adam smith etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
adam smith etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2022

Diplomasi - Henry Kissinger


YENİ DÜNYA DÜZENİ

 O anki bir doğa kanunuymuş gibi, her yüzyılda tüm uluslararası sistemi kendi değerlerine göre yeniden biçimlendirecek kuvvet, irade ve entellektüel ve moral güce sahip olan bir ülke ortaya çıkmaktadır. XVII. Yüzyılda Kardinal Richelieu’nün yönetimindeki Fransa, uluslararası ilişkilere, ulus-devlet kavramına dayanan ve nihai amaç olarak ulusal çıkarlardan güç alan modern bir yaklaşım getirmiştir. XVIII. Yüzyılda, Büyük Britanya, sonraki 200 yıl boyunca Avrupa diplomasisine egemen olan güç dengesi kavramını geliştirmiştir. XIX. Yüzyılda, Metternich’in Avusturyası, Avrupa Anlaşması’nı yeniden kurmuş ve Bismarck’ın Almanyası da Avrupa diplomasisini soğukkanlı güç politikası oyununa döndürerek bu anlaşmayı yıkmıştır.

XX. yüzyılda, uluslararası ilişkileri hiç bir ülke Birleşik Devletler kadar kesin, fakat aynı zamanda kararsız bir şekilde etkilememiştir. Hiçbir toplum, onun kadar başka devletlerin içişlerine karışmama ilkesinde veya kendi değerlerinin bütün dünyaca uygulanması düşüncesinde onun kadar ateşli olmamıştır. Hiçbir ülke, kendi diplomasisinin bugünden yarına uygulamasında onun kadar pragmatik veya tarihsel ahlak görüşlerinin izlenmesinde onun kadar ideolojik olmamıştır. Hiçbir devlet, örneği olmayan genişlikteki bir anlaşma ve yükümlülükler altına girerken kendi dışındaki işlerle uğraşmak konusunda onun kadar isteksiz hareket etmemiştir.

Amerika’nın, tarihi boyunca sahip olduğunu düşündüğü kendine özgü özellikler, dış politikaya karşı iki birbirine zıt tavır yarattı: Birincisi, Amerika’nın kendi değerlerine göre en iyi şekilde kendi ülkesinde demokrasiyi kusursuz hale getirip, böylece insanlığın geri kalanı için bir ışıldak olarak hizmet edebileceği görüşüdür. İkincisi ise, Amerika’nın değerlerinin, ülkeye, bunları bütün dünyaya yayma yükümlülüğü getirdiği görüşüdür. Temiz bir geçmişe hasretle, mükemmel bir geleceğe istek arasında bocalayan Amerikan düşüncesinde, her ne kadar II. Dünya Savaşı’ndan beri karşılıklı bağımlılığın gerçekleri ağır basmakta ise de, yalnızlık politikası ile yükümlülüklere girme politikası arasında bir saat rakkası gibi gidip gelmektedir.

 Her iki düşünce ekolü – yani Amerika’nın aydınlatıcı bir ışıldak olması veya kendi değerlerini bütün dünyaya yayma görevi yapması – demokrasi, serbest ticaret ve uluslararası hukuka dayanan bir küresel uluslararası düzeni, normal düzen olarak öngörmektedir. Böyle bir sistem hiç var olmadığından bunun yaratılması gerekmektedir ve bu, diğer uluslara aptalca değilse bile, daima ütopik olarak görünmüştür. Ancak yabancıların şüpheciliği, Woodrow Wilson, Franklin Roosevelt yahut Ronald Reagan’ın veya XX. Yüzyılda her hangi bir Amerika başkanının idealizmini hiçbir zaman söndürememiştir. Bu şüpheciliğin bir etkisi olduysa, bu ancak Amerika’nın, tarihinin üstesinden gelinebileceği ve dünya gerçekten barış istiyorsa, Amerikan ahlaki reçetelerini uygulamasının şart olduğuna olan inancını güçlendirmek olmuştur.

Her iki düşünce ekolü de Amerikan deneyimi ürünleridir. Her ne kadar başka cumhuriyetler mevcut idiyse de, hiçbirisi, Amerika gibi özgürlük fikrini yüceltmek için bilinçli bir şekilde kurulmamıştır. Hiçbir ülkenin halkı, Amerikan halkı gibi özgürlük ve herkese refah sağlanması adına yeni bir kıtanın liderliğine soyunmamış ve onun vahşi doğasının terbiye etmeye kalkışmamışlardır. Böylece, yalnızlık veya misyonerlik şeklindeki iki görüş, birbirinin zıttı gibi görünüyorsa da, temelde yatan ortak bir inanışı yansıtmaktadır: Birleşik Devletler, dünyadaki en iyi yönetim sistemine sahiptir ve insanlığın geri kalan bölümü, ancak geleneksel diplomasiyi terkedip, onun uluslararası hukuk ve demokrasiye olan saygısını kabul ederse, barış ve refaha kavuşabilir.

Amerika’nın uluslararası politika deneyimi, inancın deneyime karşı bir zaferi olmuştur. Amerika 1917’de dünya politikası arenasına adım attığından beri güç bakımından o kadar ağırlığını hissettirmiş ve ideallerinin doğruluğuna o kadar inanmıştır ki, Milletler Cemiyeti ve Briand-Kellogg Paktı’ndan, Birleşmiş Milletler Antlaşması ve Helsinki Nihai Senedi’ne kadar bu yüzyılın başlıca uluslararası anlaşmaları, Amerikan değerlerinin hayata geçirilmesi niteliğindedir. Sovyet komünizminin çöküşü ise, Amerikan ideallerinin entelletüel haklılığını doğrulamış ve Amerika’yı tarihi boyunca yüzyüze gelmekten kaçındığı türde bir dünya ile karşı karşıya getirmiştir. Ortaya çıkan uluslararası düzende, milliyetçilik yeni hayat bulmuştur. Uluslar, yüksek ilkeler yerine, daha sık olarak kendi çıkarlarının takipçisi olmuşlar ve işbirliği yapmak yerine daha çok rekabet yolunu seçmişlerdir. Bu eski davranış biçiminin değiştiğini veya ilerideki onyıllarda değişebileceğini gösteren çok az belirti vardır.

Ortaya çıkan dünya düzeninde yeni olan şey, Birleşik Devletler’in, ilk kez olarak, ne dünyadan elini eteğini çekebilmekte, ne de ona hükmedebilmekte olmasıdır. Amerika, tarih boyunca üstlendiği rolü nasıl algıladığını değiştiremez; bunu istememelidir de. Amerika uluslararası arenaya girdiği zaman yeniydi, kuvvetliydi ve uluslararası ilişkilere bakış biçimini dünyaya kabul ettirme gücü vardı. 1945’te II. Dünya Savaşı son bulduğunda, Amerika o kadar güçlüydü ki (bütün dünya ekonomik üretimin %35’i Amerika’ya aitti) dünyaya, kendi tercihlerine göre şekil vermesi kaçınılmaz görünüyordu.

 1961’de John F. Kennedy, Amerika’nın, özgürlüğünün başarısı için “her bedeli ödeyecek, her yükü çekecek kadar” kuvvetli olduğunu söyledi. Otuz yıl sonra, Birleşik Devletler bütün isteklerinin hemen gerçekleştirilmesi için ısrarlı olacak bir konumda değildir. Diğer ülkeler büyüyerek Büyük Devlet statüsüne kavuştular. Artık Birleşik Devletler, amaçlarının her biri Amerikan değerleri ve jeopolitik gerekliliklerin birer karışımı olan aşamalarla gerçekleştirmenin zorluklarıyla karşı karşıyadır. Yeni gerekliliklerden birisi, birbirine denk güçte birçok devletten oluşan bir dünyanın düzenini, bir denge kavramı üzerine oturtmak zorunda olmasıdır ki, Amerika, hiçbir zaman bu fikri rahatlıkla içine sindirememiştir.

