can yücel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
can yücel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2021

Ünlü beyin cerrahı Gazi Yaşargil'den tarihi düzeltme

Prof. Dr. Gazi Yaşargil, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in oğlu Can Yücel yerine kendisine burs vererek yurt dışına gönderdiği bilgisini düzeltti

Prof. Dr. Gazi Yaşargil, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in oğlu Can Yücel yerine kendisine burs vererek yurt dışına gönderdiği bilgisini düzeltti. Yaşargil, “Ne bana burs verildi ne Can’a” dedi.

Can’ı ikna ettim

Gazi Yaşargil meslektaşlarıyla gerçekleştirdiği buluşmada çok sık paylaşılan tarihi bir anekdotla ilgili de düzeltme yaptı. “Can Yücel yerine bana burs verildiği çok söyleniyor” diyen Yaşargil şöyle devam etti:

“Ama ne bana burs verildi ne de Can’a. Hasan Ali Yücel, Temmuz 1943’te yanıma gelerek ‘Gazi Bey, Can bana söyledi Viyana’ya gitmeye karar vermişsiniz. Ben de Can’ı İngiltere’ye göndereceğim. Lütfen onu ikna edin’ dedi. Ben de ikna ettim, yol gösterdim sadece. Ama ikimize de burs verilmedi. İkimizde ailemizin imkânlarıyla yurtdışına çıktık. Can çok iyi arkadaşımdı.”

Aşık olunca koca beyin şaşırıyor

Her insanın beyninin 150-200 odacıktan oluştuğunu ve her odacığın başka düşünceler ürettiğini anlatan Yaşargil şöyle devam etti:

“Beyin hastalıkları da bir odayı vuruyor. Geri kalanı yerinde duruyor. Beyin hem uzayı algılamaya çalışıyor hem de atomu parçalamaya çalışıyor. Her kararımızı yüzde 51 ile veririz. Sadece aşık olduğumuz zaman yüzde 100 karar veririz. Yani kimyevi anlaşma. Bazen bir bakış, şimşek çakar. O zaman nasıl oluyor ki koca beyin, yüz milyar hücre birden şaşırıveriyor. İnsan her şeyi unutuyor. Bir hücre gidiyor milyarlarca hücre arkasından gidiyor.”

‘Cep’i çocuklara yaklaştırmayın

Cep telefonlarının beyne etkisi konusunda henüz kesin bir çalışmanın olmadığını da belirten Yaşargil, cep telefonu kullanmadığını ve cep telefonlarının çocuklardan uzak tutulması gerektiğini söyledi.
Yaşargil, çevre kirliliğinin genlerimizi olumsuz etkileyeceği uyarısında da bulundu.

 

06 Mayıs 2021

Sardunyaya Ağıt - Can Yücel

İkindiyin saat beşte,

Başgardiyan Rıza başta

Karalar bastı koğuşa

İkindiyin saat beşte. 


Seyre durduk tantanayı

Tutuklayıp sardunyayı

Attılar dikkapalıya

İkindiyin saat beşte.

Yataklık etmiş zaar

Suçu tevatür ve esrar,

Elbet bir kızıllığı var

İkindiyin saat beşte.


Dirlik düzenlik kurtulur,
Müdür koltuğa kurulur,
Çiçek demire vurulur
İkindiyin saat beşte.

Canların gözleri, yaşta,
Aklı idamlık yoldaşta,
Yeşil ölümle dalaşta
Sabahleyin saat beşte.

Fazıl Say-Serenat Bağcan 'Sardunya'ya Ağıt' [Can Yücel] - YouTube 


 


16 Şubat 2020

Buluşmak Üzere - Can Yücel

Diyelim yağmura tutuldun bir gün
Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek
Öbür yanda güneş kendi keyfinde
Ne de olsa yaz yağmuru
Pırıl pırıl düşüyor damlalar
Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın
Dar attın kendini karşı evin sundurmasına
İşte o evin kapısında bulacaksın beni 

Diyelim için çekti bir sabah vakti
Erkenceden denize gireyim dedin
Kulaç attıkça sen
Patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan
Ege denizi bu efendi deniz
Seslenmiyor
Derken bi de dibe dalayım diyorsun
İçine doğdu belki de
İşte çil çil koşuşan balıklar
Lapinalar gümüşler var ya
Eylim eylim salınan yosunlar
Onların arasında bulacaksın beni

Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya
Çakmak çakmak gözleri
Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı
Herkes orda sen de ordasın
Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından
Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim
Özgürlüğe mutluluğa doğru
Her işin başında sevgi diyor
Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili
Bi de başını çeviriyorsun ki
Yanında ben varım

12 Ağustos 2019

Şiire saygı duruşudur Can Yücel’i anmak.

   “ Ölüm bir eşek şarkısıdır / Gelir geçer göçer. ”
Can Yücel Antik Romalılar yitirdikleri insanlar için ‘ öldü’ sözcüğünü kullanmazlarmış, kullandığımız diğer ‘vefat etti’ vb. ifadelerde değilmiş tanımları. “yaşadı” derlermiş ölen için. Can Yücel’i anarken de söylenebilecek en doğru söz bu olsa gerek: O ölmedi, yaşadı… Ne de olsa “Yaşamı onun en güzel şiiri..”

Çağdaş Türk Şiiri’nin Can’ı artık yoktu, okurlarının ve Datça’nın Can Baba’sı dünyayı terk etmiş, son yıllarını geçirdiği ve çok sevdiği cenneti Datça’dan başka diyarlara yola çıkmıştı bile…
1999 yılının ağustos ayında yitirdiğimiz Can Yücel’in aramızdan ayrılışının üzerinden .. yıl geçti, ancak şiirleri her zaman bizimle ve olmaya da devam ediyor. Son birkaç yıldır kapalı olan “ Can Evi”, şairin mezarının tahrip edilmesiyle yaşadığımız üzüntüyü daha da artırmış olsa da şiirleri ve anılarıyla O’nu anmak bir nebze avutacaktır bizi…

“Belkim bir kertenkeleydim
piç edilmiş bir yağmurun serini

can-yucel-in-mezari-

bir güzelin çirkiniydim
çirkinlerin en güzeli
yeşil koşsa güneşlerin gölgesi
ben en hızlı yeşiliydim
kurbağa yarışlarında annemin ..
çatal matal kaç çataldım kimbilir
Alıntı biçiminde verilen ve sahibi belirtilmeyen sözler şairin kendisine aittir.
bin dereden bir kendimi getirdim
haydan gelip huya giden bir huysuz
heyheyler içinde bir heydim
belkim yedi belkim sekiz belaydım
düdük çalar hırsızlanmış polisler
ben korkudan üstlerime işerdim
üç yıldızlı bir albaydı gökyüzü
karşısında önüm açık gezerdim
ağzı bozuk meymenetsiz bir ozan
rus cenginde cağanozdum bir zaman ..”

