2 Nisan 2013 Salı

Yerleşik Yabancı / Yanılgı / Belki Gelmem Gelemem


 

Yerleşik Yabancı
Kiminin dikenleri vardır,
Katlanamaz üstüne.
Hep dikine durur
Delmemek için gövdesini.

Kiminin yoktur bir tek kemiği,
Doğrulamaz ayaklarının üstünde.
Ona göre varsa yoksa kendisi,
Dürülüdür ütülü bir mendil gibi.


Ben eğilmem gündüz ama,
Geceleri kanatırım kendimi.

Ben bir söz söylediğim zaman,
Kendine küçük bir pıtrak edinir.
Çok sürmez, anlar başına geleceği,
Çarşılarda, pazarda ondan selam kesilir.

Ben birini sevdiğim zaman,
Göğünü durmadan genişletir.
Ama herkes rahattır kozasının içinde,
O sevgi artık kimsesizdir.

Ölsem ayıptır, sussam tehlikeli;
Çok sevmeli öyleyse , çok söylemeli...Metin Altıok

Yanılgı
Başlayacak gibiyken konuşuyorsun, bitiyor,
Yeniden geliyoruz başladığımız yere.
Aşklar ve inançlar da aynıdır,
Bir başka yanına geçemezsin
Bir yanını yaşayıp bitirmeyince.
Ne çok şey bildiğimiz çıktı ortaya,
Seninle akşamları konuşa konuşa.
Kendimizi ve her şeyi
Anlata anlata kendimize
Ne çok akşam tükettik,
Ne çok da kendimizi.
Kitapların doğru olduğu tamam,
Ayrıntılarında bile anlaşıyoruz.
İş yaşamaya geldi mi,
Her seferinde yarım kalıyoruz.
Öylece bırakılmış gün bitiyor,
Öylece bırakılmış akşamlardan geçerek,
Öylece bırakılmış bir güne başlıyoruz…Afşar Timuçin


Belki Gelmem Gelemem
Sen istinyede bekle ben burdayım
İçimde köpek gibi havlayan yalnızlığım
Çünkü ben buradayım karanlıktayım
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git
Çünkü elimi kestim beni kan tutuyor
Şarabım bütün ekşi suyum soğuk
Yanımda olmadın mı seni daha bir çok seviyorum
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git

Yüzünü ıslatmadan ağlayabilir misin
Yarı geceden sonra telefon ettin mi hiç
Karanlık adamlar hüvviyetini sordu mu
Ben senin olmadığını arıyorum
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git
Bana ait ne varsa hepsi seni korkutuyor sana ait ne varsa
Hiçbiri benim değil
Belki ölmek hakkımı kullanıyorum
Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git
Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git...Attila İlhan


Üç Nokta / Öyle Uzak Durma Ne Olur


Büyük konuşanlar
Alınlarında eğri olmayanlar
Yalnız yükseği görenler
Herkesin ortasında yürüyenler
Bütün ışıkları yananlar
Sesi menevişsizler
Güzü küçümseyenler
Gözyaşına arkasını dönenler
Kendini mutluluk bilenler
Sessizlikten korkanlar
Yalnız eşyalarına gülümseyenler
Öyküsünde öteki olmayanlar
Kederle kirlenenler
Aynası buğusuzlar
Kışa yolu düşmeyenler
Kalbi ölüm mühürlüler
Penceresi dışa açılmayanlar
Aşktan utananlar
Güzelliği kimsesizler
Dili şiddet olanlar
Gövdesi sözünden önce gelenler
Dünyaya dokunmayanlar
Unutanlar, unutanlar
Ey tek heceli darlık...

O mevsimim ki herkesten yapılmış
Üç noktayla biten bir cümleyim artık..

Öyle Uzak Durma Ne Olur
Gözlerindeki kederi öperim
alın kırışığında kanat çırpan sevgiyi
öyle yıkık durma ne olur
akşama düşen gün gibi.

Seni bana getirdikçe güzel
götürdükçe nasıl da acımasız ve soğuk
adımlarını öperim çocuk
öyle uzak durma ne olur.

o büyük sırrını öperim
bir hazine gibi üstüne titrediğin
içindekini güneşini duygularının
geceye düşen o çiy tanelerini.

gülüşünün aylasıyla büyülü
o derin göllerini gamzelerinin
içimde ömrümün yudum yudum yunduğu
o en temiz yerlerini öperim



Yaralar çoğu kez dilsizdir, ama bir konuştular mı, sesleri korkutucudur ve yalan söylemeyi beceremezler.

