31 Ocak 2016 Pazar

Çünkü edebiyat olan her yerde umut vardır


Ne olursa olsun, her şeyin anlamsız olduğu, her şeyden umut kesmek gerektiği düşüncesiyle nasıl kalır insan? Her şeyin anlamsız olduğunu söylediğimiz anda bile anlamlı bir şey söylemiş oluyoruz. Dünyanın hiçbir anlamı yoktur demek, her çeşit değer yargısını ortadan kaldırmak olur. Ama, yaşamak ve örneğin, yiyip içmek kendiliğinden bir değer yargısıdır. Ölmeye yanaşmadığı sürece, insan yaşamayı seçiyor demektir. O zaman da, görece de olsa, yaşamaya bir değer veriyoruz demektir. Umutsuz bir edebiyat ne demek olabilir? Umutsuzluk susar. Kaldı ki susmak bile, eğer gözler konuşuyorsa, bir anlam taşır. Gerçekten umutsuzluk can çekişme, mezar ya da uçurumdur. Umutsuzluk konuştu mu, hele yazdı mı, hemen bir kardeş el uzanır sana, ağaç anlam kazanır, sevgi doğar. Umutsuz edebiyat sözü birbirini tutmayan iki sözdür. Çünkü edebiyat olan her yerde umut vardır. 
Sisifos Söyleni -Uyumsuz Duvarlar

29 Ocak 2016 Cuma

Ömer Hayyam

İnciyi isteyen dalgıç olacak;

Varı yoğu dosta verip salacak.

Canı avucunda, soluğu göğsünde;

Ayağı baş olacak, başı ayak.



28 Ocak 2016 Perşembe

Bir şey insana ait


Son kadeh içilmiş,
son söz edilmişti.
bir düşünce sardı hepsini...

bir hatıra
bir hırs
bir kıskançlık
bir yanıltı
bir kardeşlik
bir yanlışlık
bie kin
bir ümid

BİR ŞEY İNSANA ait...


İnsanların az bir kısmı mutlu, bir o kadarı ise mutsuzdur. Geri kalanların tümü; mutlu gibi görünen mutsuzlardır...


İnsanların çoğu, kendileri değil başkalarıdır; düşünceleri başkalarının düşünceleridir; yaşamları başkalarını taklittir ve tutkuları ise alıntılardır.Şimdilerde insanlar özbenliklerinden korkuyorlar.

Devlet yararlı olanı yapmak için vardır, birey ise güzel olanı.

    İnsanların az bir kısmı mutlu, bir o kadarı ise mutsuzdur. Geri kalanların tümü; mutlu gibi görünen mutsuzlardır...

    Başkalarının düşüncelerine göre hareket edeceksek kendi düşüncelerimizin ne anlamı kalır.

    Az Samimiyet Tehlikeli, Çok Samimiyet de, Çok Tehlikelidir.

    Dünyanın en güçlü en dayanıklı kişisi de olsan, Sevdiğine her zaman yenik düşersin.

    Erkekle kadın asla birlikte huzura kavuşamazlar.Ya birbirlerini yiyip bitirirler ya da daha kötüsü sıkıntıdan bunaltırlar.

    Düşmanlarınızı her zaman bağışlayın.Hiçbir şey onların bu kadar çok canını yakmaz.

    Bazı kişiler nereye giderlerse etraflarına mutluluk verirler. Bazı kişilerse ne zaman giderlerse.

    Ne kadar çok kişi benimle aynı fikirde olursa,bir o kadar yanılmaktan korkarım.

    Bir kadının yeniden evlenmesi, onun ilk kocasından nefret ettiğini gösterir. Bir adamın yeniden evlenmesi, onun ilk karısını çok sevdiğini gösterir.

    Hiç düş kırıklığına uğramayanlar hiç umut beslememiş olanlardır.

    Ruh yaşlı doğar fakat gençleşir; hayatın komedisi bu. Vücut da genç doğar gitgide yaşlanır. Bu da hayatın trajedisi..

    Yaşamak yürek ister; belki de bu yüzden dünyaya gelenlerin çok azı yaşar. Çoğunluğu yalnızca yaşadığı günü kurtarır, var olmakla yetinir ve kendi varlığı altında ezildikçe ezilir.

    Kötü işler, üstlerini bütün dünya örtse, yine kendilerini belli ederler.

    Bizi kıskananların sayısı, becerilerimizi doğrular.

    Tecrübe, yaptığımız hataların bileşkesidir.

    Birçok şeyler vardır ki başkalarının kapmasından korkmasak fırlatır atarız.

    Mutluluk güzel görünmemizi sağlar, ancak güzellik her zaman mutluluk getirmez.

    Dünyayı, akıllılar yaşasın diye budalalar kurmuştur.

    Bir çağı harekete geçirenler kişilerdir,kurallar değil.

    Başarının ve paranın zamanı gençliktir.

    Varolan her kusursuz şeyin ardında acılar gizliydi.En sıradan çiçeğin açması için dünyanın çile çekmesi gerekiyordu sanki.

    Hayat o kadar lanet bir şey ki; Herkesin yanlış yaptığını doğru yaparsan, Yanlış yapmış sayılıyorsun!

    Kitap yazarından çok şey götürdüğünden dünyaya çıkmaya isteksizdir.

    Sadece aptalların ciddiye alındığı bir dünyada yaşıyoruz. O halde beni anlamıyorlar diye üzülmek niye?

    Kitle halindeki insanlık, önyargılara boğulmuş, erdem diye adlandırdığı şey tarafından kemirilmiş, püriten, poz yapan bir canavardır. oysa hayatın sanatı, meydan okuma sanatıdır. Meydan okumak - kabullenerek yaşamaktan vazgeçip, bunun için yaşamalıyız.

    Sözleri tutmanın en iyi yolu, hiç söz vermemektir.

    Davranışlar kelimelerden daha fazla konuşur,daha çok şey ifade eder.

    Düş gücü bulunmayanların son sığınağıdır,tutarlılık.

    Her terkediş bir vazgeçiştir.

    Hiçbir şey yapılmaya değmez,dünyanın yapılamaz dediklerinden başka.

    Güzel bedenler için zevk, güzel ruhlar için de ıstırap gerektir.

    Kişinin en korktuğu şey eninde sonunda başına gelirmiş.

    Çağı etkileyen ilkeler değil, kişilerdir.

    Yaşlılarlar herşeye inanırlar.. Orta yaşlılar herşeyden kuşkulanırlar...Gençler de herşeyi bilirler.

    Doğal olmak da yapmacıklıktan başka bir şey değildir,hem de yapmacıklıkların en sinir bozucusu.

    Duyguların avantajı şudur ki bizi yolumuzdan saptırırlar; bilimin avantajıysa duygusal olmamasıdır.

    Eserlerimde hep düş gücünün hayatı yenmesini sağlamaya çalıştım.

    Gerçek dost kişinin başarılarını paylaşabilendir. Rafine kişilik gerektirir.

    Geri kalmış demokrasiler için.. Herkes fikrini söyler, kararı ben veririm. Burada demokrasi var.
    Gençlik, sahip olunmaya değer tek şeydir.
    Eğer bir insan bir kitabı okuduktan sonra, onu tekrar okumaktan zevk almıyorsa, o kitabı okumuş olmasının bile hiçbir değeri yoktur.

    Koşullar hayatın bize indirdiği kırbaç darbeleridir. Bazılarımız bu darbeleri fildişi beyazlığında ki çıplak omuzlarında hissetmek zorunda kalırken, diğerlerine paltolarını giyme izni veriliyor, işte tek fark bu.

Ne var ki müzik sözle konuşmaz.İçimizde yarattığı şey de yeni bir kaostur.Sözcükler ! Basit, sıradan sözcükler ! Nasıl da korkunçturlar ! Nasıl duru, canlı ve acımasız ! İnsan onlardan kaçamıyordu.Gene de nasıl elle tutulmaz bir büyüleri vardı !Maddesiz şeylere esnek bir form verme yeteneğine sahiptirler sanki, sanki kendilerine özgü bir müzikleri vardı, viyola gibi, flüt gibi tatlı.Gündelik sözler ha ! Sözden daha gerçek bir şey var mıydı.
  

Kaplan! Kaplan!


Kaplan! Kaplan! gecenin ormanında
Işıl ışıl yanan parlak yalaza,
Hangi ölümsüz el ya da göz, hangi,
Kurabildi o korkunç simetrini?

Hangi uzak derinlerde, göklerde
Yandı senin ateşin gözlerinde?
O hangi kanatla yükselebilir?
Hangi el ateşi kavrayabilir?

Ve hangi omuz ve hangi beceri
Kalbinin kaslarını bükebildi?
Ve kalbin çarpmaya başladığında,
Hangi dehşetli el? ayaklar ya da



Neydi çekiç? ya zincir neydi?
Beynin nasıl bir fırın içindeydi?
Neydi örs? ve hangi dehşetli kabza
Ölümcül korkularını alabilir avcuna? 

Yıldızlar mızraklarını aşağıya atınca,
Göğü sulayınca gözyaşlarıyla,
Güldü mü o, görünce eserini?
Kuzu'yu yaratan mı yarattı seni?



Kaplan! Kaplan! gecenin ormanında
Işıl ışıl yanan parlak yalaza,
Hangi ölümsüz el ya da göz, hangi,
Kurabilir o korkunç simetrini?


Tanrı Yanılgısı


bir doktor, dindar bir kadına sadece birkaç aylık ömrünün kaldığını söylediğinde, bu kadın neden Seyşeller'de bir tatil kazanmış gibi heyecanla gülümsemez? 'Sabırsızlıkla bekliyorum!' demez? Dindar insanlar ölümle karşılaştıklarında neden böyle davranmazlar? Bunun sebebi inanırmış numarası yaptıkları safsatalara içtenlikle inanmamaları olabilir mi?
*
Bir ateist olup olmadığım sorulduğunda, Zeus, Apollo, Amon Ra, Mithras, Baal, Thor, Wotan, Altın Buzağı ve Uçan Spagetti Canavarı'nı hesaba katarak soruyu soran kişinin de bir ateist olduğuna dikkat çekmeyi eğlendirici bir taktik olarak görürüm. Ben ona göre sadece bir tanrı öteye geçiyorum.
*
Bazı insanlar, birtakım alanlarda yüksek bir bilgi seviyesine ulaştıklarında, her konuda düşüncelerini söyleme hakkını kazandıklarını zannederler
*
İlahiyatçılari derin evrimbilimsel sorgular için bilim insanlarının sunamadığı hangi uzmanlıkları sunabilirler? Başka bir kitapta bir Oxford gökbilimcisinin, onu bu derin sorulardan bir tanesini sorduğumda verdiği yanıtı nakletmiştim: "Ah, şimdi bilim dünyasının ötesine geçtik. İşte tam bu noktada işi sıkı dostumuz papaza devretmeliyim." Daha sonra yazdığım şu cevabı o anda yapıştıracak kadar hazırcevap değildim: "Fakat neden papaz? Neden bahçıvan ya da aşçıbaşı değil?" Neden bilim insanları ilahiyatçıların (kesinlikle cevaplamaya bilim insanlarından daha fazla yeterli olmadıkları sorular üzerindeki) tutkularına bu kadar korkakça saygı duyarlar?
*
Tanrı ya da Tanrıların herhangi bir özel türüne saldırmıyorum. Benim saldırdığım şey Tanrıdır; bütün Tanrılardır ve ne zaman ve ne şekilde icat edilmiş veya edilecek olursa olsunlar doğaüstü olan her şeydir.
*
Tüm Sagan kitapları, dinin geçmiş yüzyıllarda tekeline aldığı üstün anlama isteğinin sinir uçlarına değinir. Benim kitaplarım da aynı amacı taşır. Bu nedenle sık sık son derece dindar birisi olarak tanımlandığımı duyarım. Mektup yazarak benimle görüşen geçen bir Amerikalı öğrenci, öğretmeninin benimle ilgili düşünceleri olup olmadığını bilmek istemiş. “Elbette var” diye yanıtlamış öğretmeni. “Onun olgucu bilimi dinle bağdaşmıyor ancak doğa ve evrenle ilgili düşünceleri kişiyi mest eder. Bence din budur!” Ancak burada ‘din’ doğru sözcük müdür? Hiç sanmam. Nobel ödüllü ve ateist fizikçi Steven Weinberg, Son Kuramın Düşleri isimli kitabında basit bir açıklamayla taşı gediğine oturtmuştur. “Bazı insanların öylesine geniş, öylesine esnek Tanrı görüşleri vardır ki her nereye bakarlarsa baksınlar Tanrıyı bulacaklarına hiç şüphe yoktur. Onlara sorduğunuzda, ‘Tanrı en büyüktür’ ya da ‘Tanrı bizim en üstün yaradılışlı halimizdir’ ya da ‘Tanrı kâinattır’ diyeceklerdir. Elbette, tıpkı diğer kelimelerde olduğu gibi ‘Tanrı’ kelimesine de istediğimiz anlamı verebiliriz. Eğer ‘Tanrı enerjidir’ demek isterseniz, onu bir avuç kömürün içinde de bulabilirsiniz.
*
Ateizm neredeyse her zaman aklın sağlıklı özgürlüğünün ve aslında sağlıklı bir zihnin işaretçisidir.