Böyle anlatır kendi ‘ Ben Bir Kertenkeleydim’ şiirinde Can Yücel. Çevresinde‘ höt be höt’ bir adam olarak tanınan ve şu hayatta fazla “zartası zurtası” olmadığından bu tabiri kendine yakıştırdığından bahseder son röportajında.. Şiirinin temelinin yaşadıkları olduğunu söyler.

Palmiyelerin kesilmesine karşı durduğu için turizm müdürlüğü görevinden alınan, askerliğini Kore’de çevirmen olarak yapan ve Nazım Hikmet’in öldüğü gün kendi tabiriyle “ kafayı çekip ” kendinden geçen ve BBC Londra’nın Türkçe servisinde spiker olarak çalıştığı işinden, o gün yayın saatinin gecikip sabah Türkçe yayının girilememesinden ötürü “kovulan” gidenlerin ardından şiir söylemeye henüz küçük bir çocukken, ölen arkadaşı Refik’le başlayan bir büyük şair, bir sağlam yürek…

BBC-1963-yilindan-bir-toplu-fotograf-Soldan-saga-ayaktakiler-Halit-Kıvanc-Mehmet-Refig-Can-Yucel-Omer-Umar-İzgan-Baz-Oturanlar-Feyyaz-Fergar-(Kayacan)-Leyla-Umar-Dr-Andrew-Mango-Mübeccel-Argun-1963-BBC

BBC – 1963 yılından bir toplu fotoğraf. Soldan sağa, ayaktakiler: Halit Kıvanç, Mehmet Refiğ, Can Yücel, Ömer Umar, İzgan Baz. Oturanlar: Feyyaz Fergar (Kayacan), Leyla Umar, Dr. Andrew Mango, Mübeccel Argun. 1963 © BBC

O’nu tanımlamak için yaşadığı gibi yazan, şiir gibi adam, hatta “ şiirden adam” denilebilir. Şiirlerinin dili, öylesine gerçek, öylesine çarpıcı, silkeleyici ve şaşırtıcıdır ki, okuyucu bir müddet duraklar, adeta sindirir mısraları bir bir… Sesli okumadan önce prova edilmesi gereken şiirlerdir onun şiirleri, müstehcen ve argo barındırır çokca ‘ağzı bozuk meymenetsiz ozan’ ın .. Zira, O’na göre ne yazık ki “ Türkiye’de özgürlüklerden kala kala küfür etme özgürlüğü kalmıştır bir tek” ..

İlk şiirini 10 yaşında babasının Paris’ten getirdiği Beethoven ile Mozart plaklarının etkisiyle yazan, Maarif Müdürü Hasan Ali Yücel’e duyduğu özlemi, babasına hasret çocukluk dönemi geçiren büyüklerin hala söylediği, Mazlum Çimen tarafından bestelenen “ Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim” şiiri ile anlatan Can Yücel, 1926 yılında İstanbul’da ikiz kardeşi Canan’la birlikte hayata gözlerini açtı. Babası ve babaannesinden dinlediği şiirlerle büyüyen Can’a, şiire elverişli bir dünyanın kapıları da henüz çocuk yaştayken açılmış bu sebepten…

Hayatı boyunca ideallerinden taviz vermeyen bir babanın oğlu olmanın sıkıntısını çektiğini söyleyen Can Yücel’in , şiirlerinin satır aralarında kendisine ayıracak zamanı olmayan, mesleğine aşık bir baba yatar. Annesine duyduğu sevgi ise bambaşka; “ o sevgiyi anlatacak kadar şair olmadığını” söyler.

Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okuyup, çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, BBC kanalında spikerlik yapan şair, çevirilerinde, başkalarının “ Tanrı aşkına gitme ” diye çevireceği bir dizeyi “ Allasen gitme ” olarak çevirmesiyle, diline ne kadar sahip olduğu bir yana,yalın ama hakikatli bir samimiyet de gösterir. Sanırız Shakespeare’in ünlü ‘to be or not to be’ sözünü ‘bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin’ şeklinde Türkçeleştirecek ondan başka çevirmen de yoktur …

Şiir dünyasına Küfür ve argoların da Türkçe’ye ve hatta şiire dahil olduğunu da öğreten, sözünü sakınmayan Can Baba’nın, ne gelirse diline o gider karşısındakine.. Ne de olsa, ünlü şiirinde de dediği gibi “ Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi” ..

SEVGİ DUVARI can-yucel-gencligi-
sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa
kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
dilimizde akşamdan kalma bir küfür
salonlar piyasalar sanat sevicileri
derdim günüm insan içine çıkarmaktı seni
yakanda bir amonyak çiçeği
yalnızlığım benim sidikli kontesim
ne kadar rezil olursak o kadar iyi
kumkapı meyhanelerine dadandık
Alıntı biçiminde verilen ve sahibi belirtilmeyen sözler şairin kendisine aittir.
önümüzde altınbaş altın zincir fasulye pilakisi
aramızda görevliler ekipler hızır paşalar
sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
çöpçülerin elleriyle okşardın beni
yalnızlığım benim süpürge saçlım
ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi
baktım gökte bir kırmızı bir uçak
bol çelik bol yıldız bol insan
bir gece sevgi duvarını aştık
düştüğüm yer öyle açık seçik ki
başucumda bir sen varsın bir de evren
saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
yalnızlığım benim çoğul türkülerimmaaile-can-yucel
ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi

İlham kaynakları ve şiirlerinin konuları; doğa, insanlar, olaylar, kavramlar, heyecanlar, duyumlar ve duygulardır. Şiirlerinin çoğunda sevdiği insanlar vardır. Bu sebepten kitaplarından birinin adı dahi ‘Maaile‘ dir. Can Yücel için aile çok önemlidir: anne ve babası, eşi, çocukları, torunları… Ailesiyle olan sevgi dolu yaşamı şiirlerine yansımıştır, mutfağında yemek pişen, bacasından şiir tüten evinde…
‘Küçük Kızım Su’ya’, ‘Güzel’e’, ‘Yeni Hasan’a Yolluk’ gibi şiirleri çocuklarına bıraktığı mirasıdır aynı zamanda :