 
Nedenini bilmiyorum, ellinci yazının bir öz—hesaplaşma yazısı olması gerekli göründü. Belki, bir zamanlar ’bu işi en fazla elliye dek götürürüm’ dediğim, pranga mahkûmu gibi hafta saydığım için. Yazmak, kendi tarihini yaratmaksa, kilometre taşlarının ayrı bir çekiciliği var. Eleştiride hedef, ’öz’ ise genellikle sonuç, tam isabet karavana! Özeleştirinin yetersizlik hakkı talebi olduğunun da bilincindeyim. (”Hiçbir şey tam, hiçbir şey kusurlu değildir.”)

Sonuçta, yazı kendi üzerine konuşmak, tanrılarını ve şeytanlarını kavrayıp aşmak zorunda. Kolayca düşebileceği tuzaklardan, kendini yüceltmek gibi, burunları havada, ama içleri boşaltılmış sözcüklere dönüşmek gibi, korunmanın tek yolu bu.
Belki de için için yapmak istediğim, okuru, ayakları kırık, eğreti iskemleme oturtmak ki, ben elimde sürekli yanan bir sigara olmadan tek saniye bile duramıyorum üzerinde... Dansçıların iyi bildiği duyguyu yaşatmak... Çöl gibi uzayan sahnenin ıssızlığı, eriyip yok olma isteği uyandıran acımasız, keskin, yapay ışık, meçhul, karanlık bir kitle... İşte, pazar geceleri yaşadığım, böyle çorak bir yalnızlık.

Pazar gecelerinin melankolisine kara tülden bir şalmış gibi sarınan elli yazıdan sonra, bakıyorum, hâlâ acemiyim. Merkezin, tüm merkezlerin dışına kaçan, yalnızca kendi çekim alanlarında savrulan, sık sık kendi kara deliklerine düşen yazılardı bunlar. Hayatta her şeyi acemice yapan, ölçü ve stratejiden anlamayan, bir türlü ’dediğim dedik’ (köşe yazarlarına çok yakışan ’kodum mu oturturum!’ tavrı) olamayan, travmalarını fazlaca ele veren birinden beklendiği gibi..

Profesyonelliğe gelince... Uyumlu bir ikiliyiz, o bana burun kıvırıyor, ben de ona... On altı yaşındaki bir çocuğun, kendisine yapılan işkenceyi anlattığı el yazısını, korkunç bir acıyla çarpılan harfleri görünce, gerekli mesafeyi taşıyamayacağımı anladım. Hayatlarına, ya da ölümlerine, davetsizce tanık olduğum herkesle sessiz, tek yönlü söyleşimi sürdürmekteyim. İşkencede ölen sendikacı Yeter’in fotoğrafını taşıyan topluluğun yanında uzun süre yürümüştüm. ”Arkadaşınızı hiç tanımadım, ama ona derin bir bağlılığım var, çünkü... çünkü onunla ilgili yazmıştım.” Diyemedim. Gerçeğin ağırlığı altında ezildim.

