28 Şubat 2017 Salı

Düşünmek, en küçük anlamda, var olmak demektir.

 

Anısına...



Dünyayı bir tek utanç kurtarabiIir.

 
Varolmanın umutsuz düşü... var gibi olmak değil, var olmak. her an bilinçli... Aynı zamanda kendin için
olduğun insanla diğerleri için olmanın farklılığı.


*
Gerçekliği algılamak bir yetenek işidir. Çoğu insanda bu yetenek yoktur ama belki böylesi daha iyidir.

*

İnsanlar filmlerimdeki amaçlarımın neler olduğunu sorar. Bu zor ve tehlikeli bir sorudur ve ben genellikle kaçamak yanıtlar veririm: İnsanın içinde bulunduğu durumlarla ilgili gerçekleri, gördüğüm gibi söylemeye çalışıyorum.  



Sevinç Türküsü


Sevinç Türküsü
Sevinç, güzelim kıvılcımı tanrıların,
Cennetin kızı,
Yanıp tutuşarak coşkunluktan
Giriyoruz göklerdeki tapınağına senin.
Büyülerin birleştiriyor yeniden
Zamanın kıyasıya ayırdıklarını:
Temiz kanatlarının süzüldüğü, her yerde
Kardeş oluverir bütün insanlar.
Kim ermişse yüce mutluluğuna
Bir dost ile dost olmanın,
Kim kazanmışsa yüreğini bir soylu kadının,
Evet, kim bu yeryüzünde,
Bir cana canım diyebilmişse,
Gelsin katılsın sevincimize!
Ama kim tadamamışsa bunu ömründe,
Çekilsin gitsin aramızdan ağlayarak.

Bütün varlıklar içer sevinci
Doğanın memelerinden,
Bütün iyiler, bütün kötüler
Yürür, güller serpili yolunda sevincin.
Öpüşleri verdi, asmayı verdi bize;
Ölesiye bağlı bir dost verdi
Şehveti en küçük solucana da verdi,
Kerubi de verdi önüne Tanrı’nın.
Sevinçle nasıl uçar güneşler
Engin ovasında göklerin;
Koşun yolunuza kardeşler sevine sevine,
Zafere koşan yiğitler gibi!
Sevinç, güzelim kıvılcımı tanrıların,
Cennetin kızı,
Yanıp tutuşarak coşkunluktan
Giriyoruz göklerdeki yurduna senin.
Büyülerin birleştiriyor yeniden
Zamanın kıyasıya ayırdıklarını;
Temiz kanatlarının süzüldüğü her yerde
Kardeş oluverir bütün insanlar.
Milyonlarca insan, kucaklayın birbirinizi,
Bütün dünyayı sarsın öpüşmeniz;
Kardeşler, yıldızlı kubbenin üstünde
İyi yürekli bir baba otursa gerek.
Yerlere kapanmıyor mu milyonlarca varlık?
Koca dünya, sezinliyor musun Yaradanı?
Yıldızlı kubbenin üstünde ara onu,
Yıldızların ötesinde, konağı orda olsa gerek.
Milyonlarca insan, kucaklayın birbirinizi,
Bütün dünyayı sarsın öpüşmeniz.
Sevinç, güzelim kıvılcımı tanrıların,
Cennetin kızı,
Yanıp tutuşarak coşkunluktan
Giriyoruz göklerdeki yurduna senin.
Yerlere kapanmıyor mu milyonlarca varlık?
Koca dünya, sezinliyor musun Yaradanı?
Yıldızlı kubbenin üstünde ara onu.
Kardeşler! Kardeşler!
Yıldızlı kubbenin üstünde
İyi yürekli bir baba otursa gerek.
Sevinç, cennetin kızı,
Büyülerin birleştiriyor yeniden
Zamanın kıyasıya ayırdıklarım;
Temiz kanatlarının süzüldüğü her yerde
Kardeş oluverir bütün insanlar.
Milyonlarca insan kucaklayın birbirinizi,
Bütün dünyayı sarsın öpüşmeniz;
Kardeşler, yıldızlı kubbenin üstünde
İyi yürekli bir baba otursa gerek.
Kucaklayın birbirinizi,
Bütün dünyayı sarsın öpüşmeniz.
Sevinç, güzelim kıvılcımı tanrıların.
Cennetin kızı.
Sevinç güzelim kıvılcımı tanrıların.


Çev. Sabahattin Eyüboğlu


Bakalım kaç dirhem geliyorsun.





Beyninden şu para ihtirasını, zenginlik deliliğini, şöhret aptallığını ve kendini beğenme budalalığını çıkar, ondan sonra seni tanıyalım. Bakalım kaç dirhem geliyorsun.


İlk iş olarak dili düzeltirdim



Eğer bir ülkede yönetici olsaydınız, ilk olarak ne yapmak isterdiniz?” Konfüçyüs yanıtlamış: “Kuşkusuz ilk iş olarak dili düzeltirdim.” Bu kez oradakiler şaşırarak sormuşlar: “Niçin?”

Konfüçyüs: “Çünkü eğer dilde bozukluk varsa, söylenen şey, söylenmek isteneni anlatmaz; eğer söylenen, istenen anlamı yansıtmazsa, yapılması istenen şey yapılmaz; eğer istenen yapılmazsa, ahlak ve sanat bozulmaya uğrar; eğer ahlak ve sanat bozulursa, adalet doğru yoldan çıkar; eğer adalet doğru yoldan çıkarsa, halk çaresiz bir bunalıma sürüklenir. Sonunda söylenen söz hakkında doğru karar verme fırsatı kalmaz. Böyle bir durumu önlemek, her şeyden önemlidir.”


26 Şubat 2017 Pazar

Köy Enstitüleri'nin kurucusu Hasan Ali Yücel, ölümünün 56. yılında...

