tam olarak kavramak hiçbir zaman mümkün değildir. Kişiler, kendi parmak izleri gibi öylesine farklı, bir kerelik ve çeşitlidirler ki, onları duygu ya da sezgi yoluyla bile tam anlamak imkân dışıdır. Çünkü birbirinin aynı olan iki insan yoktur dünyada. Bu ayrılığı ve farklılığı ortadan kaldırabilmenin tek yolu, kişilerin birbirleriyle canlı ilişkilere girişmeleri ve hep birlikte yaşam dansına, o akışa katılmalarıdır. Bu yolla bile tam bir karşılıklı özdeşliğe ulaşılabileceğini sanmak, yanıltıcı olur. Küçücük bir davranış birimini bile, tam anlamıyla tanımlayanlayız. Mona Lisa’nın gülümseyişi üzerine sayfalarca yazı yazabiliriz ama, o gülücüğü sözcüklere yakalayamayız hiç. Aslında herkesin gülümseyişi (sahte, maske olarak kullanılan ve klişeleşmiş gülümsemeler dışında) Mona Lisa’nınki kadar bir kereliktir ve tanımlanamaz. Bir insanın gözlerinde beliren pırıltıda, yürüyüşünde, yüzündeki bir değişiklikte ya da ses tonunda oluşan değişmelerde beliren sevincini, nefretini, ilgisini, hayranlığını veya kendini beğenmişliğini sözcüklerle tanımlamak ya da tam olarak anlatmak, hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.

ERICH FROMM SAHİP OLMAK OLMAK ARITAN AYDIN ARITAN


15 Eylül 2017

Sevme Sanatı

Sevgi ve Çağdaş Batı Toplumda Sevginin Yozlaştırılması...  
Eğer sevgi olgunluk, üretici kişilik gerektiriyorsa, ileri uygarlıkta yaşayan bir birey için sevebilme yetisi, o uygarlığın ortalama insan üzerindeki etkisine bağlıdır. Çağdaş batı uygarlığından söz ettiğimize göre, batı uygarlığının toplumsal yapısını ve onun sonucu olarak ortaya çıkan ruhsal yapının, “sevginin gelişmesine” uygun olup olmadığını sormak gerekir.

KAPİTALİZM NEDİR?
KAPİTALİST TOPLUM NASIL OLUR?

Sevgiye ilişkin durumda zorunlu olarak çağdaş insanın bu toplumsal yapısına göre biçimlenmiştir.

Otomatlar sevemezler. Onlar sadece «kişilik paketleri»ni birbirleriyle değiştirirler ve ucuza kapatma peşinde koşarlar. Bu yabancılaşmış yapının en belirgin, özellikle evlilikte, sevgi gösterme biçimi «çift» kavramıdır.

Kapitalist toplum, bir yandan politik özgürlük ilkesi, diğer yandan tüm ekonomik ve toplumsal ilişkileri pazarın düzenlediği bir temel üzerinde yükselmektedir. Meta pazarı, malların hangi koşullarda alınıp satılabileceğini belirler; emek pazarı ise emeğin alınıp satılmasını düzenler.

Bu soruya verilecek yanıt olumsuzdur. Batıdaki yaşamımızı izleyen bir tarafsız gözlemci kardeşlik sevgisinin, anne sevgisinin ve cinsel sevginin az rastlanan olgular olduğunu görecek ve bunların yerlerinin gerçekte yozlaşmış sevgi biçimleri olan birçok sahte sevgiyle doldurulduğuna kuşku duymayacaktır.

Mutlu evlilik üzerine tüm yazılanlar birbiriyle iyi geçinen bir çifti tanımlar. Bu tanımlama uyum içinde çalışan işçi kavramından pek farklı değildir. Böylesi bir kişi «tam anlamıyla bağımsız» olmalı, işbirliği yapabilmeli, bağışlayıcı ama aynı zamanda tutkulu ve saldırgan olmalıdır. Bu nedenle evlenme kılavuzu kocanın, karısını «anlaması» gerektiğini ve ona yardımcı olmasını öğütler.

Karısının yeni giysisini övmeli, pişirdiği yemeklerden dolayı iltifat etmelidir.

Diğer yanda kadın, eve yorgun argın, sinirli ve gergin gelen kocasını anlamalı, onun işindeki sorunlardan söz edişini ilgiyle dinlemeli, doğum gününü unuttuğu zaman öfkelenmeyip bağışlayıcı olmalıdır. Bu tüm yaşamları boyunca birbirine yabancı kalan, «candan bağlılığa» ulaşamayan iki insanın, karşılıklı nezaketle davranma ve birbirlerini rahat ettirme çabalarının, iyi işleyen ilişkilerinin toplamından başka birşey değildir.

Sermaye emeğe buyurur; sonunda cansız, ruhsuz şeyler, yaşayan emekten, insanoğlunun gücünden daha değerli hale gelir. Bu olgu kapitalizmin başlangıcından buyana temel yapısını oluşturmuştur.

Yararlı şeyler ve yararlı insan enerjisi ve hüneri beraberce zora başvurmaksızın dolandırıcılık yapılmadan pazar koşulları altında alınıp satılacak mallara dönüşürler. Ayakkabılar, yararlı ve gerekli olabilirler; ama pazarda talep edilmiyorlarsa hiç bir ekonomik (değişim değeri) yoktur. İnsan güç ve hünerinin de, eğer var olan piyasa koşulları altında bir talebi yoksa değişim değeri de yoktur.

Kapitalizmin gelişmesinin sonucu olarak sürekli bir şekilde sermayenin merkezileşip, yoğunlaştığına tanık olmaktayız. Büyük işletmeler boyutlarını sürekli olarak büyütüp geliştirirken küçükler arada ezilip yitiyorlar. Bu dev işletmelere yatırılan sermayenin sahipleri yönetimden her geçen gün biraz daha uzaklaşıyorlar. Yüzbinlerce hisse senedi sahibi, işletmeyi elinde tutuyor, yönetim ise, iyi para alan, ama işletmenin mülkiyetine sahip olmayan bir gurup yöneticinin elinde.

Sermaye alanında olduğu gibi işçiler arasında da, ister iyi olsun ister kötü, ağırlık bireyden yöneticilerin eline geçmiştir. Böylece çok büyük sayılarda insan bağımsızlıklarını yitirerek; dev ekonomik imparatorlukların yöneticilerine bağımlı hale gelmişlerdir.

Bundan ne sonuç çıkar?

Çok daha karmaşık sevgi kargaşası taşıyan bir tür nevrozlu hastalık da farklı bir annebaba ilişkisinden kaynaklanır. Bu nevroz, anne ile baba birbirini sevmez fakat kavga etmeyerek geçimsizliklerini herhangi bir şekilde gizleyebilecek kadar ihtiyatlı oldukları zaman çıkar.

Anneyle babanın birbirlerine karşı soğuk olmaları onların çocuğa karşı da tutarsız olmalarına yol açar.