KÜÇÜK KIZIM SU’YA
Bir derin uykudaydım ölümün içinden
Bir suyun gölgesi gibi
Kendisi adeta bir suyun 

guzel-yucel-ve-su-yucel

Ayakucunda sen oturuyorsun
Şiir getirenlerin çok olsun çocuğum!
GÜZEL’E
…
Sen ki çicekleri toplamayan güzelim
Çicekleri sulayan çocuk
Ve ben ki buruk ve kavruk
Bir ihtiyar adamım artık
Öyle güzeldim ki senle, çiçeklerden çok
…

Ailesinin yanı sıra, şair dostlarına yazdığı şiirler, sitemkar, dostça, içten ve esprilidir :
İLHAN BERK İÇİN
Epiydir görüşmüyoruz kendisiyle
seksenlik merdivenini
çıka çıka bitiremediği halde
hala dinçmiş öyle diyorlar
ama oldumbittim bunaktı zaten
şiirlerini gerdirmek için
avrupaya gidiyormuş arasıra

Yaşamının son dönemlerinde alkole, özellikle şaraba düşkünlüğü eleştiri konusu olan Can Yücel, Ömer Hayyam misali, bunu da kendine özgü nükteli haliyle şöyle ifade eder :

“Erkekler mi sevmez ?

– Ben hiç yol kenarında sabahlayan şarapcı bir kadın görmedim.”

Can Baba’nın alkol alışkanlığı ile ilgili olumlu bir şey söylenemez elbet.. Alkol yüzünden çok sevdiği, hayatının aşkı, eşi Güler Yücel’le dahi sorunlar yaşayan şairin yakın dostlarından Cezmi Ersöz, “ Gider içerdi Can Baba, kendisine acımadan ama…” başlıklı yazısında durumu şöyle anlatmıştır :

can-yucel-ve-bira“

Can Baba, hatırlar mısın, bir akşam, arkadaşlarla Kuzguncuk’taki evinize gelmiştik… Evde senden başka kimse yoktu. Yapayalnızdın. Sevgilisi terk etmiş liseli bir öğrenci gibi çaresizdin. Bütün ışıkları, televizyonu, radyoyu açsan da evde garip ve hüzünlü bir sessizlik vardı. …Oysa insanların, bir tutam neşe,öfke, coşku, yaşam sevinci koparmak için uğraştığı, sevinçli ve kutsal bir bahçeydi, eviniz…

“Güler, evi terk etti,” dedin neredeyse, ağlamaklı… Önce inanmadık. Çünkü eşin, Güler Ablam, bildiğimiz kadarıyla sana aşıktı ve seni hiç terk etmeyecek gibi görünüyordu. Hatta bir keresinde ona; “Güler Abla, Can Baba’yı biraz yaşlanmış gibi gördüm,” deyince, bana şöyle bir küçümseyerek bakmış, “saçmalama, gittikçe yakışıklı olduğunu söylemişti… Peki, Can Baba, sen dememiş miydin bir keresinde , “Güler benden önce ölürse, ibne olurum,” diye… Çok gülmüştük bu sözüne; “Yoo, gülmeyin çocuklar,” demiştin o bilge ve davudi sesinle, “dünyanın bin bir türlü hali vardır, belli olmaz; Aragon, sevgilisi Elsa öldükten sonra ibne olmadı mı; korkuyorum, ya Güler benden önce ölürse!”

Sen de aşıktın Güler Abla’ya ,hem de sımsıkı, tepeden tırnağa… Ama senin yüreğinle oynadığın ıstıraplı bir oyun vardı. Sen aşkını kaybedip kaybedip bulurdun. İşte bu sırada, şiir çıkardı.. “

Bize veda ettiğinde 72 yaşındaydı Can Baba, yaşayabilirdi şüphesiz şiirleri bitmemişti daha..

Bir de vasiyeti vardı bıraktığı şiirlerinden birinde:mekanim-datca-olsun-can-yucel
“Beni kuzum Datça’ya gömün
Geçin Ankara’yı İstanbul’u!
Oralar ağzına kadar dolu
Alabildiğine de pahalı,
Örneğin Zincirlikuyu’da
Bir mezar 750 milyona
Burası nispeten ucuzluk
Ortada kalma tehlikesi de yok
Hayır dua da istemez,
Dediğim gibi beni Datça’ya gömün
Şu deniz gören mezarlığın orda,
Gömü sanıp deşerlerse karışmam ama! ”

Bilir gibi başına ne geleceğini mezar taşının, yazmış bu dizeleri böylesine yalın ve ‘can’dan şiirlerini topladığı Can Yücel “ Mekanım Datça olsun” kitabında.. Heykeltıraş Mehmet Aksoy’un tasar yapımını üstlendiği, vasiyetine binaen yapılan mezar, gün boyu emdiği güneş ışığını akşamdan itibaren dışarıya yayan özel tasarımıyla ana karnında bir cenin görünümünde inşa edilen özel bir taş olan “ Can Taşı” nı barındırır. Bu taşın önünde içinden su geçen bir bir göbek bağı uzanıyor ve sanatçının deyimiyle Can Yücel bu göbek bağıyla hayata bağlanıyor… İşte 2011 yılında zarar verilene kadar böyle bir sanat eseriymiş bu güzel mezar, tam Can Baba’ya göre, “deniz manzaralı, nispeten de ucuz”muş..

Çok sevdiği eşi ve ailesi, Can Yücel’in ölümünden sonra evini, her yıl ölüm yıldönümünde sevenleri tarafından ziyaret edilebilsin diye açmıştır. Ancak vandalca zarar verilen Can Baba’nın mezarıyla ilgili olarak hayal kırıklığına uğramış, sonrasında Can Yücel’e hitaben yazdığı şiirinde duygularını dile getirmiş ;

GÜLER YÜCEL’DEN CAN YÜCEL’E BİR NAME 

can-yucel-ve-esi-guler-yucel

Yine geldi 12 Ağustos
Yine cırcır böcekleri ötüyor
Bu yıl Ege Denizi senin dediğin kadar sakin değil
Ortalık biraz karışık
Taşı kırmakla kalmadılar, beni de kırdılar
Bu kırma başka türlü bir kırma
Yalnız sana değil Can’cığım
..
Şiire saygı duruşudur Can Yücel’i anmak.
Ne yazsak eksik kalır, anlatılmaz Can Yücel.
“ O çocuklar, o yapraklar, o şarabi eşkıyalar
Onlar da olmasalar benim gayrı kimim var ?”
demişsin ya Yaprak Dökümü şiirinde..
Seni anmak için biz varız, şiirlerinle birlikte…
“Mekanın Datça Olsun” Can Baba !