Kimine üvey evlat muamelesi yaptığım, kimini gözbebeğim gibi kolladığım, çok sınırlı sayıda okura ulaşan üç kitaptan sonra, köşe yazılarımın daha geniş ilgi uyandırması, doğrusu önceleri içimi acıtıyordu. Giderek, tepkileriyle somutlaşan okur kitlesinden öğrenmeye başladım: Yazının bir iletişim aracı olduğunu öğrendim, fırtınada kaybolan binlerce çığlığa kulak verme, savaş kültürünün üst üste yığdığı binlerce cesetle yüzleşme biçimi olduğunu öğrendim. Çeyrek hakikatin bir büyük yalan olduğunu, hakikat ile yalanın elçabukluğuyla yer değiştirdiğini...
Saldırganlığın cesaretle özdeşleştirildiğini, tek atışla olabildiğince hedef vurmanın alkış topladığını bildiğim halde, gözlerimde cinai parıltılarla kaleme sarılmaktan kaçındım. Muhalif gibi görünürken, içten içe iktidar arzusuyla kavrulan yazılardan da korktum, gerçek ya da hayali bir cemaatten alkış bekleyenlerden de... (Hepimizde içselleştirilmiş bir ’Okur’, önünde puan kazanmak için uğraştığımız bir ’Otorite’ var.) Sisyphos’vari bir çabayla ateş ettiğim kıpırtısız, laf anlamaz gibi duran bir karanlıktı: Kendi gücüyle mest olmuş iktidarın çeşit çeşit yüzlerinden oluşan karanlık. Kendi içimizdeki despot da dahil, celladıyla özdeşleşen işbirlikçi de... (Toplama kamplarında mahkûmlar bir diğerinin can düşmanına, gardiyanına, azılı katiline çevrilir.)
Neden bataklığın içine atlamalı?
Bir sünger gibi emdiğinin çamur olduğunu bile bile? Belki de, kimileri
için, yüreğinin şiirini duymanın tek yolu, cehenneme alevlerle yaklaşmaktır.
Yaralar çoğu kez dilsizdir, ama bir konuştular mı, sesleri korkutucudur ve yalan söylemeyi beceremezler.
Ellinci yazıyı da buruk bir gülümsemeyle bırakıyorum: Gitsin.
Söz de uçar, yazı da... Geriye kalan ne? İnanın bilmiyorum.

15 Haziran 1999


Bu şarkılar, bu hâlis sözler varken, dilimizde

RÜZGAR 
Bu ne yeşil, ne mavi bu, ne sarı? Yolumuzda.
Nasıl koyup gitmeli bu denizi, bu kırları?
Uğulda, uğulda, uğulda sonbahar rüzgârı,
Bir dal kırabilir misin bakalım, gönlümüzde?
Bu şarkılar, bu hâlis sözler varken, dilimizde.

YAŞARKEN
Ağaçların daha bu bahçelerde
Bütün yemişleri dalda sarkıyor,
Umutların mola verdiği yerde
Geceler bir nehir gibi akıyor.
Baksan bir uzaklık var hangi yana,
Hangi eşyaya dönsen boş bir ayna;
Varmak istediğim uzak limana
Gemiler beni almadan kalkıyor.
Gelmedi gün daha çalmadı saat,
Daha uçurmuyor beni bu kanat;
Sabırsızlanma, ey kapımdaki at!
Güneş daha gözlerimi yakıyor. 


TİTREK BİR DAMLADIR
Titrek bir damladır aksi sevincin
Yüzünün sararmış yapraklarında
Ne zaman kederden taşarsa için
Şarkılar taşırsın dudaklarında.
İşlerken hülyama sesten örgüler
Bir çini vazodan dökülen güller
Gibi hülyada fecirler güler
Buruşmuş bir çiçek parmaklarında.
Gözlerin kararan yollarda üzgün,
Ve bir zambak kadar beyazdı yüzün;
Süzülüp akasya dallarından gün
Erir damla damla ayaklarında.
Sesin perde perde genişledikçe
Solan gözlerinden yağarken gece
Sürür eteğini silik ve ince
Bir gölge bahçenin uzaklarında.
Sen böyle kederden taştığın akşam
Derim dudağında şarkı ben olsam
Gözlerinde damla, içinde gam
Eriyen renk olsam ayaklarında 

ŞEHRİN ÜSTÜNDEN GEÇEN BULUTLAR
Bakıp imreniyorum akınına
Şehrin üstünden geçen bulutların,
Belki gidiyor onlar yakınına
Rüyamızı kuşatan hudutların
Evler, ağaçlar, sular, ben ve bu an
Sanki bulutlarla bir akıyoruz ;
Onların heveslerine uyaraktan
Cenup ufuklarına bakıyoruz.
Biz de hafif olsaydık bu rüzgardan
Yer alsaydık şu bulut kervanında
Güzele ve yeniye doğru koşan
Bu sonrasız gidişin bir yanında !
Dağlara, denizlere, ovalara
Uzansaydık yağarak iplik iplik
Tohumları susamış tarlalara
Bahar, gölge ve yağmur götürseydik
Bakıp imreniyorum akınına
Şehrin üstünden geçen bulutların,
Gidiyor, gidiyorlar yakınına
Rüyamızı kuşatan hudutların 