Çağdaş kapitalizm kendini özgür ve bağımsız hisseden, hiçbir otoriteye ilkeye ya da özduyuya kul olmamış insanlara gereksinim duyar; ama bunların, buyruk almaya, kendilerinden isteneni yapmaya, toplumsal mekanizmayla sürtüşmeden yaşamaya yatkın olmalarını ister, öyle ki zor kullanmadan yönlendirilmeli, öndersiz yönetilmeli ve iyi ya da kötü bir amaca sahip olmadan çalıştırılmalıdırlar.

Çağdaş kapitalizmde insan sorunu şöyle formüle edilebilinir: Çağdaş kapitalizm büyük sayılarla, uysallık içinde bir araya gelecek insanlara gereksinim duyar. Bunlar giderek artan bir şekilde tüketime yönelmeli, beğenileri kalıplaşmak ve kolayca etkilenip yönlendirilmelidirler.

Çağdaş insan kendisinden, çevresindeki insanlardan ve doğadan yabancılaştırılmıştır.

İnsan bir meta haline dönüştürülmüş, yaşam güçlerini var olan pazar koşulları altında kendisine en fazla kârı getirecek alana yatırması sağlanmıştır. İnsan ilişkileri, kendi güvenliklerini sürüye bağlı olmakta, düşünce, duygu ve eylem yönünden diğerlerinden ayrı olmamakta gören, birbirine yabancılaşmış otomatların ilişkileri haline getirilmiştir.

Çağdaş insan Huxley’in Kahraman Yeni Dünya’da çizdiği tipe çok benzemektedir: karnı tok sırtı pek, cinsel yönden doygun, kişiliği gelişmemiş, çevresindeki insanlarla son derece düzeyde ilişkiler kuran, Huxley’in sıraladığı «Birey hissederse, toplum sendeler»; ya da «Bugün sahip olabileceğin eğlenceyi yarına bırakma» bir de hepsini bastıran, «Bu günlerde herkes mutlu» sloganlarıyla yönlendirilen bir kişidir o.

Günümüzde insanların mutluluğu

«eğlenmeğe» dayanmakta, eğlenmenin altındaysa «almanın», tüketmenin doygunluğuyatmaktadır. Dünya, bizim açlığımızı giderecek büyük bir nesne, bir elma, bir şişe, bir memedir; biz durmadan emer, birşeyler bekler ve umarız ve sürekli düş kırıklıklarına uğrarız. Karakterimiz değiş tokuş etmek, almak, tüketmek, değiştirmek üzerine kurulmuştur.

İster ruhsal olsun ister nesnel ne varsa herşey tüketimin ve değiş tokuşun nesneleri haline gelmişlerdir.

Böylesi bir ortamda küçük bir kız bir «dürüstlük» tavrı edinecek; fakat ne annesi, ne de babasıyla yakın bir ilişki içine girmesine izin verilmeyecek ve bu nedenle de kızcağız şaşkın ve ürkek olacaktır. Çağdaş insan içinde bulunduğu anı yaşamaz, ya gelecekte yaşar ya geçmişte. Duygusal bir şekilde annesini ve çocukluğunu düşünür; ya da geleceğe ilişkin mutlu planlar yapar.

Sevgi, ister başkalarının uydurulmuş yaşamlarını açlıkla paylaşarak olsun, ister yaşanılan anda, geçmişe ya da geleceğe atılarak yaşansın; bu soyutlanmış ve yabancılaştırılmış sevgi biçimi gerçeğin, tekbaşınalığın, ayrı olmanın kişiye verdiği acıyı uyuşturmaya yarar.

Küçük kız hiçbir zaman anne ve babasının ne düşündüklerini ve duyduklarını bilmeyecek; havada her zaman bilinmeyen, esrarengiz bir dalgalanma olacaktır. Sonuçta küçük kız, dünyadan elini, eteğini çekecek, içine kapanacak, herkesten kaçacak ve bu tavrı, sonraki sevgi ilişkilerine de yansıyacaktır. Bunun da ötesinde içe kapanmanın sonuçları, aşırı huzursuzluğa dünyada güven içinde olmama duygusunun gelişmesine; aşın heyecanlar yaşamanın tek yolu olan mazoşist eğilimlere yol açar. Her türlü dinsel değer, güncel yaşamımızın dışına çıkmıştır. Günlük yaşam maddesel rahat ve kişilik pazarında başarı peşinde koşmaktan geçmektedir. Dünyevi uğraşlarımızın ilkeleri, farkedilme ve kendini övmedir.

(İkincisine çokluk «bireycilik» ya da «bireysel öncülük» denmektedir). Tümüyle dinsel kültürlere bağlı insanlar sekiz yaşında bir çocuğa benzetilebilirler, bu yaşta bir çocuk babasının yardımını gereksinir; ama öte yandan babasının öğüt ve ilkelerini kendi yaşamında uygulamaya başlamıştır.

Çağdaş insansa üç yaşında bir çocuk konumundadır. Ancak gereksinim duyduğu an baba diye bağırır. Gereksinimi yoksa eğer oyununa dalıp gider. Bu nedenle yaşamımızı Tanrının ilkelerine göre düzenlemek verine, insan biçimli bir Tanrıya çocuk gibi bağlanarak yasadığımız için bizler, Ortaçağın dinsel kültüründen çok puta tapan ilkel kabilelerin dinsel kültürüne yatkınız.

Nesnel düşünce, becerisi akıllılıktır; düşünmenin ardındaki duygusal durum ise alçakgönüllülüktür. Nesnel olabilmek yani kişinin aklını kullanabilmesi; ancak kişi alçak gönüllü tavır içindeyse ve kendini çocukluğundaki kadiri-mutlak, alimi-mutlak olma hayalindenkurtarabilirse olasıdır

16 Mart 2017

Erich Fromm - Umut Devrimi


Yaşamın yapısında umut ve inanca bağlı olan ve onların bir halkasını oluşturan bir öge daha vardır: cesaret, ya da Spinoza'nın adlandırmasıyla, direnme gücü. Belki de direnme gücü belirgin, daha açık bir anlatım, çünkü günümüzde cesaret daha çok yaşama yürekliliğini değil de ölme yürekliliğini göstermede kullanılıyor. Direnme gücü, umut ve inanç'ı, boş iyimserliğe ya da usdışı inanç'a dönüştürerek — dolayısıyla onları yokederek — bu ikisinden ödün verme yönünde baştan çıkarılmaya karşı koyma yetişidir. Direnme gücü, dünya "evet" sözcüğünü duymak istediğinde "hayır" diyebilme yetişidir.

Ancak direnme gücünün bir diğer yönünü dile getirmezsek, onu tam olarak anlayamayız. Bu, korkusuzluktur. Korkusuz kişi gözdağmdan, hatta ölümden bile korkmaz. Ama çoğu kez olduğu gibi, "korkusuz" sözcüğü, tümüyle farklı birkaç yaklaşımı ve davranışı daha kapsar. Yalnızca en önemli üç tanesini söylüyorum: Birincisi, kişi yaşamayı umursamadığı için korkusuz olabilir; ona göre yaşam pek değerli değildir, dolayısıyla ölme tehlikesi karşısında bile korkusuzdur; ama ölümden korkmamasma karşın yaşamdan korkabilir. Korkusuzluğu, yaşam sevgisinden yoksun oluşundan kaynaklanmaktadır; yaşamını tehlikeye atma konumunda olmadığı zaman, genellikle korkusuz değildir. Hatta, yaşam korkusundan kendisinden korkmaktan, insanlardan korkmaktan kaçınmak için sık sık tehlikeli durumlar arar.