Dış politikaya ilişkin Amerikan düşünce biçimi ile Avrupa diplomatik gelenekleri, 1919 Paris Barış Konferansı’nda karşı karşıya gelince, tarihi deneyimdeki farklılıklar, dramatik bir şekilde ortaya çıkmıştır. Avrupalı liderler, var olan sistemi bilinen yöntemlerle tekrar kurmak isterken, Amerikan barış kurucuları, Büyük Savaş’ın başa çıkılması zor jeopolitik uyuşmazlıkların değil, Avrupa’nın kusurlu uygulamalarının sonucu olduğuna inanmaktadırlar. Meşhur Ondört Nokta’sında Woodrow Wilson, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik self-determinasyon prensibine, devletlerin güvenliklerinin askeri anlaşmalarla değil, ortak güvenlik sistemine ve diplomasilerinin de uzmanlar tarafından gizlice yürütülmeyip, “açıkça varılan antlaşma” esaslarına dayandırılmasını Avrupalılardan istemiştir. Açıkça görülüyor ki Wilson, Paris’e, savaşı sona erdirme şartlarını tartışmak veya var olan uluslararası düzeni yeniden kurmak için değil, hemen hemen üçyüzyıldan beri uygulanan bu uluslararası ilişkiler sistemini değiştirmek için gelmişti.

Amerikalılar, dış politika hakkında düşünmeye başladıklarından beri, Avrupa’nın çektiği sancıları, hep güç sistemi dengesi sistemine bağlamışlardır. Avrupa’nın da, Amerikan politikası ile ilk kez ilgilenmek zorunda kaldığı zamandan beri, Avrupalı liderler, Amerika’nın kendine tanıdığı küresel reform misyonuna kuşku ile bakmışlardır. Her iki taraf da, sanki diğer taraf diplomatik davranış biçimini serbestçe seçmiş ve daha akıllıca veya saldırgan, sanki daha kabul edilebilir başka bir davranış biçimi seçebilirmiş gibi davranmıştır.

 Gerçekte, dış politikaya Amerika’nın ve Avrupa’nın yaklaşımları, kendi koşul ve çevrelerinin ürünüdür. Amerikalılar, yağmacı güçlerden iki geniş okyanusla korunmuş ve zayıf ülkelerle komşu olan hemen hemen boş bir kıtaya yerleşmişlerdir. Amerika, denge kurulmasını gerektiren herhangi bir güçle karşılaşmadığından, liderleri de, Avrupa koşullarını tekrarlamak gibi garip bir fikre saplansalar bile, arkasını Avrupa’ya dönmüş bir halk topluluğu arasında denge sorunlarıyla ilgilenemezlerdi.

Avrupa ülkelerine acı çektiren güvenlik konusundaki çıkmazlar, Amerika’da yüz elli yıl boyunca hemen hemen hiç hissedilmemiştir. Hissedildiği zaman ise, Amerika Avrupa ülkeleri tarafından çıkarılan dünya savaşlarına iki kez girmiştir. Amerika’nın her savaşa girişinde, güç dengesi, daha evvel işlemez hale gelmiş ve şu paradoksu yaratmıştır: Bir çok Amerikalının beğenmediği güç dengesi, kuruluş maksadına uygun çalıştığı sürece, Amerika’nın güvenliğini sağlamış ve çalışmayınca da Amerika’yı uluslararası politikaya çekmiştir.

Avrupa ulusları, güç dengesi politikasını, doğuştan var olan kavgacıkları veya Eski Dünya’nın entrika düşkünlüğü nedeniyle ilişkilerini düzenleme aracı olarak seçmiş değildir. Demokrasiye önem verme ve uluslararası hukuk, Amerika’nın kendine özgü güvenlik duygusunun bir sonucu ise, Avrupa diplomasisi de döğülerek şekil verilen demir gibi zorluk altında biçim almıştır.

Avrupa, ilk tercihi olan Orta Çağ’ın dünya imparatorluğu rüyası çökünce ve eski hayallerin külleri içinden aşağı yukarı birbirine denk güçte devletler ortaya çıkınca, ister istemez güç dengesi politikasını kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu şekilde kurulan bir grup devlet, birbiriyle uğraşmak zorunda kalınca yalnızca iki olasılık ortaya çıktı: Ya bu devletlerden birisi, çok güçlenerek diğerlerini egemenliği altına alacak ve bir imparatorluk yaratacaktır veya hiç bir devlet bu amacı gerçekleştiecek kadar güçlenmeyecektir. İkinci olasılıkta, uluslararası topluluğun en saldırgan üyesinin istekleri diğer devletlerin bir araya gelmesiyle, başka bir deyişle, güç dengesi yoluyla kontrol altında tutulmuştur.

Güç dengesi sistemi, krizleri, hatta savaşları önlemek iddiasında değildir. Düzgün işlediği zaman, hem bir devletin hem de diğerlerini egemenliği altına alma arzusunu, hem de anlaşmazlıkları sınırlamak amacındadır. Bu sistemin amacı, barıştan çok istikrarın va aşırılıklardan kaçınmanın sağlanmasıdır. Bir güç dengesi düzenlemesi, tanımı gereği uluslararası sistemin her üyesini tatmin etmez. Fakat hoşnut olmayan tarafın hoşnutsuzluğu, uluslararası düzenin bozmaya kalkışacağı düzeyin altında kaldığı sürece, sistem iyi çalışmış demektir.

Güç dengesi teorisyenleri, bu sistemin, uluslararası ilişkilerin doğal şekli olduğu izlenimini yaratmaktadırlar. Gerçekte, insanlık tarihinde güç sistemleri çok seyrek olarak yer almıştır. Batı yarımküresinde hiç görülmemiştir; çağdaş Çin topraklarında ise, iki bin yıl önceki savaşçı devletler devrinden beri güç sistemi dengesi olmamıştır. İnsanlığın büyük bölümü ve tarihin en uzun devreleri için tipik devlet modeli, imparatorluktur. İmparatorluklar ise, uluslararası sistem içinde hareket etmeye ilgi duymazlar, bizzat kendileri uluslararası sistem olmak çabası içindedirler. İmparatorlukların güç dengesine gereksinimi yoktur. Birleşik Devletler, Asya’da Amerikalarda ve Çin tarihinin çoğu döneminde dış politikalarını böyle yürütmüştür.

Batı’da güç dengesi sistemlerinin uygulandığı örneklere, eski Yunanistan’ın ve Rönesans İtalya’sının şehir devletleri arasındaki sistemde ve 1648 Vestfalya Barış Antlaşması’nın ortaya çıkardığı Avrupa Devlet Sistemi'nde rastlanır. Bu sistemlerin ayırıcı özelliği, birbirine denk güçte devlerin var olması gerçeğini yücelterek, dünya düzeni için yol gösteren bir ilke haline getirmek olmuştur.

Entellektüel olarak da güç dengesi kavramı, Aydınlanma Döneminin belli başlı politik düşüncelerinin inançlarını yansıtmaktadır. Bu düşünürlerin görüşlerine göre, politik dünya dahil, tüm evren, her biri diğerini dengeleyen akılcı prensiplere göre yönetilmektedir. Mantıklı insanlar tarafından görünüşte rastlantısal olarak yapılan eylemler, sonunda ortak iyiliğe dönüşmektedir. Otuz Yıl Savaşları'nı izleyen neredeyse sürekli anlaşmazlıklarla dolu yüzyılın ise, bu görüşü desteklediği pek söylenemez.
 

