franz kafka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
franz kafka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2024

Kafka'dan Seçme Aforizmalar

Sanat, Gerçek’in gözümüzü almasıdır: Geriye kaçan hilkat garibesi maskelere düşen ışıktır gerçek, ondan ötesi değil.

A. büyük bir ustadır, tanığı Tanrı.

İyi, bir yanıyla rahatsız edicidir.

Gülünç olan, bu dünya için koşum takman.

Çevremizdeki acıları bizim de çekmemiz gerekmektedir. Hepimizin ortak bir vücudu yoktur, ama ortak bir büyümesi vardır: bu ise, şu ya da bu biçimde acılar içinden çekip götürür bizi. Nasıl ki çocuk belli bir gelişim sonucu yaşamın tüm evrelerinden geçer (her evrede, istek ve korku bakımından bir önceki için erişilmez görünür aslında), yaşlanır ve sonunda ölürse, biz de bunun gibi (insanlıkla aramızdaki bağ, kendimizle aramızdaki bağdan güçsüz değildir) yaşadığımız dünyanın tüm acılarından geçerek gelişiriz. Bu konuda adalete yer yoktur, acılardan ürkmeye ya da acıları üstünlük diye yorumlamaya yer yoktur.

Yok, edilmez bir tek şeydir; her insan tek başına bu yok edilmezdir; beri yandan, bütün insanlarda ortak özelliktir yok edilmez; dolayısıyla, insanları birbirine bağlayan eşsiz bir bağ bulunmaktadır.

Doğru yol gergin bir ip boyunca gider; yükseğe değil de, hemen yerin üzerine gerilmiştir bu ip. Üzerinde yürünmek değil de, insanı çelmelemek içindir sanki.

İnsanın belli başlı iki günahı vardır, öbürleri bunlardan çıkar: Sabırsızlık ve tembellik. Sabırsız oldukları için Cennet’ten kovuldular, tembelliklerinden geri dönemiyorlar. Ama beki de belli başlı sadece bir günahları var: Sabırsızlık. Sabırsızlıklarından ötürü kovulmuşlardı, sabırsızlıklarından ötürü geri dönemiyorlar.

Belirli bir noktadan sonra geri dönüş yoktur. Bu noktaya da erişmek gerekir.

Bir elmanın birbirinden farklı görünüşleri olabilir: Masanın üstündeki elmayı bir an olsun görebilmek için boynunu uzatan çocuğun görüşü ve bir de, elmayı alıp yanındaki arkadaşına rahatça veren evin efendisinin görüşü.

Sonbaharda bir yol gibi: Temiz pak süpürüyorsun, sonra bir yol bir kez daha kurumuş yapraklarla örtülüyor.

Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı.

Sen ödevsin. Ama görünürde öğrenci yok.

Olumsuz davranışlarda bulunmak bizden istenir, olumlu davranışlar ise zaten bizimdir.

İyi, bir bakıma rahatsızlık vericidir.

Kötüye taksit taksit ödeme yapılamaz, oysa hep böyle yapılmaya çalışılır. (S.)

Kıyamet Günü’nü böyle adlandırmamızın nedeni ancak bizim zaman kavramımızdır; aslında o bir tür sıkıyönetim mahkemesidir.

Dünyadaki uyumsuzluk, şükür ki sadece sayısal bir uyumsuzluğua benziyor.

“Sein” sözcüğü Almancada iki anlama gelir: “Var olmak” ve “onun olmak”

İlerlemeye inanmak henüz bir ilerleme olduğuna inanmak anlamına gelmez. Yoksa bu, inanmak için yeterli olmazdı.

Bu dünyada hemcinsini seven kimse, dünyada yalnızca kendisini seven kimseden ne daha çok ne de daha az hata yapmaktadır. Sadece geriye bir soru kalıyor ki, o da insanın hemcinsini sevip sevemeyeceğidir.

Gerçeklerin peşinden paten kaymayı yeni öğrenen acemi biri gibi koşuyor, üstelik bir de yasak yerde egzersiz yapıyor.

Ev halkını koruyan tanrıya inanmaktan daha keyif veren ne olabilir!

Kendini insanlığa bakarak sına. Şüphe edeni şüpheye, inananı inanca götürür bu.

İnsanlarla iç içe olmak, insanı kendini gözlemlemeye götürür.

Günah her zaman açıktan açığa gelir ve anında duyularla kavranabilir. Kökleri üzerinde yürür ve tanınmak için sökülüp çıkarılması gerekmez. 

İnanç yoksunu olduğumuz söylenemez. Sadece yaşıyor olmamız bile, tüketilemeyecek bir inanç değeridir.

Neresindeymiş bunun inanç değeri? Yaşamamak elde değil ki?

İşte inancın insanı çıldırtacak kadar büyük gücü, bu ‘elde değil ki’ dedir, bu olumsuzlamada açığa vurur kendini.

İnsanların birlikteliği şuna dayanır: İnsan, kendi varlığının gücüyle aslında kendi içlerinde yadsınamaz olan başkalarını yadsıyormuş gibi görünür; bu da o insanlar için tatlı ve rahatlatıcı, ama gerçeklikten ve dolayısıyla süreklilikten hep yoksun.

Ecel köprüsünden atlayanların çoğunun gölgeleri, ölüm ırmağının çırpıntısına dokunup geçer; neden denirse, ırmak bu dünyadan öte yana doğru akar ve hala bu dünya denizlerinin tuzunu taşır. Irmak İğrenerek kabarır birden, akıntı tersine döner, ölüler yaşamın İçine kusulur. Ne var ki, ölüler mutludur, öfkeden kudurmuş ırmağı teşekkür ezgileriyle, yumuşacık severler.

Bir noktadan sonra vazgeçmek olanaksızdır. Erişilmesi gereken nokta da, orasıdır.

İnsanın gelişiminin son noktasına varacağı an, daima bir yinelenme içindedir. Devrimci öze sahip düşünsel devinimlerin, geride bırakılan her şeyin anlamını yitirdiğini söylemeleri, bu yüzden doğrudur, çünkü o anda bile, gelişimini tamamlayan tek bir şey yoktur.

Savaşmaya davet, Kötü’nün sahip olduğu en çekici silahtır. Bu kadınla savaşmaya benzer, sonu yatağa çıkar.

Sayısı belirsiz itin anası, çocukluğumda en değerli şeyim olsa da şimdi az çok çürümüş bedenli, hala peşimden bağlılıkla seğirten, onu tekmelememek için yavaş adımlarla geri kaçtığım, nefesinin kokusuna bile katlanamadığım berbat kokan bir kancık; ne var ki, zıddına davranamadığım sürece, şekilsiz bir gölge olarak serpildiğini izlediğim kuytuya çekiyor, paramparça ediyor beni, üzerime çıkıyor ve artık üzerimde, bunu bir onur saymaktan emin olamasam da, dili elimde, bende sona eriyor.

Burnu Kaf dağında A’nın, İyi’nin peşinde epeyi yol aldığı zannında, neden denirse, çekiciliğinin her geçen an arttığına inandığından, her geçen an daha çok ayartıyla karşılaştığını duyumsuyor, üstelik bu ayartıların şu ana dek hiç bilmediği köşelerden saldırdığını sanıyor. Nedir, asıl neden, içine yerleşen büyük şeytan ve onun hizmetine koşuşturan sonsuz küçük şeytanların varlığıdır.

Bir elma, biri diğerinden değişik görünümlere sahip olabilir: Kafasını uzatıp masanın üzerindeki elmayı görmeye çalışan çocuğun görüşü ve bunun yanında, hiç sakınmasız, elmayı yanındakine verebilen evin efendisininki.

Ölüm arzusu, bilgeliğe kavuşulduğunun ilk belirtisidir. İçinde bulunulan yaşam katlanılmazdır, başka bir yaşam ise, ulaşılmaz. Ölmek isteğinin eklentisi utanç biter artık; nefret edilen eski hücreden alınıp, ilk iş olarak nefret edeceği yeni hücresine geçmeyi arzular, bunun için yalvarır. Eski inançların tortuları da bu düşüncede etkilidir; yeni hücreye nakledilirken efendi ortaya çıkacak, mahkûma göz ucuyla bir bakacak ve karar verecektir: "Bu adamı yeni hücreye götürmenize gerek yok, artık benim yanıma geliyor o."

İlerlediğim yol dümdüz olsaydı, ilerlemek için tüm çabalarıma rağmen geriye doğru hareket etseydim, çaresizlik bu olurdu; ama sen, aşağıdan da ayırtına varabileceğin gibi, dik bir yokuşu çıktığına göre, adımlarının geri geri gitmesi, kayman, tırmandığın yerin dikliğinden kaynaklanabilir, eğer böyleyse umutsuzluğun zamanı değildir.

Sonbaharda yollar gibi: Süpürüp temizliyorsun, az sonra kurumuş yapraklarla kaplanıyor üzeri.

Bir kafes, kuş aramaya çıkmış.

Buraya ilk kez geliyorsun: Alınan nefes bile değişik, yanındaki yıldız, güneşten bile çok ışıldıyor.

Eğer üzerine çıkmadan inşa edilebilseydi, belki de, Babil Kulesi’nin yapılması yasaklanmazdı.

Kötü, sizi ondan gizli saklı bir şeyler kotarabileceğinize inandırmasın.

Sunağa saldıran parslar, kutlu şaraptan içiyorlar; durmaksızın yineleniyor bu; sonunda beklenen bir olaya dönüşüyor ve ayinin bir parçası oluyor artık.

El, yapabildiğince sıkı tutar taşı. Olabildiğince uzağa atabilmek için sıkıca kavrar. Yol, işte o kadar uzağa götürür insanı.

Ders sensin, ne yazık ki, etrafta öğrenci yok.

İçinize sonsuz cesaret dolduran, gerçek düşmandır .

Üzerinde durduğun alanın, iki ayağınla bastığından geniş olamayacağını bilmek, mutlulukların en büyüklerindendir.

Alelacele koşup yaşama sığınmıyorsa insan, yaşamdan zevk alabilir mi?

Siperler sonsuz olsa da kurtuluş yolu tektir. Yinede kurtuluş olasılıkları siper sayısı denli çoktur.

Bir amaca rağmen, yol yok; yol diye adla duraklama anı.

Kötü davranmak bizden istenir; iyi davranmak ise, zaten içimizdedir.

Kötü’ye bir kez yol verdin mi, artık kendisine inanılmasını beklemez.

Seni Kötü’ye yol vermeye yönelten art niyetler sana ait değildir. Kötü’nündür.

Hayvan, kamçıyı efendisinin elinden öfkeyle kapar ve kendi efendisi olabilmek için kendi kendini döver, bilemediği, bunun efendisinin kamçısının ucundaki yeni düğümün gördürdüğü bir rüya olduğudur.

Arzulanma gem vuracağım diye çabalamıyorum. Arzulara gem vurmak, ruhumdan yayılan sonsuz ışık demetinin rast gele seçilmiş bir tanesinde etkin olma arzusudur. Eğer çevremde buna benzer yörüngeler çizmek zorundaysam, yapacağım en doğru şey, hiç harekete geçmeksizin, ağzım hayretten açılmış, büyük düzeni izlemektir sadece ve bu hareketsizliğin bana kazandıracağı econtrarioi güçten yararlanmak.

Kargaların savı, tek bir karganın tüm gökyüzünü yok edebileceğidir. Kuşkulanmak yersiz, nedir, bunun göklerle ilgili bir şey anlatmadığı kesindir, gökyüzü kargaların yokluğu demektir çünkü.

Din uğruna kendilerini feda edenler bedeni yadsımaz, zıddına, çarmıha layık görerek şereflendirirler; bu yüzden, düşmanlarıyla aynı biçimde düşünmektedirler.

Yorgunluğu, bir gladyatörün ölümcül kavgasından sonra yaşadığı yorgunluğu andırıyor , bir memurun odasının tek bir duvarına beyaz badana çekti.

Var olan sahip oluş değildir, sadece oluş, nefesini teslim etmeyi, boğulup gitmeyi uman oluştur.