İkinci bir korkusuzluk türü de, ister bir insan olsun ister bir kurum ya da fikir, bir tapıma, onun yaşamını paylaşıyormuşçasına boyuneğmiş bir kişinin korkusuzluğudur; tapımın buyrukları kutsaldır; bedeninin yaşamını sürdürmek için ortaya koyduğu buyruklardan çok daha zorlayıcıdırlar. Bu tapımın buyruklarına uymamayı ya da onları kuşkuyla karşılamayı başarabilse, tapım ile özdeşliğini yitirmek tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır, buysa, kişinin kendisini son derece soyutlanmış bir durumda, dolayısıyla deliliğin eşiğinde görme tehlikesini doğurmak anlamına gelmektedir.

Üçüncü korkusuzluk türüyse, kendi kendisiyle kalan, kendine güvenen ve yaşamı seven, tam anlamıyla gelişmiş insanlarda görülür. Doymakbilmezliği yenmiş kişi, herhangi bir tapıma ya da herhangi bir şeye tutunmaz, dolayısıyla yitirecek hiçbir şeyi yoktur: zengindir çünkü boştur, güçlüdür çünkü arzularının esiri değildir. Tapımlardan, usdışı isteklerden ve düşlemlerden (fantezilerden) kopabilir çünkü kendi içinde ve dışında gerçeklikle tam bir ilişki içindedir. Böyle bir insan tam "aydmlanmışhk"a ulaşmışsa, tümüyle korkusuzdur. Ereğine doğru ilerlemiş, ancak henüz varmamışsa, onun korkusuzluğu da tam olmayacaktır. Ancak, tam anlamıyla kendisi olmaya doğru bir adım atmaya çalışan herkes, korkusuzluk yönünde yeni bir adım atıldığında, çok kesin bir güç ve sevinç duygusunun uyandınldığını bilir. Yeni bir yaşam evresinin başlamış olduğunu duyumsar. Goethe'nin dizelerindeki hakikati hissedebilir: "Evimi bir hiçliğin üzerine kurdum, bu yüzden bütün dünya benimdir."

Umut ve inanç, yaşam 'in temel nitelikleri olduklarından doğaları gereği statükoya bireysel ve toplumsal olarak yüceltme yönünde hareket ederler. Sürekli bir değişme süreci içinde bulunmak ve asla herhangi bir belirli anda aynı kalmamak, yaşamın niteliklerinden biridir.

Gerek organik yaşam ve inorganik madde tanımlamaları, gerek ikisi arasındaki sınırı tartışmanın yeri burası değil. Kuşkusuz, günümüz biyoloji ve genetiği açısından, geleneksel ayrımlar tartışma götürür duruma gelmiştir; ancak bu ayrımların geçerliliğini yitirdiğini kabul etmek yanlış olacaktır; yerlerine yenilerini koymak değil, bunları arındırmak gerekmektedir.

Atıl, hareketsiz duran yaşam ölmeye eğilimlidir; eğer atıllık eksiksizse, ölüm gerçekleşmiş demektir. Buna göre, yaşam, hareket etme niteliğinden ötürü, statüko'dan kurtulup çıkmak ve onu aşmak eğilimindedir. Ya daha güçlü hale geliriz ya daha zayıf, ya daha akıllı ya daha ahmak, ya daha yürekli ya daha korkak. Her saniye, iyi ya da kötüye götürecek bir karar verme anıdır. Tembelliğimizi, doymakbilmezliğimizi ya da nefretimizi ya besleriz, ya da açlıktan öldürürüz. Ne kadar beslersek o kadar güçlenir; ne kadar aç bırakırsak o kadar zayıflar, güçsüzlesin

Birey için geçerli olanlar, toplum için de geçirlidir. Toplum, durağan değildir; gelişmezse, kokuşur; statüko'ya daha iyiye doğru yükseltmezse, kötüye doğru bir değişme gösterir. Çoğu kez toplumu oluşturan bireyler ya da topluluklar olarak hareketsiz durabileceğimiz ve belirli bir durumu şu ya da bu yönde değiştirmeyebileceğimiz yanılsamasına kapılırız. Bu en tehlikeli yanılsamalardan biridir. Hareketsiz durduğumuz an kokuşmaya başlarız.

11 Eylül 2016

Erich Fromm "Bütün ağır psikolojik hastalıkların temelinde narsizm yatar."

  
Açgözlülük içsel bir boşluğun sonucudur.

Bütün ağır psikolojik hastalıkların temelinde narsizm yatar.

İnanç insanın varoluşunun bir koşuludur. Sevgiyle olan ilişkisi açısından bunun anlamı kişinin kendi sevgisine olan inancı, başkalarında sevgi yaratabilme ve bu sevginin geçerliliğidir.

Sevgi bir etkinliktir. Edilgen bir olay değildir. Bir şeyin içinde olmaktır. Bir şeye kapılmak değildir. Sevginin etkin özelliği, en genel biçimde şöyle tanımlanabilir: Sevgi; kendinden bir şeyler vermektir, karşındakinden almak değil.

Gerçek sevgi, sonunda ayrılık var gibi görünse bile, insanın sevdiği kişiyi mutlu olacağı yere doğru uğurlamaktan çekinmemesidir.Eğer kişi sevdiğini uğurlamaktan çekinir ve sahiplenmeye kalkarsa, kendine hizmet etmiş olur.

Güç, insanların çoğuna tüm şeylerin en gerçeği olarak göründüğü halde, insanlık tarihi onun tüm insani başarılar içinde en geçici olduğunu kanıtlamıştır.

Karanlıkta ıslık çalmak ortalığı aydınlatmaz.

Psikiyatri bazı kimselerin akıllarını kaçırma nedenleriyle ilgilenir ama asıl sorun, insanların çoğunluğunun neden akıllarını kaçırmadığıdır.

Ancak kendinden bir şey verebilen kişi zengindir

İnsanın yaşamdaki ana görevi kendisini doğurmak, olma potansiyeline sahip olduğu şeyi olmaktır. Çabasının en önemli ürünü, kendi öz kişiliğidir..

Modern insanın mutluluğu, vitrinlere bakarak kendinden geçmek ve parasının yettiği her şeyi peşin ödeyerek ya da taksitle satın almaktır.

Derin ve ihtiraslı sev! Kalbin kırılabilir ama hayatı dolu dolu yaşamanın tek yoludur.

Tüm uygarlığımız, karşılıklı kar sağlayan bir alışveriş düşüncesi, satın alma açlığı üzerinde yükseliyor.

Direnme gücü, dünya evet sözcüğünü duymak istediğinde hayır diyebilme yetisidir.

İnsanın hayattaki temel görevi kendisini doğurmaktır.

İyileşmenin ilk şartlarından birisi de; kişinin şaşırarak kendi bilmediği yönlerini tanımasıdır.