İnsan olarak yaşayabilmek için hava, su gibi doğal koşullar arasında eğitim, öğretim ve kültür de bulunacaktır.



25 Şubat 2017 Cumartesi

Singing' in the Rain




Çokça yağmur yağsa, temizlenir mi şu kirli dünya?


En kısa ceza
Ömür-boyu olandır..
Kimse bilmediğinden.
Kim bilir;
Belki bir yalan'dır..
Kendiliğinden.
Bir korku'dur belki,
Saklanandır..
Çirkinliğinden.
Bir soru olsa gerek;
Sorulmadığındandır..
Birden.
*
Gece midir insanı hüzünlendiren,
Yoksa insan mıdır hüzünlenmek için geceyi bekleyen ?
Gece midir seni bana düşündüren,
Yoksa ben miyim seni düşünmek için geceyi bekleyen ?
*
Alıştım mı yokluğuna ?
Vaz mı geçiyorum, varlığından ?
Tedirginim aslında,
Ya başkasını seversem ?
İnan o zaman seni hayatım boyunca affetmem.
*
Yaşlandıkça anlamlaşan,
Anıları unutulmaktan koruyan
Bir ulu bekçi, göze karsı,
Uyumamacasına.
Bir çiçek, hiç solmayan,
Hiç koparılamayan,
Hiç yalanı olmayan,
Sonsuzcasına.

Dünyanın değişebilmesi için önce insanların değişmesi gerekir.


Geceleri gökkuşağına boyamak mıdır suçum? herkes bağırırken şiirler okumak mı, susmak mı sözün bittiği yerde, kusmak mı sindirebildiklerinizi? apansız uykum kaçıyor kaç gece, bu da mı aleyhime kanıt? sondan saymaya başladım adları-böyle hoşuma gidiyor beğenmeseler de seviyorum ellerimi, hep olmayacak düşler görüyorum, yenileceğim kavgalara giriyorum durmadan. İtiraf ediyorum…Silin adımı listenizden, yokum; aslında bir oyun olan kavgalarınızda ve aslı bir kavga olan oyunlarınızda. Kirli sevinçlerinize ortak etmeyin beni. Gözyaşlarınızı da paylaşmıyorum. Yalan övgülerinize ihtiyacım yok. Gıyabımda kesinleşmiş hükümler verin. Bir sürgün nereye sürülebilir? Gölgeler kelepçeye vurulur mu? Çekilin, yürümediğiniz yolları(mı) kirletmeyin.!
*
“Bazı insanlar vardır, nasıl bir insan olduklarını uzun süre anlayamazsınız. Ama bazıları içten güler, içini dışını avucunuzun içi gibi öğreniverirsiniz. Yalnızca en yüce, en mutlu bir gelişme sonucu tam anlamıyla içten neşelenebilir insan. Sözünü ettiğim, aklın gelişmesi değil, kişiliğin gelişmesidir, insanlıktır.”
*
Günümüzde herkes kopmuştur toplumdan, kendi kabuğuna çekilmiştir. Herkes birbirinden uzaklaşıyor, saklayabildiğince şeyi de kendine saklıyor. Sonunda insanlardan kaçmaya başlıyor kişi. Kendi başına para biriktirirken şöyle düşünüyor: ‘Şimdi ne güçlüyüm! Hiçbir şeyden korkum yok artık!’ Oysa ne denli zengin olursa, onu yok edecek güçsüzlüğün içine o denli gömüldüğünü bilmez çılgın. Çünkü tek kendine güvenmeye alışmıştır. Toplumdan kopmuş, ruhuna, insanların yardımına inanmamayı, insanlardan bir şeyler beklememeyi öğretmiştir. Paralarının, onların ona verdiği hakların kaybolmasından korkar yalnızca! 

24 Şubat 2017 Cuma

Benn'den ...


Murdoch, Stalin ve Hitler gibi iktidar sahibi biriyle karşılaşıldığında ona 5 soru  sorulabilir:
Gücün nedir,
gücünü nereden alıyorsun,
bu gücü kimin çıkarları için kullanıyorsun,
kime karşı sorumlusun
ve senden nasıl kurtulabiliriz?
Bu sorulardan sonuncusu cevapsız kalıyorsa demokratik bir sistemde yaşamıyorsunuz demektir.
*
Hayatımda bir kere bile inanmadığım bir şey söylemiş olsaydım bundan utanç duyardım.
*
Savaştan sonra insanlar,  "Savaşı planlıyorsan, barışı neden planlayamayacaksın?" dediler. 17 yaşındayken hükümetten bir mektup aldım. Mektupta "Sayın Benn, 17,5 yaşına geldiğinizde bize yazıl, sana sadece Alman öldürmen için  bedava yiyecek, bedava giyecek, bedava, eğitim, bedava konut ve günde 2 Şilin 10 pence vereceğiz." yazıyordu.  Neden adam öldürmek için plan yapılıp istihdam yaratılıyor da, barış zamanı için bu yapılmıyor.
*
İlerleme her zaman şöyle gelişir. Önce sizi yok sayıp görmezden gelirler, sonra senin deli olduğunu söylerler, ardından tehlikeli derler, sonra bir sessizlik olur, en sonunda da sizinle anlaşmayacak kimse kalmaz.
*
Parlamentoda yaklaşık yarım yüzyıl hizmet verdim ve şimdi artık kendimi politikaya adamak için daha fazla zaman istiyorum. Bunu yapmak için de daha fazla özgürlük istiyorum.
*
İnanç uğruna öldüğünüz, doktrin ise uğruna öldürdüğünüz bir şeydir. İşte aradaki büyük fark.
*
Milletvekilliği çalışanın 70 bin patronunun olduğu tek iştir. (Bölgesindeki seçmen sayısını kastediyor.

Dinlerin dünyaya zarar verdiğini görmek için ateist olmanız gerekmiyor...