Sorularımın neden yanıtsız kaldığına şaşardım eskiden, artık soru sorabileceğime olan güvenime şaşırıyorum. Nedir, gerçekten güvenmiyordum, sadece soruyordum.

Sahip olabildiklerin var, ne yazık ki, kendi varlığın yok iddiasına savunma olarak titriyorsun ve yüreğin atıp duruyor sadece.

Sonsuzluk yolunda bu denli hızlı ilerleyişine şaşan biri vardı, aslında yokuş aşağı son hız yuvarlanmaktan gayrisini yapmıyordu.

Kötü’ye borcunuzu taksit taksit ödeyemezsiniz, nedir, hep denenir bu. Büyük İskender, pek gençken ulaştığı utkulara, kurduğu yenilmez orduya, içinde büyüyen, dünyayı değiştirecek güce sahip olduğu duygusuna, tüm bunlara rağmen, Çanakkale’de durup boğazın beri yanına asla geçemeyebilirdi. Ne korkudan durmuş olurdu, ne kararsızlıktan ne de istencinin zayıflamasından, bunu yerçekiminin varlığıyla bile açıklayabilirsiniz.

Yol sonsuzdur, ne kısaltabilir ne de uzunluğuna yeni metreler ekleyebilirsiniz, yine de herkes çocuk kadar elini kullanarak ölçmeye çalışır onu. İlerlemen gereken yol, gerçekten de bu karış kadardır, senin hakkındır bu.

Sadece zamanı kavrayabilme yetimiz yüzünden Kıyamet Günü diyoruz o güne; aslında sıkıyönetim mahkemesidir o.

Şükrediyorum ki, dünyanın uyumsuzluğu, aritmetik uyumsuzluğa benziyor.

İğrenen ve nefret eden bir başı önüne eğmek…

Köpekler bahçede oynuyorlar şimdi, fakat avları, şu anda ormanda istedikleri denli hızlı koşsunlar, avlanmaktan kaçamayacaklar.

Araban, ona koştuğun at ile doğru orantılı olarak, daha hızlı gider, bütünün köklerinden koparılması demek değildir bu, bunu söylemek olanaksızdır; ne var, koşumların parçalanması, işte o gerçekten özgür ve şen bir yolculuk olasılığıdır.

“Almancada ”Sein”in iki anlamı vardır. “Var olmak” ve ”Onun” olmak”

Seçim hakkı tanınmıştı onlara: Kral ya da kralın habercisi olabilirlerdi. Her çocuk gibi, haberci olmayı seçti hepsi. Sadece haberciler vardır bu yüzden, dünya üzerinde gezer, kalmayan krallara ulaşamadıkları için, artık anlamsızlaşmış haberleri birbirlerine iletirler. Sefil yaşamlarına son vermeyi canı yürekten isterlerdi elbette, nedir, ettikleri bağlılık yemini ellerini kollarını bağlıyor.

İlerleme düşüncesine inanmak, gerçekten ilerlendiğine inanmayı gerektirmez. İnanabilmek için yetersiz olurdu bu.

İçinde yok edilmesi mümkün olmayan bir şeye inanmadığı sürece, insan yaşayamaz; bu yok edilmesi mümkün olmayan şey de, ona duyulan inanç da daima gizli kalabilir. Kişisel bir tanrıya inanma, bu süreğen gizliliğin kendini gösterme biçimlerindendir.

Yılan aracılık etmeliydi: Kötü insanı ayartsa da, onun yerine geçemez.

Dünya ile savaşta, dünyanın tarafını tut.

Kimseyi kandırmamalı, giderek dünyayı kandırıp onu olası bir utkudan uzaklaştırmamalı.

Ruhsal evrenden başka bir dünya yoktur; duyular evreni diye adlandırdığımız şey, ruhsal evrenin kötülüğüdür ve o kötülük dediğimiz şey, sonsuz ilerleyişimizde bir anın zorunluluğudur sadece.

Dünya çok güçlü bir ışıkla eritilebilir. Zayıf gözlere katı gözükür dünya, daha zayıflara yumruk gibi, çok daha zayıflara ise utangaç; buna kanıp bakmaya kalkışanlara vurur ve devirir onları.

Her şey yanılsamadır: Olabildiğince az yorulmaya çabalamak, alışılmış olanın dışına çıkmamak, en aşırının peşine takılmak. İlk durumda, insan ona ulaşmanın yollarını kolaylaştırarak İyi’yi ve elindeki silahlan güçsüzleştirerek Kötü’yü aldatır. İkinci durumda, bu dünyanın işlerinde bile ele geçirilmeye değer bulmayarak aldatılır iyi. Son durumda, İyi ondan mümkün olan en uzak yere kaçınarak ve Kötü son noktasına dek ulaşılarak zayıflatılacağı umularak aldatılır. İçlerinden en yeğlenesi seçenek ikincisidir; çünkü her üç seçenekte de iyi aldatılırken, bu seçenekte, görünüşte de olsa, Kötü aldatılmamaktadır en azından.

Doğamız bizi onlardan uzağa atmasaydı eğer, asla başa çıkamayacağımız sorunlar vardır.

Olgular evreninin dışındaki şeyler için, dil ancak ima edebilir, nedir, az çok kesinlik taşımasa bile, asla kıyas yapamaz; çünkü, dil, olgular evreninde kaldığı sürece, mülkiyet ilişkilerini anlatır sadece.

Ancak ne kadar az yalan söy1erse, o kadar az yalan söylemiş olur insan, az yalan söyleme olanağı bulduğunda değil.

Üzerine yeterince basılmadığı için bel vermemiş bir merdiven basamağı, basamağın kendisi açısından, kimsesiz çatılmış bir tahta parçasından gayrisi değildir .

Kendini bu dünyadan uzağa sürgün eden herkes ötekileri sevmelidir, ötekilerin dünyasından da sürgüne gitmektedir çünkü. Gerçek, bu yolla insan, doğasının derinliklerini kavramaya başlar, elbette sevilir insan, fakat tek koşulla: Terazide sevilenle eşit çekmek.

Ruhsal bir evrenden ötesinin hiç olduğu düşüncesi umudumuzu söndürür , ne var ki, bize kesinlik de sağlar.

Cennet’ten atılma, aslında sonsuzluktur: Demem o ki, Cennet’ten atılma geri dönüşsüzdür, yeryüzünde yaşamaktan kaçış yoktur, yine de eylemin sonsuzluğu, sürekli Cennet’te kalabilme umudumuzu yenilemekle yetinmez, aynı anda, belki de oradan hiç ayrılmadığımız anlamını da taşır; bunu bilsek de bilmesek de.

Özgür ve yeryüzünde kendini güvende duyumsayan bir yurttaştır 0, dünyanın her yerine erişmesini sağlayacak uzunlukta bir zincire bağlıdır çünkü nedir, hiçbir şeyin onu yeryüzünün sınırlanandan öteye sürüklemesine izin vermeyecek uzunluktadır zincir. Fakat aynı anda, özgür ve gökyüzünde kendini güvenlikte duyumsayan bir yurttaştır 0, çünkü ilkinin benzeri, göksel bir zincire de bağlıdır. Yeryüzüne inmeye çalışınca göksel zincirin tasması asılı tutar onu, gökyüzüne çıkmaya mı kalkıştı, bu kez yeryüzü zinciri tutar. Ne var, tüm bunlara rağmen, elinde tüm olanaklar vardır ve 0, bunun ayırtındadır; giderek bu zincirlenişi, zincirle ilk tanışmasındaki hatasına bağlamayı yadsır.

Patenle kaymanın acemileri gibi koşuyor gerçeklerin peşinden, bu yetmezmiş gibi yanlış yerde alıştırma yapıyor.

Hane halkını kollayan bir tanrıya inanmaktan daha rahatlatıcı ne olabilir?

Kuramsal olarak tam bir mutluluk şansı var: İçimizde yok edilmesi mümkün olmayan .bir varlığa inanmak ve ona ulaşabilmek için çabalamak.

Yok, edilemeyen tek olandır; tek tek her insan yok edilemeyendir, nedir, tüm insanların ortak paydası da yok edilemezliktir; işte bu nedenle, insanları birbirine bağlayan, başka şeye benzemeyen bir bağ vardır.

Birbirlerine benzememelerine rağmen aynı insanda buluşan öyle algılar bulunur ki, aynı nesneye yönelirler; bundan çıkarılabilecek tek sonuç, aynı insanda değişik öznelerin bulunduğudur.

Kendi sofrasının kırıntılarıyla besleniyor; kendini doymuş duyumsuyor bir süreliğine, ne yazık ki, sofrada nasıl karın doyurulduğunu unutuyor, sonunda yerde yenecek kırıntı da bulamıyor.

Yok, edilmesi mümkün olanlar sadece Cennet’te yok edilebiliyorsa, bunun kesinliğine inanamayız; tam zıddına, yok edilemiyorsa, yanlış bir inanca saplanmışız demektir.

Sınavını insanlığa bakarak ver Şüphe edenin şüphesini. , inananın inancını besler bu.

Burada demir atmayacağım demek ve o anda kabarıp, İnsanı kuşatan deli dalgalan duyumsayış.

Birden değişim. Yanıt sorunun yörüngesinde biraz korkak, her an kaçmaya hazır fakat umutla dönüyor, sorunun yanına yaklaşılmasını engelleyen, umut kırıcı yüzüne bakıyor, en sapa yollarda peşinden gidiyor, yanıtlıktan giderek uzaklaştığı yollarda.

İnsanlarla içli dışlı olmak insanın kendi kendisini göz hapsine almasını getirir peşi sıra.

Ruh, payanda olmaktan kurtulunca özgürleşebilir ancak.

Tensel istek tanrı sevgisine körleştirir, nedir, bunu tek başına beceremez, içinde tanrı sevgisinden de bir şeyler taşıdığı için yapabilir.

Gerçek parçalanamaz ve bu yüzden kendini tanıma olanağından yoksundur; onu tanımak isteyen yalana dönüşmekten gayrsını yapamaz.

Dönüp dolaşıp kendisini zarara uğratacak şeyleri kim ister? Bunu isteyen insanlara rastlanıyorsa, hatta her insanda bu durum biraz gözüküyorsa, bunun nedeni, insanın içindeki iki kişiden birinin kendisi için yararlı olanı isterken, eyleme geçmek için yan düşüncesine başvurulan ötekine zarar vermesidir. Karara varırken değil, henüz en başta ikincinin yarı-düşüncesine değer verilirse, karar konusu olacak istek de silinip gider.

Daima ilk Günah’tan şikâyetimiz neden? Cennet’ten atılmamızın nedeni ilk Günah değil, meyvelerinden uzak duralım diye uzaklaştırıldığımız yaşam ağacıdır.

Günahkârlığımızın nedeni Bilgi Ağacı’nın meyvelerini yememiz değil sadece, Yaşam Ağacı’nın meyvelerini yemediğimiz için de günahkârız. İçinde yaşadığımız andan dolayı günahkârız, İlk Günah’ın günahı yok.

Biz Cennet’te yaşamak üzere yaratıldık ve Cennet de bizim yaşamamız için yaratıldı. Bizim yazgımız sonradan değiştirildi, nedir, Cennet’in yazgısı değişti mi, bilen yok.

Kötü, kimi değişim anlarında insan bilincinden yayılan bir ışındır. Bir bütün olarak duyular evreni değil, ondaki Kötü görünüşten ibarettir; yine de bu, bizim görebildiğimiz duyular evrenini oluşturur.