Gerçek hiçbir zaman şiddet tarafından çürütülemez.

İnsanın insana kattığı anlam dışında yaşamın hiçbir anlamı yoktur. İnsan başkalarına yardım etmediği sürece yapayalnızdır.

Topluma lüzumsuz bilgiler verirseniz, gereksiz bir kalabalık oluşur…

Düşünmek günah işlemeye benzer, insan onun zevkini bir kez tattı mı artık ondan bir daha vazgeçemez.

Anlaşılan şu ki, ortalama insan için büyük bir gruba ait olmamanın hissi kadar dayanılmaz bir his yok.

Sevgi, özgürlüğün çocuğudur, hiçbir zaman baskının ve şiddetin değil.

Seven, sevileni her zaman özgür bırakmalı, Ve sevdiğinin ruhuna inanmalıdır.

Daha iyi olanı değil, sana kendini daha iyi hissettireni seçmelisin.

Mutluluk tanrıların bir hediyesi olmayıp insanın içsel üretkenliğinin bir başarısıdır.

Bir şeyi yapamayacağıma inanırsam, yapamam. Ama yapabileceğime inandığımda, başlangıçta buna gücüm olmasa bile bu gücü elde ederim.

Geçmişin tehlikelerinden biri köle olmaktı, geleceğin ki, robot olmaktır.

13 Aralık 2015

Erich Fromm "Gerçek hiçbir zaman şiddet tarafından çürütülemez."

Açgözlülük içsel bir boşluğun sonucudur.
 
Ancak kendinden bir şeyler verebilen kişi zengindir.
 
Ancak kendimize inanç duyduğumuz zaman, başkalarına da inanç duyabiliriz.
 
 Anne sevgisi koşulsuzdur, koruyucudur, sıcak bir sığınaktır. Koşulsuz olduğu için denetlenemez ya da elde edilemez.
 
Aşk 'Seni Seviyorum çünkü sana ihtiyacım var' diye başlar, 'Sana ihtiyacım var... çünkü seni seviyorum' diye olgunlaşır.
 
Bilmek ve hala bilmediğimizi düşünmek en yüce marifettir.Bilmemek ve buna rağmen bildiğimizi düşünmek bir hastalıktır.
 
Bir amaca yönelik olmayan sevgide ancak, gerçek sevgi açılıp gelişir.

Birçok kişi, sevme sorununu ilkel bir biçimde ele almakta, kendi sevebilme gücünden, sevme ediminden çok sevilme olarak görmektedir. Onlar için sorun, nasıl sevilebilecekleri, nasıl sevimli olabilecekleridir.

Birini mükemmel olduğu için sevmezsin. "O" sen sevdiğin için mükemmeldir.
 
Bu açıdan bakılırsa insanın kattığı anlam dışında yaşamın hiçbir anlamı yoktur; insan başkalarına yardım etmediği sürece yapayalnızdır.
 
Burası ve şimdiki an sonsuzluktur.
 
Bütün ağır psikolojik hastalıkların temelinde narsisizm yatar.
 
Cinsel sevgi iki kişilik yalnızlıktır.
  
Çaresiz birini sevmek, yoksul ve yabancı birisini sevmek, kardeş sevgisinin ilk adımıdır.
 
Derin ve ihtiraslı sev… Kalbin kırılabilir ama hayatı dolu dolu yaşamanın tek yoludur.

 Düşünmek günah işlemeye benzer, insan onun zevkini bir kere tattı mı artık ondan bir daha vazgeçemez.
 
 Eğer ben sahip olduklarım isem ve sahip olduklarımı kaybettiysem; Kimim ben?
  
Eğer sevgi bir çiçekse, saygı onu koruyan saksıdır. Çiçek solmaya başlamışsa dikkat edin saksı mutlaka çatlamıştır.
  
Eğer sevginizi sevgi doğurmuyorsa bu, sevginizin, sevgi üretemediği anlamını taşır. Eğer seven kişi olarak yaşamınızı ortaya koyuyor ama sevilen bir kişi olamıyorsanız, sevginiz güçsüzdür. Şanssızlıktır.
   
Eğitim, bir çocuğa özel yeteneklerinin fakına varması için yardım etmektir. Eğitimin zıddı yönlendirmedir.
  
 En önemli verme edimi, maddi şeyler değil aksine insana özgü dünyadan bir şeyler vermektir.
  
Erkekler zaferin, kadınlar ise yenilginin karakter özelliklerini taşıdıkları için, kadın-erkek ilişkilerinde, üstünlük ve yenilgi özelliklerini taşımayan bir beraberliğe rastlamak mümkün olmamaktadır.
  
Geçmişin tehlikesi esir olmaktı, geleceğin tehlikesi ise robot olmak.
 
Gerçek bilgiye erişmenin tek yolu sevme edimidir. Ancak bir insanı nesnel olarak tanıyarak, onun değişmeyen özüyle, sevgi edimi ile kavrayabiliriz.
  
Gerçek hiçbir zaman şiddet tarafından çürütülemez.
  
Günümüzde insanların mutluluğu "eğlenmeye" dayanmakta. Eğlenmenin altındaysa "almanın", tüketmenin doygunluğu yatmaktadır.
 
Günümüzde psikiyatri, psikoloji ve psikoanaliz insanları manipüle etmenin bir yolu olarak kullanılma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
 
Hiçbir şey yaratıcılığı aşk kadar teşvik etmez, tabi aşkın gerçek olması koşuluyla.
  
Haset, kıskançlık, hırs, her çeşit açlık, bunların tümü tutkudur. Sevme ise zorlama olmadan sadece özgür olunduğunda yaşanabilen, insan gücünü somutlayan bir eylemdir.
 
Her insan mutlu olamaz... Çünkü; gereğinden fazla özler dünü, hak ettiğinden fazla düşünür yarını; ve hiç hak etmediği kadar bilinçsizce yaşar bugünü. Her insan mutlu olamaz. Çünkü; gereğinden fazla özler hayatından çıkanları. Hak ettiğinden daha büyük umutla bekler hayatına girecekleri ve asla göremez yanı başındakileri.
  
Hiçbir şey yaratıcılığı aşk kadar teşvik etmez, tabi aşkın gerçek olması koşuluyla.
 
İnanç insanın varoluşunun bir koşuludur. Sevgiyle olan ilişkisi açısından bunun anlamı kişinin kendi sevgisine olan inancı, başkalarında sevgi yaratabilme ve bu sevginin geçerliliğidir.

   İnançlı olabilmek cesur olmayı tehlikeye atılabilmeyi acı ve düş kırıklığına hazırlıklı olmayı gerektirir. Emniyet ve güvenliği yaşamın birinci koşulu sayanlar inançlı olamazlar.
   
İnsan yaratma süreci içinde kendini dünya ile bütünleştirir. Tam çözüm, insanlarası birlikteki başarıda, bir başka insanla sevgi içinden kaynaşmada yatmaktadır.
Mantıklı düşünce kavramından bir kuramın oluşturulmasına doğru atılan her adımda inanca gerek vardır.
 