Ünlü Biyolog: "İnsanlığın İlerlemesi İçin Dinler Ortadan Kalkmalı"

Sosyobiyolojinin babası olarak bilinen biyolog E. O. Wilson, geçtiğimiz günlerde, dünyanın dinler yüzünden adım adım yok olduğunu söyledi.

New Scientist dergisinin son sayısına konuşan Wilson, yeni kitabında insan türü olarak nereye gittiğimiz ve dünyayı nasıl adım adım yok ediyor olduğumuz konusuna eğilmeyi düşündüğünü söyledi ve "kabile yapımız" nedeniyle, bilimin gezegene verdiğimiz zararlara dair bizlere verdiği işaretleri göz ardı ettiğimiz konusunda uyardı:

"Tüm ideolojilerin ve dinlerin büyük sorular için kendi cevapları var, ama bu cevaplar genelde bir çeşit kabilenin inancıyla sınırlı. Özellikle dinler, bir diğer kabilenin -bir diğer inancın- kabul edemeyeceği doğaüstü unsurlara sahip...Ve her bir inanç, istediği kadar cömert, şefkatli, sevecen ve yardımsever olsun, yine de diğer inançları küçümsüyor. Bizi aşağı çeken şey dini inançlar."

Wilson sözlerine şöyle devam etti: "Dünyanın her yerinden insanların, bir Tanrı tarafından izlenip izlenmediklerini merak etmeye dair güçlü bir yatkınlığı var. Hemen hemen her insan, başka bir hayatı daha olacak mı üzerine kafa yoruyor. Bunlar insanlığın birleştiği ortak şeyler."

Ancak Wilson, "insan bilincinin sınırlarını aşan arayışın kabile dinlerince gasp edildiğini" belirtti:

"İnsanlığın yararı için yapabileceğimiz en iyi şey, dini inançları tamamen yok etme noktasına kadar azaltmaktır. Ama elbette, türümüzün doğasındaki arzuyu ve bu büyük soruları sormaya devam etmeyi yok etmek değil."

Wilson insanlığın geleceğine dair, dünyanın artık dengede olmayacağı bardağı taşıran son noktaya gelineceğini belirtti: "Ve bu olduğunda, her şey çökecek - ve bizde onunla beraber yıkılacağız."

Alabama'da Baptist olarak yetiştirilen Wilson, Hıristiyanlıktan uzaklaştığını ama kendini ateist olarak da adlandırmayacağını belirtti ve "Ben bir bilim insanıyım" şeklinde konuştu...Edward O. Wilson
 
 www.alternet.org
Deren Sedenoğlu
 

Sanat




Sanat, insanoğlunda var olan en güzel şeyleri söyler: Umut, inanç, sevgi, güzellik, dua…Hayal ettiği ve umduğu şeyleri…Sanat nedir? Aşkın ilanı misali, birbirimizle olan bağlarımızın hisleridir. Bir nevi günah çıkarmadır. Yaşamın gerçek anlamını yansıtan bilinçdışı bir harekettir: Aşk ve fedakarlıktır.





Şiir yürür, şiir sever, şiir içer mi Şiir mi Yürür de, sever de, içer de elbet.


Şiirler yazdım, kitaplar okudum
Elimde bir bardak aldım, onu yeniden oydum
Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.
*
O ‘bir gün'
Yuvalanmış sanki içinizde…
Gelecekte, dediniz -ama ne zaman-
Kim bilir, belki de geçmişte.
*
Emzirsin içinizi o sonbahar bulutu.
Gelecekte, dediniz--ama ne zaman--
Kim bilir, belki de geçmişte
Yağmurlardan kalan kimsesizliğin
Saklıdır acısı o 'bir gün' de
'Bir gün' buluşuruz--çok iyi--
:Bir gün' dü, hani nasıl--silinti--
Gerisi döküntü günler
Ola ki beslemekte 'bir gün'ü hepsi.
*
Beklemiştik
Gelsin iyi huylu tanrılar da, kurtarsınlar diye bizi
Oysa ne bir hayal, ne bir fısıltı, ne bir ayak sesi
Ne de bir gören, bir soran var yitikliğimizi.
*
Bizlere dadanan her yakıcı umutsuzluk, her acı,
bir güzelliğe, bir yaşama direncine dönmek zorundadır.
Anlam da bizde, anlamsızlık da.
*
Bazen insan bir ayakkabı çivisi gibi batar kendine,
Şarabıyla batar, mutsuzluğuyla batar
Neşesi hüznüne batar, konuşması susmasına batar.
*
Temmuzlar kedi yavruları gibi sokulurken ağustosa
Ve ağustoslar eylüle
Bir yol alış duygusudur ki, biliriz
İnsan zamanlardan önce boğulur.
*
Nedir mutluluk
Çam ağacındaki yürek gibi
Köpüklü sakız kokusu gibi
Dallardan yapraklardaki kılcal damarlara giden
Ve damarlardan koskoca bir ormanı öpen
İnsandan insanlığa doğru
Olsun ki usul usul
Mutluluk, bizden.
*
Bir şarkı ne zaman güzel değildir
Sonu olduğu zaman
Sonu yoktur çünkü güzel şarkıların.
*
Sen usul, ben yavaş, kime yaraşır bu sessizlik
Kim biner bu gemiye insandan kıyılar yapılırken.
*
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İste o kadar.
*
Ve bu yorgun
Bu hüzünlü yüreği,
Benim değilmiş gibi
Hiç kimse görmeden,
Şöyle bir yol kenarına
Bıraksam.
*
Ama bizim sığınağımız sonbahardı
Cam önleriydi sokağa bakan...
*
Bazen insan,
bir ayakkabı çivisi gibi batar kendine..
Neşesi hüznüne batar,
konuşması susmasına batar.
*
Neden yazılır bir şiir
Neden okunur bunca yazı
Çünkü nasıl aşılabilir başkaca
İnsanın karmaşıklığı.
*
Yalnızlık gibi ama yalnızlık değil
Bildiğin, çok iyi bildiğin bir şeyin
Uzağında kalmak duygusu belki...
*
Yağar ki sokaklarda bir uzun yağmur
Islanırım ıslanırım anlamam
Sanki nedir bir yağmurun güzel olması
Sahi bir yağmurun güzel olması
Yağarken kendine severek bakmasından.
*
Yok düş kuracak vakit bile,
Her şeyi bir yana bırakıyoruz söylene söylene...
*
Seni unutarak baktığımda bile
Dünyanın her yerlerinden geçiyorsun ...
*
Hiçbir dilde söylenmemiş, hiçbir dilde yazılmamış, sözler ve şarkılar içindeyim...
*
Kim ne derse desin ben bugünü yakıyorum yeniden
doğmak için çıkardığım yangından...
*
Biz, aykırıya, ayrıntıya, ayrıksıya, azınlığa tutkunuz...
*
Şiir yürür, şiir sever, şiir içer mi
Şiir mi Yürür de, sever de, içer de elbet.