İlk Günah’tan şu ana dek, İyi ve Kötü’yü birbirlerinden ayırabilme yetimiz eşittir, nedir, bu konuda hemcinslerimizden üstün olmayı arzularız. Gerçekte ise, İyi ve Kötü’nün çok ötesinde başlar farklılıklar. Bunun alışılmadık bir durum olmasının nedeni şudur: Sadece bilmek kimseyi doyurmaz, bilmesine koşut davranabilme isteği de buna eklentidir. Ne yazık ki, böyle davranabilme yeteneği kimseye bağışlanmamıştır, herkes kendi kendini yok etmeye yazgılıdır, bunu başaracak güce sahip olamama olasılığı kimseyi bu yoldan döndürmez, son denemeye kalkışmaktan gayrisi gelmez elinden. Bilgi Ağacı’nın meyvelerini yemenin cezasının ölüm olmasının anlamı budur belki, en başta, eceliyle ölümün anlamı da bu olabilir. Şu anda, ufak bir devinimdir yapmaktan çekindiği, bunu yapmaktansa, İyi ve Kötü’nün bilgisinden olmayı bile yeğler. İlk Günah kavramının kökeninde bu korku yatar. Ne var ki, bir kere olandan geri dönülemez, belki anlamı bulandırabilir; bu yüzden bahanelere sığınılır. Tüm dünya bu bahanelerle do1udur; bu bir anlık olsun huzur arayan insanın kendini haklı görebileceği tek yöntemdir belki: Bilginin önceden verildiği gerçeğini görmezden gelme, bilgiyi ulaşılması gereken uzak bir nokta olarak gösterme.

Giyotin denli ağır, onun denli de hafif bir inanç.

Sınıfın duvarına asılı İskender’in Savaş resmi taklidi gibi önümüzde ölüm. Bize düşen, davranışlarımızla, henüz yaşamdayken bu resmi karanlıklara itmek, giderek ortadan tümüyle yitmesini sağlamaktır.

Tutulabilecek iki yol; kendini son noktaya dek ufaltmak ya da sonsuz ufak olmak. İlki devinimsizlikten çıkan mükemmellik, ikincisi eylem anlamına gelen bir başlangıçtır.

Sözcüklerin karmaşasından kurtuluş yolu: Eyleme geçilerek yok edilecek olanın sımsıkı tutulması gerekir; ufak parçalara bölünen dökülür gider, nedir, yok edilemez.

Putlara öncelikle nesnelerden korkudan tapıldı, ne var ki, bunun sonucunda nesnelerin gerekli oluşundan korkudan tapıldı ve bunun sonucunda nesnelere karşı sorumlu olmaktan korkudan tapıldı. Bu sorumluluğun varlığı öylesine katlanılmazdı ki, insan onu tek bir üstün-insanın sırtına yüklemeye kalkışamadı, çünkü bu aracı üstün- insan da sorumluluğu azaltmayacaktı; sadece bu aracı varlıkla ilişkide olmak, insanın sırtındaki yükü arttıracaktı zıddına. Tam da bu yüzden nesnelerin sorumlulukları kendilerine verildi, hatta nesneler insanlardan daha çok sorumlu oldular.

Yaşama başladığın anda iki görev: Sınırlarını her an daraltmak ve bu sınırlan aştığın anlarda da gizlenmeyi başarıp başaramadığını her an sorgulamak.

Kimi anlarda, Kötü insanın kullandığı aletlere benzer; ayırtına varılsın varılmasın, insan, amacı buysa, bir kenara atılmasına karşı durmaz.

Bu yaşamdan aldığımız mutluluklar, yaşamın kendi mutlulukları değildir, şu andakinden daha iyice bir yaşama ulaşma korkumuzdan.

Kaynaklanan mutluluklardır; bu yaşamın bize çektirdikleri de yaşamın kendisinin değildir, yine bu korkudan dolayı kendimize çektirdiklerimizdir.

Sadece şu anda, çektiklerimiz ıstıraptır. Burada ıstırap çekenlerin, başka yer ve zamanlarda çektikleri ıstıraplar için ödüllendirileceği anlamına gelmez bu; bunun anlamı, şu anda ve burada çekilen ıstırabın başka yer ve zamanda değişmeyip, sadece içerdiği karşıtından özgürleşeceği ve mutluluğa dönüşeceğidir.

Evrenin sonsuz büyüklükte ve sonsuz zenginlikte düşünülmesi, zorlu bir yaratılış sonucunda özgür bir içe bakışa kavuşan insanın, bunu en aşın noktaya vardırmasının sonucudur.

Sonsuz yaşamın bir an için bile olsa sürdürülebildiğine ait, zamana bağımlı kalışımızı katlanabilir gösteren en zayıf inanç bile, günahkârlık batağına daldığımıza ait, şuandaki acımasız inancımızdan daha az iç karartıcıdır…Nedir, tüm anlığıyla ikincisini de içeren ilk inanca katlanma yeteneğimiz, inancımızın sınırlarını da çizer.

İlk büyük yalandan sonra, kişisel durumları için özel, küçük yalanların düzenlenebileceğine, yetmezmiş gibi, bu yalanın onların çıkarına yapıldığını sanır çoklan. Örneğin sahnede oynanan bir aşk oyununda, sevgilisi rolündeki erkeğe yapmacık bir gülüş atan kadın oyuncunun, aslında üst galeride onu izleyen gerçek sevgilisine sinsice gülümsediğine inanır; bu durmaksızın yinelenir .

Şeytana ilişkin bilgi olabilir fakat o bilginin içinde inanç olamaz; çünkü görünür olandan daha şeytani bir şey bulunamaz.

Günah hep göstere göstere gelir ve o anda duyularımızla kavranabilir. Kökleri üzerinde ilerler ve ayrımına varabilmek için bu köklerden sökülmesine gerek yoktur.

Yakınımızda olup biten acıların hepsine ortak olmamız gerekiyor. Hepimize ait ortak bir beden yok fakat ilerleme yolumuz ortak, bu yol, seçtiği istikamet ne olursa olsun acılar içinden götürür bizi. Bir çocuk gelişimi için nasıl belli aşamalardan geçerse ve her aşama istekler ve korkular açısından bir öncekine kıyasla nasıl ulaşılmaz görülürse, kişi nasıl yaşlanarak ölüme varırsa, insanlıkla bağımız dünyayla bağımızdan zayıf olmadığı için, biz de bu yolla dünyanın acıları arasında ilerleyerek gelişiriz. Bunun adaletle ilgisi yoktur, acılardan korkmaya ya da bundan üstünlük olarak görmeye de gerek yoktur.

Dünyanın acılarından uzakta kalmakta özgürsün, doğanın seçimine bağlıdır bu, nedir, kaçabileceğin tek acı da bu kendini uzaklaştırmandır.

İnsanın iradesi üç açıdan özgürdür: İlk olarak, şimdiki yaşamını seçtiği anda özgürdü; elbette şu anda geriye dönemez, çünkü o zamanlar seçtiğini yaşıyor olsa da, şimdiki yaşamını ilk seçtiği andaki kişi değil artık.İkinci olarak, yaşamı süresince ilerleyeceği yolu ve ilerleme tarzını seçmesi açısından özgürdür.
Üçüncü olarak, dünyaya bir kez daha geleceğini sanarak, bu yaşamın tüm koşullarına rağmen kendine ulaşan yolu bulmayı istemesi açısından özgürdür. Nedir, bu bir seçim sorunu olmasına rağmen, girilen yol yaşamın ayak basmadık tek noktasını bırakmayan bir labirent olacaktır.

Özgür irade bu üç açıdan görünür fakat üç görünüm aynı anda var olduklarından bir bütün oluştururlar; bu temelde öyle bir birliktir ki, özgür olsun olmasın bu birlikte iradeye yer yoktur.

İçinde yaşadığımız dünyanın baştan çıkarma yollan ile içinde yaşadığımız dünyanın sadece bir geçiş yolu olduğuna inanç, aslında birdir ve aynı şeydir. Böyle olması gereklidir, dünya bizi sadece, tek bir yolla yaratabilir; bu yol da gerçeğe karşılık düşer. Ne yazık ki, baştan çıkarmalar başarılı olunca, inancımızdan vazgeçeriz; İyi bizi kandırıp Kötü’nün eline bırakır, tıpkı kadının yatağa bekleyen çağrısı gibi.

Tek başına umutsuzluğun acısını çeken de içinde, insanla hemcinsleri arasındaki en güçlü ilişkiyi alçakgönüllülük sağlar; tek koşul, bu alçakgönüllülüğün eksiksiz olarak sonuna dek götürülmüş olmasıdır. Bu mümkündür, çünkü tapınma dili tam da budur, tapınmanın dili olduğu kadar bir araya gelmelerin en güçlüsüdür. İnsanın hemcinsiyle ilişkisi ile tapınmayla ilişkisi birbirlerine benzerler; insanın hemcinsleriyle ilişkisi çaba gerektirir, bu çabayı ancak tapınmanın verdiği güç sağlayabilir.

Yanıltmaktan başka bir şey bilebilmen mümkün mü? Yanıltma ortadan kaldırılsa da, geri dönüp o noktaya bir kez daha bakmamalısın, bakarsan bir tuz sütununa dönersin.

İnsanlar A.’ya saygıyla davranıyor. Sıradan oyuncuların oynamasına izin verilmeyen ve titizlikle korunan mükemmel bir bilardo masasında oynamayı hak eden büyük oyuncu geldiğinde masanın zeminini nasıl inceler, oyunda zamanından önce yapılan hatayı nasıl affetmez fakat ıstaka kendisine geçtiğinde nasıl her densizliği yapacak denli küstahlaşır ya; işte böyle saygı gösteriliyor ona.

Nedir, sonra olan biten tek şey yokmuş gibi işinin başına geçti. Belki hiçbir öyküde geçmiyor, fakat eski öyküler yığınından kulağımıza aşina gelen sözler bunlar.

İnançtan yoksun olduğumuz söylenemez. Yaşamamız bile tek başına bir inanç değeridir.

Bunda inanç değeri ne arasın; yaşamamak mümkün mü ?

İnancın insanı deliliğe sürükleyen gücü, işte bu ‘mümkün mü’ sözünde gizlidir, ancak bu olumsuzlamada kendini açığa vurur.

Evden çıkman, uzaklaşman gereksiz. Masanda otur ve söyleyeceklerimi dinle. Dinlemesen de olur, beklemen yeterli. Beklemesen de olur, hiç ses çıkarma ve tek başına ol. Dünya maskesini düşürmen için sana gelecektir; yapabileceği başka bir şey yoktur, ayartıya kapılmış, ayaklarının altında kıvranıp duracaktır.


03 Temmuz 2022

Franz Kafka - Hikayeler

ANSIZIN GEZİNTİ 
Akşam evde kalmaya kesin karar verilerek sırta robdöşambr geçirilir, yemeğin ardından aydınlık masada oturularak bitiminde adet olduğu üzere kalkıp yatmaya gidilen bir iş ya da bir oyunla vakit geçirilir, dışarıda ise evde kalmayı pek doğal gösteren pis bir hava egemenliğini sürdürür, artık sokağa çıkmanın herkesi şaşırtacağı kadar uzun süre masa başında sessiz oyalanılır, bu arada merdivenlerde ışıklar söndürülerek cümle kapısı kilitlenmiş olur, öyleyken içteki sıkıntıya uyularak kalkılır da ceket değiştirilir, bir anda sokak kıyafetiyle ortada boy gösterilir, dışarı çıkmak gerektiği açıklanır, oradakilere kısaca allahaısmarladık denilip çıkılır, kapının hızlı ya da yavaş kapatılmasıyla az ya da çok bir öfke geride bırakılır, kendilerine bu geç vakit sağlanan beklenmedik özgürlüğü özel bir çeviklikle cevaplandıran kol ve bacaklarla sokakta soluk alınır, salt bu sokağa çıkma kararıyla karar verme gücünün içte varlığı sezilir, en hızlı değişimleri kolaycacık gerçekleştirmek ve bunlara katlanmak için gerekenden daha fazla bir gücün elde bulundurulduğunun her zamankinden büyük bir önemle bilincine varılır ve böylece uzun sokaklar boyunca seğirtilip durulursa, o zaman bu akşam için aile çevresinden büsbütün dışarı çıktığı duygusuna kapılır insan, aile bireyleri bir belirsizlikten içeri kayıp giderken, kendini kaya gibi sağlam, alabildiğine, belirgin kenar çizgileriyle donatılmış hisseder, yürürken elleri kalçalarına vurur, gerçek kişiliğine kavuştuğu duygusu uyanır içinde. Öte yandan, hal hatır sormak üzere akşamın bu geç vakti bir dostu dolaşmak, bu duyguyu pekiştirir. 
 