Ortak yaşam birliğinin tersine, olgun sevgi kişinin kendi bütünlüğünü, bireyselliğini koruyarak gerçekleştirdiği birliktir. Sevgi, insanı diğer insanlardan duvarları yıkan, onu diğerleriyle birleştiren, etkin bir güçtür. Sevgi kişinin soyutlanma ve ayrı olma duygularını yenmesini sağlar, kendisi olmasına, bütünlüğünü yitirmesine yol açar.

    Otomatlar birbirlerini sevmedikleri gibi Tanrı'yı da sevmezler.
   
 Otomatlar sevemezler. Onlar sadece "kişilik paketleri"ni birbirleriyle değiştirirler ve ucuza kapatma peşinde koşarlar.
 
Ölüm keskin bir acıdır. Fakat yaşamadan ölme düşüncesi katlanılmaz bir ızdıraptır.
    
Önemli bir problemde, yetkinizi aştığı halde size danışılıyorsa, kahramanlık yapmayın.Çünkü mutlaka olaya çözüm değil, suçlu aranıyordur.

    Özel mülkiyetin, ona sahip olmayan insanlar için bile ne kadar önemli, dokunulmaz olduğuna çok güzel bir örnek şöyledir. Almanya'da birinci dünya savaşından sonra insanlar çok zor şartlar altında iken bir referandum yapılır ve insanlara sorulur Savaşı kaybetmemizin sorumlusu olan Alman imparatoruna/luğuna ait mülklere el konulması ve bunun fakir /zor durumdaki halk yararına kullanılması veya mülkiyete dokunulmaması hakkında ne istedikleri". Referandum sonucunda özel mülkiyet kendilerine ait olmadığı halde halk "Hayır el konulmamalı kararını alır.

Sevgi ancak iki insan birbirlerine varlıkların özünden bağlanır, her biri kendisinin varlığının özünden tanırsa, gerçekleşir.
 
Sevgi bir etkinliktir; edilgen bir olay değildir; bir şeyin içinde olmaktır, bir... şeye kapılmak değildir. 
 
Sevginin etkin özelliği, en genel biçimde şöyle tanımlanabilir; Sevgi vermektir, almak değildir.
 
Sevgi, narsisizmin hemen hemen olmadığı alçakgönüllülüğün, nesnelliğin ve düşüncenin gelişmekte olduğu yerde vardır.
    
Sevgi, sevdiğimiz şeyin yaşaması, gelişmesi için duyduğumuz etkin ilgidir.
 
Sevgi, sevgi üreten bir güçtür. Güçsüzlük, sevgi üretememektir.
 
Sevgide insan en azından yalnızlıktan kaçıp sığınacağı bir liman bulabilir. iki kişi, dünyaya karşı bir tür ortaklık kurar ve u iki kişilik bencilliğin sevgi olduğu yanılgısına düşülür.
 
Sevgiden vazgeçmek olanaksız olduğuna göre sevgi konusundaki başarısızlıkların üstesinden gelebilmenin bir tek uygun yolu olarak bu başarısızlıkların nedenlerini gözden geçirip, sevginin anlamını incelemeyi geliştirmek kalıyor.
 
Sevginin yalnızca ayrıcalıklı bireysel değil de sosyal bir olgu olarak gerçekleşebilirliğine inanmak, insanın doğasını bilerek temellendirilmiş ussal bir inançtır.
 
Sevme sanatının uygulanabilmesi, inancın da uygulanmasını getirir.
 
Sevmek bir eylemdir edilgen bir duygu değil. Bir şeyin "içinde olmaktır" bir şeye "kapılmak" değil. En genel biçimiyle sevmenin etkin yapısı, sevmenin almak değil öncelikle vermek olduğu biçiminde tanımlanabilir.
 
Sevmek kendini karşılıksız olarak adamak, sevgimizin sevilen kişide de sevgi oluşturacağı ümidini taşımak demektir. Sevgi bir inanç eylemidir. İnancı az olanın sevgisi de azdır.
   
 Sevmek öğretmenin tek yoludur.
    
Sıkılmama sevmenin tek koşuludur.
 
Tüketim ideoloğunun dileği bütün dünyayı yutmak; tüketici biberon için çığlıklar atan ebedi süt çocuğu.
 
Tüm uygarlığımız, karşılıklı kar sağlayan bir alış-veriş düşüncesi, satınalma açlığı üzerinde yükseliyor.
 
Yalan hiçbir şeyi yerinden kımıldatmaz.

04 Eylül 2013

Sevme Sanatı - Erich Fromm

Her sanat dalı disiplin, odaklanma ve sabır gerektirir. Sanatta ustalaşma, bir çocuğun yeni yürümeye başladığı evredeki gibi düşe kalka ama denemekten vazgeçmemekle elde edilir. Sevmek de içinde sevme ve sevilme eylemini birlikte muhafaza eden bir sanattır. Hatta diğer sanat dallarından daha fazla içgörüye ve anlayışa sahip olmaya ihtiyaç duyar. Bir ustası, bir kılavuzu yoktur; kişinin salt kendisi için ve tek başına edinebileceği bireysel bir deneyimdir.

Sevme Sanatı, bu sanatın nasıl ve hangi araçlarla icra edileceğinin anlatıldığı bir reçete ya da sevginin ne olduğu konusunda binlercesi bulunan bir kişisel gelişim kitabı değildir. Bunun çok ötesinde, artık bir klasik sayılan, hemen hemen tüm dünya dillerine çevrilen, yayımlandığı ülkelerde milyonlarca satan bu kitap, insanlığın geleceği için hümanist bir yaklaşım, sevme hakkında kusursuz bir felsefi manifestodur.

Sevme Sanatı, “sevmek” eyleminin ana hatlarını belirleyen ve bunu felsefe ve psikoloji temelinde ele alan, incitmeyen, eleştirmeyen, dili ve içeriği asla eskimeyen bir kitap.

“Psikoloji alanındaki en önemli çalışmalardan biri.” —The New York Times

Bu kitap, sevme sanatı konusunda hazır bilgi isyetenleri umut kırıklığına uğratacaktır. Tersine, burada gösterilmek istenen şey sevginin, belli bir olgunluğa erişmeden, rastgele herkesin tadabileceği bir duygu olmadığıdır. Kitabın amacı okuyucuya, bütün kişiliğini yaratıcı yönde geliştirmedikçe sevme çabalarının boşa çıkacağını, komşusunu sevme yetisi, gerçek alçakgönüllülük, gözüpeklik, inanç ve disiplin olmadan sevgide doygunluğa eremeyeceğini göstermektedir.
 
 “Sevgi, kişiyi diğer insanlardan ayıran duvarları yıkan, onu diğerleriyle birleştiren, insanın içindeki etkin güçtür.”
 