21 Şubat 2017 Salı

Unutmadım Seni Ben ve hikayesi...

Ekrem Güyer
Müzehher ile Ekrem Güyer'in Aşk Hikayesi

Müzehher Özerinç ile Ekrem Güyer Ankara Radyosu'nda tanışırlar.
Arkadaşlıkları önce aşka, sonra da evliliğe dönüştü. Ekrem Güyer bir gün ud'unun tellerine vururken Müzehher hanımı düşünüyor ve onun için Nihanvet makamında şu eseri besteliyordu:

Unutturamaz seni hiçbir şey unutulsam da ben
Her yerde sen her şeyde sen bilmem ki nasıl söylesem
Bir sisli hazan kesilir ruhum eğer görmezsem
Her yerde sen her şeyde sen bilmem ki nasıl söylesem

Daha sonra şarkıyı birlikte çok defa söylediler hatta Müzehher hanım bu eseri okuduğu bir plak da çıkardı. Fakar bu güzel birliktelik çok uzun sürmedi 19 Şubat 1954 günü geçirdiği mide kanaması sonunda Ekrem Güyer hayata gözlerini yumdu. Müzehher Hanım oğlu Metin ile yalnız kalmıştı. Bu kederle ayakları üzerinde durmaya çalışacaktı. Nasıl unutacaktı bu aşkı.
Günlerden bir gün Müzehher Hanım radyo evinin koridorlarında elinde bir kağıtla dönemin ünlü bestekarı Şekip Ayhan Özışık'ı bekliyordu kağıtta unutulmayan ve unutulmayacak aşkın güftesi vardı:

Unutmadım seni ben unutmadım, her zaman kalbimdesin
Aylar, yıllar geçti, söyle sen neredesin
Anlaşıldı, sen geri dönülmeyen yerdesin
Unutmadım, unutamadım seni ben, her zaman bendesin

Şekip Ayhan Özışık bu şarkıyı Karcığar makamında besteledi. Müzehher'le Ekrem'in aşk hikayesinin güftesi oldu...
"Unutturamaz seni hiçbir şey" demişti Ekrem Güyer yıllar önce ve yıllar sonra cevap verdi belki de Müzehher Hanım "Unutmadım seni ben" diyerek aşklarını ölümsüzleştirircesine...



Dinlemesini bilmek de bir sanattır. Birisi konuşurken onun sesinin akışını can kulağıyla dinlerim. Samimiyetini anlıyorum böylece.

Benim dinim, benim kişisel konumdur. O benim kişisel hayatımı, kişisel ahlakımı yönetir. Ve benim dinsel felsefem benimle inandığım Tanrı arasındadır; aynen diğerlerinin dinsel felsefesinin onlar ve Tanrı arasında olduğu gibi. Ve bu en iyi olan yoldur.

Malcolm X  


 

Uykusuzluk böyledir işte. Kafandaki düşünceler bütün gece yayın yapar...


Herkesin diş fırçası vardır ama dişlerini fırçalamaz bazıları. Akıl da böyle işte; hepimizde var ama kimi kullanmamakta ısrarlı.
*
Dünyada olup biten her şeye Tanrı karar veriyordu. Hayat tamamlanması gereken bir görevdi. Önemli olan faydalı bir şeyler yapmaktı ve her türlü sevinç ve gözyaşı insana ayak bağı olmaktan başka bir işe yaramazdı. Duygular ahlaki yozlaşmanın işaretiydi. Hayattan bir şeyler beklemek veya pişmanlık duymak gereksiz ve aptalca lükslerdi. İnanç sistemimizin tanımı işte buydu. Bilinmesi gereken hiçbir şey yoktu ve hayatta her an her şey olabilirdi...Gösteri Peygamberi
*
Tanrılarının bakire bir insandan ölümlü bir çocuk tasarladığına inanan milyarlarca insanın yaşadığı bu dünyada, insanların çoğunun azıcık hayal gücü olması şaşırtıcıdır...Çarpışma Partisi
*
İşgüzarlığımı bağışlayın ama dünyayı Cehennem'e çeviren onun Cennet gibi olması gerektiğine dair beklentimiz. Dünya dünyadır. Cehennem de Cehennem. Şimdi kesin sızlanmayı ve viyaklamayı...Lanetli
*
Anlamadığın şeyi her tarafa çekebilirsin...Günce
*
Zannedersem, dünyanın vermeye yeltendiği her tür hasardan daha beterini kendi kendinize vermenizde bir avuntu, belki de bir tür irade mevcut...Anlat Bakalım

Ben yüreğini yitirmiş bu zamandan korkuyorum.