*
Panteizm uyarılmış ateizmdir. Deizm sulandırılmış teizmdir.Aslında ateistleri organize etmek, kedileri gütmeye benzetilir çünkü ateistler bağımsızca düşünmeye yatkındırlar ve otoriteye boyun eğmeyeceklerdir.
*
Eğer kesin olarak anlaşılamadığı için doğanın ötesine uzanıyormuş gibi görünen herhangi bir şey varsa,eninde sonunda onu anlamayı ve doğanın içinde onu kucaklamayı umarız.Ne de olsa bir gökkuşağını bilimsel tanımıyla açıkladığınızda muhteşemliğinden hiçbir şey kaybetmeyecektir.
*
Kültürümüzün kalbindeki büyük ağza alınmayacak kötülük tektanrıcılıktır. Eski ahit adıyla bilinen tunç çağı metninden üç insanlık karşıtı din gelişmiştir. Yahudilik, Hristiyanlik ve İslam. Bunlar gök tanrılı dinlerdir. Ve tamamen ataerkildirler. Tanrı herşeye gücü yeten babadır ve dolayısıyla gök tanrı ve dünyevi erkek elçilerinin etkisine girmiş olan bu diyarlarda 2000 yıldır bir kadın nefreti var olmuştur.



Nietzsche Felsefesi



Apollon ve Dionysos
Nietzsche Turin kliniğinde
Gerçekte iki Antik Yunan tanrısı olan Apollon ve Dionysos, Nietzsche’de anlamca yüceleştirilir ve oluşun merkezine koyulur. Sanatın bire bir oluşumu, bu iki kavrama bağlıdır.
Apollon ; Nietzsche’de anlamını “biçim”le bulur.
Dionysos ; Nietzsche’de anlamını “uyum”la bulur.
Nietzsche’ye göre, Eski Yunanlılar, bu iki sanat tanrısıyla, yani sırasıyla Heykel ve Müzik tanrılarıyla, sanatsal üretimin derin gizlerini keşfetmişlerdir. Apollon düş deneyimini ifade eder. O ışık saçan Tanrıdır, Dionysos ise esrime deneyimidir. Hayatın iki kanadı olan Apollon ve Dionysos, insanın yaratıcı gücünü ortak olarak biçimlendiren ve yön veren iki tanrıdır. Nietzsche’de bu tanrısal değişim ve dönüşüm, aslında hayatın sanatsallığına bir işaret, bir göz kırpmadır.
Dionysos müzik ve şarabın tanrısıdır. Yaratma eylemi, Dionysos ve Apollon’un odak noktasının yakalanması, Nietzshe’ye göre “dans etmek”tir.
Dionysos, varlığın özünü sezgiyle kavramaya, Apollon ise sezgiyle kavranan özün dışa, yani görünen dünyaya etki ettirmeye yarar. Nietzsche’ye göre sanat, bu iki “kavramsal” tanrının etkisiyle şekillenir.
Nietzsche’ye göre estetiğin temeli, bu iki kavramı anlamakla mümkündür. Bu konuda şöyle der:
“Mantıksal bir çıkarsamayla, ama sezginin anında oluşan keskinliğiyle, sanatın sürekli gelişiminin Apolloncu ve Dionysoscu bir ikiliğe bağlı olduğunu anladığımızda estetik bilimi için çok şey yapmış oluruz: Yaradılışın, bazen araya giren uzlaşmalara rağmen sürekli çatışan cinsiyet ikiliğine bağlı olması gibi…”
Nietzsche yorumlarına şöyle devam eder:
“Özet olarak, diyalektik, “ayak takımının bir intikam alma yöntemi”, “çaresiz insanların seçtiği bir Yahudi yöntemi”, “insanın gücünü kendince teşhir edip gösteriş yapması” ve bu yolla karşı tarafın iddasını kurnazca ve hileyle yere vurma isteğidir.”
Nietzsche, Sokrates’ten önceki Yunan felsefesine saygı duyar. Lakin ona göre Sokrates’ten sonraki çağ, Sokrates’in izlerini taşıdığı için onun gözünde neredeyse tamamen yozlaşmıştır. Sokrates’in yöntemide bir tür diyalektik olarak tanımlanabileceği için, diyalektik kavramı Nietzsche tarafından topyekün reddedilir.
İnsandaki yaratıcı güç şöyle dursun, Nietzsche’ye göre doğa yaratısı insan bile, doğanın bu iki kavramındaki odak tarafından yaratılmıştır. Kısacası ona göre Apollon ve Dionysos, doğanın elleridir. Doğa bu kavramlarla yaratır ve yıkar.
“En tuhaf ve zor sorunlarında bile yaşama “Evet” diyebilmek, en yüksek tiplerin kurban edilmesinde bile, kendi tükenmezliğinden sevinç duyan yaşam istemi -Dionysosça dediğim şey işte bu.”

25 Ocak 2016 Pazartesi

Ben Ruhi Bey Nasılım


Gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda Gördüm ben bu yaşam boyu iniltiyi Büyük bahçelerin küçük içinde Saksılardan birinde Gördüm de Uyurken uyandırılmış gibi Beni bir sardunya büyüttü belki. O ben ki Bir kadında bir çocuk hayaleti mi Bir çocukta bir kadın hayaleti mi Yalnızca bir hayalet mi yoksa. Ne peki Yere dökülen bir un sessizliği mi Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi İşini bitirmiş bir org tamircisinin Tuşlardan birine dokunacakkenki Dikkati ve tedirginliği mi. Bekler mi beni Her yanı, ama her yanı çocuklar gibi gülümseyen Bir sürü yaz gününün içinde Acaba bekler mi beni Uykularım, o sonsuz uykularım Yanmış bir limonluktaki - Ve limonlar ki her gün bir yaprak ayininde Sesini hiç eksiltmeyen - Ama bilmez miyim ben Bilmez miyim hiç Böyle sığ hayallerle oyalanmak yerine Kısacık bir zaman olmalıydı elimde Turfanda meyva gibi bir zaman Yollar yollar kateden tadı ve ekşiliği Geçerek erguvanların dönemecinden Leylakların dörtyol ağzından Yapıştırıncaya dek beni dudaklarına Acının dudaklarına ve geçmişin Bir yaban gülü yaprağı gibi beni Ama ne gezer. Korkmuyorum artık solmaktan Solmaktan ve solgunluktan Gelmişim nerelerden böyle Kurumuş bir dere yatağı gibi Ya da pek kurumamış da Baygın, hasta ya da cançekişen Çırparaktan yüzgeçlerimi dip sularında Ya da yer tahtaları, muşamba, örtük perdelerin kasvetini Yorgun düşerek taşımaktan Ve ne çıkar ayırmasam kendimi Suların büyük içkilere kavuştuğu koylardan. Koylardan Kapsayan o sevimsiz, o küçük aşkları da Eskiyen turunçlar gibi ilk rengini pek aratmayan Ayırmasam kendimi Diyorum ayırmasam Köhnemiş bir geminin -izine pek rastlanılmayan- İçindeki bir yolcudan da, değerli taşlarla dolu cepleri Cepleri yüreği cepleri Ayırmasam da ben Kim görürdü o yolcuyu, yani kim farkederdi beni Sıradan acılardır çünkü bütün ilgileri toplayan Oysa sıkıntıyı buruşuk bir iç çamaşırı gibi saklayan Bu kımıltısız gövde Görülmemiştir ki hiç görülsün şimdi Görülmediği gibi gündoğumundan havalanan kuşların Ya da bir oda kapısını açtığınız zaman O müthiş öğle sıcağında Pencerenin önünde örgü ören birinin - Örgü mü, bir çay bardağını başka başka tutan ellerin becerikliliği mi- Görülmediği gibi Ama var mıydı sanki görülmek isteyen Var mıydı bir şeyler bekleyen yüreğimin eskittiklerinden.
II 
Ve her şey hızla yetişti sonra Sarı bir günün kahverengi yarınına. Yıkılmış bir ağacın üstünde yıllarca oturdum da Gözleri avına benzeyen bir avcıydım sanki Ağaç da çürümüş zaten Kazımış, oymuş bir yerlerinden gelip geçen onu Ağaç mı, içi yıllarla dolu bir kutu mu Çözmek için mi acaba içlerindeki bir gizi -Gizi mi, bir giz gereksinmesini mi- Yoklamışlar orasından burasından Kim bilir. Ama sessizlikten başka ne bulmuşlar Önemsiz bir iki anıdanbaşka Ya insan kılığında ya da bir dekor taşkınlığında Sorarım ne bulmuşlar Çoktan yeni bir umuda dönüşmüştür onlar da Anılar. Oysa bambaşka şeyler olmalıydı ağaçta Kazılmış, oyulmuş yerlerinde ağacın Buruk mayhoş, daha çok da bir zehir tadındaki Bir şeyler olmalıydı. Ve sanki Yıllar var ki saklamışım orda ben Saklamışım anlaşılan Odasında yapayalnız doğuran bir kadının Dışa vurmak istemediği Ya da pek gereksinmediği O iniltiyi andıran Duyurulmayan her şeyi.
III 
Ve her şey dönüştü işte Kahverengi bir çarşambadan Sapsarı bir cumartesiye. Ansızın bir rüzgar çıktı demin Çölde yanıt arayan alaycı bir rüzgar Kolalı bir örtü gibi acıtıyor yüzümü Yakıyor gözkapaklarımı da Toplayıp getiriyor anılarımı bir bir Uzun yolları hiç sevmeyen anılarımı. (Kaç türlü girilirdi anılardan içeri? 1 - İşte! bir zambağın özsuyunun içilişi gibi 2 - Süt emer gibi bir memeden Bütün renklerin ve bütün kokuların bir anda bilinişi 3 - Dibini kazıyor alanlar: dünyanın iç çekişi.) (Ansak mı anmasak mı Yeri mi şimdi değil mi Bir tren yolculuğunda ve her yerde Her şeyin ya da hiçbir şeyin hiç mi hiç çekilmezliğini Bir hafta tatilini, bir öğle vaktini, belki bir pazartesiyi Saatler iyi Adamlar gülüyorlarsa iyi, gülmüyorlarsa gene iyi Ve bütün yolcuların dalgın Koparıp koparıp bir şeyler yediklerini Görünüşte kararsız Görünüşte üzgün, endişeli Görsek mi acaba, görmesek mi Açıp da kapalı gözlerini arada Şöyle bir görünümü tek bir solukta Yalandan, inatla içine çekenleri Ya da bir köprüden geçerken, bir tünele girerken Belirtip yüzlerinde çok görmüşlüğün izlerini Bir tilki çevikliğiyle, acele Katarak yolculuğa hiç yoktan bir gizemliliği Bilmem ki, görmesek mi Durunca tren bir istasyonda Dudakları çatlamış, ateşli, hasta bir istasyonda Dünyanın bütün elma satıcılarına bakıp Bakıp da her şeyi ilk defa tanıyormuş gibi Uzanıp pencerelerden sarkık gerdanlarıyla Tutarak parmaklarıyla yalancı Ve ucuzundan bir kolyeyi Acaba görmesek mi Bir treni ve dünyada tren olan her şeyi. Ansak mı anmasak mı acaba Yeri mi şimdi, değil mi Sırasını bekleyen bir kadının, hasta Gereğinden fazla abartılmış yüzünü Besbelli iğrenirdiniz Çevirirdiniz gözlerinizi yer tahtalarına Bir duvar saatine ya da kapıya Telefona bakardınız, tırnaklarını incelerdiniz uzun uzun Kısaca Kaçınmak isterdiniz o yüzden -ama bitmedi- Gördünüz, görüverdiniz bir daha Sıyrılmış acılardan ansızın Sevecen, durgun, sade O yüzü Belki de, orda, acele Karar verdiniz Bir anneniz olsun isterdiniz böyle Ve belki sarılıp öpmek isterdiniz onu Her neyse... Söylesek, yeniden mi söylesek şimdi de Ben uzun yolları hiç sevmem Doğacak bir çocuk gibi beklemeli anılar Ansızın doğmalı, ansızın ölmeli saniyelerde.)
IV 
Bırakıp gidiyor anılarımı rüzgar Denize bırakılmış çöpler gibi Yol kenarlarında birikmiş gereksiz eşyalar gibi Geri veriyor ve çekip gidiyor usulca. Bulanık bir havuzun yanında buluyorum kendimi Bakımsız, taşları kırık bir havuzun yanında İçinden koyu yeşil bir çocuğun baktığı Çürümeye yüz tutmuş yaprak renginde Ağlaması yağmurlu bir sundurmaya benzeyen Kırık iskemleleri, çatlamış mermer masasıyla Yağmurlu bir sundurmaya Ve pencerelerde belli belirsiz bir kadın Pencerelerde ve her yanda. Bir çocukta bir kadın hayaleti mi Bir kadında bir çocuk hayaleti mi Yalnızca bir hayalet mi yoksa. (Nerdeyim Kelebeklerden dokunuşlar alan bir yaprak gibi inceyim Para bozduranların az çok bildiği Adres soranların gene bildiği Bir sokakta bir aşağı bir yukarı Saatlerce dolaşanların hemen hemen bildiği Amansız bir güceniğim.) Geri getiriyor bunları rüzgar Geri getiriyor anılması kırmızı bir konağı da İniltili, hasta bir konağı da Çatısında baykuşların tünediği Birtakım iplerin düğümlendiği tahtaboşlarda Ve bütün konuşmaların tek bir cümlede toplanıp Suskunluğu bir anıt gibi yükselttiği Bir konağı ve konağın olanca görkemini Geri getiriyor rüzgar. (Konaksa yandı çoktan Tertemiz bir asfalt ezip geçti onu İyi biliyorum tertemiz bir asfalt Ezip geçti onu Kırmızı bir konak mezarı gölgesi bırakarak.) Ve yıllar ve günler ve saatler ayarlandı Caddeler, işhanları kahveler ayarlandı Meyhaneler, genelevler Pasajlar, dar sokaklar, geçitler Soğuk biralar ayarlandı, soğuk her şey Ve bütün ilişkiler Birden yerini aldı. Ve her şey yetişti gene Sarı bir çarşambadan Kahverengi bir cumartesiye.