 Adam Smith, Ulusların Zenginliği (The Wealth of Nations) kitabında, “görünmeyen bir elin” bencil kişisel ekonomik eylemleri damıtarak, bunu genel ekonomik refaha dönüştürdüğünü söylemektedir. Madison, Federalist Yazılar’da, kendi çıkarlarını bencilce savunan bir çok politik “hizbin”, yeterince büyük bir cumhuriyette, sonunda bir çeşit otomatik mekanizma yoluyla bir iç uyum yaratabileceğini savunmuştur. Montesquieu tarafından algılandığı ve Amerikan Anayasası’nda somutlaştığı biçimiyle, kuvvetler ayrılığı ve kontrol ve denge (checks and balances) kavramları da aynı görüşü yansıtmaktadır. Kuvvetler ayrılığından maksat, uyumlu bir yönetime ulaşmak değil, diktatörlüğü önlemektir; hükümetin her kanadı kendi çıkarını temsil ederken aşırılıkları sınırlar ve böylece ortak iyiliğe hizmet eder. Aynı prensipler, uluslararası ilişkilere de uygulanacaktı. Kendi bencil çıkarını savunan her devletin, sanki seçme özgürlüğü sağlanınca görünmeyen bir el herkesin refahını garanti ediyormuş gibi, ilerlemeye katkıda bulunacağı varsayılıyordu.

Bir yüzyıl boyunca, bu beklenti gerçekleşmiş görünmektedir. Fransız Devrimi ve Napoleon Savaşları’nın sebep olduğu karışıklıktan sonra, Avrupa liderleri güç dengesini 1815 Viyana Kongresi ile sağladılar ve uluslararası işbirliğini ahlaki ve hukuki bağlarla daha ılımlı hale getirerek, kaba kuvvete olan güveni de yumuşattılar. Bununla beraber, XIX. Yüzyılın sonuna kadar Avrupa güç dengesi sistemi, yeniden güç politikasının ilkelerine dönerek daha da acımasız bir çevre yarattı. Düşmanını küstahlıkla sindirmek, diplomasinin geçerli metodu haline geldi ve kuvvet gösterileri birbirini izledi. Sonunda 1914’te kimsenin bir adım geri atamayacağı bir kriz doğdu. I. Dünya Savaşı felaketinden sonra, Avrupa hiçbir zaman dünya liderliğini elde edemedi. Birleşik Devletler diplomaside egemen oyuncu olarak sahneye çıktı; fakat Woodrow Wilson, ülkesinin oyunu, Avrupa kurallarına oynamayı reddettiğini açıkça belirtti.

Birleşik Devletler, tarihinde hiçbir zaman bir güç dengesi sistemine katılmadı. İki dünya savaşından önce, Amerika, güç dengesinin diplomatik manevralarından uzak durup, canı istediğinde bunu eleştirmenin keyfini de çıkarırken, güç dengesinden yararlandı. Soğuk Savaş sırasında, Amerika Sovyetler Birliği ile güç dengesi sisteminden büsbütün farklı prensiplerin geçerli olduğu iki kutuplu bir dünyada, çatışmanın ortak iyiliğe hizmet ettiği hiçbir şekilde ileri sürülemez; bir tarafın kazancı, öbür tarafın kaybıdır. Amerika Soğuk Savaş’ta, savaş yapmadan zaferi gerçekleştirmiştir. Öyle bir zafer ki, şimdi Amerika’yı George Bernard Shaw’un söylediği çıkmazla karşı karşıya getirmektedir: “Hayatta iki tradeji vardır: Biri gönlünün istediğine kavuşamamak, diğeri de ona kavuşmaktır.”

 Amerikan liderleri, kendi değerlerini o kadar doğal bir şeymiş gibi kabul etmişlerdir ki, bu değerlerin başkalarına ne kadar devrimci ve herşeyi yerinden oynatacak nitelikte göründüğünü kavrayamamışlardır. Ahlaka uygun hareket etme ilkesinin uluslararası uygulamalarda da tıpkı bireyler arasında olduğu gibi geçerli olduğunu başka hiçbir toplum ileri sürmemiştir ki, bu fikir Richelieu’nün (raison d’état) Ulusal Güvenlik Çıkarının tam karşıtıdır. Amerika’ya göre, savaşı önlemek diplomatik meydan okuma olduğu kadar, hukuki bir sorundur ve Amerika’nın karşı çıktığı bu tür bir değişme olmayıp, değişmenin sağladığı yöntem, özellikle de kuvvet uygulamasıdır. Bir Bismarck veya bir Disraeli, dış politkanın, içerikten çok yönteme ilişkin olduğu fikrini anlayabilselerdi, bunu çok saçma bulurlardı. Dünyada hiçbir ulus, Amerika kadar kendini ahlaki değerlere bağlamış değildir. Dünyada başka hiçbir ülke tanımı gereği mutlak olan değer yargıları ile bunların uygulaması gereken somut durumlar arasındaki boşluğu doldurmak için kendine bu kadar eziyet etmemiştir.

Soğuk Savaş boyunca Amerika’nın dış politikaya yaklaşımı var olan soruna hayret edilecek bir şekilde uygun düşüyordu yalnız bir ülke, Birleşik Devletler, komünist olmayan dünyanın savunmasını organize etmek için politik, ekonomik ve askeri tüm araçlara sahipti. Böyle bir konumdaki bir ulus, görüşlerinde ısrarlı olabilir ve daha az önemli ulusların devlet adamlarıyla ters düşme probleminden de çoğunlukla kaçınabilir: Bu devletlerin sahip oldukları araçlar, onların umutlarına göre daha az ihtiraslı amaçlar izlemelerini ve bu amaçlara bile aşamalar halinde yaklaşmalarını zorunlu kılar. 

Soğuk Şavaş dünyasında geleneksel güç kavramı kökünden yıkıldı. Genellikle tarih, çoğu zaman birbiriyle simetrik olan bir askeri, siyasi ve ekonomik güç sentezi göstermiştir. Soğuk Savaş devrinde gücün farklı elemanları birbirinden oldukça bağımsız bir hale geldi. Eski Sovyetler Birliği, askeri bir süper güç iken, ekonomik bakımdan bir cüceydi. Yine Japonya örneğinde olduğu gibi bir ülke ekonomik bakımdan bir dev iken, askeri bakımdan adı bile geçmeyebilirdi.

Soğuk Savaş sonrası dünyada, gücün çeşitli unsurlarının, daha uyumlu ve daha simetrik bir şekilde büyümeleri almaları olasıdır. Birleşik Devletler’in göreceli askeri gücü zamanla azalacaktır. Belirgin bir düşmanın olmaması, kaynakların savunmadan diğer öncelikli alanlara doğru yönelmesi için iç baskıları ortaya çıkaracaktır ki, bu süreç hala başlamış durumdadır. Tek bir tehdit olmadığı zaman, her ülke kendisine yönelen tehlikeleri, kendi ulusal perspektifi içinde kavrayacak, Amerikan koruması altında yaşayan ülkeler, kendi güvenlikleri için daha büyük sorumluluk yüklenme zorunluluğunu hissedeceklerdir. Böylece yeni uluslararası sistemi bunun gerçekleşmesi birkaç on yıl alabilirse de askeri alanda bile bir dengeye doğru işleyecektir. Bu eğilimler, Amerikan egemenliğinin gittikçe azaldığı ekonomi alanında daha da belirgin olacak ve Birleşik Devletler’e meydan okuma daha güvenli sayılacaktır.