20 Şubat 2017 Pazartesi

Gerçek Sevgi


Arthur, Merlin ‘in yanından ayrılmadan önce çok karamsarlaştı. Nerdeyse on beş yaşındaydı ama diğer insanları çok az görmüştü. “Onlara katılacağın için üzgün müsün ?” diye sordu Merlin. “Herşeyden önce sen de onlardan birisin.” 

Arthur uzaklara baktı. “Hüzünlüyüm ama sebebi bu değil.” 

“Peki ne öyleyse?”
“Sana bir şey sormak istiyorum ama nasıl soracağımı veya sorsam mı sormasam mı bilmiyorum.”
“Durma” 


Arthur kararsız bir şekilde baktı. “Bana öğrettiğin dersler hakkında değil.Ama her şeyden çok bilmek istediğim bir şey, yani bana söyler misin acaba…”Boğazı düğümlendi ve durdu.
“Belki de aşık olmanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istiyorsun?” 


Arthur kafa sallayarak onayladı. Merlin ‘in önsezisi ile kurtulmuş olmaktan mutluydu. Yaşlı büyücü bir süre düşündü ve “Her şeyden önce unutma ki gerçekten önemli bir şey sordun.
Aşk hakkında sözlerle anlatılamayacak bir şey vardır, ama önce benimle gel” dedi. 


Arthur ‘u öğle güneşinin parladığı bir açıklığa götürdü. Merlin ‘in elinde güneşe doğru tuttuğu, yanan bir mum belirdi. “Yanıp yanmadığını görebiliyor musun ?” diye sordu. 

“Hayır” dedi Arthur. Güneş o kadar parlaktı ki mumun alevi görünmüyordu.
“Ama bak” dedi Merlin. Bir pamuk parçasını muma yaklaştırdı ve pamuk hemen yanıverdi. 


“Bunun aşkla ne ilgisi var?” diye sordu Arthur, ama Merlin yanıtlamadı. Sadece yılan otunun çiçeğini alıp suyundan iki damla Arthur ‘un parmaklarına sıktı. “Tadına bak” dedi.
Arthur yüzünü ekşitti. “Çok acı” dedi.
Merlin çocuğu göle götürüp ellerini yıkamasını söyledi. “Şimdi suyun tadına bak” dedi.
“Acılık kaldı mı?”
“Hayır” dedi Arthur. “Ama bunun aşkla ne ilgisi var?” Merlin yine karşılık vermedi ve çocuğu ormanın daha da derinlerine götürdü. “Şimdi kıpırdamadan otur” dedi sessizce. Arthur söyleneni yaptı. Biraz ileriden bir fare açıklığa fırladı, ama daha hareket edemeden bir kartal fareyi kaptı ve avıyla birlikte yüksek sarp kayalıklardaki yuvasına uçtu. 


Arthur şaşkınlıkla, “Ama bana aşktan bahsedeceğini söylemiştin. Tüm bu gösterdiklerinin aşkla ne ilgisi var?” dedi. 

“Dinle” dedi ustası. “Güneşe tutulduğunda görünmeyen mum gibi egon da aşkın dayanılmaz gücünde eriyecek. Gölün suyuyla yıkandığında kaybolan acılık gibi, hayatının acılığı da aşkla karıştığında en berrak sular kadar tatlı olacak. Ve kartalın avını yakalaması gibi kendine verdiğin önem de, seni içine alan aşkın gözünde bir pırıltıdan ibaret kalacak.” 

Sevginin gücü, saflığın gücüdür. Sevgi kelimesi bir çok şekillerde kullanılır ama o, büyücü için kutsal bir kelimedir, çünkü onun için sevgi, “tüm kötülükleri yok ederek sadece asil ve gerçek olanı bırakan” demektir. “Korktuğun sürece gerçekten sevemezsin” diye uyardı Merlin. “Öfkelendiğin sürece gerçekten sevemezsin. Bencil egon var olduğu sürece gerçekten sevemezsin. 

“Peki o zaman nasıl sevebilirim ki?” dedi Arthur,korku öfke ve bencilliğin sıkça deneyimlediği şeyler olduğunu bilerek.
“İşte işin gizemli kısmı burası” diye yanıtladı Merlin. “Saflıktan ne kadar uzak olursan ol, sevgi seni arayacak ve sen sevene kadar seninle uğraşacak.” 


Sevgi, kötülükleri ortadan kaldırmak için hep işbaşındadır. Sevgisiz insan diye bir şey yoktur ; yalnızca, sevginin gücünü hissedemeyen insanlar vardır. Görünmeyen ve ebedi olan sevgi, duygu ve heyecandan öte bir şeydir ; o, hazdan ve hatta bir vecd halinden de ötedir. Büyücünün gözünde o, soluduğumuz hava, her hücredeki devinimdir. Sevgi evrensel kaynağından herşeye nüfuz eder. O, mutlak güçtür. Çünkü zor kullanmadan herşeyi kendine çeker. Sevgi, acı çekilirken bile, zihin ve ego ‘dan uzaklarda görevini yapar. Sevgi ile kıyaslandığında diğer tüm güç çeşitleri zayıftır. 

“Sen bir kral kadar güçlü müsün?” diye Merlin ‘e sordu Arthur.
“Bir kralın güçlü olduğunu nerden çıkarıyorsun?” diye karşılık verdi Merlin. “Krala gücü, her zaman ayaklanıp bu gücü geri alabilecek halkı tarafından verilir. Bu yüzden tüm krallar korku içinde yaşar ; bilirler ki sahip oldukları herşey ödünç alınmıştır. Ülkenin en fakir kişisi bile kraldan daha zengindir ; ta ki kral, gücünü bırakıp sevgiye teslim olana kadar.” 


“Hayattaki gerçek güç içten gelir. Dünyayı sadece içten gelen sevginin ışığında görmek, zedelenmez bir huzurda korkusuz yaşamaktır.” 