 
      Önsöz     Bu kitap, sevme sanatı konusunda hazır bilgi isteyenleri umut kırıklığına uğratacaktır. Tersine, burada gösterilmek istenen şey sevginin, belli bir olgunluğa erişmeden, rastgele herkesin tadabileceği bir du ygu olmadığıdır. Kitabın amacı okuyucuya, bütün kişiliğini yaratıcı yönde geliştirmedikçe sevme çabalarının boşa çıkacağını, komşusunu sevme yetisi, gerçek alçakgönüllülük, gözüpeklik, inanç ve disiplin olmadan sevgide doygunluğa eremeyeceğini göstermektir . Bu özelliklerin az bulunduğu bir ekinde sevme yetisi, ele geçirilmesi zor bir başarı olarak kalır. Ya da herkes kendi kendine gerçekten sevmeyi bilen kaç kişi tanıdığını sorar durur. 
 
Gene de işin güçlüğü kişiyi, sevgi için gerekenleri, sevgi konusundaki güçlükleri alıkoymamalıdır. Gereksiz bir karışıklık yaratmamak için bu konuyu elimden geldiğince teknik olmayan bir dille işlemeye, gene aynı düşünceyle sevgi üzerine daha önce yazılanlara çok az değinmeye çalıştım. 
 
Uygun bir çözüm yolu bulamadığım bir baş ka sorun da şu oldu: Daha önce yazdığım kitaplarda açıkladığım düşünceleri burada yinelemekten kaçınamadım. Özellikle Özgürlükten Kaçış, Kendini Savunan İnsan ve Sağlıklı Toplum’u okuyanlar bu kitapta, daha öncekilerde rastladıkları birçok düşünceyi bulaca klardır. Bununla birlikte Sevme Sanatı hiç de baştan sona bir yineleme değildir. Daha önce anlatılanların ötesinde pekçok yeni düşünce vardır burada; sonra, eski düşünceler de bir tek konuda, sevme sanatı çevresinde toplandıklarından yeni boyutlar kazanmıştır. Erich Fromm
 
  Arka Kapak
Hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şeyi sevemez. 
Hiçbir şey yapamayan, hiçbir şeyden anlamaz. 
Hiçbir şeyden anlamayan insan değersizdir. 
Oysa anlayan biri, hem sever hem fark eder hem de görür... 
Bir şeyde ne kadar çok bilgi varsa, 
O kadar büyük sevgi vardır... 
Bütün meyvelerin çileklerle aynı zamanda olgunlaştığını zanneden biri, 
üzümleri hiç tanımıyor demektir. Paracelsus  
 

17 Temmuz 2013

Erich Fromm - Sevginin ve Şiddetin Kaynağı " İnsan Kurt Mu, Kuzu Mu "

Bazıları insanların kuzu, bazıları da kurt olduğuna inanır. Bunların ikisi de kendi görüşlerini destekleyecek uygun kanıtlar bulabilirler, insanların kuzu olduğunu ileri sürenlerin şunları belirtmeleri yeter: Kendileri için zararlı olsa bile, insanlar onlara söylenenlerden kolaylıkla etkilenirler; yıkımdan başka birşey getirmeyen savaşlarda önderlerini körü körüne izlerler; belli bir inançla söylenen, kaba kuvvetle de desteklenen her şeye —papazların ve kralların sert tehditlerinden gizli ya da açık dolandırıcıların kandırıcı çağrılarına dek her türlü saçmalığa— inanırlar. Bu durumdaki insanların çoğu, kendilerini kandırmak için korkutucu ya da tatlı bir sesle konuşanların karşısında kendi isteklerinden vazgeçmeye hazır, kolaylıkla etkilenebilen, yan uyanık çocuklara benzerler. Gerçekten de çoğunluğa karşı direnecek ölçüde güçlü inancı olan kişi kural değil, istisnadır; çağdaşlarının alaya aldığı, ama yıllar sonra hayran olunacak bir istisna.
 
 Büyük Engizitörler ve diktatörler kendi düzenlerini oluştururken insanların kuzu olduğu fikrine dayanmışlardır. Dahası, insanların kuzu ya da koyun" olduğu, bu nedenle kendileri adına karar verecek önderlere gereksinme duydukları inancı yüzünden önderler de şuna içten inanmışlardır: Kendileri, insanlara istediklerini verdiklerinde —acı olsa da— ahlaksal bir görevi yerine getirmekte, insanların omuzlarından sorumluluk ve özgürlük yükünü almaktadırlar.
 
İnsanların çoğu koyunsa, nasıl oluyor da bir koyunun yaşamından farklı oluyor yaşamları? insanlık tarihi kanla yazılmıştır; insanın istencini kırmak için şiddetin şaşmaz bir biçimde uygulandığı bir tarihtir bu. Hitler milyonlarca Yahudi'yi tek başına mı yok etti? Stalin siyasal düşmanlarını kendi başına mı ortadan kaldırdı? Bu kişiler yalnız değildiler; kendileri için yalnız isteyerek değil, koşa koşa adam öldüren, işkence yapan binlerce yardımcıları vardı, insanın insana karşı acımasızlığına her yerde —acımasız savaşlarda, cinayet ve ırza geçmelerde, güçlünün güçsüzü sömürmesinde, işkence gören, acı çeken canlıların inlemelerine kimsenin kulak vermemesinde, bunlara herkesin yüreğini kapamasında— tanık olmuyor muyuz? Bütün bunlar Hobbes gibi düşünenleri homo homini lupus (insan insanın kurdudur) inancına götürdü. Bu gerçekler bugün de çoğumuza, insanın doğuştan kötü ve yıkıcı olduğunu, en çok sevdiği eğlenceden, daha azılı katillerden korktuğu için vazgeçen bir katil olduğunu düşündürüyor.
 
 Oysa her iki sav da bizi şaşkınlığa düşürüyor. Geçmişte açık ya da gizli birçok katili ya da sadisti kişisel olarak tanımış olabiliriz; ama bunlar kural değil, istisnadır. Sizin, benim ya da birçok normal insanın kuzu postuna sarınmış kurtlar olduğumuza, "gerçek kişiliğimizin" şimdiye dek bizi hayvanlar gibi davranmaktan alıkoyan yasaklardan kurtulduğumuz zaman ortaya çıkacağına mı inanmalıyız? Doğru olmadığını kanıtlamak kolay olmasa da bu görüş bütünüyle inandırıcı değildir. Günlük yaşamda insanların misilleme korkusu duymadan girişebileceği sayısız zulüm ve sadizm olanakları vardır, ama çoğu insan bu olanakları kullanmaz. Aslında insanların çoğu zulüm ve sadizmle karşılaştıklarında belli bir hoşnutsuzlukla tepki gösterirler.
 