SERENAT
Yeşil pencerenden bir gül at bana
Işıklarla dolsun kalbimin içi,
Geldim işte mevsim gibi kapına.
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiy.
Açılan bir gülsün sen yaprak yaprak
Ben aşkımla bahar getirdim sana,
Tozlu yollarından geçtiğim uzak
İklimden şarkılar getirdim sana.
Şeffaf damlalarla titreyen ağır
Goncanın altında bükülmüş her sak;
Senin için dallardan süzülen ıtır,
Senin için, yasemin, karanfil, zambak.
Bir kuş sesi gelir dudaklarından,
Gözlerin gönlümde açan nergisler,
Düşen bir öpüştür dudaklarından
Mor akasyalarda ürperen seher.
Pencerenden bir gül attığın zaman
Işıklarla dolacak kalbimin içi.
Geçiyorum mevsim gibi kapından
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiy. 


SELAM
Uçuyor, duran bir anın havasında
Işıktan kuşları bir akşam seherinin;
Gündüzün geceyle buluşan noktasında
Yaklaşıyor musikisi eteklerinin.

Ve sanki ufkuma baştanbaşa gül rengi
Kanatlarını açmada bir altın devir.
Başlıyor ömrün ve ölümün güzelliği,
Söyleyecek şimdi zaferlerini şiir;

Selam, sonsuzluğun aydınlık bahçesinden
Selam, senelerce,senelerce evvele,
Hatırası kalbe ışıklarla dökülen
En sevgiliye,en iyiye,en güzele.

Geçmiş bir zamanı kalbim bulmak üzredir,
Tamamlanacaktır yarım kalmış rüyalar;
Ey hafıza cömert memenden beni emzir,
Zengin renklerini ufkuma dök, ey bahar!

Uzattığımız bu tası dolduracak mı
Yine bol sularla akarak o çeşmeler?
Yoksa , hiç bulunmayacak kadar uzak mı
Dudakları öpüşlerle dolu geceler?

Ey pembe akşamların karasevdaları!
Güzelliklerine doyulmamış zamanlar!
Ergen yastığının ateşten rüyaları!
Ey, saf kalbimizde doğmuş ve ölmüş anlar!...

Hatırası kalbe ışıklarla dökülen
En güzele, en iyiye, en sevgiliye
Selam, sonsuzluğun aydınlık bahçesinden,
Selam,senelerce öteye... 


MEKTUP...
Dost dost diye deli derviş gezdiğim,
Bir ağladığım, bir güleyazdığım,
Adını dağa taşa kazıdığım

Benim bir tanem dost, gözümün nuru!
Tutmaz elim, topal ayağım uğru,
Amansız kara bahtımdan ötürü

Kan ter dolandığım yollar gölgesi,
Kara ekmeğimin akça mayası,
Susayınca çağıldak sular sesi,

Ay aydınlığım, gün ışığım, canım,
Bayramım, bolluğum, yemişim, yenim
Göz yaşımı gözden gizli silenim!

Pek garipçe kaldım köyümde ıssız,
Otsuz ocaksız, akılsız, ayvazsız.
İki elin kanda olsa durma tez

Dağ başını duman almadan beri,
Eyüp sabrım, eyi düşlerim yoru,
Yet bu yana! Avareyim, yet, yürü! 


HATIRA
Dün, bir gölge gibi geçti yanımdan
Oydu, bir bakışta tanıdım onu;
Rüyalarıma tayf halinde konan,
Peşime bir korku gibi düşen o.
Bazı yapraktı, bazı bir rüzgâr.
Dolardı aydınlık olup, odama.
Bahçemde süzülür giderdi bahar
Sabahının fecri vururken cama.
Ayakları kumda bırakmadan iz
Yanıma geldiği hep gecelerdi;
Sanki bir lahitten kalkar ve sessiz
Uzak bir maziye dönüp giderdi.
Bir avuç ışıktı incecik yüzü,
Gözleri geceler gibi derindi;
İçine başımın her an düştüğü
Avuçları sudan daha serindi.
Geçerken dün yoldan, ruhumu saran
Bir gölge halinde ve ağır ağır;
Tanıdım; o, yâdı hoş zamanlardan
Seven ve yaşayan bir hatıradır.



Mektuplar


 






yüreğin baş edemediği, birinin varlığının bir kez ömrümüze doğmuş olmasıdır.


Aşkın Celladı "İki Tebessüm"



Bir başkasını hiçbir zaman tamamen tanıyamayışımızın bir nedeni de, neleri açığa vuracağımız konusunda seçici oluşumuzdur.