Ben Ruhi Bey, nasıl olan Ruhi Bey Nasılım Bir yaz ikindisinden çıktım geldim Diyelim bir pazartesiydi, biraz da şöyle geldim Kapıyı iyice kapadım - Kapadım mı, evet, kapadım - Çitlenbik ağacının altından geçtim Frenk üzümlerinden bir iki salkım kopardım Dişlerimle sıyırdım Sardunya renginde ve sardunya tadında idiler Biri fotoğrafımı çekiyorkenki gibi durdum Azıcık gülümsedim Ve dünya bana gülümsedi Çakılların üstünden yürüdüm Yürüdüm ki, bir sese benziyordum sanki Yüzyıllarca önce kırılmış bir kemik sesi İyice duydum Çıkarken bahçe kapısını açık bıraktım - Çok yüksekti. Deniz dibi renginde ve demirdendi. Üstünde aslan başı kabartmalar vardı. İki yanında çok yüksek iki duvar uzar giderdi. Dışardan çam ğaçları görünürdü. Bir kırbaç gibi görünürdü. Ve ağaçların üstünde kırbaç kılıflarına benzeyen ve evlatlıkların mavi pazen giysilerini andıran kalınlaşmış bir gökyüzü dururdu - On sekiz on beş trenine yetiştim Geniş kadife koltuğa oturdum Puromu yaktım - iki kibrit harcadım - Akşam gazetelerinde pek bir şey yoktu Haydarpaşa'ya kadar bulmaca çözdüm İskelede saçları çok iyi taranmış bir kız bana baktı Bakışından tedirgin oldum Giyimsizdi, boyasızdı, bakımsızdı Vapurla Karaköy'e geçtim Tokatlı'ya uğradım Köprüden aldığım Fransız dergilerini karıştırdım Kirazla bir kadeh rakı içtim Çıkarken boy aynasında kendime baktım Oldukça yakışıklıydım Gömleğim temizdi, beyaz ceketim Tertemizdi ve ayakkabılarım Pantolonum ütülü Yelek cebimde ince altın bir zincir Sarı ve ince bıyıklarım Tam Ruhi Bey bıyığıydı Ve iki parmağın arasında bir çiçek sapı - Zakkum muydu, değil miydi, belki yazpatı - Boynumda menekşe rengi bir papyon Hafifçe sarkık Dudağımda bitti bitecek bir sigara Kenarında dudağımın Dışarı çıktım. Tünele bindim, Asmalımescit'teki Viyana lokantasına geldim. Avusturyalı karı koca beni karşıladılar İkisi de eğilerek ben dimdik durdukça onlar bir kez daha eğilerek beni karşıladılar Benden başka oldukça şişman iki adam daha vardı. Beyaz Ruslardandılar, gözleri necef taşı gibi sert ve parlaktı Tezgahta bir Leh Yahudisi votka içiyordu, yüzündeki ince damarlar fırçayla çizilmiş gibiydi, bir silinip bir canlanıyorlardı. Soğuk et getirdiler bana, omlet, bira filan getirdiler Üstüne kremalı ahududu getirdiler, likörle kahve getirdiler Çıkarken bolca bahşiş bıraktım. Markiz'e uğradım, dört mevsimden süzülmüş bir konyak içtim Düzeltip arada bir bıyıklarımı Uçları hafifçe ıslak Bir ara pencere camında kendime baktım Baktım ki, ben Ruhi Bey Nasıl olan Ruhi Bey Daha nasılım. Oradan Galatasaray'a kadar yürüdüm Bir kadının pembe beyaz teni dağılıp uçuşarak Gezindi ortalıkta bir süre Ve durdum Durdum bu güzel yaz ikindisinden çıkıp Bambaşka bir sonbahar sabahını giyinceye kadar Nasılım.
VI 
Nasıl olacaksınız Ruhi Bey Bugün de erkencisiniz Ruhi Bey Şarapla bira mı içiyorsunuz Ruhi Bey Böyle sabah sabah Ruhi Bey Akşam akşam Ruhi Bey Akşam sabah Ruhi Bey Cıgara alır mıydınız Ruhi Bey Yakalım Ruhi Bey, yakalım Böyle üşümüyor musunuz Ruhi Bey Benim de ayakkabılarım su alıyor Ruhi Bey Ne olur ne olmaz Önümüz kış Ruhi Bey Ee, daha nasılsınız Ruhi Bey - İyiyim, iyiyim. (Gelsem gelsem bir solgunluktan gelirim Kızgın bir sardunyanın üstelik üvey çocuğu Pembe pembe azarlanırım O ölür ben azarlanırım Kocaman bir konakta uzarım kısalırım Ellerim tırnaklarım Yeni kırpılmış bir koyun derisi gibi pespembe Ve sıcak Gözlerim, gözlerim benim Denizi ilk defa gören bir çocuğun Birdenbire yaşlanması neyse.) Sizinle görüşelim Ruhi Bey Vaktim yok, vaktim yok Ruhi Bey, görüşelim Vaktim yok görüşmeye kimseyle Ruhi Bey! Kendimle bile, kendimle bile. (Olmaz ki, kimse kimseyi sevemez Ama hiç kimse.)
BİR ÇİÇEK SERGİCİSİ DER Kİ 
Bin dokuzyüz on iki miydi, bin dokuz yüz elli iki miydi Güneşli bir öğle miydi, çiçekler gölgesiz miydi Ellerim kirli miydi Neydi Çiçeklere su mu serpiyordum, bir karanfil çok mu uzaklardan gelmişti Bilmem ki Benim bütün yaşamımda hep karanfiller olmuştur Her zaman hatırlarım Sanki bir karanfilden sürekli doğmuşumdur Bin dokuz yüz on iki doğumlu bir karanfili Karım göğsüme takmıştı. Şimdi ben çok yaşlıyım Şimdi ben nedense çok yaşlıyım Herkesi ayrı ayrı tanımam Ruhi Bey'i İçerenköy'den tanırım İçerenköy'ü iyi bilirim de ondan Kaç yıl önceydi, şimdi unuttum Babasını da tanırım Kaç yıl önceydi, bilemem Üryani eriği gibi gözleri vardı Çizmeleri, kamçısı Ruhi Bey, benden çiçek alırdı O zamanlar sokak sokak dolaşırdım Çiçek alanları iyi bilirdim Ruhi Bey de çiçek alırdı Nedense benden alırdı. Çünkü ben çiçekleri çok biçimli tutarım Kuşkonmazları sevmem, kullanmam Çiçeklerin aralıklarına bakarım Sanki ben onları hep yeniden yaratırım, yontarım Bin dokuz yüz kırk üçde biri öldü Boynu değil, bir karanfilin sapıydı, yana düştü Düşünce öldü Bir ölülük sindi ellerime Bir ölülük bana sindi Ona sergimde her zaman bir yer ayırırım Kimseler bilmez Ben işte gizli gizli onu sularım Karanlık bir karanfilliği Yoklukta bir karanfilliği O gün bugündür bütün çiçekler Karanfildir benim için. Bir gün de bir demet karanfilim yandı Bir demet karanfilin penceresi, kapısı Nedense yandı Önce giyinik bir ev görünümündeydi, öyleydi Takındı kırmızılarını sonra Süslendi Bir boşluk edindi orda kendine Hemen oracıkta bir boşluk Açtı şemsiyesini ve gitti. Ben şimdi oğlumun yanında kalırım Onun kırmızı yapraklardan yapılmış Bir zamandışılığı vardır Beni anlamaz Anlamaz, niye anlasın Anlaşılmak! -değil mi ama- sanki kimsenin olamaz Ben kendime bir karanfil mezarı satın aldım Beni oraya gömecekler Ruhi Bey cenazeme gelecek Ama hangi Ruhi Bey Doğrusu biraz şaşırdım İçerenköy'deki Ruhi Bey gelmez Osadece karanfil satın alır Ölümü pek beğenmez Şimdiki Ruhi Bey ölümedaha yatkındır Yaşamaya da Ölümle yaşam arasında bunalır bunalır Ben bu kadarını anlarım O gelir beni kaldırır Bir karanfil kalabalığına arrtık katılır Geçen gün gördüm Acımayı unuttum Sevinmeyi unuttum Ben her şeyi artık unutuyorum Ama ogeçerken ne yalan söyleyeyim şuramda birağrı duydum Ağrı da değildi belki, hani, nasıl Gövdemi yeniden buldum Acılar acılara eklenince ağırlaşıyor Gövdem de ağırlaşıyor Ruhi Beyle kocaman bir demet karanfil oluyoruz Şu üstümdeki boşluk kadar Bir demet Yok artık pek konuşmuyoruz Benim sözlerim eskidi Onunki de eskidi Zaten kelimeler sonludur Öyledeğil mi Donuk donuk bakışıyoruz Ben ölüme iyice yakın O yaşamaktan uzak Öyle bir gök içinde durmuş gibiyiz Karanfiller ölürken Karanfillerden bir deniz.
BİR MEYHANE GARSONU 
İşte Isınmış parke yolun kokusu Demek ki ben mutsuzum Tuhaf bir su içmişim de sanki içim görünüyor Gözlerim buzdan İçimde yaz kırıkları. Eklemek gerek Büyümesi gibi bir salyongozun Yıllarla değil, yıllarla değil Saniyelerle kıvrılmıştır kabuğum. Aynalıpasaj'ı geçtim Geçerken sağlı sollu aynalara baktım - her günkü gibi - Vitrinlere baktım, düğmelere, fremuarlara Yukardaki taş heykelciklere baktım Bakmasam ne yapacaktım, açılıp kapanmaya başladı dudaklarım Gözkapaklarım Açılıp kapanmaya Açılan kapanan çözülen Ne varsa duyuyordum kendimde Balıkpazarı'na saptım. Ben balıkpazarı'na sapınca Dünyada sayılmayan bir adamdım Nasıl duruyorsa gökyüzü sayılmadan Boylu boyunca bir duvar Ve uzay nasıl duruyorsa - Uzay ki mutluluktur Ele geçmeyen bir sonsuzluktur uzay - Ben masallara şunu bunu taşırdım. Oldukçe dar bir sokağa gelince durdum Karşıdan karşıya çamaşırlar asmışlardı Mor, pembe, beyaz çamaşırlar Kızgın yaz güneşinin altında Hoşlandım Anahtarı kilide soktum, bundan da hoşlandım Çevirdim bir iki kez, kapı titredi Ben de titredim Dükkanı açtım. Karşıki evler çoktan uyanmıştı Hemen herkesi az çok tanırdım İki kocakarı, levanten, dama oynuyorlardı gene camın önünde Çinko balkonda bir kız çocuğu ağlıyordu Oydu Bir satıcıya sesleniyordu, oydu Besbelli yeni uyanmıştı, saçları dağınıktı Zayıftı, sürekliydi, değişmiyordu Sesi inceydi, isterikti Saate baktım dokuz buçuktu. Ne yaptım da ben, daha sonra ne yapacaktım Önce helaya girdim, bir süre helada kaldım Terledim, adını bilmediğim bir kokuyla koktum Mutfağa girdim Patatesleri soydum yıkadım Domatesleri salatalıkları Soydum yıkadım Muska böreği sardım kaldırdım Bira kasalarını, boş şişeleri Dükkanın önüne çıkardım Camları sildim, ortalığı süpürdüm Sonra bir iskemleye oturdum Orda yüz binlerce cinayeti ben Ve intiharı Bir mutluluk gibi dışımda duydum. Evet, gelirdi Ruhi Bey mi dediniz, evet, gelirdi.
PATRON MASAYA GELİR 