 Öyleyse burada ele aldığımız şaşırtıcı çelişkiden başka ve ondan daha iyi bir açıklama bulunabilir mi? Bu sorunun en yalın yanıtı olarak, az sayıda kurtla bir sürü koyunun birarada yaşadığını mı kabul edelim? Kurtlar öldürmek, koyunlar birisinin peşinden gitmek istiyorlar. Bu yüzden kurtlar koyunlara adam öldürtüyor, cinayet işletiyor, insan boğazlatıyorlar; koyunlar da hoşlandıklanndan değil, yalnıza birisinin peşinden gitmek istedikleri için boyun eğiyorlar buna. Gene de katiller, yapüklannın soylu bir şey olduğunu kanıtlamak için masallar uydurmak zorunda kalıyorlar. Koyunlann çoğunun kendileri gibi davranmalarını sağlamak için kurtlar, özgürlüklerinin tehdit edildiğini, süngülenen çocuklann, ırzlarına geçilen kadınlann, çiğnenen onurlann öcünü aldıklanm söylüyorlar. Yanıt akla uygun görünüyor, gene de bazı kuşkular var. Bu yanıtla iki ayn insan ırkının —kurtların ve koyunlann—bulunduğu mu söylenmek isteniyor? Dahası, yaradılıştan öyle olmadıklarına göre, nasıl oluyor da koyunlar, şiddet kendilerine kutsal bir görev olarak da sunulsa, kurtlar gibi davranmaya razı edilebiliyorlar? Kurtlar ve koyunlarla ilgili varsayımımız akla yatkın değildir, bu durumda kurtların, insan yaradılışının temel niteliğini gösterdiği, çoğunluğa göre daha açık bir biçimde gösterdiği doğru olmasın sakın? Bütün bunlardan sonra, bu iki yanlı olasılığın bütünüyle yanlış olduğunu da düşünebiliriz. Belki insan hem kurttur hem de koyun — ya da ne kurttur ne de koyun.
 
 Ulusların düşmanlarını yok etmek için en yıkıcı güçleri kullanmayı tasarladıkları, kendilerinin de bu yıkımda yok olacaklarını bilmelerine karşın amaçlarından vazgeçmedikleri günümüzde, bu soruların yanıtlan büyük bir önem taşıyor. İnsanın doğuştan yok etme eğilimi taşıdığına şiddet ve güç kullanma gereksinmesinin insanın içinden doğduğuna inanırsak gittikçe artan vahşete karşı direncimiz zayıflayacaktır. Bazılarımız daha ileri ölçüde olmak üzere, hepimiz kurtsak, kurtlara karşı neden direnelim o zaman?
 
İnsanın kurt mu, kuzu mu olduğu sorusu, daha geniş ve daha genel bir anlamda, Batıdaki tannbilimsel ve düşünsel görüşün en temel sorunlarından birinin başka biçimde dile getirilişidir: insan aslında kötü ve çürümüş müdür, yoksa iyi ve kusursuz kılınabilecek bir yaratık mıdır? Tevrat'ta insan temelde çürük olarak kabul edilmez. Adem'le Havva'nın Tann'nın buyruğunu dinlememeleri günah olarak adlandırılmaz; kitabın hiçbir yerinde bu başkaldırmanın insanı kötüleştirdiğini gösteren bir şey yoktur. Tam tersine bu başkaldırma insanın kendisinin farkında olmasını, seçme yetisini kullanabilmesini sağlar. Böylece son çözümlemede bu ilk başkaldırma eylemi, insanın özgürlüğe doğru attığı ilk adımdır. Öyle anlaşılıyor ki, Adem'le Havva'nın başkaldırması Tann'nın planladığı bir şeydir; çünkü peygamberlerin getirdiği görüşe göre insan, Cennet'ten kovulmasaydı, kendi tarihini yaratamayacak, insanca güçlerini geliştiremeyecek, henüz birey olmadığı eski uyumun yerine tam gelişmiş bir birey olarak doğayla yeni bir uyum kuramayacaktı. Ayrıca peygamberlerin Kurtancı'nın geleceğini söyleyen görüşlerinde de insanın kesinlikle temelde kötü olmadığı ve Tann'nm özel bir lûtfu olmaksızın kurtanlabileceği sezilir. Ancak bu görüşlerde insanın iyilik yetisinin her zaman ağır basacağı gibi bir anlam yoktur. İnsan kötülük yaparsa daha kötü olur. Bu yüzden kötülüğünü sürdürdüğü için Firavun'un yüreği "katılaşır"; öylesine katılaşır ki artık değişme ya da tövbe etme olanağı kalmaz. Tevrat'ta iyi edimler ölçüsünde kötü edimlere de örnekler verilir; Kral Davud gibi yüce kişiler bile kötülük yapanların dışında bırakılmaz. Tevrat'taki görüş, insanda iki yetinin —iyilik ve kötülük yapma yetisinin— bulunduğu, insanın iyiyle kötü, kutsamayla lanet, yaşamla ölüm arasında seçme yapabileceği yolundadr. Tann bile insanın bu seçmesine kanşmaz; iyiliği gerçekleştirecek ölçütleri öğretmek, kötülüğü tanıtmak, insanlan uyarmak ve direnmelerini sağlamak amacıyla habercilerini, peygamberlerini göndererek yardım eder onlara. Bunlar yerine getirildikten sonra insan "iki yönlü çabası"yla (iyiliğe ve kötülüğe yönelik çabasıyla) haşhaşa bırakılır ve karar yalnızca onun olur.
 Bunun Hıristiyanlık'taki gelişimi değişik olmuştur. Hıristiyan Kilisesi'nin gelişmesi sırasında Adem'in başkaldırması günah sayıldı. Bu, öylesine büyük bir günahtı ki yalnız Adem'in kişiliğini bozmakla kalmadı onun tüm çocuklarını da lekeledi; öyle ki, insan artık kendi çabasıyla bile bu kötülükten kurtulamıyordu. Ancak Tann'nın lütfü, insanlar için ölen İsa'nın ortaya çıkışı, insanın kötülüğüne son verebilir, İsa'yı benimseyenlere kurtuluş yolunu açabilirdi.
 
 Ne var ki bu ilk günah dogmasına Kilise'de hiç karşı çıkılmamış değildi. Pelagius buna karşı çıktıysa da başarılı olamadı. Kilise içindeki Yenidendoğuş insancılan doğrudan doğruya karşı çıkıp yadsıyamadıysalar da bu görüşü çürütmeye çalıştılar; oysa bu arada kilise içinde bazı kimseler buna daha aşın bir biçimde karşıydılar. Luther'e gelince o, insanın doğuştan kötü olduğu konusunda daha köklü bir inanca sahipti; oysa Yenidendoğuş ve Aydınlanma döneminin aydınları buna ters bir yönde büyük bir adım attılar. Bu düşünürler, insanda kötülüğün bütünüyle koşullann sonucunda doğduğunu, bu yüzden insanın seçme durumunda olmadığını savunuyorlardı. Kötülüğü yaratan koşullan değiştirin, insanın doğuştan gelen iyiliği hemen ortaya çıkacaktır, diyorlardı. Bu görüş Marx'la onun izleyicilerinin de düşüncelerini etkilemiştir. İnsanın iyiliğine olan inanç Yenidendoğuş'la başlayan büyük ekonomik ve siyasal gelişmelerin bir sonucu olarak insanın kendine güvenmesinden doğuyordu. Bunun tersine Birinci Dünya Savaşı'yla başlayıp Hitler'le Stalin'den öteye evrensel yoketme eylemi için yapılan bugünkü hazırlıklara dek uzanan Batı'daki ahlaksal çöküş, insamn kötülüğüne olan geleneksel inancı aynı yoğunlukla geri getirdi. Geleneksel inancın bu yoğunlukla geri gelmesi, insanın doğuştan getirdiği kötülük yetisinin küçümsenmesine karşı şifalı bir merhemdi aslında — ama bu tutum, insana olan inancını yitirmeyen kimselerin, bazan yanlış anlaşılarak, bazan da görüşleri çarpıtılarak alaya alınmalarına yol açtı.
 