23 Kasım 2018

Sevgi Duvarı - Can Yücel

Sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa
Kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
Dilimizde akşamdan kalma bir küfür
Salonlar piyasalar sanat sevicileri
Derdim günüm insan arasına çıkarmaktı seni
Yakanda bir amonyak çiçeği
Yalnızlığım benim sidikli kontesim
Ne kadar rezil olursak o kadar iyi

Kumkapı meyhanelerine dadandık
Önümüzde Altınbaş, Altın Zincir, fasulye pilakisi
Ardımızda görevliler, ekipler, Hızır Paşalar
Sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
Öyle sıcaktı ki çöpcülerin elleri
Çöpcülerin elleriyle okşardım seni
Yalnızlığım benim süpürge saçlım
Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi

Baktım gökte bir kırmızı bir uçak
Bol çelik bol yıldız bol insan
Bir gece Sevgi Duvarını aştık
Düştüğüm yer öyle açık seçik ki
Başucumda bi sen varsın bi de evren
Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
Yalnızlığım benim çoğul türkülerim
Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi


31 Ekim 2018

Can Yücel - Sizmografi

Dünya öküzün boynuzları üstünde dururmuş
Her kıpırdayışında öküz, deprem olurmuş
Oysa dünya, halkların omzu üstünde durur
Kıpırdasın da gör…


21 Ağustos 2018

Can Yücel - İkimizin Arasında

Bir gün ben, çadır bezi bir perdeden
Günlerin toz-toprak şarkısını çırparken
Canevimin önünden geçersen,
Bir gün şayet boynumda yem torbası hayallerim asılı
Bir gün şayet samançöpü bir sokak dişlerim arasında
Canevinin önünden geçersem
Anlatırım nasıl nerde
Bir ulu çınara takılı bir kuyrukluyıldız
Bir yeşil telaşta çırpınan ışığımız
Anlatırım nasıl nerde...
Sonra eğilir kulağına derim: Bekle
Çocukken kaçırdığım uçurtma dönsün gelsin
Hele çarpsın bu çerçi yükü şehirlere,
Hele ürksün fincancı katırları!

Bir gün şayet camsız çerçevesiz penceresiz

12 Ağustos 2018

Can Yücel - Bakış


  Aynada bakma yüzüne
Başkalarının gözlerinin içine bak
Köpeklerin gözlerine bak
Kedilerin gözlerine bak
Ne kadar masum
Ne kadar mahzun
Ama birdenbire rüzgâr esiyor
Sardunyalar açıyor
Kekikler kokuyor
Aynada bakma yüzüne
Ağaçların gözüne bak
Duvarların gözüne bak
Manavgat’a bak
Gözlerime gözlerime bak
Dünyanın gözlerine bak
Kendine aynada bakma
Sen öleceksin sonunda
Dünyanın gözleri kalacak...

10 Şubat 2018

John Berger - A dan X'e

 

A'dan X'e, bir özgürlük çığlığı aslında. Yazar, toplamın içine, anlaşılan son derece değer vererek yerleştirdiği ve bu toplamın kutsal bir üyesi olarak addettiği Can Yücel’i de anıyor romanında. Ve ondan duyduğu şu küçük hikâyeyi anlatıyor:

“Can Yücel bir hikâye anlatıyor.

Yakov yedi yaşında bir çocuk ve arkadaşına soruyor: insanlar nasıl olup da o küçücük gözleriyle her şeyi görebiliyor? Koca bir kasabayı ya da caddeyi görebiliyorlar, bütün bunlar bir göze nasıl sığar?

‘Pekiy ama Yakov’ diyorum ben de, ‘şu cezaevindeki bini aşkın mahkumun, koca koca adamların yıllardır dünyaya duydukları özlemle o kocaman olmuş gözlerini düşün bi kez! Nasıl olup da bunca göz bu dört duvar arasına sığıyor?”

24 Ekim 2017

12 Ağustos 2017

Can Yücel - Mekanım Datça Olsun


Bu kitaba adını ben
Güneşle Kalkmak koyacaktım
Ama gece on, hal, terler fışkırıyor terimden
Dayanamıyorum sıcağa
Ben ki gençliğimde Mozambik'te, Angola'da döğüşmeği kurmuştum
Çiçekleri geride bırakmaktan korkuyorum kururlar diye
Rüzgâr kalleşlik etti inmez oldu gerillam düzlere
Yoksa Kuzguncuk'a göçeceğim Şehir gerillaları üzerine konuşmak için

 *

Mekânım Datça Olsun

(NARAYAN CAN’A)

Elimlen bir nar ağacı diktim toprağımıza

Daha ne çiçek açtı ne yemiş verdi

Ama yakındır çiçek de açacak

Yemiş de verecek

Bu dediğim yer ki Datça

Tamamen Keşmir

Gelinimin memleketi

Hindistan’ın taa kuzeyinde

 *

 

 
Benim halim memleketin hali
Üç gündür kabızım dışarıya çıkamıyorum 
Ne geğirebiliyor ne osurabiliyorum 
İçim gırtlağıma kadar bok 
Her zamanki gündelikçi kadın 
İki kız yollamış yerine 
Acemi şeyler 
Etrafımda dolanıp duruyorlar 
Zaten başım dönüyor
Yemekten içmekten kesildim 
Boyuna lavman yaptırıyorum 
Götüme fitil sokuyorum. bunlar yetmezmiş gibi dışarıda
Sokak inşaatı yeniden başladı, matkaplar gırla…
Kendimi intihar edeceğim bir gün!
 