KARARLAR 
Perişan bir durumdan belini doğrultabilmek için fazla bir enerji gerekli değil sanırım. Oturduğum sandalyeden koparıp alıyorum kendimi; masanın çevresini dolanıyor, başımla boynumu devingen duruma sokuyor, gözlerime ateşli bir ifade oturtup çevrelerindeki kasları geriyorum. İçimdeki bütün duygulara karşı koyarak, şu anda gelmeye görsün. A.’yı büyük bir coşkuyla karşılayacak, B.’nin odamdaki varlığına nazik katlanacak, C.’nin söylediği sözleri bütün eza ve cefasına karşın uzun soluklarla içime çekeceğim. 
 
Ama böyle olabilse de, içine düşüleceği kuşkusuz her yanılgıyla her şey, Kolay ve Zor, bir an gelip durakalacak, ben de çember içinde gerisin geri çark edeceğim? 
 
Bu yüzden en iyisi her şeyi sineye çekmek, ağır bir kitle gibi davranmak, rüzgarın önüne kattığı bir nesne gibi kendini hissetmek, bir ayartıya uyup da gereksiz bir adım atayım dememek, başkalarına hayvansı gözlerle bakmak, pişmanlık duymamak, sözün kısası yaşam denilen hayaletten artakalmış ne kadar cılız nesne varsa hepsini kendi elinde çökertip ezmek, yani o en son gömüt sessizliğini daha da çoğaltmak ve ortada bir başka şeyin varlığına izin vermemek. ... Böyle bir durum için karakteristik bir devinim, serçe parmağın kaşlar üzerinde gezinmesidir. 
 
BEKARIN MUTSUZLUĞU 
Öyle görülüyor ki, pek kötü şey bekar kalmak,bir akşam insanlar arasında geçirilmek istendi mi yaşlı bir adam olarak onurunu güçlükle koruyup, başkalarından kendisine kapılarını açmasını beklemek, hastalanmak ve yatağın durduğu köşeden haftalar boyu boş odayı seyretmek, tanışlarla hep sokak kapısı önünde vedalaşmak, asla yanında eşiyle dar merdivenlerden çıkamamak, odasında hep başkalarının çocuklarına hayran hayran bakıp, boyuna “Benim yok!” diye yineleyememek, dış görünüş ve davranışında çocukluk anılarındaki bir ya da birkaç bekarı kendine örnek almak. 
 
Ve böyle de olacak; şu farkla ki, gerçekte de bugün ve yarın bir vücut ve bir gerçek bir kafayla, yani elleriyle dövmek için bir alınla ortada kalacak insan.  
 
 

03 Haziran 2022

"Mesele, çocuklarına vereceğin herhangi bir ders değil, örnek bir yaşamdı." Franz Kafka

 

“Çok sevgili baba, geçenlerde bir kez, senden korktuğumu öne sürmemin nedenini sormuştun. Genellikle olduğu gibi, verecek hiçbir cevap bulamadım, kısmen tam da sana karşı duyduğum bu korku yüzünden, kısmen de bu korkuyu gerekçelendirmek üzere, konuşurken toparlayabileceğimden çok daha fazla ayrıntı gerektiği için…”

 Babaya Mektup 

 

06 Haziran 2021

Franz Kafka - Açlık Sanatçısı

"Açlık Sanatçısı" (Almanca: "Ein Hungerkünstler"), Franz Kafka'nın ilk defa 1922'de Die neue Rundschau adlı edebiyat dergisinde yayımlanan hikâyesidir. Hikâye ayrıca Kafka'nın kendisi tarafından yayın için hazırladığı son hikâye koleksiyonu olan Açlık Sanatçısı (Ein Hungerkünstler) içinde de yer almaktadır. Sanatını takdir edenlerin sayısında düşüş meydana gelen bir açlık sanatçısı olan hikâyenin protagonisti, Kafka'nın arketipik bir yaratımıdır: Birey büyük ölçüde toplum tarafından yalnız bırakılır ve mağdur edilir.

"Açlık Sanatçısı", ilk olarak 1922'de periyodik olarak Die neue Rundschau dergisinde yayımlandı ve aynı ada sahip hikâye koleksiyonunda daha sonra dahil edildi. Ölüm, sanat, tecrit, asketizm, manevi yoksulluk, yararsızlık, kişisel başarısızlık ve insan ilişkilerinin yolsuzluğu gibi bilindik Kafka temalarını işlemektedir.

 "Açlık Sanatçısı", üçüncü şahıs anlatımıyla geriye dönük olarak anlatılmaktadır. Anlatıcı, "günümüz"den birkaç on yıl öncesine, halkın profesyonel açlık sanatçısına, günlerce oruç tutan bir halk sanatçısına hayran kaldığı bir döneme bakmaktadır. Daha sonra bu tür gösterilere olan ilgi azalmaktadır.

Hikâye "açlık sanatçısı"nın genel bir tanımıyla başlar ve daha sonra hikâyenin ana kahramanı olan tek bir sanatçı ile anlatım daraltılır. Açlık sanatçısı, meraklı izleyicilere yönelik bir kafeste yer alır ve gizlice yemek yemediğinden emin olan nöbetçiler (genellikle üç kasap) tarafından izlenir. Bu tür önlemlere rağmen çoğu, bazı nöbetçiler de dahil olmak üzere, açlık sanatçısının gizliden bir şeyler yiyip hile yaptığını düşünür. Bu tür kuşkular açlık sanatçısını kızdırır ve menajeri (ya da "impresario") tarafından orucunun kırk gün sürmesi istenmektedir. Menajer, kırk günden sonra halkın açlık sanatçısına olan ilginin kaybolduğu konusunda ısrar eder. Ancak açlık sanatçısı, zaman sınırını, süresiz oruçtan kendi rekorunu kırmasını engellediği için sıkıcı ve keyfi bulur. Orucun sonunda açlık sanatçısı, tiyatral bir tantanayla kafesinden çıkarılıp yemek yiyeceği yere kadar taşınır fakat açlık sanatçısı bu iki durumdan da memnun değildir.

Bu gösteriler, sanatçının sağlığına kavuşması aralıklarıyla yıllarca devam eder. Şöhretine rağmen, açlık sanatçı memnun değildir ve yanlış anlaşıldığını hisseder. Görünüşte melankolisini gözlemleyen bir seyirci onu kontrol etmeye çalışırsa öfkelenerek kafesinin parmaklarını sallar. Menajer, izleyicilerden özür dileyerek bu sinir patlamasının oruçtan kaynaklandığını belirtir ve açlık sanatçısını cezalandırır. Açlık sanatçısının yaptığından daha fazlasına dayanabileceğinden bahseder fakat bir önceki orucun sonunda neredeyse ölecek gibi olan açlık sanatçısının fotoğrafını göstererek bu iddiayı çürütür. Açlık gösterisinin zamansız sonlandırılmasının sonucu olan bir durumu, menajer, sonlandırılmasının nedeni olarak gösterir. Açlık sanatçısı, menajeri dinlemek için kafesin parmaklarına yaslandığında menajerin o resimleri çıkarmasıyla parmaklıkları hemen bırakır. 

Yıllar geçer ve bir gün açlık sanatçısı kendini izleyen kitlenin giderek azaldığını, izleyicilerin eğlenceyi başka yerlerde aramaya başladıklarını görür. Menajer, açlık sanatçısını yanına alır ve birlikte yeni izleyiciler bulmak adına Avrupa'nın yarısını gezdikleri bir turneye çıkarlar. Fakat izleyiciler artık gösterilerine ilgi göstermez. Açlık sanatçısı, menajeriyle yollarını ayırıp eskisinden daha uzun süre aç kalacağı bir sirkte işe başlar. Eskisi gibi ilgi odağı olmadığından kafesi sirkin dışındaki ahırların yanına konur. Sirkteki gösterilere verilen aralarda hayvanları görmek için ahırlara giden insanlar, açlık sanatçısının önünde biraz duraklar fakat arkadan gelenlerin öndekileri ittirmesiyle açlık sanatçısı izleyicilerini kaybeder. İlk zamanlar halkın geçişini dört gözle bekleyen açlık sanatçısı zamanla halkın neden olduğu gürültüden rahatsız olur ve hayvan ahırlarından gelen kötü koku, hayvanların sesi, hayvanlara götürülen çiğ etlerin önünden taşınması, hayvanların beslenirken çıkardıkları sesler içini burur ve hüznünü artırır. Sonunda açlık sanatçısı tamamen göz ardı edilir. Kimse, sanatçının kendisi dahil, aç kalınan günleri artık saymaz. Bir gün bir yönetici, açlık sanatçısının kafesindeki kirli samanı fark eder. Kafesin neden kullanılmadığını merak eder. Görevlilerle kafesi incelediğinde açlık sanatçısını neredeyse ölmek üzere bulurlar. Ölmeden önce affedilmeyi ister ve tadı hoşuna gidecek bir yiyecek olmadığı için çaresiz aç kalmak zorunda olduğunu ve bundan ötürü açlık gösterisinin beğenilmemesinin daha doğru olacağını söyler. Açlık sanatçısı öldüğünde otlarıyla birlikte taşınır ve yerine bir panter konur. Panteri izlemeye gelen seyirciler açlık sanatçısına göre daha fazladır. Bunun nedeni de panterin hayattan daha fazla keyif almasıdır. Hikâyede ayrıca panterin canı ne isterse verildiğinden bahseder. Bu da okuyuculara birçok açıdan yorumlanabilecek bir ipucudur. 

tr.wikipedia.org 

11 Ocak 2020

Franz Kafka'dan Sevgili Bayan Milena'ya


Sevgili Bayan Milena'ya,

Size önce Prag’tan, ardından da Meran’dan yazdığım kısacık mektuplarıma kesinlikle cevap beklemiyordum. Umduğum gibi karşılık yazmadınız da. Sevinmem gerek. Sessiz kaldığımız her gün iyi olduğumuzun bir işaretidir.

Yarım kalmış bir düş gibi. Önümden geçip gidiyorsunuz. Masalar, sandalyeler, geçtiğimiz yer, hatta elbiseniz bile gözümün önünde. Yüzünüzü, ayrıntıları çıkaramıyorum. Kötü bir yarım düş olsa gerek bu. Çok ilginç, hem de çok.

Bekliyorum içim içime sığmadan. Pazar gününe kadar mektup yazar mısınız bana? Delilik gibi geliyor bu istekler. Tek mektup yetersiz mi? Herhalde yeter. Ama yine de okumak istiyorum bunları durmadan, nefes almadan. Nedir bunun mantığı, ah Milena!

Bu dünya ne zaman düzelecek, ne zaman normale dönecek sevgili Milena? Gündüzleri bütün vaktimizi yıkıntıların arasında geçirip gece de yeni buluşlar için kafa patlatarak geçiriyoruz ömrümüzü.

Garip bir rahatsızlık var bende, yorgunluk değil bu, “korku” galiba. Düşenlerle dalga geçilen bir dünya burası ve ben yürümeye korkuyorum. Evet, yorgun değilim, yalnızca korkağın biriyim. Düşünüyorum da insan herhalde bütün gün bir noktaya bakarak oturup bir akıl hastanesinde huzur bulabilir sadece.

Milena! Sen şimdi yüreğimi, aklimi, tüm varlığımı büyüleyen o sesinle çağırıyorsun beni yanına..

 (...) Bütün bu olanlar perişan ediyor beni. Çevremdeki her şey darmadağın oluyor, sonra yeniden bir araya geliyor. Sonra başımın çaresine bakmak zorunda kalıyorum. Aslında yakınmamın sebebi güneşi görmek istemeyişim, hayata geri dönmekten korkmam.

Her tarafa Milena diye yazdım. Yazmayı bildiğim tek kelime bu ve ben büyük bir coşkuyla bunu herkese göstermek istiyorum.

 (...) istasyondan bana bakan yüzünü düşündüm. Unutamayacağım bir doğa olayıydı bu.

Gel artık Milena! Sen olmayınca geceler boyu sabahlara kadar yanımdaki kokuyla boğuşmakla geçiyor ömrüm.