XXI. yüzyılın uluslararası sistemi, görünüşte bir karşıtlıklar sistemi olacaktır: Bir tarafta bölünmeler, diğer tarafta ise giderek artan küreselleşme. Devletler arasındaki ilişkiler düzeyinde ise, yeni düzen, Soğuk Savaş’ın katı kalıplarından çok XVIII. Ve XIX. Yüzyıl Avrupa devlet sistemine benzeyecektir. Yeni düzen, en az altı büyük güçten – Birleşik Devletler, Avrupa, Çin, Japonya, Rusya ve olasılıkla Hindistan – ve küçük ve orta büyüklükteki birçok devletten oluşacaktır. Aynı zamanda uluslararası ilişkiler ilk kez gerçekten küreselleşmiş olmaktadır. Günümüzde haberleşme anında yapılmakta, dünya ekonomisi bütün kıtalarda eşzamanlı olarak işlemektedir. Nükleer yayılma, çevre, nüfus artışı ve ekonomik karşılıklı bağımlılık gibi ancak tüm dünya bazında çözümlenebilecek yeni bir sorunlar dizisi su yüzüne çıkmıştır.

Amerika için, önemli ülkeler arasındaki çok farklı tarihi deneyimleri ve farklı değerleri uzlaştırmak yeni bir deneyim ve aynı zamanda geçen yüzyılın yalnızlık politikalarından ve Soğuk Savaş’ın de facto hegemonyasından temel bir ayrılış olacaktır ki, bu kitabın aydınlatmaya çalıştığı konuda da bu ayrılıştır. Aynı ölçüde diğer belli başlı oyuncular da, yeni ortaya çıkan dünya düzenine uyum sağlama güçlükleriyle karşı karşıyadırlar. 

 Modern dünyanın çok devletli bir sistemi işleten tek parçası olan Avrupa, ulus – devlet, egemenlik ve güç dengesi kavramlarını yaratmıştır. Bu kavramlar üç yüzyılın büyük bölümünde uluslararası uygulamalara egemen olmuştur. Ancak artık Avrupa’nın eski raison d’etat uygulayıcılarından hiçbirisi ortaya çıkan yeni uluslararası düzende önemli rol alacak kadar güçlü değildirler. Bu göreceli zayıflıklarını dengelemek için birleşmiş tek bir Avrupa yaratmaya çalışmaktadırlar ki, bu çaba enerjilerinin büyük bölümünü tüketmektedir. Başarılı olsalar bile küresel sahnede birleşmiş tek Avrupa’nın küresel sahnede işlemesi için hazır, otomatik olarak uygulanabilecek bir kılavuz yoktur; çünkü daha önce böyle bir siyasi oluşum hiçbir zaman var olmamıştır.

Bütün tarihi bayunca Rusya özel bir durum oluşturdu. Rusya, Fransa ile Büyük Britanya, durumlarını sağlamlaştırdıktan çok sonra, Avrupa sahnesine girmiş ve Avrupa diplamasisinin geleneksel prensiplerinden hiçbirisi onun için geçerli olmamıştır. Üç farklı kültür alanına komşu olan Rusya – Avrupa, Asya ve İslam dünyası - , bu üç grup insandan oluşan nüfusu ile hiçbir zaman Avrupa’nın anladığı anlamda bir ulus – devlet olamamıştır. Yöneticileri tarafından komşu ülkelerin toprakları, kendi topraklarına katılan ve bu suretle devamlı sınırları değişen Rusya, herhangi bir Avrupa ülkesi ile kıyaslanamaz büyüklükte dev bir imparatorluk olmuştu. Üstelik, heryeri fetihle topraklarına yeni, huzursuz ve Rus olmayan asi etnik gruplar katılmış ve devletin karakteri dedeğişmiştir. Rusya’nın kendisini, dış güvenliğine yönelebilecek olası bir tehditle ilgisi olmayan bir büyüklükte dev ordular beslemek zorunda hissetmesinin nedenlerinden birisi de budur.

Saplantılı güvensizlik duygusu ile coşku ve Avrupa istekleri ile Asya’nın çekici yönleri arasında bocalayan Rusya, Avrupa dengesinde her zaman bir rol almıştır; fakat duygusal olarak hiç bir zaman onun bir parçası olmamıştır. Fetih ve güvenlik gereksinimleri, Rus liderlerin kafasında birleşmiştir. Viyana Kongresi’nden buyana Rusya İmparatorluğu, silahlı kuvvetlerini, diğer önemli devletlerden daha sık bir şekilde yabancı topraklarda tutmuştur. Analizciler çoğu zaman Rus yayılmacılığını güvensizlik duygusuna yormaktadır. Fakat Rus yazarlar Rusya’nın dış dünyaya doğru baskısını bir nevi misyonerlik hizmeti olarak görmüşlerdir. İlerleyen Rusya , nadir olarak bir sınır duygusuna sahip olmuş ve hareketi önlenince de kızgınlık göstermiştir. Tarihi boyunca Rusya her zaman fırsat kollayan bir devlet konumunda olmuştur. Komünizm sonrası Rusya, kendisini tarihte benzeri olmayan sınırlar içinde bulmuştur. Avrupa gibi Rusya da, enerjisinin çoğunu kimliğini yeniden tanımlamaya harcayacaktır. Acaba tarihi ritmine dönme ve kaybettiği imparatorluğunu yeniden kurma arayışı içinde olacak mı? Ağırlık merkezini doğuya kaydıracak ve Asya diplomasisinde daha aktif bir rol alacak mı? Hudutları çevresindeki ve özellikle de çalkantılı Ortadoğu’daki karışıklıklara karşı hangi prensip ve metodlarla tavır alacak? Rusya dünya düzeni için her zaman gerekli olacaktır ve bu sorulara verilecek cevaplarla bağlantılı olarak ortaya çıkacak kaçınılmaz karmaşada, dünya düzenine karşı potansiyel bir tehdit de oluşturacaktır. 

 Çin de, kendisi için yeni olan bir dünya düzeni ile yüzyüzedir. İkibin yıl boyunda Çin İmparatorluğu, kendi dünyasına tek bir imparatorluk egemenliği altında birleştirmiştir. Bu egemenlik zaman zaman aksamıştır da. Çin’de savaşlar, Avrupa’da olduğu kadar sık olmuştur. Fakat bu savaşlari imparatorluk üzerinde iddia sahibi kimseler arasında olduğu için uluslararası savaştan çok, iç savaş niteliğinde olmuş ve er veya geç yeni bir merkezi gücün ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır.

Çin, XIX. Yüzyıldan önce hiçbir zaman kendisine kafa tutacak güçte bir komşuya sahip olmamıştır ve böyle bir devletin ortaya çıkabileceğini de düşünmemiştir. Dışarıdan gelen işgalciler Çinli hanedanları devirmişlerdir; ancak Çin kültürü içinde öyle bir şekilde kaybolmuşlardır ki, sonunda Orta Krallık geleneklerini devam ettirmişlerdir. Çin’de devletlerin eşit bağımsızlığı fikri hiçbir zaman var olmamıştır; yabancılar barbar kabul edilir ve yalnızca ikinci sınıf bir ilişkiye tabi tutulurdu. – XVIII. Yüzyılda İngiliz Sefiri Beijing de böyle kabul edilmiştir. – Çin, dışarıya elçi göndermeyi küçümseyerek bakmıştır; fakat uzaktaki barbarları yakındaki barbarların hakkından gelmek için kulllanmada bir sakınca görmemiştir. Ancak bu uygulama olağanüstü durumlar için geçerli olan bir stratejiydi; Avrupa güç dengesi gibi işleyen günlük bir sistem değildi ve Avrupa’nın ayırıcı özelliği olan devamlı diplamatik temsilcilikler kurulması sonucunu da doğurmadı. Çin XIX. Yüzyılda Avrupa sömürgeciliğinin aşağılanan bir subjesi olduktan sonra, tarihinde görülmemiş bir şekilde son yıllarda yeniden II. Dünya Savaşı’ından bu yana çok kutuplu dünya sisteminde ortaya çıkmıştır.