Şimdiki zaman sürekli var ise sonsuzluk olmaz mı?






Eminim ki geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. 

Şimdiki zaman sürekli var ise sonsuzluk olmaz mı?








FARKINDALIK "Geçmişi Yakan Ateş"

Bana ne olursa, kayıtsız şartsız ne olursa, bundan ben kendim sorumluyum. Ben sorumluyum, kesinlikle” diyebildiğin anda, kendi özünün hakimiyetini eline geçirirsin. Başlangıçta bu seni çok, ama çok üzecek ve canını sıkacaktır, çünkü sorumluluğu başkalarına atabildiğin sürece, yanlış yapmadığın için kendini daha iyi hissedersin.  Sorumlu olduğun için ise çok sıkıntılı bir ruh haline gireceksin, çünkü daima mutlu olmak istediğini düşünmüşsündür -öyleyse mutsuzluğundan nasıl sorumlu olabilirsin ki? Daima büyük bir mutluluk istedin, öyleyse kendi kendine nasıl kızabilirsin? Bu nedenle de sorumluluğu başkalarına atıyordun. Sorumluluğu başkalarına atmaya devam edersen, daima bir köle olarak kalacağını unutma, çünkü hiç kimse karşısındakini değiştiremez. Karşındakini nasıl değiştirebilirsin ki? Hiç kimse karşısındakini değiştirmiş mi? Dünya da yerine gelmeyen en büyük dileklerden biri, karşındakini değiştirmektir. Bunu bugüne kadar hiç kimse başaramamıştır. Bu imkansızdır, çünkü diğeri de kendi doğrularıyla yaşar onu değiştiremezsin. Sorumluluğu karşındakinin üstüne atmaya devam ediyorsun, ama onu değiştiremezsin. Sorumluluğu başkalarına attığın için de asla asıl sorumluluğun sende olduğunu göremeyeceksin. Temel değişiklik senin içinde başlamalıdır. 



Mucizevi Mandarin


Oysa insanın bir başkasını küllerinden bile olsa yeniden yaratmak istemesi, sonsuz bir yetki üstlenmeyi, bir tanrı olmayı arzulamasıdır. Bu da onun acı çekmesini ya da ölmesini istemekten daha masum değildir.

Seni nasıl böylesine hırpaladılar? Aşk sözcüğünü duyar duymaz karmakarışık korkulara kapılıp gitmene, iki insanın birbirine en yakın olması gereken zamanlarda, uçuruma yuvarlanır gibi kendi içine dönmene; bakman, istemen ve sorman gerektiğinde başını öne eğmene; kafanı yastıkların altına gömmene kim neden oldu? Senden neyi esirgediler?


 Bir insanı gerçekten sevmek, onun tuhaflıklarını, hiç kimsenin, kendisinin bile benimseyemediği, hatta fark etmediği huylarını sevmektir.İnsanların en esaslı yönleri uyumsuzluklarında saklıdır çünkü.

 Bir sehir, ancak icinde sevdiginiz biri olunca yasamaya baslar.

Bazen bir dusten uyanir gibi hayatimdan uyanmayi bekliyorum, ama inan, soz ettigim olum degil gene.

 Benim cehennemim ne topraklarimda, ne de buradaymis. Onu kendi icimde tasiyormusum, tipki cennet duslerim gibi.

Bir insanı gerçekten sevmek, onun tuhaflıklarını, hiç kimsenin, kendisinin bile benimseyemediği, hatta fark etmediği huylarını sevmektir. İnsanların en esaslı yönleri uyumsuzluklarında saklıdır çünkü.

Su ya da bu oldugu, sana sundan ya da bundan soz actigi icin degil, seni sevdigi ve hep sana dondugu, ona ne kadar kotu davranirsan davran, bir kopek gibi surekli geri dondugu icin birini sevmek...

Yarısı Tanrı'ya, yarısı insana ait bir semt burası, her adım başında bir cami, yaşamsız insanlara sonsuzluk vaat ediyor.

Acilarla dolu bir gecmis ve korkutucu gelecek arasinda donup kalmis, icinde bulundugu ana da bir turlu ulasamamaktadir. Kactigini sanirken asil simdi kapana kisilmistir. Gocmenlige dair soyleyebilecegim tek iyimser soz su: insana hayati bu denli iyi belleten bir baska deneyim bilmiyorum.