En şaşırtıcı olan bana gelme isteğin. Yanıma inersen kör olacaksın, batacaksın dibe ve başını dik tutmak için çırpınacaksın. Gücünü sonuna kadar kullanıp parçalanacak ve yok olacaksın. Benim olduğum yerde ne mutluluk ne mutluluk ne de iyilik var. Oraya bırakılmışım ve senin yurdunun savaş öncesi bunaklarına dönmüşüm...

Lütfen uzat elini ve sonsuza kadar çekme!...

Durmadan birbirimize aynı soruları sorup duruyoruz. Ben “hasta mısın” diye soruyorum, sen cevap yazıyorsun, hastalığımın durumunu soruyorsun. “Ölmek istiyorum” diyorum, bir bakıyorum sen de aynı şeyi söylüyorsun. Bunu yine söylemek istiyorum ki bütün ama bütün istediğim yanında olabilmek ve sen de bunu istiyorsun. Yeter artık! Yeter!...

Artık güz de oyun oynuyor benimle. Zaman zaman kuşkuya düşecek kadar yanıyor, yine kuşkuya düşecek kadar üşüyorum...

Ayrılmadığımız için vedalaşmıyorum Milena! Toprak beni içine çekerse o başka. Ama bunu başaramayacak. Çünkü sen varsın!

Kısaca şunu söylemek istiyorum Milena: etrafındakilerin o ulaşılmaz zekilikleri ile hayvanca sersemliklerine karşı senin haklı olduğuna inanmamış olsaydım bu kadar ilgilenebilir miydim seninle? koskoca okyanusların dibindeki bir avuç toprak o baskıya nasıl dayanıyorsa sen de öyle dayanmalısın Milena. Bugüne kadar insanlara tahammül edebileceğimi yeryüzü ile başa çıkabileceğimi düşünmezdim hiç. Ama sen şunu öğrettin bana dayanılmaz olan aslında yaşam değilmiş, insanlarmış.


03 Temmuz 2019

Milena'ya

milena'ya ; 

"benim için dünya binlerce "belki" ile dolu...
dürüst bir insanım milena. esaretin izin verdiği kadar dürüst.
bir şeklimle herkese benzemeyen farklı bir yön var bende.
huzur içinde bir dakika bile çok görülmüştür bana.
herşeyi savaşarak kazanmak mecburiyetindeyim.
sadece geleceğimi değil geçmişimi de kendim yaratmak zorundayım.
dünya sağa dönüyorsa benim bu ritme uymak için sola dönmem gerekiyor.
palto giymeye üşenirken bu koca dünyayı sırtımda nasıl taşırım ben?..
"içinde bulunduğum durumu kimseye anlatamam sen de anlamazsın...
ben bile anlamıyorum ki başkasına nasıl anlatırım! "

F.Kafka

06 Eylül 2018

Kafka 9 Kasım 1903 tarihli mektubunda yalnızlık, tek başınalık ve korkunun kaynağını şöyle dile getirir:

Ormanda yolunu yitirmiş çocuklar gibi terk edilmişlik içerisindeyiz. Önümde durup bana baktığında ne sen benim acılarımı anlıyorsun, ne de ben seninkileri. Ve senin önünde kendimi yere atsam, ağlasam ve anlatsam bile, biri sana cehennemi sıcak ve korkunçtur diye anlattığında cehennem hakkında ne bilirsen, benim hakkımda da ancak onu bilirsin…

Çeviri   Ahmet Cemal


03 Temmuz 2018

Franz Kafka "Düşünceleri arasında sıkışıp kalmış bir eylemci o durağanlıktan çıkmadan asla mutlu olamaz"

Koca deniz, dibindeki küçücük taşı nasıl sararsa, benim de sevgim öylesine yığılıyor senin üstüne.

Bir dayanak olmaktan çıkınca özgürleşir ruh ancak.

İnsanların tüm kusurları sabırsızlık, yaptıkları işte usule vaktinden önce son veriş ve sözde bir sorunu sözde bir çit içine almaktır.

Bastığın yerin iki ayağının kapladığından daha büyük olamayacağını anlamak ne büyük bir mutluluktur.


06 Ağustos 2016

Franz Kafka - Milena'ya Mektuplar

sevgili bayan milena’ya,
size önce prag’dan, ardından da meran’dan yazdığım kısacık mektuplarıma kesinlikle cevap beklemiyordum. umduğum gibi karşılık yazmadınız da sevinmem gerek. sessiz kaldığımız her 

gün iyi olduğumuzun işaretidir. bu yüzden sevinmem gerek ki, iyi olduğunuzu bildiğim için..

yarım kalmış bir düş gibi. önümden geçip gidiyorsunuz. masalar, sandalyeler, geçtiğimiz yer, hatta elbiseniz bile gözümün önünde. yüzünüzün, ayrıntılarını çıkaramıyorum. kötü bir yarım düş olsa gerek bu. çok ilginç, hem de çok..


tüm gece yağan yağmur nihayet durdu. kutlayacağım bunu. kutlama şeklim ise size yazmak. bu amansız yağmurda insanın tek mutluluğu yabancı bir çevrede olması..


aklımdan çıkmayan şu hastalığınız.. benim gibi öğüt verme konusunda pek de ümit edilmemesi gerek birinden yine de duymak isterseniz “kendinize iyi bakın. sizi sevenlerin fedakarlığı lazım” bunları da atlatırsınız. sizden iyi haberler bekleyeceğim..

sizden istediğim çevirilerime bir anlık bile uykunuzu feda etmemeniz. daha sonra vicdan azabı çekmek istemem.. kendim için istiyorum. lütfen..


gönül ilişkilerimde edindiğim tecrübe erkeklerin daha çok acı çektiği. aslında bu acı karşılıklıdır. kadının çektiği acı gerçektir ama erkeğin acısı fazladır..


siz son mektubunuzda geniş yüreklilikle teşekkür etmişsiniz bu uykusuz adama. olayı duyan birisi olsa amma adammış diyecek sanki. ama o adam aslında tembelin biri süt içiyor her gün, besleniyor, kendine bakıyor..

fakat ben ne kadar basitim, keşke görebilseler içimi. anlatabilsem, inanırlar mı?..
uykusuzluk aklıma neler getirdi. anlamsız ve çok laf ettim. bağışlayın beni..


anlaşılmaz bir insansınız milena. derdiniz bin parça başkalarını, beni düşünüyorsunuz. uykusuzluk çektiğim için üzülüyorsunuz..


sıkılıyorum size böyle hitap etmekten. bayan milena yavan geliyor bu hitap bana. yeni memuriyete atanmış bir katibin konuşması gibi. ama elden bir şey gelmez. yarının ne olacağı belli olmayan bir dünyada biz hastaların dayanakları bunlar olsa gerek. sıksa bile muhtacız bunlara; güçsüzüz biz..

kendiniz için çabalamak. mektuplarınızdan anladığım zaten bunu yapıyordunuz. büyük bir erdem ve güven görüyorum yazılarınızda..

dergilere gönderdiğiniz yazıları niçin bana göndermiyorsunuz? bu bana güvensizlik mi yoksa? hayalimde canlardığım kadına ters düşeceğimi o imajı bozacağımı mı sandınız. bu üzdü beni. size küstüm birazcık iyi de oldu. kalbimdeki küslük size karşı hislerimi belki dengeler..


bu akşam tek başıma uzun bir yol yürüdüm. çoğunlukla başkaları ile yürürüm veya yatarım. bu akşam tek oldu. tanrım, keşke burada olsaydınız. burada olmadığınızı söylersem aslında kendime deli demeliyim. o kadar kuvvetli bir şekilde hissediyorum ki burada olduğunu. hayır hayali değil, istediğim anda size dokunabileceğim şekilde buradasınız, yanımdasınız..


bekliyorum. içim içime sığmadan. pazar gününe kadar mektup yazar mısınız bana? delilik gibi geliyor bu istekler? tek mektup yetersiz mi? herhalde yeter. ama yine de okumak istiyorum bunları durmadan, nefes almadan. nedir bunun mantığı, ah milena! sevgili öğretmenim!.


yani inanmıyorum yazdıklarınıza sevgili milena! beni yalnız ben inandırabilirim galiba. öğretmenler genellikle öğrencilerinin kendilerine vermiş oldukları cevapları yeterli bulmazlar. oysa bir öğrenci öğretmeninin ona öğrettiklerinden daha fazlasını nereden bilebilir ki?.


yarın yine yazacağım ama ne olur bir aksilik çıkar da yazamazsam kızmayın bana. nefret etmeyin benden. pazar günkü mektubunu bir daha okudum da gerçekten korkunç bir mektup. keşke sizi ellerimin arasına alabilip gözlerinizin içine bakabilseydim. eminim o zaman böyle bir mektup yazmazdınız..


mektuplarınızın benim üstümdeki etkisini hiç küçümsemeyin milena!. bu mektupta da küçük tedirginlikler çok değil aslında. ama mutluluk veren bir acının gerçeği gibi bir şey. zaten senden gelipte dayanamayacağım be olabilir?..

her zaman olmasa da arada sırada ‘sen’ de bana olmaz mı?.


üstelik benden mektup alamayınca üzülecek kadar da iyi bir insansınız..


anladığım kadarı ile milena ikimiz de çok çekingen ve ürkek kişileriz. birbirimize gönderdiğimiz mektuplar o kadar çekingen o kadar korku dolu ki. cevaplar dersen onlar ayrı bir korku kaynağı ikimize de doğuştan gelmemiş bu özellikler ama ben de huy edinmiş artık.

bir odadayız milena. birbirine bakan iki kapının ardındayız ama ayrı ayrı. biri açacak olsa diğeri hemen ürküp kapıyor kapıyı. halbuki bu iki kişi ürkeklik olarak bu kadar benzemeseler, biri diğerine hiç aldırış etmese açsa kapıyı çıksa dışarı odayı düzenlese. ama hayır o da en az diğeri kadar ürküyor ve saklanıyor kapısının ardına ve o güzelim oda bomboş kalıyor ortada.

ve bu yüzden hep ikimizi üzen yanlış anlamalar oluyor. aslında senin anlamadığını söylediğin o mektuplar sana en yakın olduğum zamanlar yazmış olduklarım oluyor.


yeryüzündeki 38 yıllık yolculuğumdan sonra bir dönemeçte sana rastlıyorum ve bu geç gelen hiç beklemediğim karşılaşma sonrasında ne yapacağımı bilmez şaşırıp kalıyorum. içimde fırtınalar kopamıyor, bağıramıyorum, çılgınlıklar yapamıyorum bu yüzden. sadece diz çökmüş oturuyorum ve karşımda duran ayaklarınızı okşuyorum..


yine mektubu ilgisiz yerlere saptırıyorum. oysa ben çevirilerinizin güzelliğinden söz açıp övmek istiyordum onları. bu arada ‘bazı’ sözcüğü için bana ne kadar kızsanız haklısınızdır. zaten son zamanlarda en çok yaptığınız iş bu herhalde. hayır sakın yanlış anlamayın bundan şikayetçi olduğum yok. tüm hayatımı sizin karşınızda azarlanan bir öğrenci olarak geçirmek isterdim doğrusu..

sizi arkamdan sürüklediğim için çok üzülüyorum bazen. öykülerimin o pis, karanlık, boğucu sokaklarında dolaştırıp kimbilir ne bitmek tükenmek bilmeyen eziyetlere sokuyorum sizi. belki de hemen çıkamayasınız diye o kadar uzun tümceler kuruyorum hikayelerimde. yoksa iki aya kalmaz bitirip gidiverirdiniz öyle değil mi?.


balkonda aç bir serçe duruyor ben de ekmek kırıntılarını odanın içine bırakıyorum. aç olduğu halde, yaşamak için buna ihtiyaç olduğu halde tedirgin bekliyor. çünkü içerisi onun için bilinmeyen karanlık bir yer. ekmek onu kendisine çekiyor o da odanın içinde sayılır herşeyiyle bunu istiyor. sonra silkinip kendine geliyor ve kaçıp gidiyor. biliyorum kıpırdayıp korkutmasaydım onu korkup kaçmayacaktı oradan. gelip ihtiyacı olan ekmeği alıp gidecekti..