Japonya da kendisini dış dünyayla olan bütün ilişkilerden uzak tutmuştur. Japonya, 1854’te Kaptan Matthew Perry tarafından açılana kadar, geçen beşyüzyıl boyunca, ne barbarları birbirine karşı dengelemeye, ne de onlar için Çinlilerin yaptığı gibi ikinci sınıf ilişkiler yaratmaya tenezzül etmişti. Dış dünyadan soyutlanmış olan Japonya, kendine özgü gelenek ve göreneklerinden gurur duymuş, askeri geleneğini iç savaşlarla tatmin etmiş, iç yapısını ise, kültürünün dış tesirlerden hiçbir şekilde etkilenmeyeceği, kendi kültürünün üstün olduğu ve diğer kültürleri özümlemek yerine, onları bir gün yeneceği inancına dayandırmıştır.

Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği, kendisi için sürekli bir güvenlik tehdidi oluştururken, Japonya dış politikasını binlerce mil ötedeki Amerika’yla birlikte tanımlayabilmiştir. Sorunlarının bolluğuyla yeni dünya düzeni, geçmişiyle bu derece gurur duyan bu ülkeyi, tek bir müttefike dayanma politikasını yeniden gözden geçirmeye mecbur edecektir. Japonya, Asya güç dengesine karşı Amerika’dan daha hassas olmak zorundadır. Çünkü farklı bir yarımkürede üç değişik yöne bakmaktadır – Atlantik’e, Pasifik’e ve Güney Amerika’ya -. Japonya için, Çin, Kore ve Güneydoğu Asya, Birleşik Devletler’den daha farklı bir önem kazanacak ve Japonya, daha bağımsız ve daha kendine has bir dış politika başlatacaktır. 

 Güney Asya’da da büyük bir güç olarak ortaya çıkan Hindistan’a gelince, bu ülkenin dış politikası pek çok yönüyle Avrupa sömürgeciliğinin en iyi günlerinin son izlerini taşımakta ve eski kültürün gelenekleriyle yoğrulmuş bulunmaktadır. İngilizlerin gelişinden önce, bu ülke, bin yıldır tek bir politik birlik olarak yönetilmemiş durumdadır. İngilizlerin sömürgeleştirmesi küçük askeri kuvvetlerle gerçekleştirilmiştir. Çünkü, herşeyden önce yerel halk, bu kuvvetleri, bir grup işgalcinin yerini, yeni bir grup işgalcinin alması olarak görmüştür. Ancak tek bir yönetim kurulduktan sonra, Hindistan’a kendisinin getirdiği halk hükümeti ve kültürel milliyetçilik değerleri, İngiliz İmparatorluğu’nun altını oymuştur. Bununla beraber, bir ulus-devlet olarak Hindistan dünya sahnesine yeni çıkan bir devlettir. Büyük nüfusunu doyurma savaşıyla uğraşan Hindistan, Soğuk Savaş esnasında bağlantısızlık hareketiyle kendini oyalamıştır. Fakat artık uluslararası politika sahnesinde büyüklüğüyle uyumlu bir rol alması gerekmektedir.

Sonuçta, yeni dünya düzenini kurmaları gereken en önemli ülkelerin hiçbirisinin ortaya çıkmakta olan çok devletli sistem konusunda deneyimi yoktur. Daha evvel hiç bu kadar çok sayıda farklı algılama biçimini biraraya getirmesi gereken veya bu kadar küresel çapta bir yeni dünya düzeni kurulmamıştır. Bunun gibi, daha önceki düzenlerden hiçbirisi küresel demoktatik düşüncelerle ve çağımızın hızla gelişen teknolojisi ile tarihten gelen güç dengesi sistemlerinin özelliklerini bir araya getirmek zorunda olmamıştır.

Geçmişe bakacak olursak, bütün uluslararası sistemlerin kaçınılmaz bir simetrileri olduğunu görürüz. Bu sistemler birkez kurulunca başka tercihler yapılmış olsaydı, tarihin nasıl bir gelişme göstereceğini veya diğer tercihlerin yapılmasının olası olup olmadığını saptamak çok zordur. Bir uluslararası düzen ilk oluştuğu zaman birçok tercih yolu henüz açıktır. Fakat yapılan her tercih,geri kalan seçenekler evrenini daraltır. Karmaşıklık, esnekliği azalttığı için bu ilk tercihler hayati önem taşır. Uluslararası düzenin Viyana Kongresi’nden sonra ortaya çıkan düzen gibi kararlı mı, yoksa Vestfalya Barış Antlaşması ve Versay Antlaşmaları’ndan sonra ortaya çıkan düzenler gibi son derece değişken mi olacağı sorunu, kurucu toplumların adil kabul ettikleri şartlarla kendilerini güvende hissetmelerini sağlayan şartları birbiriyle uzlaştırabilme derecelerine bağlıdır.

Oluşan sistemlerin en istikrarlıları olan Viyana Kongresi sistemi ile II. Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşik Devletler’in enpoze ettiği sistem, aynı algılama biçimlerine sahip olma avantajına sahiptirler. Viyana’daki devlet adamları, o kadar karmaşık ve dev bürokrasi orduları yönetmektedirler ki, enerjilerinin çoğu amaçların belirlenmesi çabası içinde değil, yönetim mekanizmasında tüketilmektedir. Bu devlet adamları, yönetim için gerekli olmayan ve uluslararası bir düzen kurmaya daha da az uygun olan yetenekleri ile yükselmektedirler. Elde bulunan yegane çok devletli sistem modeli ise, Batı toplumları tarafından kurulmuş olandır ve katılanların birçoğu da bu modeli reddedebilir. 

Yine de Vestfalya Barış Antlaşması’ndan günümüze kadar olan ve birçok devlete dayanan dünya düzenlerinin yükselişi ve çöküşü, çağdaş devlet adamlarının karşı karşıya bulunduğu sorunları anlamaya çalışırken örnek alınabilecek tek deneyimdir. Tarih çalışmaları gösteriyor ki, otomatik olarak uygulanabilecek bir el kitabı yoktur. Tarih, karşılaştırma yoluyla birbirlerine benzer durumların olası sonuçları üzerine ışık tutar. Fakat her kuşak hangi durumların karşılaştırılabilir olduğuna da kendisi karar vermelidir.

Entellektüeller uluslararası sistemlerin çalışmasını analiz ederler; devlet adamları ise, bu sistemleri kuran kişilerdir. Bir analistin bakış açısı ile bir devlet adamının bakış açısı arasında büyük farklılık vardır. Analist hangi sorunu inceleyeceğini kendisi seçebilir; devlet adamı ise sorunları önünde bulur. Analist açık bir sonuca varmak için ne kadar zaman gerekiyorsa o kadar zaman kullanabilir; devlet adamı için asıl sorun zamanın darlığıdır. Analist üzerine risk almaz. Vardığı sonuçlar yanlış çıkarsa, başka bir inceleme yazabilir. Devlet adamı ise, tek bir tahmin yapma hakkına sahiptir; yaptığı yanlışlardan geri dönüş yoktur. Analistin elinde bütün bilgiler vardır ve bunlar analistin entellektüel gücüne göre değerlendirilir. Devlet adamı ise, doğruluğu henüz kanıtlanmamış tahminlere göre karar verir; kaçınılmaz değişimi ne derece akıllıca yönlendirdiğine ve her şeyden önce barışı ne kadar iyi koruduğuna göre tarih tarafından değerlendirilir. İşte bu yüzden devlet adamlarının dünya düzeni sorunu ile ne kadar başarılı veya başarısız bir şekilde ilgilendiklerini araştırmak, çağdaş diplomasiyi anlamanın sonu değil, belki de başlangıcıdır.