Ben patronum, şöyle böyle bir adamım Bırakın konuşayım Bir bira içeyim konuşayım Kim ne derse desin kadınlara düşkünüm Ne yapayım öyleyim Kadın dendi mi sanki ben Vişneli bir dondurmayı durmaksızın yalarım. Ruhi Beyi pek tanımam Yok, hayır, belki de iyi tanırım Neden derseniz ben herkesi iyi tanırım İşsizim, dülgerim, boyacıyım Herkesle bir olurum Kişiliksiz kalırım. Günün herhangi bir saatinde çıkar gelir Nasılsınız Ruhi Bey, derim O her zamanki gibi: iyiyim, iyiyim! Şu köşedeki masa onundur Başkası oturmuyorsa gider oturur Şaraptan başka bir şey içmez Bazen şarapla birayı karıştırır Doğrusu sarhoşken hiç görmedim Tersine çok incedir, derim ki biraz da soyludur Nedense bulutlanır gözleri arada O zaman kimseyi görmez Uzaklara bakar yalnızca Benimle konuşurken, gazetesini okurken Ruhi Bey uzaklara bakar Sanırsınız ki işte çok uzaklarda bir Ruhi Bey daha var Bana öyle gelir ki durmadan geri çağırır onu Ama durmadan Ve alır karşısına - neden bilinmez - Suçlu bir çocuktur da sanki o, gizli gizli azarlar. Parası varsa verir Yoksa hiç bir şey söylemeden çekip gider Sonra bir cep saati vardır, arada çıkarıp bakar Ama bilirim saatle filan işi yoktur Zaten zamanla işi yoktur ki Ruhi Beyin Hep aynı elbiseyi giyer Yazın ceketini çıkarır Kravatı ip gibidir, incedir Ayaklarına hiç bakmadım O kadar ilginçtir ki yüzü, ayakları bilmem var mıdır. Bu meyhaneyi yirmi yıldır işletirim Doğrusu Ruhi Bey gibisini hiç görmedim Mısırçarşısı'nda baharatçı dükkanları vardır, bilirsiniz Ruhi Beyi ben o dükkanlara benzetirim Binlerce şeydir çünkü Ruhi Bey Nanedir, ada çayıdır, zencefildir Bu çevrede herkes onu tanır Bana sorarsanız tanımaz Şöyle ki, bir ayakkabı çivisi gibi kendine batar Şarabıyla batar, uykusuzluğuyla batar Gülmesi hüznüne Konuşması susmasına batar. Çok oturmaz, usulca kalkıp gider Sıkılır da mı gider, pek anlamam Anladığım bir şey varsa Şu bardağı görüyorsunuz ya Bardağa birayı boşalttığım gibi gider Gitmeden önce biraz silikleşir Sonra büsbütün solar Gerçekte Dört mevsimin karışımı gibidir Ruhi Bey. Size bir olay anlatayım, çok kısa Bir kış günüydü, kar yağıyordu Gök sapından boşalmış papatya yaprakları gibi duruyordu Kapıda Ruhi Beyi gördüm Gözleri kıpkırmızıydı Çiğnenmemiş karın üstünde İki tek kokina gibi duruyordu gözleri Beni birine gösteriyordu eliyle Yanında kimseler yoktu Birine yakınıyordu benden Yanında kimseler yoktu Bir adım daha attı Eli bir bıçak ucu gibi sipsivriydi, uzundu Ve nasıl olduysa oldu Yitirdim bir anda gözden Hani düş gördüm desem O zaman sağ bileğim niye kanıyordu.
KÜRK TAMİRCİSİ YORGO VE KÜÇÜK BİR OLAY 
Tepebaşı'ndan Pera'ya girerken Küçük bir alandan geçeceksiniz Geçmeyin! Sağda ufak bir dükkan vardır, benimdir Kapının üstünde KÜRK TAMİRCİSİ YORGO yazılıdır İyi havalarda kapısı açıktır İçersi biraz loştur Loşolsun, ben severim, böylesi daha güzeldir Ben, karım, bir de anjel Biz üçümüz kürk kaplarız, kürk dikeriz Anjel elimzide büyümüştür, iyi kızdır Hemen hemen hiç konuşmayız - içersi biraz loştur - Yoktur ki ne konuşsak yıllarca konuşmuşuz. Ama baksak ki birbirimize arada - Yorulunca işten bakarız da - Sanki herkes yeni bir haber getirmiş gibidir Öyledir öyledir Yüzlerimiz ona göre kesilmiş Ona göre biçilmiştir Çünkü insan yalnızken katettiği yollardan Ne zaman geri dönse yeni bir haber getirir - Doğrusu kentlerden kentlere mektuplar da böyle sessiz gider - Ve dışardan biri geçse gözlerimiz ona dikilir Çok görmüşümdür iş hanlarındaki terziler Kapıları açık terziler de böyledir Biri merdivenleri çıkmayagörsün O çıraklar kalfalar yok mu Dişlerinde iğneler, iplikler Başlarını kaldırıp Hepsi birden göz kulak kesilirler. Her neyse Biz karı koca masada çalışırız Anjel yerde çalışır Nedense hoşlanır bundan, yerde çalışır Biraz da açık saçık giyinir - söylerim, dinlemez - Kürkleri bacaklarının arasına sıkıştırır Kızarsa donunu filan gösterir - söylerim, dinlemez - Yeni evlidir, kocası burada yoktur. Ruhi Bey derler bir adam vardır Ne bileyim işte, böyle bir adam vardır Cin gibidir, nereden geldiği bilinmez Dükkanın önünde durur Tam şurada dikilir Git dersin gitmez Bu kez de Anjel'e dönerim Anjel, derim, bak kızım Anjel - Söylerim, dinlemez - Yeni evlisin, kocan ne der - Hiçbir şey demez! Yeğeni vardır bir de Anjel'in Şu karşıki dükkanda çalışır On altı yaşlarında, çocuk Bir gün yakaladığı gibi Ruhi Beyi Tuttuğu gibi yakasından Gerisini sormayın daha iyi - Çünkü ben böyle şeyleri pek sevmem - Hep birden karakolluk olduk Bu olaydan tanırım işte Ruhi Beyi. Gene mi Evet, geliyor Seyrek de olsa geliyor Bakıyor bakıyor bakıyor yalnız Anjel desen öyle Bacaklarını dikmiş oturur Aldırdığı bile yok Ruhi Bey de artık fazla kalmıyor.
RUHİ BEY ANLATIYOR: BİR DÜĞÜN GÜNÜ VE SONRASI 
Kısacık bir gündü, bir iki dakikalık bir gündü Çocukların günü gibi bir gündü Kahverengi fotoğrafları vardı, bulanıktı Hiçbir şey açık seçik görünmüyordu Kocaman bir bahçe olmalıydı, orda burda Tavuskuşları olmalıydı, herbiri Öyle bir başına hiç kımıldamadan duruyordu Saniyeler sümbüller gibiydi Saniyeler sümbüller gibiydi dokunsam iki parmağım arasında akıyordu Kısacık bir gündü. Bir kişi bile yoktu Hayrünnisa ile ben vardım Seylan taşları ile işlenmiş bir iğne vardı Yansıyan kırmızılık taranıyordu güneşte Kan gibi parlıyordu Şöyle böyle hatırlıyorum Beni ölüme uğurlayan bir düğün günü Babamı hatırlıyorum Babamın ölümünü Kırbacıyla birlikte bir çam ağacına gömülü Annemsa odasında babamın Hasta yatağında Kımıldamadan yatıyor Pencerede sapsarı bir limon görüntüsü Duvarda rengarenk bir kırbaç koleksiyonu Hatırlıyorum Dişleri vardı Hayrünnisa'nın Hatırlıyorum Bir şeyler vardı, ortasından kesilir gibiydi Dişleri bembeyazdı Kesilen her şey bembeyazdı O dişleriyle vardı, ben yoktum Seylan taşlı iğnenin altındaydım, ben yoktum Hayrünnisa vardı, ben yoktum Üç gün üç gece geçti, ben yoktum On gün daha geçti,sonra ben günleri unuttum Bir kuşluk vaktini iyi hatırlıyorum İçerenköy'deki tozlu bir yolu Postacıyı Terziyi Oyanmış limonluğu Çiçek satan adamı Bir otobüs durağını iyice hatırlıyorum O yoktu. Ve bir sabah ben vardım Koskoca bir konağı bir başıma soydum Yer halılarını çıkardım, kalın kadife perdeleri Maun konsolu, Çin porselenlerini, gümüş takımlarını Hatırlıyorum Mineli pandantifleri çıkardım, altın zincirleri, pırlanta yüzükleri Büyük kristal avizeleri, sedefli koltukları Bursa çatmalarını, Beykoz koleksiyonlarını, minyatürleri Hepsini, hepsini bir bir çıkardım Tutkuyla çıkardım, şehvetle çıkardım Öfkeyle Kanını akıtaraktan konağın Hatırlıyorum Konakta o gece konakla kaldım.
BİR GENELEV KADINI VE...
Girdi Sırtında eski bir ceket vardı Bir yerlerden sızmıştı sanki, gün ışığı gibiydi Sarışındı Önce bir süre kapının önünde durdu durdu Gölgelendi, inceldi, beni gördü Pek önemsemedim Baktı, hiç konuşmadı Oysa bir İsa tasviri gibi uçumluydu, güzeldi Yer gösterdim, oturmadı Bir sigara yaktım, ona da verdim Aldı Sigarasını ben yaktım Kısa bir gülümseme yürüdü dudaklarından Benim dudaklarıma da geçti Çocuklar gibi kızardım Öteki kızlar gülüştüler Ben kendimi sevdim, güvendim Saçlarımı düzelttim, göğsümü biraz kapadım Bana elini uzattı, ellerimiz birbirine değdi Sıcaktı, inceydi, kıskanırım anlatmaya bu eli Ağır ağır odama çıktık. Girdi Açık pencereyi kapadım Perdeyi çektim Arkamı döndüm, yavaş yavaş soyundum Bileğimdeki saati çıkardım Sigaramı söndürdüm Tam o zaman.. Zaman da değildi belki Önce korkunç bir gözyaşı seli Sonra alabildiğine bir kayalık Kayaların üstünde bir kertenkele Ardından bir ormanın uğultusu Binlerce kanat sesi Sağ elinde bir bıçak Yok, hayır, bıçak da değildi Vuran, ezen, öldüren bir el Ve eller Ve dişler Kendimden geçtim. Bir daha gelmedi, hayır, bir daha hiç gelmedi Ama onunla ben Ne zaman istedimse o zaman yattım.
RUHİ BEY VE LİMONLUKTAKİ YANGIN 
Niye lmalı öyleyse Aşk mutlu bir sürgünlükse. Üvey annemdi benim, ben sarışındım On altı yaşındaydım, sarışındım Bulanık çıkmış fotoğraflar gibiydim, görünümsüz Yalnızdım, karışıktım Beni tanıyan kimseler yoktu Hiç yoktu İçime kapanıktım Büyük ağaçların altında Havuzun kırık taşları arasında Bilmezdim mutluluk nedir Bilemezdim Alıp başımı gitmek isterdim İsterdim ama, kalırdım Sanki kar yağışlarının ardından Uzun süren kar yağışlarının ardından Sevimsiz bir lunaparkta Kimsesiz bir atlıkarıncaydım. Bir limonluğumuz vardı, öğle saatlerinde Bazen o limonlukta uyurdum Karışık düşler görürdüm Yalnızlık? O bir başına kalırdı, ben bir başıma kalırdım Sanki hiç tüketilmeyen bir otobüs durağı Gibi kalırdım Bir gün İçeri girdi, uyanıktım Yarı uzanmıştım, uyanıktım Bir üşümüşlüğü tutuyordum yüzümde, uyanıktım Dudakları aralıktı, ben uyanıktım Öyle bir süre durdu, baktı O baktı ben de baktım Yanıma usulca uzandı Uzandığını görmedim, ama uzandı Dağıldı, uçuştu, bir gülüş gibi uzandı Önce şaşırdım Önce hiç kımıldamadım - Yalnızlık biraz azaldı - Saçlarımı sevdi, hiç kımıldamadım Bir biçim değildim sanki, bir nesne, bir şey değildim Biraz utandım Sokuldu bana iyice, bana sarıldı Dudaklarımı aldı, dudaklarımı taşırdı Köpüren sütler gibi taşırdı Köpükler içinde kaldım - Mevsim her zamanki gibi yazdı - Birden beyaz bacaklarını gördüm Sonra her şeyi gördüm O her şeyi ben ilk defa gördüm Ses çıkarmadım Ses çıkarmadım, köpüren sütler gibiydik Beni yeniden öptü, üstüne çekti beni Köpüren sütler gibiydik Limonlar beyazlandı Bir limondan başka bir limona geçtik Bir limondan başka bir limona geçtim Gözlerim süt gibiydi, sayısız gözlerim vardı İlk defa vardı Upuzun sürdü, kısacık sürdü Beni bıraktı Ayağa kalktı, saçlarını düzeltti Süt dindi Ama ben kaldım Çoraklar, çöller, tuzlu denizler gibi kaldım O gözlerini dikti bana - Ben suyun yanması gibi tuzda - Anlamsız, uzun Gizli, korunaklı Yüzüyle itermiş gibi ilk defa gördüğü bir yaratığı Yıllarca, ama yıllarca Baktı baktı baktı. Kimseye bir şey söylemedim Ama bir daha gelmedi Ne sevgi, ne nefret, ne önceleri bir şey duymadım Sadece gelsin istedim Uyanık bekledim Gelsin istedim Ama bir daha gelmedi. Anladım neden sonra Anladım kötülük olsun diye geldiğini limonluğa O bembeyaz dişleriyle yoktu, ben vardım Üç gündüz daha geçti, ben vardım On gün daha geçti, sonra ben günleri unuttum - Unutmak! ben büyüdükçe o benim çocukluğum - O yoktu Beni uyardı, beni yalnız bıraktı, anladım Çocukken vururdu, kanatırdı, ezerdi Bu kez de Anladım severekten Okşayaraktan yapmak istedi aynı şeyi. Üvey annemdi, ben sarışındım O da sarışındı Beni uyardı, beni yalnız bıraktı (Açık saçık giyinirdi, pek anlamazdım Dudaklarını ıslak tutardı, pek anlamazdım Şehvetle aralardı, bembeyaz dişlerini görürdüm Bembeyaz dişlerini görürdüm Bembeyaz Kalçalarını okşayaraktan tutardı.) O günden sonradır ki iyi tanıdım ben kanı. Bir gece uykudaydı bütün konak Gizlice bahçeye çıktım Yaralı bir hayvan gibi sürünerekten Sokuldum limonluğa usul usul Döktüm bir şişe gazı ve limonluğu yaktım.