hastalığından da bahsediyorsun mektupta. belki yatmak iyi gelebilir. bir ay önce daha iyi bir insandım galiba en azından hasta olduğunu biliyor bunun için üzülüyordum. oysa şimdi yalnız kendi hastalığımın peşine düşmüşüm. ama bu da sen değil misin sanki?.


geç geldi mektupların. sana ‘yavrucuğum’ dediğim için kızıyorsun yine bana haklısın..
şakayı severim ama hepsinin altında birşeyler ararım. dünkü mektubunda ne kadar çok kullanmışsın ‘ve’ kelimesini. belki de bir aşağılama vardır bunda kimbilir?.


milena sen şimdi yüreğime aklıma bütün varlığımı büyüleyen o sesinle çağırıyorsun beni yanına. ama aslında beni tanımıyorsun bile. birkaç mektup başkalarının birkaç güzel sözü aldatıyor olabilir hala seni. belki de bütün bu söylenenlere aldanmayıp foyamı ortaya çıkarmak için çağırıyorsun beni. başını döndüren şeyler beni görünce kaybolacak biliyorum. bundan korkuyorum..


bütün bu olanlar perişan ediyor beni. çevremdeki herşey darmadağın oluyor sonra yeniden bir araya geliyor. sonra başımın çaresine bakmak zorunda kalıyorum. aslında yakınmamın sebebi güneşi görmek istemeyişim, hayata geri dönmekten korkmam.

sen benim için saf, el değmemiş bir genç kızsın milena. senin gibi tertemiz, eldeğmemiş bir beyazlığı olan biriyle hiç karşılaşmadım ben. böyle birine dokunabilmek büyük bir cesaret işi. bu kirli, korkak, kararsız, soğuk eli nasıl uzatırım sana..

kapana sıkışmışım gibi bir hisle yatakta yatıyordum bütün gün. durmadan seni kendimden uzaklaştıracak bir şeyler arayıp durdum. kendi kendime kızdım devamlı..


çılgınca bir korkunun tutsağıyım milena. anlıyor musun korkuyorum? bu koca satranç oyununda yerim yok benim zaten. ilgimi çekmiyor ben bütün dikkatimi kraliçeye vermişim. gözlerim yalnız onu görüyor. şahın yerinde olmak için bütün uğraşmalarım. bunların gerçekten olmasını istiyorsam artık başka türlü davranmam gerektiğini de biliyorum. bu yüzden viyana’da kalma artık demem senden daha çok benimle ilgili hele şu an söylediklerim isteklerin en masumu en arınmışı belki de. mutluluğun ta kendisi o..


mektuplarını tüylerini kabartıp tetikte bekleyen bir kedinin dikkati ile okuyorum..


evet milena işte viyana’da bir postahanede oturmuş kahve içiyorum şu an. geldim milena. buna hala inanmıyorum. rüya görüyorum sanki şu an.. bugün senin sevdiğin yerleri gezeceğim.

(viyana’da buluştuktan sonra prag’dan yazılan mektuplar)


her tarafa ‘milena’ yazdım yazmayı bildiğim tek kelime bu ve ben büyük bir coşku ile bunu herkese göstermek istiyorum. hasta olduğum için “6 ay boyunca dinlen, günlerini boş geçirmeye bak” diyorlar. oysa bu altı ayın sadece 4 günü izin veriyorlar mutluluğa. hala hastaysam suç bende mi peki?


yolculuğumdan bahsedeyim istiyorsan biraz: gazete alma bahanesi ile istasyondan sokağa fırladım. ama sen çoktan gitmiştin. buna fazla üzülmedim. çünkü doğru olan da buydu.. istasyonda bana bakan yüzünü düşündüm. unutamayacağım bir doğa olayıydı bu.


bütün bu başımdan geçenlerde iyilik meleğim milena’nın hep yanıbaşımda olduğunu biliyorum. hep böyle yanımda ol ne olur?.


saat gecenin biri ama sana bütün gün tek kelime yazmamış olmam beni rahatsız ediyor. uyuyamıyorum bir türlü bu düşünce ile..


seni kaybetmekten o kadar çok korkuyorum ki milena. bazen düşünüyorum da eğer gerçekten insanlar mutluluktan ölebilselerdi benim çoktan ölmüş olmam gerekecekti. ama ben aksine mutluluk sayesinde tekrar hayata döndüm..


bu gecede sana mutlu uykular dilerken herşeyimi sana veriyorum bir solukta! benim mutluluğum sende erimektedir..

bence istediğin zaman yalnız kalabilmek mutluluğun en önemli nedenlerinden biridir..


kocanın dostu sayılmam. yalnız ona içsel bir bağla bağlı olduğumu biliyorum. o benim için sadece bir ‘tanıdık’ da değil bu yüzden. hele sen bence onu aldatmış sayılmazsın, seviyorsun da onu. ne dersen de sen bunun adına. eğer bir gün seninle birleşeceksem emin ol bu onun olmadığı başka bir ortamda olacaktır..

ben de senin gibi bu işin sonunu düşünmemiz gerektiğini düşünüyorum. hele daha herşeyin bu kadar başındayken. yalnız olsaydım eminim sonunu düşünürdüm hemen ama artık sen varsın yanımda..


bundan önce sana yazmış olduğum o saçmalıkları yırt ve at lütfen asıl bundan sonra olacak ne olacaksa gerçeği daha iyi görebiliyorum. şimdi yalnız bir şey var ki beni tedirgin eden o büyük korkularımı, korkunç ızdıraplarımı, pusuda bekleten o da kocana karşı olan sevgin..


bugün senden bir mektup gelmesi çok mutlu ederdi herhalde beni. insanoğlu elindeki hiçbir şeyin değerini bilmeyen bir kapitalist bence..


viyana’dan bu yana ilk defa bu kadar yorgunum. bugün seni büyük koltuğa oturtacağım ve karşına geçip susacağım. mutluluğumu kelimelere dökebilir miyim ki? elime, gözüme, yüreğime burada olmanın mutluluğunu nasıl anlatayım? oysa ben yalnızca senin bana söylediğin yaşamı seviyorum..


mektubuna yazmış olduğun bir cümlenin bütün kelimelerini defalarca okuyorum: “onu sevdiğim doğru ama seni de seviyorum f.” evet belki de böyle olmasaydı sen milena olamazdın ve sen olmasan kimbilir ben ne olurdum? bu gerçeği prag’da söylemeyip viyana’dan yazman da iyi olmuş. belki de yaptığın şeyleri senden daha iyi anlayabiliyorum milena..


yalvarırım sana milena benim için kötü şeyler düşünme. seni her zaman elimde tutmak için her yola başvuruyorum. kıskançlığı da deniyorum aptallık bu biliyorum ama söz veriyorum sana bundan sonra bir daha olmayacak..


seninle buluştuğumuz günler geldi aklıma. bak nasıl adlar taktım onlara, ilk gün en güvensiz geçendi. ikinci gün, fazlası ile güvenliydi. üçüncü gün, pişmanlık hakimdi en güzel gün ise dördüncü gündü..


iyi olmam için gereken tek şeyi beni severek zaten yapıyorsun milena..


kısaca şunu söylemek istiyorum milena: etrafındakilerin o ulaşılmaz zekilikleri ile hayvanca sersemliklerine karşı senin haklı olduğuna inanmamış olsaydım bu kadar ilgilenebilir miydim seninle? koskoca okyanusların dibindeki bir avuç toprak o baskıya nasıl dayanıyorsa sen de öyle dayanmalısın milena. bugüne kadar insanlara tahammül edebileceğimi, yeryüzü ile başa çıkabileceğimi düşünmezdim hiç. ama sen şunu öğrettin bana dayanılmaz olan aslında yaşam değilmiş..


benim durumum.. gücümü ve duygularımı böylesine harcayıp sonuçta ölmemem!.


aslında başından geçenler değil önemli olan. önemli olan sensin yalnızca..


buna şaşırmıyorum ama senin herşeyinle kocana ait olup sadece benim de olabilme gibi bir ihtimalin olmasını anlayamıyorum.

en şaşırtıcı olan bana gelme isteğin. yanıma inersen kör olursun, batarsın dibe, sen başını dik tutmak için çırpınacaksın. gücünü sonuna kadar kullanıp parçalanırsın ve yok olursun. benim olduğum yerde ne mutluluk ne de iyilik var. oraya bırakılmışım ve senin yurdunun savaş öncesi bunaklarına dönmüşüm.


“belki önümüzdeki ay prag’a gelebilirim” diyorsun. gelme diye yalvaracağım sana neredeyse. hayır lütfen gelme sonunda dönmek zorunda kalacaksın nasılsa değil mi?.


yarım saate yakındır gönderdiğin iki mektupla kartını gülerek okuyorum. hangi kral mutlu olmuş benim kadar acaba..

her zaman haklısın zaten sen. ne olur benim haksızlığımı paylaş biraz benimle..


sorduğun soruyu mektupla cevaplamak imkansız milena. seni sevip sevmediğimin karşılığını bile bulmuş değilim hala. bu yakında buluşursak cevabını yüzüne karşı söyleyebilirim. yalvarırım. milena, viyana’ya çağırma beni. oraya geleceğim ama bununla ilgili olarak söylediğin her şey yüreğimi yakıyor. bu istediğin olamaz.

demek sana çiçek gönderdiler ve sen de onu odana koydun üzüldüm doğrusu buna. odandaki bir eşya olsaydım o çiçekler çıkana kadar bir daha girmezdim o odaya. herşeyin çok uzakta olması huzursuz ediyor beni. oysa sanki kapının tokmağına uzanacakmışım gibi yakında hissediyorum kendimi. bu çiçekler niye bu kadar sevindirdi seni? aynı çiçeklerin yeryüzündeki binlerce eşi de sevindiriyor mu seni? ama bu soruların cevabı yalnız yüz yüze verilebilir..


kıskançlık yapmamayı başarabiliyorum ama kıskançlığın yersiz bir duygu olduğuna anlam veremiyorum bir türlü..

paris’e gitmeyi düşünüyor musun hala? ne kadar kalacaksın? her zaman düşündüğün sürenin yarısını söyleki fazla üzülmeyeyim..


bugün göndermiş olduğun mektup çok sevinçli, çok içten bir mektup. hiçbir kelimesi onu kurtarıcı olmaktan çıkaramıyor gözümden. kurtarıcı milena karşında duran bu insanı yalnızca varolmakla kurtarabiliyorsun. birini boğulmaktan kurtarmak önemli bir olaydır. ama sonra o insana yüzme öğretmek neye yarar ki? başından atmak için seçilen bir yol değil midir? devamlı varolduğunu bilmek daha güvenli olur o insan için..


gelemem milena çünkü yalan söyleyemem. iki sebepten yalan söyleyebilirim biri korkudan diğeri çaresizlikten. hiç gözümü kırpmadan söylerim yalanı bu durumlarda. çaresiz kalırsam izin bile istemeden basıp gidebilirim. ama sadece mutlu olmak için yalan söyleyemem bunu biliyorum..

biliyorum fazla güçlü ve cesur biri değilim yazmayı da beceremiyorum üstelik. biliyorsun ki kalbi olan insan yazı yazamaz. benden uzaklaşırsan milena benim de kalbim duruverir..


yeryüzünün tüm bu uğultusuna rağmen bir ses duyuyorum yalnız. kendi sesimi, yine çok güzel bir yazı yazmışsın okudukça içimi bir sıcaklık sardı..


durmadan birbirimize aynı soruları sorup duruyoruz. ben “hasta mısın?” diye soruyorum sen cevap yazıyorsun hastalığımın durumunu soruyorsun. “ölmek istiyorum” diyorum bir bakıyorum sen de aynı şeyi istiyorsun. bunu yine söylemk istiyorum ki bütün ama bütün istediğim yanında olabilmek ve sen de bunu istiyorsun. yeter artık! yeter!.