 *
 
Datça’da duruyorum yatıyorum 
Sabah kalkıp kapıları açıyorum 
Bütün herkes geliyor 
Serçeler kumrular 
İsa çiçekleri 
Bulutları çağırıyorum geliyorlar 
Gökyüzü çok fena mav 
Yürüyemiyorum ayaklarım yok 
Sanki bir ruhum 
Sanki bir bademağ’cıyım 
Benim çağlalarımı yiyin 
Bir kadeh rakıyla  
Dünyada Can’ın yaşadığını hatırlamak için Şerefinize
 


Sf: 9
Cıvıl cıvıl mandallarıyla
Islak çamaşırlar ipte
Yoldan geçen idam mahkumlarını selamlıyor
Gökyüzünün denizinde pare pare kalyonlar

Sf: 15
Elektrikler söndü
Karanlığı koynuma kaptım
Kalçaları ne güzel
Ve burnumda tütüyor
Sönmüş bir mum kokusu

Sf: 17
Bu Datça’da
Bu uzak zürafasında Anadolu’nun
Filizkıran fırtınası esiyor
Eş zamanda İstanbul’da, Gaziosmanpaşa’da
Dal gibi Aleviler kırılıyor
İşte bu Vatanla Milletin
Bölünmez Bütünlüğüdür.

Sf: 20
Bugün Pazar
Koyakta yeşil başlı ördekler yüzüyorlar
Bazı yeşil gözler var
Sapanlarla onları gözlerine kestiren
Bugün Pazar
Yeşil bereliler çıkmış izne
Niye onlar korumadılar ki
Kainat Paşa’nın Çin’den getirdiği ördekleri
Onlar da iki yıl önce
Birlikte yüzüyorlardı aynı bükte

Sf: 21
Aşırı sağır az da bunak
Kol saatini bahçede düşürmüş, bulamıyor
Kim bilir ne kadar güzel bir saat çiçeği açacak yerine
Datça toprağı o kadar bereketli ki

Sf: 22
Bir buçuk ay önce bu beldede
4,7 şiddetinde bir deprem olmuştu
Karşıdaki dede cümle kapısının altına sığınmıştı
Ama ben şimdi deprem olacağını bile bile
Atkısı sedir ağacı bu kapının altında değil
Bu kapının önünde seni öpüyorum

Sf: 24
(FLAŞ)
Gök gürültüsünden korkup yamacıma sokulan sevgilime
Sarıl bana, sarıl, öp, öp, öp beni, dedim
Baksana Allah yıldırımlarıyla resmimizi çekiyor

Sf: 25
Sabah kalkıp
Bütün herkes geliyor
Serçeler  kumrular İsa çiçekleri
Bulutları çağırıyorum geliyorlar
Gökyüzü çok fena mavi
Yürüyemiyorum ayaklarım yok
Sanki bir ruhum
Sanki bir bademağ’cıyım
Benim çağlalarımı yiyin
Bir kadeh rakıyla
Dünyada Can’ın yaşadığını hatırlamak için
Şerefinize

Sf: 29
Gecenin gözlerini gördüm
Ela değildi

Sf: 32
Bu kitaba adını ben Güneşle Kalkmak koyacaktım
Ama gece on, hal, terler fışkırıyor terimden
Dayanamıyorum sıcağa
Ben ki gençliğimde Mozambik’te, Angola’da döğüşmeyi kurmuştum
Çiçekleri geride bırakmaktan korkuyorum kururlar diye
Rüzgar kalleşlik etti
İnmez oldu gerillam düzlere
Yoksa Kuzguncuk’a göçeceğim
Şehir gerillaları üzerine konuşmak için
Sf: 38
VI
Ellerim doğuştan erkil
Kırış kırış
Toprakla haşır huşur
Çatlak
Kavrulmuş güneşten

Aynaya bakma artık Güler
Ellerin yeter…

Sf: 39
VII
Işıl ışıl
Kıpırdamıştı ki liman
Tek bir çıplak ayak vardı duran
Ve bir el ıslak örtüden sarkan
Boğulmuş
O akşam
Bunlardı o an kulağıma çalan
Sade (Tek) iki adam
O da sedyesini taşıyan
Yokmuş dostu, arkadaşı
Aktörmüş.
Dokuz yüzük on parmağında
Barlarda sabahlayan.
       
Vakitsiz de verildi salası
Rüzgar dağıldı
Tam da duyamadan adını.
Kimdi?

O liman
Çıplak ayak
Ve sarkan el
Hiç aklımdan çıkmıyor.

Sf: 43
DUR BE RUHUM!
Beni azdırdığın yeter!
Yanağıma yastık oldun
Üstüme yorgan serdin
Hep papatyalardan…
Altına yatıp hep ölesim geliyor.
Yine de bahar diyorum
Bahar bahar bahar
                                  Güler Yücel

Sf: 47
ÖNSÖZ
Bu resimlerin çerçevesi
Sıcak esen deli rüzgarın sarısıyla
Ağustos böceklerinin sesi

Sf: 48
SÜPÜRGE
Güler’in pazardan aldığı
Mutfak duvarına çivilediği süpürge
Sarışın fingirdek bir genç kız,
Topuz örülmüş saçları
Belinde al kuşağ
Fistolu etekliğiyle
Duvardan göz ediyor bana
Süpür – safa Hanım

Sf: 51
CELİLE’DE
Kendimi çarmıha gerilmiş görüyorum
Sıcağın çarmıhına,
İsa’nın dikenleri sivrisinekler,
Kan değil ter damlıyor burnumdan,
Göğe açacak değilim Medardan.
Datça’nın iki metreden su çıkan
Nemli toprağını seviyorum,
Gökyüzü eminim daha da sıcak,
Ne işim var orda
Durduğum yerde sıcaktan
Geberip durmak varken!

Sf: 52
DUHULİYESİ ÇOCUKLARA BEŞ KURUŞ
Güler resim yapmağa başladı.
Bir ikisini Sütçü Zeybek’e gösterdiğinde
“İnekleri de koy içine!” dedi
Güler de koyuyor artık
Bahçe resimleri içine
Hem sade inekleri değil
Kedileri köpekleri
Gugukçuk kuşlarını
Kargalarını
Uçuç böceklerini
Kelebekleri…
Bahçe değil hayvanat bahçesi…

Sf: 53
SEFERİ
Öyle rüzgar esiyor ki
Deniz üstünde volkanik bir teknedesin sanki,
Yapraklar dallar ağaçlar
Yapraklanan yelkeni bu yarımadanın,
Gidiyorsun allahısmarladıklarla
Güneşi bir gülegüleyle,
Ah, şu karasinekler de olmasa!