16 Haziran 2022

"Bilim, batıl inancın zehridir." Adam Smith

 

 

 

Başkaları için bu kadar çok, kendimiz içinse bu kadar az şey hissetmek ve bencilliğimizi baskılamak insan doğasının kusursuz tarafıdır.

 

 

10 Ocak 2022

Küreselleşme Büyük Hayal Kırıklığı - Joseph E. Stiglitz


Gelişmiş ülkeler, küreselleşmeyi yönetecek uluslar arası kuruluşların reformu konusunda üstlerine düşeni yapmalıdır. Bu kuruluşları biz kurduk, onları düzeltmek için de biz çalışmalıyız (...) Daha insani bir çehreye sahip bir küreselleşme yaratabilmek istiyorsak, o zaman sesimizi yükseltmemiz gerek.
Hiçbir şey yapmadan duramayız,
    Hiçbir şey yapmadan durmamalıyız.

Bu kitap küreselleşmenin nasıl yanlış yöneltildiğini anlatıyor. 

 *

Stıglıtz, alanında bir dönüm noktası olan ve çok satan kitabını genişletip güncelleyerek,küreselleşmenin abd ve avrupa'daki yeni hayal kırıklıklarına değiniyor. Küreselleşme, yayımlandıktan hemen sonra, uluslararası para fonu'nun, dünya bankası gibi diğer büyük kuruluşların ve küresel ticaret anlaşmalarının, yardım ettiği varsayılan gelişmekte olan ülkelere nasıl zarar verdiğini göstererek, küreselleşme tartışmalarında bir mihenk taşı oldu. Küreselleşme günümüzde de yanlış yönetilmeye devam ediyor. Şimdi katkıda bulunduğu engebeli eşitsizliklerle iyice görünür olmuş zararları, amerika’da da, en az gelişmiş dünyanın geri kalanı kadar artan politik kargaşayı yansıtıyor.

Kitabın yeni girişi ve hayal kırıklığı üzerine yeni bölümleri, donald trump'ın yükselişi ve yeni korumacı hareket ile küreselleşmenin gidişatına dair yeni son söz, stiglitz'in mesajlarının ne kadar öngörülü olduğunu ortaya koyuyor.

Kitap Tanıtımı 

Küreselleşme : Büyük Hayal Kırıklığı 

Hale Biricikoğlu

1993 yılında Bill Clinton’a bağlı Ekonomik Danışmanlar Konseyi’nde görev yapmak için akademik kariyerini bir kenara koyan Joseph E. Stiglitz , 1997 yılında Dünya Bankası’na geçip üç yıl boyunca burada baş ekonomist ve başkan yardımcısı olarak görev yapmıştır. Bu nedenle Stiglitz’in, küreselleşmenin “ gelişmekte olan ülkeler ” ve orada yaşayan insan lar üzerindeki etkisini görmek bakımından oldukça önemli bir konumda bulunduğunu söyleyebiliriz . 2001 yılında Nobel Ekonomi Ödülünü alan yazar “Küreselleşme Büyük Hayal Kırıklığı” isimli kitabında , IMF’yi ve önerdiği politikaları sert bir dille eleştirmektedir. 

Stiglitz esas itibariyle küreselleşme sürecine karşı değildir. Ona göre, küreselleşme , yani serbest ticaretin önündeki engellerin kalkması ve ulusal ekonomilerin daha fazla bütünleşmesi iyi yönde kullanılabilecek bir güç oluşturabilir. Bu güç, dünyadaki herkesi, özellikle de fakir insanları zenginleştirebilecek bir potansiyele sahiptir . Ancak engellerin kaldırılmasında büyük rol oynayan uluslararası ticari anlaşmalar ve gelişmekte olan ülkelere dayatılan politikalar, küreselleşmenin gözden geçirilmesini gerekli kılmaktadır (Stiglitz, 2004: 9 ). Görüldüğü gibi, Stiglitz’in eleştirisi, daha çok , küreselleşmenin yönetiliş tarzına yöneliktir. Stiglitz’in küreselleşmeyi değerlendirme biçimi Falk ile aynı doğrultudadır. Falkda uygulanan neoliberal politikalar sonucu ortaya çıkan ve “yırtıcı küreseleşme” olarak ifade ettiği ters etkilerin kaçınılmaz olmadığını, bu etkilerin küreselleşmenin yanlış yönetilmesinden kaynaklandığı belirtmektedir (Falk, 2001)

Buna karşın ekonomik küreselleşmeye daha farklı açılardan yaklaşanlar da bulunmaktadır . Örneğin Thompson ve Hirst , küreselleşmeye kuşkulu bir şekilde yaklaşmakta ve varlığını sorgulamaktadır . Onlara göre , bugün gerçek anlamda bir küreselleşmeden bahsedemeyiz. Çünkü bugün ulus ötesi şirketler görece azdır, çoğu şirket ulusal temellidir . Sermaye hareketliliği “sanayileşmiş” ülkelerden “ gelişmekte olan ” ülkelere de ğildir. Daha çok “sanayileşmiş” ülkeler arasında yoğunlaşmaktadır. Bir başka ifade ile ticari ve finansal hareketlilik Avrupa, Japonya ve Kuzey Amerika arasında cereyan etmektedir . Sonuç olarak, küresel sistem, dünya nüfusunun üçte ikisini dışlamaktadır (Thompson ve Hirst, 1996 : 27 - 28 ) .

Stiglitz ’in inceleme ye çalıştığımız kitabı dokuz bölümden oluşuyor. İlk bölümde , küreselleşmenin olumlu ve olumsuz yönlerinden bahsedilmektedir. Stiglitz,“bir çok ülkenin hızla kalkınmasını”,“bilgiye ulaşmanın giderek kolaylaşmasını” ve “ dış yadımların daha fazla sayıda insana ulaşmasını ” küreselleşmenin olumlu tezahürleri olarak görmektedir (sayfa 26 - 27 ). Ancak küreselleşmenin getirileri savunucularının iddia ettiğinden az, buna mukabil dünyanın ödemekte olduğu bedel küreselleşme savunucularının iddia ettiğinden fazladır ( sayfa 30). Stiglitz , dünyadaki “ eşitsizliğin her geçen gün artmasını” 2 ve “ dünya çapında ekonomik istikrarın sağlanamamasını” küreselleşmenin olumsuz sonuçları olarak görmektedir (say fa 27 - 28 ) .

Stiglitz , IMF’nin empoze ettiği ekonomi politikalarının başarısız olduğunu ve bu politikaları uygulayan ülkelerde ekonomik krizlerin daha da arttığını, buna karşın IMF’nin politikalarına karşı alternatif programları uygulayan ülkelerin başarılı olduğunu söylemektedir . Hatta bu konuda ABD’yi örnek olarak vermektedir. Ona göre, eğer ABD de IMF’ nin danışmanlık raporunu dinlemiş olsaydı ’ 90’lı yıllardaki “ekonomik patlama” yaşanmazdı (sayfa 70) . Stiglitz ’e göre, IMF’nin önerdiği politikaların başarısız olmasının en önemli nedeni, muhatap ülkelerin sosyo ekonomik koşullarını dikkate almıyor, bütün ülkelere aynı programı dayatıyor olmasıdır. İki ülkenin taslak raporlar arasındaki tek farklılık ülke isimleridir. Paragraflar bütün halinde bir ülkenin raporundan alınıp diğerine kopyalamaktadır . Bu nedenle Stiglitz , IMF’nin programlarını hazırlarken, mutlaka söz konusu ülkede yaşayanlara danışılması gerektiğinden bahsetmektedir. Çünkü bu ülkelerde yaşayanlar ülke ekonomisi hakkında daha fazla bilgiye sahiptirler. Bunun yanında bir programın etkili bir şekilde uygulanabilmesi için, programın uygulayıcıları tarafından da desteklenmesi gerekmektedir ( sayfa 70 - 71 ).