KISA BİR NOT: KONAKTA SON GÜN VE.. 
Ve yıllarca sonra kadının ölüsünü Bir bulantı cenazesi gibi kaldırdılar içimden. O gece konağın bütün lambalarını yaktım Elimde bir içki şişesiyle ben Sanki bir insan şehrayini vardı da, ben Gecesiz bir sarışındım Gecesiz bir sarışındım ve işte Bütün kapıları açtım kapadım Kırdım parçaladım elime ne geçtiyse Biblolar mı olur, yağlıboya tablolar mı, kristal takımlar mı Elime ne geçtiyse Açtım pencereleri dışarı attım. Durmadan atıyordum, eşyalar bitmiyordu ki hiç Eşyalar bitmedikçe öfkeyle içiyordum Ve kinle İniltiler duyuyordum aşağıdan yukarıdan Ve bağrışmalar Ve çığlıklar duyuyordum bir de Tanıdığım artık ve bildiğim iyice Acayip hayvan seslerine benzeyen - Konak ki bir şimşekti de, elle düzeltilmişti sanki bir yağmur öncesinde - Uşaklar evlatlıklar birbirine giriyordu Birbirlerinden çıkıyordular Aralarına karıştım Boşaldım boşaldım boşaldım Ve bilirdim, biliyordum, süresiz bir sarışındım Başkalarını da çağırdım daha sonra Ve karşıladım. Oramlakarşıladım, en çok oramla Kapıda karşıladım, düşümde karşıladım Bir sürü adamlar geldi,o bir sürü adamla bir sürü kadınlar Nerde kim varsa işte bir bir geliyordular Mutsuzlar, umutsuzlar, uyumsuzlar Ellerinde paketlerle geliyordular - neler yoktu ki - İçkiler, çiçekler, pastalar Küçük küçük paketler, büyük büyük kutular. (Ah, ne de çok şeyleri vardır da, nasıl Hep böyle yerinde harcar bu kentsoylular.) Giysiler giysiler gene giysiler Fiyonklar, boncuklar, payetler Değerli - değersiz, sahici - yalancı Türlü türlü iğneler, yüzükler ve kolyeler Önce hep nasılsınızlar, lütfenler, oturmaz mısınızlar Denenmiş iç geçirmeler, gizliden bakışmalar Ve yaldızlı cümleler Bu pazar ne yaptınız? Hangi pavyonda? Sahi mi? İğreti kahkahalar, ucuzundan gülmeler Bacak bacak üstüne atmalar, yerlere uzanmalar Sigaralar içkiler Sonra gene içkiler, hiç bitmeyen içkiler Ve dudaklar ve gözler, ince uzun boyunlar Memeler, kalçalar, kıçlar, falluslar Ve yavaştan seviciler, ibneler Poz kesen jigololar. (Nasıl da vaktini bilirler her şeyin Ve vaktinde girişirler herşeye bu kent soylular.) Sabaha karşı duruldu her şey Gidenler, gelenler, yeniden gidip gelenler Duruldu konak Denizanaları gibi açıldı kapandı Sızanlar mı dersiniz, uyuyup kalanlar mı - Elle düzeltilmiş bir yağmur sonrası mı acaba - Bir ara yağma edildiydibütün kamçılar Ne kalmışsa kırıp dökmediğim Fırlatıp atmadığım Yağma edildiydi gümüş şamdanlar Saatler, konsollar, sehpalar Perdeler, avizeler, halılar. (Bilmezsiniz siz, bilemezsiniz Görseniz nasıl ince Nasıl da kibardırlar bu kentsoylular.) Kanadı kanadı kanadı o gece bütün konak Görkemli bir Kadın kaburgasını andıran konak Bahçede acı acı bağıran tavuskuşları. (Kim ne derse desin iyi bilirler kovulmayı da Azıcık sırıtırlar, azıcık da şakaya filan alırlar Ve usuldan ve bozmadan hiç durumlarını Çıkarlar kırıtaraktan dışarı Yalanla avunurlar, yalanla korunurlar Bilmezler utanmayı hiç bu kokuşmuş kentsoylular.) Yaktım konağı da o gece Bir daha, bir daha yaktım Yüzlerce, yüzbinlerce yaktım hiç usanmadan Aklımda bunlar kaldı sadece. Soluksuz sessiz Gölgesiz devinimsiz Bir Ruhi Bey olarak Ruhi Beysiz Kentin içine kadar sokuldum. Ağzımın içi zehir gibiydi Tuttum bir sigarayaktım Kravatımı düzelttim Ayakkabılarımı sildim Ve sordum: - Ben Ruhi Bey nasılım - Sahi siz nasılsınız Ruhi Bey - İyiyim iyiyim.
BİR OTEL KATİBİ 
Anlamadığım şu Ben neden bir otel katibiyim Eskiyim, renksizim, kimsesizim Yontulmuş kalemlerden, sosisli sandviçlerden iğrenirim Papazlardan, homoseksüellerden iğrenirim Kız kurularından ve saldırgan dullardan Ve yaşlı adamların sararmış dudaklarından Ve deli saraylılardan, onların aybaşı kokularından Kendimden kendimden Ve nedendir ki ben Sararmış bir sürahide kirli bir su gibi bekletirim. Günlerden ne? Pazartesi! İyi bilirim Ama gün nedir bilmem Çiylerle çiçeklerle çamlarla doldurulmuş gün Göğsü bir martı göğsü gibi denizlere değen Parklarda bahçelerde göz dolduran gün Bir çocuğun gözlerinden gözyaşı içen Sesini bir ayin gibi uzaklardan duyduğum Gün nedir. Kokular vardı ayrı ayrı, ben unutmuşum Hepsi şimdi bir otelin kokusu Kullanılmış çamaşırların ve bavulların kokusu Ve telefonların ve kapısı açık helaların Ve hasta soluklarının, tozlu yer halılarının Sabahlara kadar yanan ampullerin kızgın Birbirine karışmış, değişmeyen kokusu. Ruhunda kasvetin suyunu buldu Kimdir Olsa olsa bir otel katibidir Bir otel katibi her yerde bir otel katibidir Gözlüklü ve tedirgindir Hiç yıkanmamış gibidir, parmakları sarıdır Ön dişleri çürüktür, avuçları terlidir Yıllar var ki bir kumaş düşler kendine Ve bu yüzden olacak sanki biraz terzidir. Sorarım - ki otel katipleri sorar - bir terlik nedir Terliğin yenisi yoktur Geçmişi yoktur, geleceği yoktur Yeri ve kimliği zaten yoktur Bir terlik bir terliktir o kadar. Bilirim kötünün kötüsü bir oteldir burası Odalarında hamam böcekleri, sinekler Pis yataklar, lekeler, sararmış çatlak lavabolar Peki bir insan nedir Sorarım - ki otel katipleri sorar - Bir gün gittikçe ufalıyordum Düş müydü, gerçek miydi, iyi bilemem Oturmuş bir küvete kuruyup kayboluyordum. Şarkıcılar, sokak çalgıcıları gelir en çok Sokak kadınları, serseriler Evet, ara sıra Ruhi Bey de gelir Kan renginde gelir, yolunu şaşırmış bir böcek gibi gelir Sapından eğilmiş bir gelinciğin öğle uykusu gibi Çocuksu hafif Tam bizim otelliktir Sanırım elbisesiyle yatar, ayakkabılarıyla Sabah olunca erkenden kalkar Ve kalkar kalkmaz başlar içmeye, doğrusu pek anlayamam Uçak saatlerini sorar, lüks lokantaları sorar bir de Pek anlayamam Şu var ki, kendiyle eğlenir gibi sorar Elinde vapur tarifeleri, kataloglar At yarışı listeleri Yanaşır pencereye, ışığa tutar birer birer hepsini - Otel her zaman loştur - Bakar bakar bakar. Nemli bir havlunun yere bırakılışı gibi Çöker bir iskemleye sonra - Çoğu zaman böyle yapar - Sokağa bakar aralıksız Öyle bakar ki, sokakta bir şeyler olmuş sanırsınız Sanki bir cinayet işlenmiş, biri parasını çarptırmış Ya da terkedilmiş bir kadın yakalamış kocasını Bağırıp çağırıyordur gebe karnını göstererek Nerdeyse Hani nerdeyse polisler gelecek Nerdeyse Hani nerdeyse polisler gelecek - Gerçi her türlü olaya tanığızdır bu sokakta - Oysa işte Ruhi Bey Görerek bakmıyordur ki bir şeyler anlasanız İçer bardağındaki son yudumu da Topundan boşalan bir kurdele gibi Sarı bir kurdele gibi Çekip gider az sonra.
BİR OLAY: RUHİ BEY VE GÜLCÜNÜN ÖLÜMÜ 
Bir kara parçası sanır insan Düştü mü başı derde Kendini açık denizlerde. Şimdi bir kıyı bile değil Bir ufuk çizgisi bile değil Yalnızca ölü Sabaha doğru yağan karın altında Kıvrılmış kalmış Besbelli tutunmak istemiş boşluğa Kolları havada Sıkmış avuçlarıyla bir demet gülü Yayılmış gövdesine bir gülümseme Ve çevresine Taş binalara, karanlık pencerelere Kefeni kardan ve gülden. Polis arabası kapıya geldiği zaman Giyimevlerini, mezecileri, postaneyi geçerek geldiği zaman Arka sokaklardaki birkaç kiliseyi Cenaze levazımatçılarını ve Bin dokuz yüz yirmi sekiz modasına göre giyinmiş bir kadının bir anlık ölüsünü Geçerek geldiği zaman Bir kamyon et boşaltıyorken bir kasap dükkanının önünde, tam o zaman Yüzü sabunlu bir otel müşterisinin elinde traş makinesiyle Pencereden sarktığı zaman. Polis arabasını görmeden önce Her yanı aynalarla çevrili bir meyhanedeydim Sırçaları dökülmüş aynalarla Parça parça görüyordum kendimi Dışarda kar vardı, kirli kar Isınmak için konyak içiyordum - Isınmak için mi dedim, tuhaf - Dışarda kar vardı Saat dokuzu on geçiyordu, Balıkpazarı'nın her günkü sabahı Yıllardır hep aynı sabah İri bir kayabalığının içbükey karnı Ve binlerce, on binlerce kedinin hep birden Kente hiç uymayan bir yaratık gibi kımıldandığı O sabah. Polis arabası kapıya geldiği zaman Aynalıpasaj'ın düğmecileri, gömlekçileri Yüzükçüleri, bilezikçileri, tuhafiyecileri Dükkanlarını açık unuttukları zaman Ve dükkanların üstündeki heykelciklerin Bir yas törenine hazırlanır gibi Anlatımlarını değiştirdikleri zaman Balıkçıların balıkların karşısında en iyi durdukları zaman Ayakta çay içtikleri zaman Mermer masaların altından yorgun gövdeleriyle Çıktıkları zaman serserilerin Ve Pasaj temizlenmeye ve karlar kürenmeye başladığı zaman Masmavi iki yengeç gibi bakmaya başladığı zaman gözleri garson Vasil'in Tam o zaman. Polis arabası kapıya geldiği zaman Üç kişi siyah bir otomobilden indiler Üçü de sivildi, ellerinde çantaları vardı Ben meyhanenin penceresindeyim İçerde ve kar içindeydim Bir demet gül içindeydim Güle gömülüydüm Kana. Polis arabası gittiği zaman Demir kapının yanında ölü Gökyüzünü dönemecinin altında Ve yerde bırakmamak ister gibi sözünü Elinde bir demet gülle "Gül, gül!" diye acı bir bağırtıyı uzattığı güllerle Ipıslak saçlarıyla buzdan yatağına uzanmış. (O zaman ıhlamur ağaçları kardan görünmezdi. Gözlerim azalırdı, gizlenirdim. Babam koyu kahverengi çizmeleriyle karları ezer ezer ezerdi çakıltaşlarının ayaklarının altında oynaştıklarını duyuncaya kadar. Annem çatı katının yanındaki sivri kuleden gözlerini ayırmazdı, yeter ki gök kanasındı beyaz beyaz ve kocaman bir alabalığın karnı. Uşaklar bir köşeye sinerlerdi, hiç konuşmazlardı, bir kristal sürahi rüzgardan ürperir titrerdi. İniltiye benzeyen bir ses yayılırdı. Karanlığa yapışırdım, bir kapı karanlığına, bir duvar karanlığına, bir yokoluş karanlığına. Ölüm çok uzaklardaydı, o zaman çok uzaklardaydı ölüm.) Sordu Karla kaplı kirli bir cümle Başında kimler vardı? Bir, emekli postacı Hüseyin - Çok adres bildiği için adı pezevenge çıkan - İki, cenaze kaldırıcısı Adem - Çıplak kafalı, ön dişleri çürümüş - Üç, akordeoncu kadın - Hemen hemen hiç konuşmayan, saçları oksijele sarartılmış, Bizanslı bir kehribar taciri gibi şişman, yaşlı ve kızoğlankız - Ve sonra ötekiler Üç Horan Kilisesinin kapıcısı Çingene çalgıcılar, bademciler Lotaryacılar Bir iki garson En geride Çengelli iğne satan bir kız çocuğu. Ve onu kaldırdılar, ben gördüm İkinci konyağımı içtim bitirdim Demir Kapıdan çıkardılar ve gördüm Morg arabasına koydular Kapısını ittiler, kapı kapandı Taraklar, istiridyeler açıldı kapandı Çiçekler titreştiler Bir balıkçı balık doğradı ve tarttı Pencereden çekildim. Günlerdir ilk olarak güldüm, gülümsedim Yıllardır ilk olarak Sanki ilk gözyaşının tarihini buldum, üstünü çizdim. Ve sordu gene Ölümle kaplı o kirli cümle: Siz Ruhi Bey nasılsınız Ben Ruhi Bey nasılım Anladım anladım Ve şimdi iyi biliyorum artık nereye.