Sf: 54
BENDEN DE KOYU MAİ BİR BLUES
Senlen raks rakına kalktıkta
Başım ayaklarımla
Ayaklarım başınla beraber,
Ve oran orama değdikçe,
Evler boşalıyor
Sokaklar boşalıyor
Bahçeler masalar boşalıyordu
Ben boşalıyordum,
Bizden gayrı kalan
Bi tek rüzgar vardı
Yaprakları üfleyen rüzgar…
Senden ayrılınca anımdasın
Dünyanın bu kadar kalabalık olduğunu…

Sf: 55
VATANDAŞ İNEK
Datça’da dostum Zeybek geldi
İneğinden sıcak sıcak sütle yoğurt getirdi.
Ben bira içiyordum ona da verdim
Yoğurdu başka kaba aktardım
O arada bana:
Senin yine bağırıyor diye merak ettiğin inek var ya dedi
Sahibi iyi bakmadığı için öğüren inek,
O inek boynuna ip dolanıp öldü.
Kesemediler de, yazık oldu hayvana,
Postunu T.H.K’na verdiler…
Ben de, Uçar diye herhalde, dedim.

Sf: 56
OFLAMA
Bir vapur geçiyor önünden
Vefa bir fırkateyn
Fora etmiş rüzgarları
Kim bilir hangi karşı yakaya…
Gömleğim yok ki ütüleyim,
Gayrı-muntazam bir seferdeyim hep,
İçkisiz kalmış bir barmen
Kendini içiyor kendini yazıyor
Karaya vurmuş bir denizde…
Nedense el ediyor deniz kızları
Aşna-fişne bir ölümü hatırlatarak…
Oh olsun!
Sen misin saatlerdir yalnız böyle
Bir balkonun balkonunda oturan!

Sf: 59
GÜNEŞ KURSU
Güneşi fethedeceğine
Güneşe teslim ol!
Bak, o iki çocuk da öyle yapmış!
Marsık gibi bedenleri
Kıçlarında kara bir don
Salatalık yiyorlar otobüste ayakta,
Güneşin çocukları…
Rüzgar desen o da öyle,
Güneş güneş esiyor…
Kuran kursu değil bu, Güneş Kursu!

Sf: 60
CEM AYİNİ
Antik Bar’da iki kadeh rakı içeyim
Caz plağı dinleyim dedim,
Baktım, kapı duvar,
Mecbur, eve döndüm,
Taraçadaki sedire oturdum,
Bir bira açtım,
Gugukçular başladı,
Ardından ağustos böcekleri
Kurbağalar
Köpek havhavları
İnek böğürtüleri
Bir caz ki deme gitsin!

Sf: 62
GARA SICAK BAHSİ     
Geceleri bu var ya
Cova’dan Karaköy’e vurup
Dağları taşları toprakları geçerken
Isınıp ısınıp
Eski Datça’ya vardığında
Azap azap esen rüzgar
Sıcaktı sıcak
Zülfü kara bir bıçaktı sıcak
Bu sıcak itoğlu it mi itoğlu it
Bu havada insan ya mistik
Ya ezogelin olur
Ya da fetişist

Sf: 71
YILKI ATININ ÖLÜMÜ
İçtiğim biralar yirmiyi bulunca
Yine fazla kaçırdın sen! dedi Güler
Adaam sen de!
Atın ölümü arpadan olsun!

Sf: 74
TÖREN
Körmen Burnu’ndan dönüşte
Bir dostun bostanından
Bir ayçiçeği kopardık,
Yanlış dedim, bir günebakan…
Taraçanın duvarına astık önce,
Sabah oldu oturdum karşısına
Günebakan bana bakar
Ben ona…
Güneş Tanrısına tören bu!..
Adana Cezaevinde de aynı şeyi yapmıştım,
Müdür haber almış, alındı
Aldırttı günebakanı başucumdan,
Adi kopuşlardan mahkumlar da
Katılırlar diye törene…

Sf: 77
AYAYMIŞIM
Gözü Aydın Çubukçu’ya

Dolunay bulutsuz, anadan doğma
Yetmiyormuş gibi kendi üryani eriği
Ağaçları soyuyor karanlıkta
Damları sokakları
En ücra evlere bile yetişip
Sevişmek için soyunmuş
Çiftleri bikez daha soyuyor,
Ben de sıçıyorum ay aydınlığında
Götüm başım meydanda,
Luna Luna Lunapark!…

Sf: 78
ISLAK ÖYKÜ
Yağmur duasına çıkmış köylüler
Aptest almış
Göğe el açıp
Yedi rekat namaz kılmışlar
Üç keçi kesmişler sonra
Sana fazla düştü bana az düştü diye
Çıngar çıkmış aralarında
Tabancalar patlamış
Candarma yağmış üzerlerine

Sf: 79
EŞEKLERLE RÖPORTAC
Mekanı Datça olsun
Vali Özer Türk’ün
Muğla’ya serpiştirdiği
Aktur tesislerinden
Datça’dakinin inşaatında
Çalışan emekdar eşekleri
Araziye salmışlar,
Çiftleşip çoğalıp yabanlaşmışlar
Sayıları beşyüzü, altıyüzü bulmuş,
Dere-tepe, insanlardan ırak
Tepişip duruyorlarmış,
Şunlarla bir can sohbeti edeyim dedim,
Bıkkıntı getirmiştim
Ana-karayla konuşmaktan
Cemal’in cipine atlayıp
Düştük yollara,
Yastıkiçi’ne vardık, yoklar
Yılanlı’da da yoktular,
Vakit erken, suya inmiyorlar,
Alavara yöresinde baktık
Bir kayanın üstünde iki tane
Biri gebeş, biri erkek,
Cipten inip seslendim davudi sesimle
Sayın eşekler
Sizinle röportaja geldim, diye,
Dişisi beş kez kuyruğunu salladı,
Anlamadım diye haykırdım tekrar,
Yine kuyruğunu salladı beş kez,
Dangetti kafama: duymuş bu
Güneş Taner’in piposunu tüttürerek
Röportaj başına beşbin dolar
İstediğini TV kanalizasyonlarından…
Sayın eşek, o kadar para bende ne gezer!
Diye küskün küskün,
Kıçımıza baka baka
Eli boş döndük fakiraneye