IMF’nin politikaları konusunda Tabb da aynı görüşlere sahiptir . Ulus ötesi şirketler, Dünya Bankası ve IMF gibi küresel hükümranlık örgütleri, coğrafi konumlarına ve tercihlerine aldırış dahi etmeden bütün ülkeleri birbirine benzemeye zorlamıştır. Böyle bir yaklaşımın doğal sonucu, radikal alternatiflerin söz konusu olmadığı, Thatcher ’in özdeyişindeki gibi, “başka seçenek yok ” dayatması olmuştur (Tabb, 2001 : 351). Ancak Stiglitz ’den farklı olarak Tabb , IMF politikalarının d ı- şında Dünya Bankası ve ulus ötesi şirketlerin politikalarından da bahsetmektedir. Stiglitz , IMF tarafından adil ve sürdürülebilir bir büyüme için tek seçenek olarak sunulan ve “ Washington Uzlaşması ” olarak ifade edilen neoliberal iktisat politikalarını “ piyasa fundamentalizmi ” olarak kavramsallaştırmaktadır. Söz konusu politikalar Adam Smith ’in “ görünmez el ” kavramına dayanmaktadır. Bu anlayışa göre, piyasa sanki ekonomide görünmez bir el varmış gibi verimli olarak işler. Ancak Stiglitz , gelişmekte olan ülkelerde piyasaları kendi haline bırakmanın bu sonuçları ortaya çıkarmadığını, piyasalarda verimliliği arttırmak için devlet müdahalesinin gerekli olduğuna inanmaktadır ( sayfa 95 ).

IMF’nin önerdiği politikalar, mali kemer sıkma, özelleştirme, liberalleştirme ve yabancı yatırımların arttırılmasıdır. Stiglitz ’e göre, bu politikaları benimseyen ülkelerde kalkınma yavaş olmaktadır. Ona göre , özelleştirmenin olabilmesi için, öncelikli olarak gerekli yasal düzenlemelerin yapılması gerekir. Ancak IMF , gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasını beklemeden hızlı bir şekilde özelleştirme yapılması gerektiğini savunmaktadır (sayfa 76 - 78) .

Stiglitz , finans piyasalarında, sermaye piyasalarında ve ticaret engellerinde devlet müdahalesinin ortadan kaldırılması olarak ifade edilen liberalleşme politikalarında da batının iki yüzlü hareket ettiğini söylemektedir . Batılı ülkeler bir yandan kendi ihraç ettikleri ürünlerin serbestleşmesini istemekte ancak diğer yandan “ gelişmekte olan ” ülkelerin rekabetinin tehdit edebileceği alanlarda korumacı politikalarını sürdürmektedir . Stiglitz , aynı ikiyüzlülüğün sermaye piyasalarında da olduğunu söyler. Batılı ülkeler , sermaye piyasalarını liberalleştirmek için 1970’li yıllara kadar beklemişlerdir. Ama “ gelişmekte olan ” ülkelerden bunları he men yapmaları istenmektedir ( sayfa 81 - 82) .

Kissenger da IMF patentli politikalar bağlamında Stiglitz ile aynı görüşleri paylaşmaktadır. Kissenger’a göre IMF, serbest dolaşımın bağnazlığının doğal sonucu olarak ortaya çıkan bunalımın nedenlerini, ülkelerin güçsüzlüklerinde aramaktadır. IMF’nin tek ilaçlı reçetesinin sonuçları, yaşam düzeyinin hızla düşmesi, işsizlik ve yolsuzluk patlaması ve kapitalist ekonomik rejimlerin bu ülkelerde zayıflamasıdır. Güneydoğu Asya ’ daki durum bunun canlı örneğidir (Kissinger, 2000 : 134 - 135) .

Parenti da “ Üçüncü Dünya ” ülkelerinin , ABD ve diğer batılı ülkeler tarafından kontrol edilen IMF’den çok ağır koşullar altında borç aldığını söylemektedir. Ona göre y üksek faizler ve ağır ödeme koşulları nedeniyle borçlu ülkelerin gelirlerinin giderek daha büyük bölümü iç tüketime pek bir şey bırakmaksızın borç ödemeye gitmektedir (Parenti, 2002: 29). Ancak Stiglitz , “ Üçüncü Dünya ” ülkelerinin içine düşmüş olduğu bu handikaptan çok fazla bahsetmemektedir.

Stiglitz ’in “ Washington Uzlaşması ” politikalarına yönelttiği bir başka eleştiri, bu politikaların adalet kavramına önem vermemesidir. Küreselci, serbest piyasacı ve IMF’ci yaklaşım , fakirlere yardım etmenin en iyi yolu olarak , ekonomik büyümeyi göstermektedir. Büyümenin nimetlerinden eninde sonunda fakirler de istifade edecektir. Stiglitz , bu yaklaşımın gerçekleri yansıtmadığını söylemektedir (sayfa 99 - 100 ). Nitekim Avrupa Komisyonuna sunulan 1999 tarihli rapor, gelir dağılımındaki dengesizliğin giderek arttığını göstermektedir. Dünya nüfusunun yüzde 95’ini teşkil eden 77 ülke üzerinden yapılan çalışmaya göre, nüfusun yüzde 56,6’sında gelir dengesizliği artmış, yüz de 11,9’unda ise değişmemiştir (Yılmaz, 2004: 318).

Stiglitz , Doğu Asya krizi üzerinde de durmaktadır. Ona göre, IMF Doğu Asya krizinin ortaya çıkışından sorumlu olduğu gibi, bu krizin şiddetlenmesinin de müsebbibidir . Stiglitz , IMF ve ABD’nin dayatması sonucu sermaye hesabının liberalleşmesini, tek başına krize yol açan neden olarak görmektedir. Bunun yanın da IMF’nin kriz ortaya çıktıktan sonra da birçok hatası olduğunu belirtmektedir. Öncelikli hatasının ise, krizin yanlış teşhis edilmesi olduğunu söyler . Yazar, Doğu Asya’daki krizin aşılması için ekonominin canlanmaya ihtiyaç duyduğunu, ancak IMF’nin dayattığı maliye politikalarının çok sıkı olduğunu, bunun da ekonomik durgunluğu daha da arttırdığını ifade etmektedir. Stiglitz’e göre, IMF’nin ikinci hata dalgası ise, bankacılık sistemi ile ilgili yaptığı düzenlemeleridir. IMF , sermayesi yetersiz olan bankaların kapatılmasına yönelik bir politika izlemiştir. Ancak bu durumda olan bankalar birden fazla olunca, sistemde önemli sorunlar ortaya çıkmıştır . Stiglitz’e göre, bu krizde IMF’nin en korkunç hatası ise, sosyal boyutu ihmal etmiş olmasıdır. Aşırı daralmacı para ve maliye politikaları birçok ülkede isyan çıkmasına neden olmuştur ( sayfa 121,126,135,141) .