CENAZE KALDIRICISI ADEM 
Bir ölü nedir ki bir ölüm nedir Acıyla kirlenmektir, acıya sevinmektir. Siz bilirsiniz, isterseniz biraz gecikiriz Gelmesine geliriz, birazcık gecikiriz Ne kadar gecikirsek o kadar iyiyiz Ben o kadar iyiyim. Bir zamanlar hamaldım, çelenk taşırdım En güzel çiçekleri ben sırtımda taşırdım Caddelerden geçerdim, büyük vitrinlerin önünden Serlerden bahçelerden güne damlardım Renklere karışırdım, kentin ışıklarına İçinden soyulan bir portakal gibi Kendi içdenizlerimi öper okşardım Süslenmiş gibi olurdum Kokular içinde kalırdım. Sonra bir gün çağırdılar Sonra bir gün beni gene çağırdılar Artık hep çağırdılar, dört kişi olduk Dört kişi gerekliydi, dört kişi olduk Ölüleri gördük, ölüler koltuktaydılar Ölüleri gördük ölüler yatakta Ölüler giyinik, ölüler çıplak İşte biz dört kişi buna alıştık Bizi alıştırdılar. Omuzlarım kesik kesiktir, nasırlıdır Her zaman bir ölü vardır omuzlarımda O kadar ölü vardır ki her yanımda benim - Ölüler içindeyim! ölüler içindeyim! - Örneğin bir bardak su içsem bir ölü kayar şuramdan Su içmeyen bir balık gibi kayar Ölülere takılmış bir uçurtma gibiyim Biraz öyleyim. Ve otel müşterileri, onlar En inandırıcı ölülerimdir benim Her biri biri ölümü her gün yeniden yaşar Camlara yapıştırılmış yüzler gibi - Unutmak utanmaktır, siz bilirsiniz - Hüzünsüz, anlatımsız, soğuk Akşamüstü rengidedirler ve yorgundurlar. Siz daha iyi bilirsiniz, Hıristiyanları soyarlar Ölüleri çıplaktır onların Ne yalan söyleyeyim görünce huylanırım Yeni ölmüş genç kızlar yeni doğmuş çocuklara benzerler Görünce huylanırım Bunu karıma da anlatırım, su dökünürüm Adım mı, Ademdir, iyi adamımdır. Karıma anlatırım ya, size de anlatırım Bir gün bir ölü kaldırdık, Aşkenazlardan Heni şu Leh Yahudilerinden işte Gözleri o kadar mavi olan, mavi bir suda yüzer gibi gövdesi Saçları tütün rengnde Her neyse, uzatmayalım, bir de baktık ki ölünün arka cebinde Dolarlar, marklar, sterlinler Önce paylaşmayı düşündük, yalan söylemeyeyim Götürüp geri verdik az sonra Götürüp geri verdik, yüz lira aldık Hepsi hepsi yüz lira Bir gün bir ölüye asılı iki torba Torbalar kalçalara inmiş, askılar omuzlarda İçleri altın dolu Ölüyse bir okcakarı, Ermeni Çoluk çocuğu Elbette geri verdik altınları da. Ve genç bir kız ölüsünden ametist bir kolye çıkardım Doğrusu sakladım onu gizlice Karımdan bile sakladım, karımdan Niye mi sakladım, uğurdur diye. Bir karım, iki çocuğum, dört kişiyiz Kimseler bizimle konuşmaz Mahallede kahveye çıkmam, anlarsınız Giderek alıştım içkiye de Demin de söyledim ya, iyi adamımdır Benden kötülük gelmez İnanır mısınız, bir gün gene bir ölüyü kaldıracağız Tam kaldıracağız, birden farkına vardım Adam düpedüz yaşıyor Oysa raporlar filan tamam Buzluğa girdi mi o anda işi bitik Başında mirasçılar yas giysileri içinde Dedim ya, birsden farkına vardım Evet, o gün bugündür yaşıyor Cihangir'de oturur, zengindir Bir iki kez evine de uğradım Beni pek sevmez. Ne de olsa herkes biraz ölüdür Otel müşterileri en önde gelir Kendileri soyar kendilerini kendileri giydirir Büyük kentlerin büyük tabutlarıdır oteller Nedense işte onlar gökyüzüne gömülür. Bu sabah on birde bitirdim işimi Gidip uyuyacağım Belki de Ya karımla ya da Bir başka ölüyle yatacağım.
ACABA 
Dönelim Döndürsün bizi Kalbin akıp giden bulutlara benzeyen sesi Yağmursuz bir yağmura açılmış kapılardan Ve akılda kalan bir yokuştan Ve yalnız çocuklara özgü o sonsuz sinema koltuklarından Ve çocukluktan Dönelim Dönelim mi biz Gençlikten, oralardan Mutluluğu bir kabuk gibi saran mutsuzluklardan Dönelim mi acıya Acıya, büyük acıya Ve soralım mı acaba Ey büyük yalnızlık! insansan eğer Bir kaya Dalgalar yalarken onu O bakarken kaskatı kalabalıklara Ah, kalbin bulut bulut akan sesi. Bütünüyle bir semte benziyor Ruhi Bey Binlerce, on binlerce kedinin hep birden kımıldadığı Kedilerden örülmüş birsemte Ve soğuk bir tuvalde yerini bulamamış renkler gibi Soğuk ve ayakta tutan çelişkileri Bir görünümden bir başka görünüme kolayca sıçranan Her şeyin, ama herşeyin çok dıştan farkedildiği Eh belki de bir satır fazlalığı ya da bir satır eksikliği Belki de genç bir şairden ödünç laınan. Yürüyor mu, yüremeyi mi düşünüyor Ruhi Bey Düşünmesi daha mı sonra koyuluyor yola Nereye gidecek ama, nereye varacak sanki Yoksa bir oyun tadı mı buluyor bunda Oyundan atılmaktan korkmayan bir oyuncu gibi Boşvermiş de sanki oyunun kurallarına Üstelik son bölümde, perdenin kapanmasına Azıcık vakit kalmış Ya da vakit var daha. Ama ne çıkar Gövdenin yazgıya başkaldırması mı Ruhi Beyin Başkaldırması mı yoksa Vaktinden önce anlamanın şaşkınlığı mı Vaktinde anlamanın sevinci mi Ya da biraz geç kalmanın O gereksiz tedirginliği mi Hangisi Ama belli ki sonundayız her şeyin En sonunda.
DÜŞLÜYOR ÖLÜMÜNÜ RUHİ BEY 
Niye ölmemeli öyleyse Yaşamak mutlu bir devinimse. Ölüsünü bekliyor Ruhi Bey Bir yanda Ruhi Bey bir yanda ölü Ve görmemek ister gibi ölüyü Oturmuş bir iskemleye. Ben ki bir ölüyü beklemekle geçirdim geceyi Bir ölüyü ve ölünün bütün inceliklerini. Getirdiler beni sayrılar evine bir sabah Asansörle yukarı çıkardılar Tertemiz bir yatağa yatırdılar - ben böyle istedim böyle oldu - Oda numaran 283'dü aklımda doğru kaldıysa Pencereden tepeler görünüyordu, bulutlar ve birtakım kuşlarla devinen tepeler Yakınımdan geçiyordu bazı kuşlar da Beyaz bir saat asılıydı duvarda. Duvarın her yerinden Bembeyaz saatler asılıydı Ve her şey o kadar beyazdı ki, ayrıntılar Yılların eklem yerlerini gösteriyordu sanki Ve bütün eklem yerlerinde koskocaman bir ölü Ruhi Beyin ölüsü Hepsi de ur gibi beni Sarmıştı ur gibi Ruhi Beyi O gün sigara içtim akşama kadar - İkinci gün aldılar sigaramı - Ve saatler biraz sarardı Sarardı bütün ayrıntılar. Ve otuz sekizin altına düşmedi ateşim Yataktan kalkamadım O gece uyuyamadım sabaha kadar Koridorlarda ayak sesleri, bağrışmalar Kapı gıcırtıları ve acayip sesler Bilmem böylece kaça çıktı beklediğim ölüler. Üçüncü gün kan şişeleri, tüpler, serumlar Doktorlar, hastabakıcılar Aralıksız girip çıkmalar Gidip gelmeler Tepelerden pencereye akan kuşlar Pencereye sıvanan kuşlar Ve benim mutluluğumun altında Kararıp yitti bütün ayrıntılar Bir daha görünmedi Ve artık hiç görünmeyen Şişeler, tüpler, serumlar. Ve o gün ilk defa ölüsünü gördü Ruhi Bey Soğumuşgövdesini gördü Donuk gözlerini, durmuş kalbini Gördü neye benzerse bir ölü. - Ben Ruhi Bey nasılım - Mutlusunuz Ruhi Bey. Yarın gazetelerde çıkacak ilanlarım Ruhi Bey öldü Bu ölüm töreninde mutlaka bulunacağım Bir daha görmek için ölümü Çelenkler yığılacak avluya Ki benim sayısız ölülerime Yaldızlı yapraklarını kıpırdatarak bakacaklar Sevgiyle Ve babam elinde gümüş kırbacıyla Bir başına bir ölü Annem bir limon görüntüsünün önünde giyinmiş ölümlüğünü Ölüler halinde duracak onlar da Dışımdaki ölüler, içimdeki ölüler Bir alaşım halinde, donuk güneşin altında Ve benim mutluluğumun altında Akıp gidecek bütün kötülükler Ölümün armaları gibi Akıp gidecekler en sonunda Niye ölmemeli öyleyse Yaşamak mutlu bir devinimse.
KORO 
(Çiçek sergicisi, meyhane garsonu, meyhane patronu, kürk tamircisi Yorgo, Hayrünnisa, genelev kadını, otel katibi, cenaze kaldırıcısı Adem, akordeoncu kadın, emekli postacı, vb.) Çelenklerimizle geldik, yoktunuz Ara sokaklarda, pasajlarda aradık, yoktunuz Meyhanelere baktık, otellere sorduk, yoktunuz Nerdesiniz, Ruhi Bey?
RUHİ BEY 
O kadar bekledim ki, geliyorum Ölümümü bekledim, geliyorum Bir ölüyü ve ölünün bütün inceliklerini Bekledim geliyorum. Ben Ruhi Bey, mutlu olan Ruhi Bey Ölümü gömdüm, geliyorum Bir sonbahar günüydü, geliyorum Güneşler buz gibiydi, geliyorum Ve bütün kötülükler Ölümün armaları gibiydi Size anlatırım, geliyorum. Hepsini, hepsini gömdüm, geliyorum Havuzun kırık taşlarını - siz bilmezsiniz - Limonluğu ve kırmızı konağı - siz bilmezsiniz - Aynalarda kendini seven Ruhi Beyi - siz bilmezsiniz - Ve bildiğiniz Ruhi Beyi -ya da pek bilmediğiniz - Gömdüm ben, geliyorum.
KORO 
İyi biliriz sizi biz, iyi biliriz Nerdesiniz Ruhi Bey.
RUHİ BEY 
hepsini, geliyorum Bütün ölülerimi gömdüm, geliyorum.
KORO 
Peki ya sonuç, Ruhi Bey, ya sonuç Biz sizi tanımaz mıyız Siz ne yaparsınız bundan sonra, biz ne yaparız Bir bütünün parçalarıyız, bir bütünün parçalarıyız.
RUHİ BEY 
Sonuç mu dediniz, ne dediniz, ne dediniz Sonuç hiç gömülür mü, geliyorum Ben yalnız ölülerimi gömdüm, geliyorum.
KORO 
Doğrusu anlamıyoruz Ruhi Bey Her insan biraz ölüdür Biz ki bir bütünün parçalarıyız, biliriz Her insan biraz ölüdür.
RUHİ BEY 
İnsan yaşıyorken özgürdür Yaklaştım iyice, geliyorum.
KORO 
Her insan biraz ölüdür Biz de biraz ölüyüz.
RUHİ BEY 
Ölüler ki bir gün gömülür İçimizdeki ölüler, dışımızdaki ölüler İnsan yaşıyorken özgürdür İnsan yaşıyorken özgürdür.
(1976)