Sevgi ile ilgili, insanların dikkatinden kaçan birçok sır vardır. Sevilmek için önce sevmeniz gerekir. Birisinin sizi koşulsuz olarak sevdiğinden emin olmak istiyorsanız, onu koşulsuz sevmeniz gerekir. Birini sevmeyi öğrenmek için önce kendinizi sevmeniz gerekir. Bunların çoğu açık gibi görünüyor. Peki o zaman niye böyle yapmıyoruz? 

Büyücünün cevabı şudur: Sevgi ortaya çıkarılmalıdır ; onu reçine gibi gizleyen öfke, korku ve bencillik katmanları soyulmalıdır. Tamamıyla sevgi dolu bir hayat için şu anda sahip olduğunuz hayatı saflaştırın. Sevgiye yaklaşmanın doğru ve yanlış bir yolu yoktur. “Ümitsizce sevgiyi arayan bir insan” dedi Merlin, “ümitsizce suyu arayan balığı hatırlatır.” Yaşam çok sevgisiz gibi görünebilir, ama insanı sevgiden yoksun bırakan “dışarıdaki dünya” değil, onu algılayanın gözleridir. 

Sevgiyi hayatınızın değişmez ve tam bir parçası haline getirmek istiyorsanız, önce şu an sevgi dediğiniz şeyi yeniden tanımlamanız gerekir. Çoğumuz sevgiyi birine duyulan çekim, önemsendiğimizi hissettiren bir beslenme kaynağı, haz ve keyif, güçlü bir his veya heyecan olarak düşünürüz. Her ne kadar bunlar sevginin birer yönüyse de, büyücü bunların en iyi ihtimalle tam olmadığını söyleyecektir. 

“Ölümlülerin tarif ettiği sevgi, zayıflayıp yok olmaya mahkumdur” dedi Merlin. “Sizin sevgi dediğiniz şey gelir ve gider. Bir arzu objesinden diğerine atlar. Arzularınız reddedildiğinde çabucak nefrete döner. Gerçek sevgi değişmez. Onun bir objeyle ilgisi yoktur ve başka bir duyguya dönüşmez, çünkü en başta o, bir duygu değildir.” 

Tüm sahte sevgileri terkettiğinizde geriye ne kalır? Yanıtı kendini kabullenmeyle ortaya çıkmaya başlar. İçsel bir güç olan sevgi önce içinizde, yine kendinize yöneltilmiş olarak belirir. “Ölümlüler sevgi için huzursuz ve endişeli bir şekilde telaşlanıp dururlar” dedi Merlin. “Sevdiklerine sahip olamazlarsa öleceklerini zannederler. Ama gerçek sevgi sizi huzursuz etmez, çünkü onun ifade edilmeye ihtiyacı yoktur. En sevilen kişi bile sizin bir parçanızdır. Başkasından alacağınızı zannettiğiniz sevgi, farkındalığınızdaki bir sınırlılığın belirtisidir.Büyücü için tüm sevgiler benlikten gelir. 

“Bu, kulağa çok bencilce geliyor” diye itiraz etti Arthur.

“Benliği ego ile karıştırıyorsun, ama gerçekte benlik ruhtur” diye yanıtladı Merlin. Bencillik ise sahiplenmek, kontrol etmek ve hakim olmak isteyen ego ‘dan kaynaklanır. Ego, “Seni seviyorum, çünkü sen benimsin” dediğinde sevgiden değil, üstünlük kurma ve sahiplenmekten bahseder. Gerçekten sevmeyi öğrenenler ilk önce bencilliği bırakmışlardır. İşte bundan sonra çok değişik bir deneyim başlar. 


“Peki bu nasıl bir şeydir?” diye sordu Arthur. “Bunu hiç bilebilecek miyim?”

“Bir gün bu huzursuzca telaşın bittiğinde, ufak bir ışık göreceksin kalbinde. İlk önce bir kıvılcım büyüklüğünde olacak, sonra bir mum alevi ve nihayet cayır cayır yanan bir ateş.
Sonra uyanacaksın ve bu ateş güneşi, ayı ve yıldızları kaplayacak. İşte o anda evrende sevgiden başka bir şey kalmayacak, ama yine de bunların hepsi kalbinde olacak. 


Deepak Chopra - Büyücünün Yolu


18 Şubat 2017 Cumartesi

Yeryüzüne Dayanabilmek İçin

Anısına
Neden yazılır? Dünya acılı olduğu için yazılır. Duygular taştığı için yazılır. İnsanın kendi zavallılığından sıyrılması çok güç bir işlemdir. Ama insan bu, bir kez bu zavallılıktan sıyrılmaya görsün, o zaman yaşamı kendi egemenliği altında alabilir. İşte böylesi bir egemenliği bir iki kişiye daha anlatmak için yazılır ya da kendi kendine kanıtlamak için. Çünkü insanın kişisel özgürlüğü, kendi dünyasına egemen olmasıyla başlar. Dünyasına egemen olan insan, acıları coşkuya, bunalımı yaratmaya, sevgisizliği sürekli aşka dönüştürebilir. Ben dünyama egemen olabilmeyi edebiyatla öğrendim.

Ringa Balığı


Baba oğluna sorar: “Duvara asılan, yeşil ve ıslak olan, ıslık çalan şey nedir?” Çocuk bir süre düşünür, şaşırır ve işin içinden çıkamaz. Baba cevabı söyler: “Ringa balığı”. “Ringa balığı mı? Ringa balığı duvara çıkmaz ki!” der çocuk duvarı göstererek. Baba: “O zaman biz asarız.” “Ringa balığı yeşil değildir ki.” “O zaman biz boyarız.” “Ama ringa balığı ıslak değildir.” “Yeni boyanmışsa ıslak olur.” “Ama” diye kekeler çileden çıkmak üzere olan çocuk: “Ringa balığı ıslık çalmaz ki!” “Haklısın” diyerek sırıtır baba: “Ben onu sadece bulmaca biraz zor olsun diye ekledim.”