Sf: 81
ŞİPŞAK
Sabah saat altı
Alarga sesi bir,
Derken bacanın ardından
Havada açılıp kapanan kanatlar,
Bana Vangogh’un
Belki de kendimin
Ölümünü anımsattı

Sf: 85
KEYF
Bugün yine sıcak diyordu peder
Gine ateş fışkıracak götümüzden
Biz de Körmen’e uzanırız
Serin olur orası
Bir heveng de sokkan balığı alırız
Tele dizilmiş öyle
Mangal yaparız
Akşamın bitek atar açılırız
Denize gökyüzüne yıldızlara
Bugün gene kıyak diyordu peder

Sf: 86
HAYKAY
Yavru kuş kondu dala
Dal salıncak
Sallandı sallandı

Sf: 88
ŞU ALÇAK
Yüksek solunum sistemi
Fena sıkıştırıyor beni
Soluyum dedikçe dünyayı içime
Bir gıcıktır tuttu,
Ossun!
Bu kadar dünyalık bana yeter
Sevgili Cemal’i yadederek!

Sf: 90
RIZA
Karasinekler o kadar bol ki
Ama da yine
Vurmuyorum kırmıyorum
Kıkışlamıyorum bile,
Konsunlar konsunlar
Konsunlar hayasız hayalarıma
Çünkim ben zaten
Ve şimdiden ölüyüm
Bu ıssıcakta
Ben babamın kokuşmuş dölüyüm…

Sf: 81
AFRO AFRO AFRODİT
Taraçada ipe asılı çamaşırlar azmış
Ben zaten azgın
Fırlamışım tarlaya
Gökte Zühre Yıldızını aramaya
Düşmüşüm bir antik çukura
Yarı içkiden yarı sallantıdan sersem
Afrodit’siz ama, olsun!

Sf: 81
ÇAĞRIŞIM
Fener balığı aldım çarşıdan
Emekli fener bekçisini götürüyorum eve
Hani şu kırçıl bıyıkları
Rüzgarda uçan ağarmış saçlarıyla
Yanımızdan motosikletle geçen ihtiyar.
Su dolu tencereyi ateşe koydum
İçine iki baş soğan iki diş sarımsak
İki defne yaprağı attım
Balığı da kaydırdım aralarına,
Kaynar suyun kabarcıklarını seyrederken düşündüm
Kim bilir ne denizler ne denizler
Ne lodoslar ne poyrazlar
Görmüş geçirmiştir o emekdar
Tekir Burnu’ndaki fenerden diye.

Sf: 94
CAZZ-CIZZ
Köpek havlamalarıyla aklıma düştü
Beynimin soğancığından mukim
RİTM RİTİM RİTM…
Ayaklarım kırkayak
Dudaklarım yaprak yaprak
Ve tenim çırılçıplak
Gözüme giren sokak lambasını
Tek kurşunla iptal ediyorum,
Gayrı uzak gözlüklerimde üryan,
Nazım’ın lacivertdi beşiğinde
Yıldızlar ayaküstü sevişiyorlar
Bi yakın bi uzak
Kerterek birbirlerini,
ŞAH ŞAH ŞAH
Ah Aah Ahh
Beli geliyor gökyüzünün
Bir yıldız yağıyor üstüme…

Sf: 97
VAKİTSİZ DİNLENTİ
Na’apıyorsun Ağustos böceği,
Daha Temmuzdayız
Cır-cır-cır
Zor çıkarsın Ağustosa!
Ne bileceksin ama
Ozan tabakasının delindiğini,
İklimin değiştiğini,
Temmuzun Ağustosa karıştığını…

Sf: 98
YÜZGÖRÜMLÜĞÜ
 gözünaydın çubukçu’ya

Yağmur duasına çıkmadan
Toprak kokusunu bekliyordum
Toprağın burnumda tüteceği anı
Geldi O
Islak ayva tüyleriyle karışık
Bir fincan kahvenin kahverengi dumanı
Yeşili unutturan
Yeni bir yeşile peşrev
İri damlalarla düşen Sonbahar
Al sana bir yüz görümlüğü

Sf: 99
CAZI
Düşümde giderken tozlu yollarda
Ardımda ihtiyar bir dilenci kadın
Allah sen beni fıldırfüdürün mü
Sandıysan diye bir ilahi okuyarak
Değneğini taşlara kakıyordu

Sf: 101
SÜNNET YAHNİSİ
Bi hazırlık bi hazırlık
Somya indirdiler pikaptan
Üstüne pamuk şilte
Kıl pranga kızıl çengi analar
Etekleri oyalı çarşaflar serdiler,
Rubalı giysiler kuşanmış kız çocukları
Haset gözlerle seyrediyor töreni,
Ağaçlara da gelin telleri astılar,
Kirveleri altı çıplak iki çocuk getirip 
Yatırdılar kocaman yatağa,
Belki de dedim kendi kendime
Bu, oğlanların çükleriyle görecekleri
İlk ve son saltanat!
Sonra döndüm yanımdaki Muhtara:
Fenni sünnetçi Sayın Belediye Başkanı
Bıraktı gayrı bu işi,
Sen piyasadaki sünnetçiden
Toplayıver şu sünnet derilerini
Ne güzel soğanlı yahnisi olur dedim
Yedirirsin sonradan Müslüman olmuş gavurcuklara

Sf: 102
YAZ GELDİ
Dutlar düşüyor pıtır pıtır
Memet Topçu’nun traktör gök gürültüsüyle
Yaz geldi paldır küldür
Yunus Emre indi
Suya havaya toprağa,
Kulak’ın köpeği Demokrat
Yol üstüne yatmış soluyor,
Işık değişti
Işığın yolları değişti
Gölgeler ışığa çaldı
İçinde sarmanlar dolaşıyor
Böyle bir akşamüstü
Hiç ölmek istemezdim
Sf: 105
DATÇA’DAN GARA GALEMLER
Güneş yanığı dazlak kafasını kaşıyarak
Kahvede deyip durdu Gulak:
O goca memeli gızın goynuna giresen
Göyceğiz gaplıcasına girmiş gader olusun!