Stiglitz , piyasa ekonomisine geçiş sürecinde, Rusya’nın yanlış bir yöntem uyguladığını da söylemektedir. Yazara göre , piyasa ekonomisine geçişte iki yöntem uygulanabilir. Bunlardan birisi şok terapi yöntemi, diğeri de aşamalı geçiş yöntemidir . Aşamalı geçiş yöntemine göre, piyasa ekonomisine geçiş hızlı bir şekilde gerçekleşmemelidir. Buna karşın şok terapi yönteminde , geçiş hızlı bir şekilde olmalıdır. Komünizme geri dönüş ihtimali dikkate alınarak Rusya’da ikinci yöntem uygulanmıştır. Fakat ekonomik gelişmeyi sağlanamamıştır . Buna karşın Çin’in başarısı , Rusya’nın başarısızlığı karşısında tezattır. Çin Ekonomisi ortalama yüzde 10’ lar seviyesinde büyürken, Rusya Ekonomisi yüzde 5,6’lık bir küçülme yaşamıştır. Nitekim Kissenger da, IMF’nin karşılaştığı her olayda gözlemlenen politik ve ekonomik yetersizliğin Rusya deneyimi ile tescil edildiğini, Rusya’daki siyasi rejimin üzerinde ısrarla durulmasının ekonominin çöküşünü hızlandırdığını belirtmektedir (Kissenger, 2000: 137).

Kaynakça 

Falk , Richard (2001). Yırtıcı Küreselleşme (Çeviri: Ali Göksu). İstanbul: Küre. Kissenger , Henry (2000 ). “ Uluslararası Para Fonu Yarardan Ziyade Zarar Ve riyor” (Çeviri: Erdo ğan Soral). Mülkiye Dergisi , Cilt 24, Sayı 2 2 (Mayıs - Haziran 2000) . Parenti , Michael (2002). İmparatorluğa Hayır (Çeviri: Serpil Demirci, İbrahim Yıldız). Ankara : Ütopya Yayınevi . Stiglitz , J. E . (2004). Küreselleşme : Büyük Hayal Kırıklığı , ( Çeviri: Arzu Taşçıoğlu, Deniz Vural). İstanbul Plan B Yayıncılık (Üçüncü Baskı). Şimşek , Osman (1999). “Küreselleşmenin İktisadi Etkileri ve Kıtlık Meselesi”. KÖK Araştırmalar Dergisi , Sayı 1 - 2. T abb , K. W . ( 2001 ). “Küreselleşme Bir Sorun Ama Asıl Sorun Sermayenin Gücü” ( Çeviri: Ali Tartanoğlu). Mülkiye Dergisi , Cilt 25, Sayı 26 (Ocak - Şubat 2001) . Thompson , G ., P. H irst (1996). Küreselleşme Sorgulanıyor ( Çeviri : Çağla Erdem, Elif Y ü- cel ). Ankara : Dost . Y ılmaz, A . (2004), İkinci Küreselleşme Dalgası . Ankara: Vadi.

 

17 Temmuz 2021

Adam Smith - Milletlerin Zenginliği

 Milletlerin Zenginliği Ciltli

Sunuş: Prof. Dr. Gülten Kazgan

Adam Smith (1723-1790): Çağının önde gelen ahlâk felsefecilerinden biri ve bu yıl yayımının 230. yılı kutlanan ve “İktisatın açılış kitabı” Milletlerin Zenginliği (1776) ile kalıcılaşmış bir 18. yüzyıl düşünürüdür. Elinizdeki baskıysa, bu önemli yapıtın Türkçedeki ilk ve tek eksiksiz çevirisi olmasının yanısıra, Prof. Dr. Gülten Kazgan’ın kapsamlı sunuşuyla da farkını ortaya koymaktadır.

Haldun Derin (1912-2004); Atatürk, İnönü ve Bayar dönemi anılarını kitaplaştırdığı Çankaya Özel Kalemini Anımsarken: 1933-1951’den (1995) Shakespeare, Adam Smith ve Orwell çevirilerine, bürokrasimizin en önemli çevirmen-yazarlarındandır. Milletlerin Zenginliği ise, bugün çevirmeninin elinden çıktığı biçimiyle yayımlanışıyla da bir “vasiyeti” yerine getirmektedir.

Çevirmen  Haldun Derin
 
- - - - - -
 

Tarihin gidişini değiştirmek, insanlara yeni ufuklar açmak, hayata daha farklı bir pencereden bakmalarını sağlamak insanlık tarihi boyunca çok az kişiye ve çok az esere nasip olmuştur. Adam Smith bu büyük insanlardan, Milletlerin Zenginliği de bu çığır açıcı eserlerden biridir. Bugüne kadar düşünce tarihi boyunca üretilmiş en etkili eserler sayılacak olsa Milletlerin Zenginliği’nin ilk on arasında yer alacağına kuşku yoktur.

Adam Smith, zenginliğin kaynağının altın ve gümüş stokları olduğu, dünyada zenginliğin sabit, dış ticaretin de sıfır toplamlı bir oyun, dolayısıyla birinin zenginleşmesinin ancak başkasını fakirleştirme pahasına olabileceği ve dış ticarette bir tarafın kazancının diğer tarafın kaybına eşit olacağı görüşüne dayalı, bu nedenle de devlet güdümlü korumacı, yağmacı, sömürgeci politikalara cevaz veren merkantilist anlayışa karşı çıkan, milletlerin zenginleşmesinin ille de kıymetli maden biriktirmeyi hedefleyen korumacı politikalarla olmayacağını gösteren insandır. Önerdiği doğal özgürlük sistemi devletin esas itibariyle iç ve dış güvenlik ile adaleti sağladığı şartlar altında, herkesin kendi menfaatini gözetirken bir “görünmez el” tarafından otomatikman topluma da hizmet etmesinin sağlandığı; işbölümü, uzmanlaşma ve serbest ticaret yoluyla kimsenin burnunu kanatmadan zenginleşmesini temin eden, birbirini hiç tanımayan milyonlarca insanın işbirliğiyle kendiliğinden doğan bir sistem olan serbest piyasa sistemidir.

Neomerkantilist zihniyetin hortlayıp yerli ve millî olma kaygılarıyla iç içe geçtiği, silahların gölgesinde ticaret savaşlarından söz edildiği, dünyanın çeşitli bölgelerinde savaş tamtamları çalınırken Coronavirüs belasının bütün insanlığı her şeyi yeni baştan düşünmeye zorladığı bugün Adam Smith ve Milletlerin Zenginliği yeniden okunmaya, başkalarına zarar vermeden zenginleşme ve refaha ermenin yolları üzerinde yeniden düşünmeye değer. Özgürlükçü, piyasacı, gönüllü mübadeleci ve dayanışmacı değerlerin önemini yeniden keşfetmek için bir 3. Dünya Savaşı veya Corona belası elinde şeytan çarpmışa dönmeyi beklememek ve sorumluluk mevkiindekileri uyarmak bugün çok acil bir görev hâlini almıştır. Mevcut çevirilerinden daha kapsamlı, doğru ve anlaşılır olma iddiasıyla yayımlanan bu eser bu bağlamda sürekli elimizin altında olması gereken bir şaheserdir.

Çevirmen: Mustafa Acar 
 
 

16 Haziran 2021

Adam Smith "Piyasayı görünmez bir el ilişkilendirir."

 AdamSmith.jpg Adam Smith

 “Adam Smith çok büyük bir öneme sahip zaferi elde etti: Ekonomi biliminin merkezine, rekabetin koşulları altında, kendi çıkarları peşinde koşan bireylerin davranışının sistematik tahlilini yerleştirdi.”Gerorge J. Stigler