The Joys of Yiddish, 1968

Zaman! Ah zaman! Hem dost hem düşman...


-Cesaret ve edep atalar mirasıdır.
-Cana tamah etme can elbet geçicidir.
-Vuslat olunca ayrılıktan korkmak gerek.
-Güzellik olmasa aşk ortaya çıkmaz; aşk olmasa güzellik yüz göstermez.
-Deliye hazine değil virane gerektir.
-Güzelliğin vasıflarını söylemek için söz çoktur; ama güzelliğin tatlılığına hiç söz yoktur.
-Dünyada ümit bir direktir.
-Nefes hesabıyla sona erince ömür ya bir kurtuluş ve muştu; ya bir başlangıç ve korkudur.
-Hicran vuslatın gecesi ise; vuslat firakın şafağıdır fecridir.
-İyi haber karınca hızıyla yürüyemezken kötü haber şimşek süratiyle yayılır.
-Vuslat! Ah! Ne efsunkâr bir kelime ne kutlu bir an!
-Dünyaya ümit tutmak olmaz; asla ölümü unutmak olmaz.
-Dünyada her kim ki canını, cananı için severse aslında yine cananını sevmiş olur, aynı şekilde cananını yani sevgilisini kendi canı için seven kişi yine kendi varlığını sevmiş olur.


Bütün kitapları ikiye bölmek mümkündür, bugünün kitapları ve bütün zamanların kitapları.

Sanat ve Hayat Üzerine...İnsandan ya işinizi gördürebileceğiniz bir alet ya da kendi iradesine sahip bir insan yaratmanız gerekir. İkisini birden yapamazsınız.

Güneş harikadır, yağmur ferahlatır, rüzgar cesaretlendirir, kar heyecanlandırıcıdır; kötü hava diye bir şey yoktur, yalnızca birbirinden farklı iyi havalar vardır.


17 Şubat 2017 Cuma

Türk Medeni Kanunu

Türk Medeni Kanunu'nun Kabulünün 91. Yılı
Medeni Kanun’un kabulü (17 Şubat 1926) ile sosyal alanda tam bir eşitlik anlayışı gerçekleştirilmiştir. Osmanlı Devleti döneminde uygulanan ve din kuralları ile yürütülen hukuk işleri, çağdaş bir uygarlığa adım atmış Türk toplumunun gereksinimlerini karşılayamaz görüntüsü veriyordu. İlk olarak Tanzimat döneminde hazırlanan Mecelle ile bir takım yenilikler getirilmiş ancak yeterli olmamıştı. Kişilerin aile kurumu, mülkiyet ilişkileri, miras sorunları, hak ve borçları, satın alma, kiralama gibi bir çok konuda eksiklikler taşıdığından, tam bir Medeni Kanun sayılamazdı. İşte bu sebeplerden dolayı, İsviçre Medeni Kanunu örnek alınarak hazırlanan Medeni Kanun TBMM’de kabul edilerek 17 Şubat 1926 yürürlüğe konmuştur. Medeni Kanunun Kabulü ile Türk aile yapısında olumlu değişikliler meydana gelmiştir. Türk Medeni Kanunu’nun getirdiği yenilikler: Ailede kadın erkek eşitliği sağlanmıştır. Yapılacak evliliklerde resmi nikah yapma zorunluluğu getirilmiştir. Tek eşle evlilik yapılması esası getirildi. Kadınlara toplum yaşayışı içerisinde istedikleri mesleğe girebilme hakkı tanınmıştır. Mahkemelerde tanıklık yapma ve miras ile boşanma konularında kadın ve erkek eşit hale getirilmiştir.


Öğretmen...

Sıradan öğretmen anlatır, iyi öğretmen açıklar, yetenekli öğretmen yapar ve gösterir; büyük öğretmen ise ilham kaynağı olur.

Loreena McKennitt


 " Tango to Evora " [CINEMATIC]

Between The Shadows



Hayatın amacı

Hayatın amacının ‘mutlu’ olmak olduğuna inanmam. Bence hayatın amacı: yararlı, sorumlu ve şefkatli olmaktır. En önemlisi fark yaratmaktır; katkıda bulunmak, bir şeyi temsil etmek, yaşamış olmakla bir değişim meydana getirmektir.

Gecenin Sonuna Yolculuk


Geceyi sevdiğimi söyledim…
Sustu sadece, o da seviyordu biliyordum. Bildiğimi bildiği için sustu.
Açıklama ihtiyacı hissetmiyordu.
Hayata diş geçirmeye çalışırken bunu sakince yapmaya çalışan iki acemiydik. Bizim bildiğimizi diğerlerinin de öğreneceğini düşünürdük kutsal bir inançla. Hem de kendimizi anlatma ihtiyacı duymadan, bizim bilincimize sahip olacaklardı. Konuşmadan anlaşacaktı bir gün tüm dünya. Tüm dünya üzerinde yaşanan derin bir sessizlik…
Biliyorduk; insan sesinin çıkardığı gürültüyü başka hiçbir canlı çıkaramazdı, fısıldama olsa bile. Çünkü insanın çıkardığı seslerin bir anlamı vardı ve zihinde kapladığı yer evrensel bir boşlukta uzayıp gidiyordu. Şekil değiştiriyordu, “acaba” oluyordu, “ya da” oluyordu, “belki” oluyordu, “hassiktir” oluyordu. Anlamını değiştiyor, değiştirdikçe zihne daha fazla basıyor, kokuyordu. Çöpler kovasına sığmıyordu.Tüm bunları bilmesi, tüm bunları bildiğini bilmem konuşmamışlığımıza dayanır.
Dünya denen dehşetli yerde en az kendim kadar şaşkın birinin daha olabilme ihtimalini bile aklımdan geçirmezken, bir ayna gibi ona bakmam, gözlerini okumam, sakinliğini duymam kadar şaşkınlık verici bir şey daha olamaz.
Dünyanın dehşetengiz şaşkınlığına, birbirimizin şaşkınlığını da eklediğimizde, kafası bir ton, damıtılmış bir cesaret çıkıyor ortaya ki, cesaretin böylesi gerçekten tehlikelidir.