mektuplarınla nasıl etkileniyorum bilemezsin milena ama son zamanlarda birşeyler olduğunu hissediyorum. örneğin mektuplarında çok anılara dalmaya başladın. hüzünlüsün nedenini bile bilmiyorsun, birden bire buluşmamızı istiyorsun. bunlar canımı sıkıyor rahat olamıyorum bir türlü. ama yine de aynı özlemi koruyorum. sustuğun için isteyerek ya da istemeyerek bir şeyler sakladığın için uzaklaşacağım yerde artıyor sana olan özlemim. işte bu kadar güçlüsün milena, sana nasıl güvendiğimi anla. bir şeyler gizliyorsan mutlaka mutlaka gizlenmesi gerektiği içindir buna hiç şüphem yok.


bütün bu olanlara karşı rahat olabilmemde senin olağanüstü kimseyi üzmeme huyunun da büyük etkisi var. bunu acıdığın için değil beceremediğin için yapıyorsun üstelik..


günlerim güzel geçemiyor burada. artık tek başıma olmak da mutlu etmemeye başladı beni. bu yüzden bizimkilerin yanına taşındım. belki de beni mutlu eden istediğim zaman gidebileceğim iki evimin olmasıydı. anlayabildin mi? çünkü ben anlayamıyorum da..


ben şunun için mutluyum. bütün insanların iyi olduğuna kafamla, kalbimle inanırım. ama vücudum inanmaz buna nedense. korkar o kaçar hemen.

dün yine bir mektup daha yırttım mutsuzluğun kaynağı benim herhalde. senin için bunu söylemekten çekinmene hiç gerek yok inan..


hastalığımı önemsemiyordum. ilk zaman gitmiş olsaydım doktora? belki hiçbir şey değişmezdi. gerçi beni buna zorlayacak beni merak eden birisi yoktu. ama bugün senin için üzülen biri var: yalvarırım milena doktora git!.


sana çok ihtiyacım var inan. buluşabilirsek şayet bu yüz yüze gelmemizden önceki son mektup demektir. aylar sonra ilk defa gözlerim bir işe yarayacak seni görerek..


bana çok ağır bir suçlaman var mektubunda. “sen sadece sana lazım olduğu zaman gelmeyi bilirsin” diyorsun. doğru yanları olabilir bunun. sonra “hoşçakal frank. o işe yaramaz telgrafı çekmenin bir anlamı kalmadı artık, o yüzden çekmeyeceğim” diyerek beni iyice hayal kırıklığına uğratıyorsun. ilk cümlen neyse ama ikincisini kabul edemem milena..


tabii ki bu yolculuğa çıkabilirim ama bir yalan söylemem gerek ve ben yalana sığınmak istemiyorum. bunu da gururumdan değil korkaklığımdan yapamıyorum. yalanı en sona saklamak istiyorum her zaman. bu umuda sımsıkı sarılmış o yalanı söyleyeceğim günü bekliyorum. bu yüzden buluşursak ortaya çıkacak güzelliklerden, sevinçlerden bahsedip te işkence etme bana ne olur milena..


bana iyi ve sabırlı olduğumu söylemişsin kendimi, iyi hissettim doğrusu ama bu sadece bir kağıt parçası sevgiyle uzanmış bir elin yerini tutmuyor hiçbir zaman..


bir şeyler olacağını biliyordum bu mektupta bunu pırıl pırıl bakan gözlerinden okuyordum. uzun zamandır bekliyordum aslında. bütün günü kapalı perdeli arkasından uyuyarak, canı sıkılarak geçiren biri perdeyi açtığında karanlığı görünce nasıl şaşırmazsa ben de öyle şaşırmadım.


bugün hikayeler anlatamayacağım sana kafamın içi adeta bir tren istasyonu. bir sürü tren var bazıları kalkıp gidiyor bazıları yeni geliyor gümrük işlemleri, pasaport işlemleri yapılıyor. vizemi soruyorlar bu sefer herşeyim tamam olduğu için rahatlıkla gösteriyorum vizemi. onlar da çıkabilirsiniz diyorlar. “açın artık şu kapıları! acele edin lütfen. çünkü milena bekliyor” diyorum. onlar da özür dileyip açıyorlar kapıları ardına dek..

doğum gününü senin sevdiğin yerleri gezerek kutlasam nasıl olur?

kitabın sonunda “yazdıklarımı beğendiniz mi? eğer beğendiyseniz sevinirim ama tebrik için öptürmem kendimi kimseye” diyorsunuz ve yok oluyorsunuz sanki..


bence büyük bir hata yapıyorsun. hep aynı şeyi yaparak sıradanlaşan şey bunu yapamayana büyük bir özgürlük gibi görünür. buna ölüme imrenmek denir..


kendini ne kadar az üzersen ben de o kadar az üzülürüm milena. seni görmek istemeyeceğimi sana yazmaktan sıkılacağımı nasıl geçirirsin aklından? hele seni bir kere de olsa görmüş olmaktan sonra!.


ama en önemlisi, senin “hiçbir zaman olmayacak” demen. o zaman sadece bu anı yaşayalım. dünyanın üstüne kurulduğu bu gerçek dimdik ayakta kanlı canlı duruyor ellerimizin arasında.. bu aldatma büyük üzüntülere karşı büyük de mutluluklar vermiyor mu sanki benim sonsuz bağlılığımın yanında birkaç masum aldatmanın sözü mü olur?.


benden korkup kaçman olmayacak bir şey değil. sanki ayağımdaki ağırlıklar yüzünden dibe doğru hızla batıyorum. bir işe yaramayacağımı bildiğinden elini uzatma imkanı olsa bile uzatmayacaklar. bu sözleri sana değil boş bir kafa ile görebildiğim gölgene söylüyorum..


ne olur milena, seni bu yeryüzünde umutsuzluğa düşürüyorsam ne olur tiksinme benden. bu dileğimi kime ilettiğimi de bilmiyorum. sadece yalvarıyorum…


“benimsin” sözünden daha değişik bir sözcük söylemeni beklerdim senden. bu sözcük sevgiden çok geceyi, yakınlığı çağrıştırıyor. doğru büyük bir yalandı ve ben sırf kendimi aklamak için katılmıştım o yalana..


yarı ciddi, yarı şaka, yarı umursamaz bir tavırla prag’da iken seni hiç aldatıp aldatmadığımı soruyorsun. benim yazdıklarımı umursamayarak bu soruyu sorabildin milena. bunu sorman yetmiyormuş gibi ben de seni cevaplayıp “hayır” demiştim. birbirini bu kadar zor gören iki insan bunları mı konuşur?.


bilinmeyen bir şeye karşı duyulan korku ile kaplıydı yüreğim. kesin değildi çünkü benim gücümü aşıyordu. mektuplarını hep bir kez okumuştum bugüne kadar ikinciyi göze alamamıştım. bu olağanüstü halde yaşamanın doğru olduğunu bilmeyiz ve her zaman gevşetmeye çalışırız onu biraz daha. düşünmeyen bir hayvan gibi can çekişerek kendimizi kurtarmaya çalışırız her zaman. mektuplarında susarak yalvarıyorsun sen milena. bana yönelmiş oldukları için yakalamak istiyorum onları. yanıldığımı da hiç zannetmiyorum..


hergün yazışmamızın iyi olacağını daha iyi anladım. sen bunu benden önce anlamıştın. hergün mektuplaşmak insanı güçsüzleştiriyor. istiyorsan yazma bana ama lütfen bunun sebebi hastalık olmasın..


dürüstçe açıklamalar yaptığın halde bu mektubunda en az diğerleri kadar mutsuz, fazlası ile içine kapanık ve bencil biri olduğum için yanıldığımı düşünüyorum..

89
ah milena sanki denize düşmüş oradan oraya sürüklenip duruyoruz. ne olursun yanlış anlama beni. ama senden uzaktayım durumum fena sayılmaz, içime kapanık biriyim, çevremde konuşacak biri yok bu yüzden sana içimi döküyorum. yaptığım doğru değil belki ama kendimi tutamıyorum bir türlü. sonra yazdıklarıma bakıyorum şaşırıyorum aklım başıma geliyor..


herhalde seni kaybedersem robinson gibi biri olurum. hatta ondan daha fazla robinson olurdum çünkü en azından onun bir adası ve cuma’sı vardı. yine onu o adadan kurtarıp bütün başından geçenleri düşe çeviren bir gemisi de vardı.

“ya hep ya hiç” sözü ne kadar büyük bir söz. sen de ya benimsin ya değilsin. benimsen eğer hiç mesele yok herşey yolunda demektir. ama benim değilsen hiçbir şey yok demektir. farkındayım bir insana böylesine bağlanmak bayalığın da ötesi bir şey işte bu yüzden aklıma bu düşünce geldiğinde durmadan bir korku çöküyor yüreğime..


artık gözlerine bakınca eskisi gibi avunamıyorum. güneşe dayanamıyorum artık milena geri dönmeliyim, geri dönmeliyim. yolunu kaybetmiş bir hayvan gibi gücümün yettiğince kaçıyorum. ama onu da gittiğim yere götürebilir miyim diye düşünerek kaçıyorum. o belki gittiğim karanlıkları aydınlığa çevirebilir..

neler olduğunu sen de benim gibi bir türlü tam anlamıyorsun. büyük bir coşku ile karşılaşınca delirecek kadar ürperiyorum. bir şey istiyorum, gürültüden, kalabalıktan uzak karanlığımda kendi başıma kalmak. bir yerlere gizlenmek istiyorum bu isteğim ardından gitmek istiyorum..
bendeki bu coşku bir yanardağın patlaması gibi olduğundan elbet dinecek bir gün. ama bu coşkuyu oluşturan güçleri içimde taşıdığımı bilmek çok korkutuyor beni. zaten yaşamım korkulara bağlı beni vareden bu korkular onlar yoklolursa ben de yok olurum. benim böyle olduğumu sen de biliyorsun, hatta böyle olmasaydım benimle bu kadar ilgilenir miydin? patlamalar şu an bitmek üzere aslında mutlu olmam gerekiyor ama bunların her zaman olacağını bilmek korkutuyor beni..

gözüm açıldı artık milena, ama “beni bırakma” diyen yakarışmalarımı düşünüp de acı çekmene gerek yok. bu konuda senin ateşin hala bütün gücü ile aydınlatmakta yüreğimi. o yüzden düşüncelerimde değişen bir şey yok. ancak bu durumun ne senin için ne benim için kötü bir durum. çünkü söylenmesi gereken en küçük doğru söz ilk söylendiğinde beni yıkmaya tepetaklak yuvarlamaya yeterlidir..


korkabilirsin diyorum çünkü senin tanıdığın o adam yok artık hiçbir zaman da olmadı zaten. sadece ikiye ayrılmak üzere olan bir adam var. birgün birlikte yaşarsak milena o viyana’da gördüğün adam çıkıverebilir her an ortaya. yine de çok derinlerde kendisini herkesten saklayan biri vardır. benim bile doğru dürüst tanımadığım güçlü her zaman oydu aslında, elindeki iplerle beni oynatan. neden hiç çıkarmaz ki kendini ortaya?

yeryüzünde tam olarak bildiğimiz şeyler çok azdır ama şunu iyi biliyoruz ki ikimizde: “biz hiçbir zaman birlikte olamayacağız” yarın yataktan kalkamaycağımı bildiğim gibi. bu kalkma işi insan iradesinin de üstüne çıkıyor galiba..

hesapladığımdan daha önce göreceğiz galiba birbirimizi. ama yine de hiçbir zaman birlikte olamayacağımızı düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. “önce” ile “hiçbir zaman” birbirinin aynı olan kelimelerdir.

iki saat boyunca sedirde uzanmış seni düşünüyordum. şunu iyi bil ki milena biz yanyana gelmiş benim yere yığılmış varlığımı izliyoruz ama senin yanında duran ben cansızım artık.
artık sonbahar da oyun oynuyor benimle. zaman zaman kuşkuya düşecek kadar yanıyor yine kuşkuya düşecek kadar üşüyorum..


benim için dünya binlerce “belki” ile dolu..


dürüst bir insanım milena. esaretin izin verdiği kadar dürüst. bir şeklimle herkese benzemeyen farklı bir yön var bende. huzur içinde bir dakika bile çok görülmüştür bana. herşeyi savaşarak kazanmak mecburiyetindeyim. sadece geleceğimi değil geçmişimi de kendim yaratmak zorundayım. dünya sağa dönüyorsa bu ritme uymak için benim sola dönmem gerekiyor. palto giymeye üşenirken bu koca dünyayı sırtımda nasıl taşırım ben?.


senin istediğin şey zaten dinlemek ve huzurlu olmak. seni rahatsız etmediğime nasıl inandırırım kendimi? biliyorum ki yazdığım mektuplar üzüyor seni karşı koyamıyorsun bu hüzne sende yaşamak için tek çıkar yol susmak. bu uykularımızı daha saf daha çocuksu yapardı. ama üzüntüyü de gece gündüz her zaman taşımak da katlanılır şey değil doğrusu..


bu son mektubum artık postaya uğramama gerek kalmadı.. ayrılmadığımız için vedalaşmıyorum milena. –toprak beni içine çekerse o başka- ama bunu başaramayacak çünkü sen varsın..


mektup yazmanın o içimi ürperten büyüsü başladı gene. böyle olacağını hiç ummuyordum ama mektup yazmayacağım artık. ah sevgili milena benim uykusuzluğum sizinkine benzemez. yalvarırım size ne olur yazmayın artık bana..


herşeye rağmen sana selamlarımı gönderiyorum. kapının önüne yığılı verseler dahi ne çıkar daha da güçlenirler belki…

 

28 Nisan 2015

Kafka ve Oyuncak Bebek

Hikayeye göre günün birinde Franz Kafka rutin yürüyüşlerini yaptığı parkta küçük bir kıza rastlamış. Kız ağlıyormuş. Oyuncak bebeğini kaybetmiş ve bu onu oldukça üzmüş.