İnsanın kötülük yetisini küçümsemekle suçlanan, görüşleri yanlış değerlendirilen birisi olarak ben, düşüncelerimde bu türden duygusal bir iyimserlik bulunmadığını belirtmek isterim. Uzun klinik deneylerden geçen bir ruhçözümleyici olarak benim insanın içindeki yıkıcı güçleri küçümsemem gerçekten zor olurdu. Bir ruhçözümleyici ağır hastalarda bu yıkıcı güçlerin etkisini görür, bu güçleri durdurmanın ya da enerjiyi yapıcı bir yöne çevirmenin ne denli güç olduğunu deneyleriyle saptar. Birinci Dünya Savaşı'nın başlangıcından bu yana kötülüğün fışkırırcasına dışa dökülmesine ve yıkıma tanık olmuş birisi için insan yıkıcılığının şiddetini ve yoğunluğunu görmemek de olanaksızdır. Bununla birlikte günümüzde insanları —aydınlan olduğu gibi sıradan insanları da— gittikçe artan bir hızla saran çaresizlik duygusu onları yeniden çürüme ve ilk günah görüşünü benimsemeye sürükleyebilir. Bu görüş, insanın doğuştan getirdiği yıkıcılığın bir sonucu olduğundan savaşın durdurulamayacağmı savunan yenilgici tutumun akla uydurulmuş biçiminden başka birşey değildir. Kusursuz gerçekçiliğine dayanarak kendi kendini yücelten bu görüş iki açıdan gerçekçi değildir. İlk olarak, yıkıcılık girişimlerinin yoğun olması hiç de bunların yenilemeyecek ya da ağır basacak girişimler olduğunu göstermez. Bu görüşteki ikinci yanlış, savaşların her şeyden çok ruhsal güçlerden doğduğunu savunmaktır. Toplumsal ve siyasal olguların ışığında bu "ruhsallık" yanlışı üzerinde uzun uzun durmak gereksizdir. Savaşlar siyaset, askerlik ve iş alanındaki önderlerin toprak kazanmak, doğal kaynaklan ele geçirmek, ticari çıkarlar sağlamak amacıyla aldıklan kararlann sonucunda çıkar. Savaşlar başka bir gücün insanın kendi ülkesine yönelttiği gerçek ya da varsayılan tehditlerine karşı savunma amacıyla ya da önderlerin kişisel şan ve ünlerini artırmak amacıyla yapılır. Bu önderler sıradan bir insandan pek farklı olmayan, başkalan için kendi çıkarlanndan vazgeçemeyecek bencil kişilerdir; ama zalim ve kötü kişiler de değillerdir. Bu tür—sıradan bir yaşam içinde zarardan çok iyilik yapacak— insanlar milyonlan yönetecek, en yıkıcı silâhlan denetleyecek duruma geldiklerinde, sonsuz zararlara yol açabilirler. Sivil yaşamda bunlar, olsa olsa kendi rakiplerini yok edebilirler; oysa güçlü ve egemen devletlerden oluşan dünyamızda ("egemen" sözcüğü burada, egemen devletin eylemlerini sınırlayan herhangi bir ahlaksal yasaya bağlı olmayan demektir) tüm insan ırkını ortadan kaldırabilirler, insanlık için gerçek tehlike olağanüstü güçlerin, —şeytan ya da sadist birinin değil— sıradan bir insanın eline geçmesidir. Savaş açmak için nasıl silâhlar gerekliyse, milyonlarca insanı yaşamlanni tehlikeye atmaya ve katil olmaya sürükleyebilmek için de nefret, öfke, yıkıcılık ve korku gibi tutkular gereklidir. Bu tutkular savaşı başlatmak için gerekli koşullardır; savaşın nedenleri değildir; tıpkı, silahlann ve bombaların kendi başlarına bir savaş nedeni olmamalan gibi. Birçok gözlemci nükleer savaşın bu bakımdan geleneksel savaşlardan aynldığını belirtmiştir. Her biri yüzbinlerce insanı öldürebilecek güçte nükleer başlıklı füzeleri bir düğmeye basarak gönderen adam bir askerin süngü ya da makinalı tüfekle insan öldürmesi gibi bir deneyden geçmeyecektir. Ne var ki nükleer füzeleri fırlatma işlemi bilinç üstünde bir buyruğu yerine getirmekten başka bir şey değilse de, böyle bir şeyi yapabilmek için kişiliğin daha derin katmanlannda yıkıcı itkiler değilse bile, yaşama karşı derin bir umursamazlık duygusunun bulunup bulunmadığı düşünülmelidir.
 
 Buna göre insan eğilimlerinin en kötü ve en tehlikeli temelini oluşturan üç olguyu belirteceğim; bunlar, ölüm sevgisi, hastalıklı narsisizm ve birlikte yaşayan insanlar arasındaki kandaşla cinsel ilişki saplantısıdır. Bu üç eğilim birleşerek insanı yıkmak için yıkmaya, nefret etmek için nefret etmeye götüren "çürüme belirtisi"ni oluşturur. "Çürüme belirtileri"nin karşısına "gelişme belirtileri" dediğim şeyi koyacağım; bu belirtiler ölüm sevgisine karşı yaşam sevgisini, narsisizme karşı insan sevgisini, kandaşla cinsel ilişki saplantısına karşı bağımsızlığı kapsıyor. Bu iki yönelişten biri pek az kişide sonuna dek gelişmiştir. Ama her insanın kendi seçtiği yolda, yaşam ya da ölüm, iyilik ya da kötülük yolunda ilerlediği yadsınamaz.

Erich Fromm – Sevginin ve Şiddetin Kaynağı

 Yaşam yaratmak, güçsüz insanda bulunmayan birtakım nitelikleri gerektirir. Yaşamı yoketmekse yalnızca bir tek niteliği -şiddete başvurmayı- gerektirir. Güçsüz insan, tabancası, bıçağı ya da kuvvetli bir bileği olduğu sürece başkalarının ya da kendisinin içindeki yaşamı yokederek onu aşabilir. Böylece, kendisini yadsıyan yaşamdan öç almış olur. Ödünleyici şiddet, güçsüzlükten doğan ve güçsüzlüğü ödünleyen bir şiddet türüdür. Yaratamayan bir insan, yok etmek ister, yaratırken, yok ederken salt bir yaratık olma rolünün ötesine geçer. Caligula'ya şunları söyletirken Camus, bu fikri özlü olarak dile getirmiştir: "Yaşıyorum, öldürüyorum, yok etmenin insanı kendinden geçiren gücünü yaşıyorum; bununla karşılaştırıldığında yaratmanın gücü çocuk oyuncağından başka bir şey değildir." Bu, sakatların, yaşamın kendilerinden insanca güçlerini olumlu bir biçimde ortaya dökme yetisini esirgediği kimselerin kullandığı şiddettir.