16 Şubat 2017 Perşembe

Zaman bütün gerçekleri, en geri olanlara dahi anlatacaktır.



Kudretsiz beyinler, zayıf gözler gerçeği kolaylıkla göremezler. O gibiler, büyük Türk Milleti'nin yüksek seviyesine nazaran geri adamlardır. Fakat zaman bütün gerçekleri, en geri olanlara dahi anlatacaktır. ( 1925 )



Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı


Fiziksel rahatsızlık ancak ruhsal durum iyi olmadığında önem kazanır. Bu durumda, rahatsızlık yaratan şeye takarsınız, bu da sizi iyice rahatsız eder. Fakat ruhsal durumunuz iyiyse fiziksel rahatsızlık fazla bir anlam taşımaz.

Geçmiş ,yalnızca anılarımızdadır;gelecek yalnızca planlarımızdadır.Şimdi ise bizim tek gerçeğimizdir.

Bazı şeylerin farkına varamazsınız, çünkü öyle küçüktürler ki gözünüzden kaçırırsınız. Ama bazı şeyleri de çok büyük olduğu için göremezsiniz. İkimiz de aynı şeye bakıyoruz, aynı şeyi görüyoruz, ama o bambaşka bir boyuttan bakıyor, görüyor ve düşünüyor.

Bence, eğer dünyayı düzeltmek ve yaşanacak daha iyi bir yer haline getirmek istiyorsak yapılacak şey, kaçınılmaz olarak ikici olan, öznelerle ve nesnelerle ve bunların birbiriyle ilişkileriyle dolu olan politik ilişkiler üzerinde ya da başkalarının yapacağı şeylerle dolu olan programlar üzerinde konuşmak değildir. Bence bu tür bir yaklaşım sondan başlar ve bu sonu baş sanır. Politik programlar, ancak temeldeki toplumsal değerler sisteminin doğru olması durumunda etkili olabilecek, toplumsal niteliğin sonuç ürünleridir. Toplumsal değerlerin doğru olması için bireysel değerlerin doğru olması gerekir. Dünyayı düzeltmenin yeri ilk olarak kendi yüreğimiz, kafamız ve ellerimiz ve sonra onlardan çıkan iştir. Başkaları insanoğlunun yazgısını düzeltmekten söz edebilir.

Sonunda kendini yüceltmeyi amaç edinen her çaba felaketle sonlanmaya yazgılıdır

Eğer yaptığınız değişiklik işe yaramıyorsa
bu, aksilik değildir; çünkü kazanılan bilgi gerçek bir ilerlemedir.

“Yalnızca senin hoşlandığın” şeyi hor görmek üzere eğitilirsen,
elbette başkalarının daha uysal bir uşağı -iyi bir köle- olursun. “Yalnızca
senin hoşlandığın” şeyi yapmamayı öğrenirsen Sistem seni sever.

Gideceğin yere ve olduğun yere bakınca hiçbir anlam çıkmıyor, ama geriye bir zamanlar olduğun yere baktığında bir model belirmeye başlıyor. Ve ileriye, bu modeli izleyerek bakarsan bazı şeyleri yakalayabiliyorsun

"Yeni nedir? İlginç ve sonsuza dek uzanan bir soru, fakat üzerine gidilse ortaya çıkan, boş şeylerin ve modanın sonsuz şaklabanlığı, yarın dibe çökecek bir çamurdur. Bunun yerine "En iyi nedir?" sorusuyla uğraşmayı yeğlerim ki bu soru enine değil de derinlemesine hareket ettirir insanı; ona verilecek yanıtlar, dipteki çamuru söküp akıntıyla götürmeye eğilimlidir."

Dertler asla bitmez, elbette. İnsanlar yaşadıkça mutsuzluk ve talihsizlikler de olacaktır; ama artık daha önce var olmayan bir duygu var; üstelik şeylerin salt yüzeyinde değil, ta içerilere dek nüfuz ediyor: “Biz onu yendik. Artık daha iyi olacak. Böyle şeyleri anlayabiliyor insan.

Bu insanlara bir şeyler söylemenin bir yolu olduğu umudunu hâlâ taşıyorum, fakat suratları asık ve aceleleri varmış gibi görünüyor, yani, bir yolu yok..

İnsanlık tarihinde, düşünce kanallarının çok derin oyulduğu, hiçbir değişikliğin mümkün olmadığı, hiçbir yeni şeyin gelişmediği ve “en iyi”nin bir dogma konusu olduğu çağlar vardır, fakat bugünkü durum bu değil. Bugün ortak bilincimizin akıntısı kendi kıyılarını bozuyor, ana doğrultusunu ve amacını yitiriyor, çukur yerleri basıp, tepelerin karayla bağlantısını kesip yalıtıyor ve tüm bunlar kendi iç momentine körlemesine uymaktan başka hiçbir amaca dayanmıyor. Kanalı biraz derinleştirmek lazım galiba.

Çok karmaşık bir organik yapısı olan biz ileri organizmalar çevremize,
birçok harika benzerlikler icat ederek tepki veririz. Yerleri ve
gökleri, ağaçlan, taşları ve okyanusları, tanrıları, müziği, sanatı, dili,
felsefeyi, mühendisliği, uygarlığı ve bilimi icat ederiz. Bu benzerliklere
gerçeklik deriz. Ve gerçekliktirler. Gerçek adına çocuklarımızı
hipnotize eder, bunların gerçeklik olduğunu bilmelerini
sağlarız. Bu benzerlikleri kabul etmeyeni akıl hastanesine atarız.