Sf: 106
II
Bakkal Hasan’ın orda
Gulak daha önce gelmiş dükkana
Bana bir guru fasule, dedi
Buz dolabından ossun!
Ben de kuru fasulye buz dolabında
Ne arıyor? diye sordum.
Biz şaraba guru fasule deriz, dedi

Sf: 107
III     
Horoz ötecek
İnek böğürecek
Eşek anıracak
Gız onyedisinde olacak
Gayrola da gıcır da gıcır
Gıcırdaacak

Sf: 108
IV
Vancouver British Cloumbia
Medical Center’dan
Kapı gibi raporlu Cemal
3 dönüm karpuz ektiydi
Babadan kalma toprağına,
Kargalar erken cücüklenen karpuzları
Didik didik etmişler,
Cemal de Tarım Müdürlüğü’nden
“Vur” emri çıkartmış,
Cemal hükümatla hır çıksın istemiyor,
Akşamdan kalmış sabah uykusunu
Gavur eden imamı
Turgut Özal Meydanında kovalamaktan
14 ay cezası var
Temyizde bekleyen,
Niye raporunu göstermedin o zaman?
Deyince ben,
Daha büyük suça saklıyorum onu, dedi
Mesela camiyi uçurmak gibi…

Sf: 109
V
Saksafoncu uçuk Tülbent
Reşat’ın orda
Cebinden bir kaset çıkarıp
Şunu lütfen teybe koy da
Dinleyelim, dedi,
Benim Paris’ten bir grupla
Çaldığım parça…
Saksafoncusu kadar uçuk
Bir musikidir başladı,
Sustuk dinliyoruz…
Derken Tülbent’in yüzü ekşidi
Çenesi sarktı,
Bu baterist var ya işte, dedi,
Bir parti vermiştim evde
O partide, benim evimde galiba
Benim yatak odamda galiba
Benim kızı becerdi galiba
Neyse neyse…
Deyip kalktı ayağa
Heyheyleri tutmuştu galiba,
İskeleyi turlamaya gitti…

Sf: 111
VII
Zeybek aşağı mahallede oturuyor
İnek besliyor
Küçücük bir evi küçücük bir bahçesi var
Sardunyalar içinde
Saçları ağarmış
Sesi getirdiği süt kadar sıcak
Günaydın diyor parasını alıp gidiyor
Güneşi bir yüzü var her daim gülen
Gittiğinde taraça kekik kokuyor uzun uzun

Sf: 112
VIII
(GULAK’IN SİYATİĞİ)
Elli metrodan fazla yürüyene
Dizlerim geriliyor,
Antepli hekim garıya çıktım,
Sen iflah olmasın, dedi bana
İlaç da gar etmez bu derde
Sen bu sancıyla ölene kadar sürünecen
Sen siyaset olmuşun, dedi kesti
Ben de ağnamadım nerden bildi
Bizim köpeğe “Demokrat” dediğini

Sf: 114
X
Kendi halinde bir arkadaş Kutay
İçine kapalı huysuz biraz da
Susurluk’tan sonra iyice kötüledi garibim
Eve kapandı büsbütün
Kahveye bile inmez oldu,
Evinin önünden geçiyordum geçen gün
Baktım elinde kazma, çukur kazıyor
Kolay gelsin ağbey! diye
Seslendim duvarın üstünden
Gene ne ekiyorsun bakalım?
Kazmasına tutunup doğruldu
Elmanın armudun demi geçti gayri, dedi
Bu deyyuslar buraya da gelirler yakında
Ona göre mayın dikiyorum, evlat, mayın!

Sf: 115
XI
Pisi pisi otları rüzgarda
Nasıl sallanıyorsa bir yandan bir yana
Bizim muhtar da aynen öyle sallabaş,
Hazretteki muhabbet dilsizlere ziyafet
Hem kol hem çengi hem pantomima…
Cava Adasına gidip “Cava” motoruyla
Ordaki Monikalara klarnet çaldırma sevdasına
Düşe kalka (tövbe) allahsızın günü
Boksör olmuş suratı, malülen sigorta…
Çaresiz kalınca o da karar verdi
Muhtar değil mi ele aldı muhtariyeti
Mahallen, kendi mahallesinde yapacaktı bu seyahati
Restorantına ilanla iki mini-garson getirtti
Şansa bak, kızlardan biri çıkmaz mı sana travesti!

Sf: 116
XII
Zen Budistlerden bizim Zendost Mustafa
Üç direkli bir yat yanaşırcasına limana
Usulca yanaşıyor her önüne gelen kadına
Yat, yat yatalım diye mırıldana mırıldana

Sf: 117
XIII
Televizyondan acans dinlerken
Kahveden arkadan biri
Boyacı Ali var ya, dedi
Hani şu iskelede
Köpeğine gıravat takıp
Gezdiren Ali…
Ben de atıldım
Ceza yasalarını pek bildiğim için,
Arkadaş, bunun
Milletvekilleriyle bir ilgisi
Yok elbette, dedim

Sf: 121
XVII
(CEZANNE’IN UYUYAN İSKAMBİL OYNAYANLARI)
Bilmiyorum ne alemdeyim
Bilemiyorum öbür dünyada mıyım
Dörder dörder oturmuşlar masalara
Yanlarında iki-üç seyirci
Başlarında beyzbol kasketleri
Uyuyarak “batak” oynuyorlar
Kahveci çaylarını getiriyor önlerine
Uyuyarak içiyorlar,
Arada bir birisi koz gibi bir laf çakıyor masaya
Şimdi sıçtım ağzınıza diye…
Televizyonda ağır-aksak bir dizi
Feci karnım ağrıyor
Altıma sıçıyorum uzak bir masada
Yani bir dünyadan dışarı çıkıyorum
Nafile bir ikindi namazı kılıyorum
Teyemmümle

Sf: 121
LUNAÇARSKİ’YE
Ay parçası değil ki bütün bütüne,
Nerden gelmiş garbımıza garibimize
Meçhul,
Işıktan ışıktan örümcek ağlarının
İçinden geçer gibi geçip ben
İçmelerde duruyorum içmeye,
Oysa O dolaşacak dolaşacak daha
Haydan gelip huya giden uydularıyla
Bu huysuz bu yıldız bu poyraz körfezi,
Sulara salınmış bin bir iğneli paraketesi
Sikerine bir dolunay denizamlarından doğma
Balıklıova’ya bir dolu ki yağmakta aşkla
Valiler, veliler, leylalar, leylaklar
Ve vaveylalarla,
Halikarnas’tan bir balıkçı tut ki sıkıysa
Ele avuca ve ölümlere sığmaz…