Birbirimizi en gizli köşesine dek tanırdık, gözlerimiz diğerinin karanlığına çoktan alışmıştı.


 Devam, son hızla yola devam! Evimin önünden geçiyor, durmuyoruz. Bir beyazlığın içinde yitip gider gibiyiz ve bu gidişte bir parça iç huzuru buluyorum. Artık yalnızca giderek, sürekli, hiç durmadan, dönüşü düşünmeden giderek dayanabiliyorum.


 Bedenini yok etmek ve yeniden yaratmak. Yitirdiklerini yeniden yitirmek. Unutmak. (…) Hiçbir şey ummamak, hiçbir şey beklememek. Bir taş, bir ağaç, bir toz zerresi olmayı öğrenmek.


 Bir zamanlar katlanamadığı ülkesi, şimdi yitik, düşsel bir cennete dönüşmüştür, ama artık o, düşlerine de inanmaz. Acılarla dolu bir geçmiş ve korkutucu gelecek arasında donup kalmış, içinde bulunduğu ana bir türlü ulaşamamaktadır.
*
 Ancak sen ilgilendiğinde kanamaya başladı yaralarım, oysa hep oradaydılar.


 Onu hayranlıkla, arzuyla, şefkatle okşamaya başlamış. Gelgelelim güzel kadının her dokunuşunda mandarinin bedeninde yeni bir yara beliriyormuş, dövüşün, darbelerin, bıçakların, kılıçların açtığı yaralarmış bunlar. İçten bir ilgi ve şefkat görene dek gizli kalmışlar. Sonunda mandarin kanlar içinde kadının kollarına yığılmış, ölmüş.


 Sıkı sıkı yapışabileceğim, bağlanabileceğim bir şeyler aramıştım sürekli. Yaşamı yaşamaya değer kılacak bir inanç, bir düşünce, bir insan olmalıydı bir yerlerde.


 Suların akışı, avuçlardan sızıp gitmesi tanımsız bir acı veriyor bana. Güzel olanla birlikte çirkinin de sürekli yok olmasının yarattığı korku da diyebilirim. Geçmişe duyulan özlemden söz etmiyorum; geçmiş bugünden daha mutlu değildi, olup olmadığını hiç sormadım kendime. Zamanın durdurulamayan akışından, sürekli ‘bu an’ın geçmiş oluşundan duyduğum o iç sızısını anlatıyorum. Sanki büyük bir ırmak boyunca gidiyorum; hiçbir yerde durmama ve kıyıya çıkmama, hiçbir şeye ikinci kez bakmama izin yok. (…) Görebildiğim kadarını görmek ve hemen unutmak zorundayım. Bunun bir gelecek korkusu, hatta gizli bir umut olduğunu söyleyebilirsin, ya da o tanıdık, eskimiş ölüm duygusu. Bence değil; ölüme doğru kaçınılmaz yol alışı ben de herkes gibi unutabiliyorum. Anların, hiç var olmamış gibi birbiri ardına yitmesinin yalın hüznü söylediğim. Belki de bu yüzen hep izler istiyorum, kanayan, kabuk bağlayan yaralar, belki de gerçek ölümler.


Ruhundaki yıkımı biraz olsun denetleyebilmek, geciktirebilmek için ne yapabilir ki insan? Sarhoş olabilir, sevişebilir, ağlayabilir, yazabilir,


 Irmakları bile tersine çevirebilen tek güç bellek…Hiçbir şeyi unutmak olası değil. Günü gelince anılar belleğin diplerinden su yüzüne vuruyor teker teker.


 Ne saçma, ne umutsuz. Yok olup gitmiş bir aşkı yeniden yaratmaya kalkışmak. (…) Ne saçma, ne umutsuz. Bir boşlukta, ne olduğunu bile hatırlamadığın bir şeyi aramak. Bütün taşları teker teker kaldırıp altlarına bakarak, bütün kovuklara, deliklere, çukurlara ellerini sokarak, çılgınca aramak. Oysa her defasında yeniden, yeniden bulduğun umutsuzluk sadece.


 Biliyorum, bir insanın sevgisini kaybetmek, zorlukla ulaşılmış bir doruktan aşağı yuvarlanmaktır.