Kafka bebeği onun yerine aramayı önermiş ve ertesi gün aynı noktada buluşmak üzere sözleşmişler. Bebeği bulamaması üzerine Kafka küçük kıza bebeğin ağzından bir mektup yazmış ve buluştuklarında kendisine okumuş:

“Lütfen benim için kederlenme, dünyayı görmek için uzun bir yolculuğa çıktım. Sana başımdan geçenleri anlatacağım.” Bu birçok mektubun ilkiymiş. Kafka küçük kızla her buluştuğunda sevgili oyuncak bebeğin hayali maceralarını özenle yazdığı mektuplardan ona okurmuş. Küçük kız da bu şekilde avunurmuş.

Derken gün gelmiş, görüşmelerin artık sonu gelmiş. Kafka son görüşmede küçük kıza bir oyuncak bebek getirmiş. Küçük kız, aslından oldukça farklı olan oyuncak bebeğe şaşkınlıkla bakakalmış. Bebeğe iliştirilmiş bir not küçük kızın şaşkınlığını gidermiş: “yolculuğum beni çok değiştirdi…”

Uzun yıllar sonra, artık bir yetişkin olmuş olan küçük kızımız, gözü gibi baktığı bebeğinin, gözünden kaçırdığı bir çatlağının içine sıkıştırılmış bir mektup bulur. Kısaca şöyle yazmaktadır: "Sevdiğin her şeyi er ya da geç kaybedeceksin, ama sonunda sevgi başka bir surette geri dönecek."

May Benatar, Kafka & the Doll: The Pervasiveness of Loss

08 Aralık 2014

Franz Kafka - Taşrada Düğün Hazırlıkları

  Taşrada Düğün Hazırlıkları | D&R - Kültür, Sanat ve Eğlence Dünyası
“Çünkü insan ne kadar olursa olsun yine de tanıdıklarından emin olamıyor.”
“İşte insan kendini işine öyle adamalı ki ondan bahsederken keyif almalı.”
“Tek bir lamba hepsini aydınlatacak. Nasıl bir lamba bunu yapabilir ki? İskambil oynamaya yeter ama gazete okumaya yeter mi?”
“Şehir de birine iyi gelen bir şey, bir başkası için iyi olmayabilir ve onsuz yine de kolayca işlerini halledebilir. Eğer onsuz yapamıyorsa o zaman kötü sonuçlardan dolayı kendinden başkasını suçlayamaz. Biri üzülecektir ve bu şekilde bir sonraki sefer bununla nasıl baş edeceğini ilk defa gerçekten apaçık görebilir.”
“İyi bir kitap en iyi dosttur.”
“…ancak bir de gevezelik ederek zamanı harcıyorsa, o zaman şüphesiz zamanını ziyan ediyor demektir.”
“…Bu yüzden insanlar ister ona karşı olsun, ister yanında olsun sadece boş yere nefeslerini tüketiyorlardı. ”Farklı şeylerden bahsediyoruz” dedi Raban, “ Çünkü ne diyeceğimi duymak için bile beklemediniz.””
“Keşke kitaplar hakkında daha fazla konuşsa. Güzel olan her şey konusunda anında mest olur.”
 “Orada garip insanlar göreceksin! Bir düşünsene, asla uyumuyorlar!
-Peki neden?
-Çünkü hiç yorulmuyorlar.
-Neden?
-Çünkü aptallar.
-Aptallar yorulmaz mı?
-Aptallar nasıl yorulabilir!”

27 Kasım 2014

Franz Kafka "Belirli bir noktadan sonra geri dönüş yoktur. Bu noktaya erişmek de gerekir."

 
Düz bir yolda yürüyor olsaydım, tüm ilerleme isteğine rağmen hala gerisin geriye gitseydin, o zaman çaresiz bir durum olurdu; ama sen dik, senin de aşağıdan gördüğün gibi dik bir yamacı tırmandığına göre, adımlarının geriye doğru kayması, bulunduğun yerin durumundan ileri gelebilir, o zaman da umutsuzluğa kapılmana gerek yoktur.


Bir topluluğu kontrol etmek, bireyi kontrol etmekten kolaydır. Bir topluluğun ortak bir amacı vardır. Bireyin amacı ise her zaman için şaibelidir.

İnsanın belli başlı iki günahı vardır, öbürleri bunlardan çıkar: Sabırsızlık ve tembellik. Sabırsız oldukları için Cennet’ten kovuldular, tembelliklerinden geri dönemiyorlar. Ama belki de belli başlı sadece bir günahları var: sabırsızlık. Sabırsızlıklarından ötürü kovulmuşlardı, sabırsızlıklarından ötür geri dönemiyorlar.

Sen ödevsin. Ama görünürde öğrenci yok.

İnanç yoksunu olduğumuz söylenemez. Sadece yaşıyor olmamız bile, tüketilemeyecek bir inanç değeridir.

Neresindeymiş bunun inanç değeri? Yaşamamak elde değil ki?” “İşte inancın insanı çıldırtacak büyük gücü,bu ‘elde değil ki’dedir, bu olumsuzlamada açığa vurur kendini..

Olumsuz davranışlarda bulunmak bizden istenir, olumlu davranışlar ise zaten bizimdir.

Bir kitap, içimizdeki donmuş denize indirilmiş bir baltadır.

Aylaklık bütün kötülüklerin kaynağı, bütün erdemlerin tacıdır.

Kargalar, bir tek karganın göğü yok edebileceğini ileri sürer. Ona kuşku yok; ama göklerin kulağı duymaz böyle bir savı; çünkü gökler kargaların yokluğu demektir.

Yaşama başladığın anda iki görev; sınırlarını daraltmak ve bu sınırları aştığın anlarda da gizlenmeyi başarıp başaramadığını her an sorgulamak.

Bir elmanın birbirinden farklı görünüşleri olabilir: masanın üstündeki elmayı bir an olsun görebilmek için boynunu uzatan çocuğun görüşü ve bir de, elmayı alıp yanındaki arkadaşına rahatça veren evin efendisinin görüşü.

Bilgeliğin başladığına ilk işaret, ölmek isteğidir. Bu yaşam dayanılmaz görülür, bir başkası ise erişilmez.İnsan ölmek istediği için utanmaz artık; nefret ettiği eski hücresinden alınıp ilk işi nefret etmek olacağı yeni hücresine konulmak için yalvarıp yakarır. Bunda belli bir inancın kalıntısı da etkilidir. Taşınma sırasında efendi koridorda görünecek tutuklaya şöyle bir bakacak ve diyecektir ki: “Bu adamın yeniden hücreye kapatılmasına gerek yok. O bana geliyor artık…

Tinsel bir dünyadan başka bir şeyin bulunmadığı gerçeği elimizden umudumuzu alır, ama bize bir kesinlik bağışlar.

Dünyayla arandaki savaşımda, dünyanın yanında ol.

Gerçek bir düşmandan sınırsız bir cesaret akar içinize.

Yıllar önce birgün, tabii oldukça üzgün bir halde, Laurenziberg yamaçlarında oturuyordum. Yaşamdan dilediklerimi gözden geçiriyordum. En önemli ya da bana en çekici geleni, bir yaşam görüşü kazanma dileğiydi(ve -bu tabii ki onun zorunlu bir kısmıydı- yazarak bu hayat görüşünün doğruluğuna başkalarını ikna etmekti); öyle ki yaşam yine kendi doğal, keskin iniş çıkışlarını koruyacak ama aynı zamanda aynı açıklıkta bir hiç, bir rüya, bir boşlukta dolanıp duruş olarak kabul edecekti. Güzel bir dilekti belki, ama eğer doğru dürüst dilemiş olsaydım onu.

Dünyadaki uyumsuzluk, şükür ki sadece sayısal bir uyumsuzluğa benziyor.

Öte tarafa göçenlerden birçoğunun gölgesi, ölüm ırmağının dalgalarını durmaksızın yalar; çünkü ırmak bizim bulunduğumuz yerden o tarafa akar ve hala bizim denizlerimizden tuzlu tadını taşır. Sonra birden tiksintiyle kabarır ırmak, gerisin geriye akar ve ölüleri yeniden yaşamın içine bırakır. Ama ölüler mutludur; şükran türküleri söyleyip gazaba gelmiş ırmağı okşayıp severler.

Sahip olabildiklerin var, ne yazık ki, kendi varlığın yok iddiasına savunma olarak titriyorsun ve yüreğin atıp duruyor sadece. 

Belki bir şeylere sahipsin, ama kendi varlığın yok savına verdiği cevap, bir titreme ve yürek çarpıntısı oldu sadece.

18 Haziran 2014

Franz Kafka - Prometheus

Prometheus'tan söz eden dört söylence bulunuyor elimizde: 

Birincisine göre, Prometheus, tanrılara ihanet ederek sırlarını insanlara ilettiği için Kafkas dağlarındaki kayalıklara kıskıvrak zincirlenmiştir ve tanrıların yolladığı kartallar tarafından karaciğeri yenmektedir; ama Prometheus'un ciğeri yendikçe büyümekte, büyüdükçe yine kartallara yem olmaktadır.

İkinci söylenceye göre, Prometheus, kartalların acımasız gagalamasının acısıyla, zincirlendiği kayaların giderek daha içerisine gömülmüş, sonunda kendisi de bir kaya parçasına dönüşmüştür.

Üçüncü söylenceye göre, Prometheus'un tanrılara ihaneti aradan geçen binyıllar içinde unutulmuş, kartallar unutmuş, Prometheus'un kendisi unutmuştur.

Söylencenin dördüncüsüne göre, anlamını yitirip havada kalan olaydan bezilmiş, tanrılar bezmiş, kartallar bezmiş, yara bezgin, kapanmıştır.

Kala kala geriye açıklanamayan kayalar kalmıştır.
- Söylence, açıklanamayanı açıklamaya uğraşıyor. Bir gerçeklik temelinden çıkıp geldiği için, yine ister istemez açıklanamaz'da sonlanacaktır.

05 Şubat 2014

Küçük Fabl - Franz Kafka

   Ah, dedi fare, dünya her geçen gün daha da daralıyor. Önceleri o kadar genişti ki bu beni korkuturdu, yürümeye devam ettim, mutluydum, nihayet uzaklarda sağlı sollu duvarlar gördüm, fakat bu uzun duvarlar birbiri ardısıra o denli hızla üstüme geliyorlar ki ben şimdiden son odadayım bile. VE orada, köşede kendisine doğru yürümekte olduğum bir kapan duruyor. Sadece istikametini değiştirmelisin, dedi kedi ve onu yedi.