Doğru cevabı satranç olan bir bilmecede geçmeyen geçmeyen tek sözcük hangisidir?

Ben düşünmekten yoruldum, benim yerime de düşünür müsün? Benim yerime ilgilenir misin insanlarla, yalanla, ihanetle, yalnızlıkla? Geceleri birdenbire bastıran sağanak yağışlı korkuları alır mısın yamacımdan? Gündüz gözüyle sevemiyorum kimseyi. Yüreğimdeki bu düğümü çözebilir misin?...Jack Kerouac

Doğru cevabı satranç olan bir bilmecede geçmeyen geçmeyen tek sözcük hangisidir?
-Bir an düşündükten sonra cevap verdim”satranç sözcüğü”
-Tam üstüne bastınız dedi Albert Yolları Çatallanan Bahçe konusu zaman olan uçsuz bucaksız bir bilmece ya da mesel;bu çok gizli nedenden ötürü zaman sözcüğü geçmiyor.Bir sözcüğü hiç kullanmamak,onun yerine yetersiz benzetmeler ve dolambaçlı anlatım yollarına başvurmak onu vurgulamanın belki de en etkili yoludur...Jorge Luis Borges


İnsanlar beyinleri satın alabilir ama dünyadaki milyonlarca kişi aşkı satın alamıyor. İnsanlar, bedenleri baskı altında tutarken, yeryüzündeki bütün iktidarlar bir araya toplanıp da aşkı dize getiremiyor. İnsan, bütün ulusları fethetmiş olsa bile, ordular bir türlü aşkı fethedememiştir. İnsan ruhunu zincirleyip prangaya vurdu, lakin aşkın karşısında baştan aşağı çaresiz kaldı. Saltanatında hazinesinin bütün görkemi ve ihtişamıyla hükmetse de, aşk yanından geçip gittiğinde insan yoksul ve perişandır. Şayet aşk yanında durursa, en fakir virane bile sıcaklık, hayat ve renkle ışıldar. Aşkın bir dilenciyi kral yapacak büyülü kudreti vardır. Evet aşk beleştir, başka bir atmosferde mesken tutmaz. Özgürlükte kendisini çekinmeden, bol bol, bütünüyle sunar...Emma Goldman



Yalnız


Haykıran kargalar
Darmadağın uçuşuyor kente doğru:
Neredeyse yağacak kar
Yeri yurdu olanlara ne mutlu!
Donmuş kalakaldın,
Hanidir gözlerin arkada!
Boşuna kaçışın, ey çılgın,
Kıştan uzaklara!
Dilsiz ve soğuk binlerce çöle
Açılan bir kapıdır dünya!
İnsan senin yitirdiğini yitirse
Bir yerlerde duramaz bir daha!
Sen şimdi solgun, sarı
Kış gurbetlerine lanetli,
Hep soğuk gök katlarını
Arayan bir duman gibi.
Uç git kuş, söyle ezgini
Issız çöl kuşlarının sesiyle!
Göm, gizle, ey çılgın, kanayan kalbini
Buzların, alayların içine!
Haykıran kargalar
Uçuşuyor kentten yana, dağınık:
Nerdeyse yağacak kar
Yeri yurdu olmayana çok yazık!  
 Çeviri: Behçet Necatigil

Akşamüstü Gölgeleri

Çektiğim acılar varlığımın inşasının irili ufaklı parçalarıdır.Sadece düşünmek var etmez.İnsanın duygularını,ruhunu ve hatta zekasını geliştiren asıl öğreticiler acılardır. O halde varım çünkü acı çekmekteyim. Doğduğum günden beri anlatmak istediklerim var ve elbette asla anlatamayacaklarım ve anlatıyor gibi yapıp asla anlatamadıklarım. Önce akciğerlere değen oksijenin yakıcılığı ile başladı ilk acılar,sonra dünyanın anlamsızlığını düşünüp duran beynimin kıvrımlarındaki elektrik çarpmalarıyla. Doğduğumu anımsıyorum,ölümü ise düpedüz hatırlıyorum. Bir insan doğduğunda göz yaşları dökülür, sevinçten.Öldüğünde göz yaşları dökülür, üzüntüden. Yani hayat boyunca değişmeyen tek şey gözyaşlarıdır.Ve yeryüzünde göz yaşları sonsuzdur. Biri ağlamaya başladığında bir başka yerde bir başkasının göz yaşları diner. Biri doğarken bir başkasının öldüğü gibi. Geriye kalan sadece göz yaşları ve hiçliktir. Ve arada ağzımızda bir ömür dolandırıp durduğumuz onca laf, kağıtlara döktüğümüz onca kelime sadece bir tür duygu kalabalığıdır. Tutsaklığımızdan kurtulmaya çalışmanın beyhude uğraşlarıdır bunlar. Asla gerçekten bir şey anlatılamaz, ancak bir şeyin hayali anlatılabilir, kendisi değil. O yüzden anlatmaya değil, anlatmamaya bakarım. Anlatma derdinden çok anlatmamanın zevkine kurulurum. Ama yine de hiç susmam, eğer bir gün susarsam, bu artık söylenecek hiçbir şey kalmadığı içindir, her şey söylenmiş, hiçbir şey söylenmemiş olsa bile. 

Nasrettin Hoca'dan Ders


Nasrettin Hoca’yı bir köye vaaz ve nasihat için davet ederler. Kararlaştırılan gün köye gelen Hoca, ”Bir kese altın verirseniz konuşurum, yoksa döner giderim.” der. Çaresiz herkesten para toplayıp, denkleştirip bir kese altını Hoca’ya verirler. Çok güzel bir konuşma yapan Hoca, konuşmanın sonunda giderken aldığı bir kese altını iade eder. ”Madem geri verecektin niye istedin” diye sorulunca Hoca, ”Para ödediğiniz için dikkatle dinlediniz. Birincisi bu. İkincisi de; cebinde para oldu mu insan bir başka konuşuyor” diyerek harika iki ders daha verir.

24 Ocak 2016 Pazar

Gelecek nesilleri değil, gelecek seçimleri düşünen politikacılarımız bu tablonun ressamlarıdırlar.

ANISINA...

İçinde








Denizlerimiz var, güneş içinde;
Ağaçlarımız var, yaprak içinde;
Sabah akşam gider gider geliriz,
Denizlerimizle ağaçlarımız arasında,
Yokluk içinde.

Bağışlayıcılık sizin kendi zihinsel iyileşmeniz içindir



Siz öfkeli, üzgün, ya da korkan kişi de değilsinizdir. Can sıkıntısı, öfke, üzüntü ya da kor­ ku "sizin" değildir, onlar kişisel değildir. Onlar insan zihninin koşullarıdır. Onlar gelir ve giderler. Gelip giden hiçbir şey siz değildir...Eckhart Tolle
 
‎Zihninizde affedilmez bile olsa sizi yaralayanı bağışlamalısınız. Hak ettiği için değil, siz acı çekmek, size yapılanı her hatırlayışınızda kendinizi bir kez daha yaralamak istemediğiniz için bağışlayacaksınız.
Başkaları size ne yapmış olursa olsun kendinizi sürekli hastalıklı hissetmek istemediğiniz için affedeceksiniz.
Bağışlayıcılık sizin kendi zihinsel iyileşmeniz içindir...
Don Miguel Ruiz



22 Ocak 2016 Cuma

Beri Gel


Beri gel, daha beri, daha beri. Bu yol vuruculuk nereye dek böyle? Bu hır gür, bu savaş nereye dek? Sen bensin işte, ben senim işte. Ne diye bu direnme böyle, ne diye? Ne diye aydınlıktan kaçar aydınlık, ne diye? Topumuz bir tek olgun kişiyiz, bir tek, ne diye böyle şaşı olmuşuz, ne diye? Zengin yoksulu hor görür, ne diye? Sağ soluna yan bakar, ne diye? İkisi de senin elin, ikiside, peki, kutlu ne, kutsuz ne? Topumuz bir tek inciyiz, bir tek. başımız da tek, aklımız da tek. Ne diye iki görür olup kalmışız iki büklüm gökkubbenin altında, ne diye? Sen habire gevele dur bakalım, habire 'usul boylu birlik çam ağacı' de, sonu nereye varır bunun, nereye? Şu beş duyudan, altı yönden varını yoğunu birliğe çek, birliğe. Kendine gel, benlikten çık, uzak dur, insanlara karıl, insanlara, insanlarla bir ol. İnsanlarla bir oldun mu bir madensin, bir ulu deniz. Kendinde kaldın mı bir damlasın, bir dane. Erkek arslan dilediğini yapar, dilediğini. Köpek köpekliğini ede durur, köpekliğini. Tertemiz can canlığını işler, canlığını. Beden de bedenliğini yapar, bedenliğini. Ama sen canı da bir bil, bedeni de, yalnız sayıda çoktur onlar, alabildiğine, hani bademler gibi, bademler gibi. Ama hepsindeki yağ bir. Dünyada nice diller var, nice diller, ama hepsin de anlam bir. Sen kapları, testileri hele bir kır, sular nasıl bir yol tutar, gider. Hele birliğe ulaş, hır gürü, savaşı bırak, can nasıl koşar, bunu canlara iletir.

Bilge ve Köpek

 Bilge bir adam bir göletin başında oturmaktadır. Dikkatini, susuzluktan kırılan bir köpeğin, devamlı olarak gölete kadar gelip, tam su içecekken kaçması çeker.
Dikkatle izler olayı. Köpek susamıştır; ama, göle geldiğinde sudaki kendi aksini görüp korkmaktadır; bu yüzden de suyu içmeden kaçmaktadır.
Sonunda köpek dayanamayıp kendini gölete atar ve kendi aksini görmediği için suyu içer.
O anda bilge düşünür: "Benim bu olaydan öğrendiğim şu oldu," der.
"Bir insanın istekleri ile arasındaki engel çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkuları, kendi içinde büyüttüğü engellerdir. İnsan bunu aşarsa istediklerini elde edebilir."
Ama biraz daha düşününce aslında gerçek öğrendiği şeyin bundan farklı olduğunu görür. Asıl öğrendiği şey, insanın bir bilge bile olsa bir köpekten öğrenebileceği bilginin var olduğudur.

Gülümse


Kalplerde yaşayan asla ölmez...Anneannemle dedem neredeyse yarım yüzyıldır evlilerdi. İlk karşılaştıkları andan beri kendi oluşturdukları bir oyunu oynuyorlardı. Birbirlerinin bulması için sürpriz bir yere "Gülümse" kelimesini yazıp bırakırlardı. Evin içinde bu kelimeyi yazıp sırayla bir yere bırakırlar, kelimenin nerede olduğunu bulan hemen kendisi de yeni bir gülümse yazıp başka bir yere saklardı. Bir sonraki yemeği kim hazırlarsa "Gülümse" kelimesini una ve şekere bulayıp bekletirdi. Anneannemin tadına doyulmaz muhallebilerini yediğimiz verandaya bakan pencerede de bu kelime yazılıydı. Banyodaki aynanın buharlı yüzeyine "Gülümse" yazmışlardı. Böylece her banyodan sonra aynada "Gülümse" beliriveriyordu. Ayakkabılarının içinden, yastıkların altından, araba koltuğu üzerinden, dolapların içinden kısaca hangi taşı kaldırsanız altından "Gülümse" çıkıyordu. Bu gizemli kelime herhangi bir mobilya kadar evlerinin bir parçası olmuştu. Anneannemle dedemin oynadığı bu oyunu takdir etmem yıllarımı aldı. Şüphecilik gerçek sevgiye (saf ve uzun süreli) inanmamı engelliyordu. Öte yandan büyükannemle dedemin ilişkisi beni hiç şüpheye düşürmemişti. Sevgiyi günlük hayatlarına taşımışlardı. Bu oynadıkları oyun flört etmenin ötesinde birşeydi, yaşam tarzları olmuştu. Anneannemle dedem her fırsatta birbirlerinin ellerini tutarlar, mutfakta bile bir anı çalıp birbirlerine küçük bir öpücük kondururlardı. Anneannem bana dedemin ne kadar tatlı olduğunu ve gittikçe yakışıklılaştığını söylerdi. Daha sonraları yaşantılarına birdenbire kara bulutlar çöktü, anneannem meme kanseri olmuştu. Hastalık ilk olarak bundan on yıl önce ortaya çıkmıştı. Dedem her zaman olduğu gibi karısının yanından hiç ayrılmadı. Odadan dışarıya çıkamayacak kadar hasta olduğunda gün ışığını daha iyi hissedebilmesi için odanın rengini sarıya boyattılar. Daha sonra kanser atak yaptı ve anneannemi kaybettik. Anneannemin çiçeğinin üzerine de "Gülümse" yazıldı. Cenazeye gelenler yavaş yavaş azalınca dedem anneannemin başına doğru eğildi, derin bir nefes aldı ve şarkı söylemeye başladı. Büyük bir vakarla ve huzurlu bir insanın gülümseyen yüzüyle Yasin okumaya başladı. Her ne kadar üzüntüyle sarsılmış olsam da bu anı unutamıyorum. Onların derin sevgisini her ne kadar geç anlamış da olsam bu sevginin güzelliğine tanık olma şansına ulaştım. G-ü-l-ü-m-s-e: Seni ne kadar sevdiğimi bilemezsin. Teşekkürler, anneanneciğim ve dedeciğim. Bunu anlamama yardımcı olduğunuz için teşekkür ederim. Kalplerde yaşayanlar asla ölmezler.

Seni ilk görüyordum


Deli otlar gibiydin. Gövdeni daha tanımıyordum. Öğrenilecek bir ders gibi olan gövdeni. Dünyamıza düşmüştün. Bir suyu çevirmiş, bir yarı düzeltmiş gelmiştin. İtmiştin bunluğu, ezinci. Kulluğu sürmüştün. Yakın, yabanıl bir aşk koymuştun. Kalmıştın. Bir taşlıktın yürünen, keçiyollarıydın bizim bu ıssız bu yalnız dünyamızda. Daha duvarlarını çıkmamıştın. Koymamıştın sınırlarını. Göğünü buruşturmamıştın. Buraların taşlı, kusursuz Girit evleri gibi beyazdın. Sendin. Seni ilk görüyordum. Pruvamıza vuruyordu deniz. Yüzün düşmüştü. Geçmişti çaylaklar. Yunuslar köpürtmüştü suları. Bir yalazdı gövden. En eski cumhuriyetlerdi. Açık kapıları. Böyle sürdü durdu beyazlığın gecemde. Çıktı isli sokaklara. Kapalı evleri açtı. Karıştı dünyanın kalabalığına. Tanyerinin tuttu elinden.
Yeni bir aşk adınaydı gövden..”

Güzel Irmak