22 Temmuz 2017 Cumartesi

Kültür Antropoloğu ATATÜRK…

Dünya tarihi sadece bir sıfatı Mustafa Kemal’e vermiştir. Başka dünyada hiçbir liderin alamadığı bir sıfattır bu hangi sıfat mı? Ne dersiniz? Evet Başöğretmen diyen var aranızda, hoşgörülü evet biliyorum hepsi gönlünüzden geçen sıfatları ATATÜRK’ün ama soruyorum sizlere bir insan doğumundan ölümüne kadar ya bir askerdir, ya bir devlet adamıdır ya çevrecidir ya tiyatrocudur ya sanatçıdır ya arkeologdur bir şeydir. Ama bunların hepsi birden olabilen dünyadaki tek lider Mustafa Kemal ATATÜRK olduğu için dünyada “kültür antropoloğu” sıfatı verilebilen tek lider Mustafa Kemal’dir.

            “Kültür Antropoloğu” nedir ne değildir uzun uzun başınızı ağrıtmayacağım. Hadi gelin 5 Mayıs 1935, Ahlatlıbel’e gidelim. Ahlatlıbel Ankara yakınlarındaki kazıların başladığı yer biliyorsunuz. Bütün arkeoloji kazılarının yapılma emrini veren Mustafa Kemal, müzelerin açılma emrini veren de Mustafa Kemal. Ama bugünkülerde olduğu gibi açın, kazın, imza; öyle değil. Nasıl yetişmiş inanın, 25 yıllık araştırmacıyım hiç anlamadım. Bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor iki kere gidiyor, Konya‘da Asar kazıları başlıyor başında, birde bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları başlamış başında, toprak alıyor, ölçüyor, biçiyor. “Ya ne yapıyor Mustafa Kemal” diyorlar. Çankaya’ya gidiyor, Çankaya’da üç gün üç gece hiç uyumadan; uyumamak için alnına ıslak bezler koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar ediyor bir heyecan bir telaş. Üç gün sonra “gelin diyor Ahlatlıbel’e gidiyoruz”. Hemen geliyor diyorki “arkeologlar toplanın”. Biliyorsunuz başlarında en büyük arkeoloğumuz Zübeyir KOŞAR var. Bu Zübeyir KOŞAR’ın bir e bir anısıdır. Toplanıyor ve diyorki Mustafa Kemal heyecanla; “kazdığınız yer yanlış, şurayı kazmanız gerekir”. Yabancı arkeologlar “el insaf paşam, anladık iyi askersin iyi devlet adamısın ama yani bu işte bizim işimiz niye karışıyorsun” der gibi aralarında birkaç şey oluyor ama emir büyük yerden. Başlıyorlar Mustafa Kemal’in gösterdiği yeri kazmaya. Sonuç mu? Bütün bulgular ordan çıkacaktır. İnat uğruna, kendi ceplerinden öder ve kendi dedikleri yeri kazarlar hiçbir bulguya rastlamıycaklardır.

Bunun üç gün sonrası, ATATÜRK Galip ARCAN’ın yazdığı “Sırat Köprüsü” adlı piyese davetlidir. Davetiyede böyle yazar piyesin başında mutludur biraz sonra sinirlenmeye başlar bir müddet sonra bitince “bana Galip ARCAN’ı çağarın!” der. Galip ARCAN gelince “bu piyesi siz mi yazdınız? “der. “Evet paşam ben yazdım”. ”Hayır, bu bir Bolunun Flor Doranj adlı boldvilin’in aynen çevirisi neden bunu belirtmediniz hakkınızda soruşturma açtırıyorum” diyecektir. Buna benzer pek çok anıyı da okuyunca ne dedim biliyormusunuz. Samimi konuşacağım inanın sizlerle. Dedim ki “a be Atam boldvilin’e varıncaya kadar ne zaman okursun? ne zaman kafanda tutarsın”. Ve o sırada ne yaptım biliyor musunuz? Yirmi yıllık araştırmacıydım, ATATÜRK’le iddiaya girmek gibi, dedim “senin başında durmadığın ilerletmeye çalışmadığın bir alan bulmak benim boynumun borcu olsun”.

            O sırada da “Sanat ve ATATÜRK” adlı araştırmamı yapıyorum baktım resimde Türk tarihinde ilk resim sergisini o açıyor, heykelde dinin etkisini kaldırıyor ama karşıma yedinci sanat dalı geldi. Ne? Sinema. dedim “herhalde burda iddiayı kazandım”. Hey hat, baş yönetmen Cezmi AR, başrolde Mustafa Kemal, film çekiyorlar. Ve Cezmi Ar Mustafa Kemal’e tabi Cumhurbaşkanı ya diyemiyor şöyle dur böyle dur diye diğer oyunculara şiddetle bağırıyor. Atatürk “Gel Cezmi gel, burda başkomutan sensin. ben bu işi bilmem. Önemli olan işin iyi çıkması. Bana da aynı şiddet ve hiddetle bağıracaksın” der. Cezmi AR hayatının son günlerinde “ben bir daha asla öyle bir oyuncuyla çalışmadım” diyecektir.

            Yıl 1937, Münir Hayri EGELİYLE odalarına çekilirler. Çankaya’ da ne mi yaparlar? ATATÜRK bir film senaryosu yazmıştır, adını da koymuştur; “Ben bir İnkilap Çocuğuyum” dur adı. Kendi yazdığı film senaryosunu Münir Hayri EGELİ çekecektir, ATATÜRK oynayacaktır. Ama yıl 1937 dir, ömrü vefa etmemiştir. Derim ki haydi filmciler bulun bu senaryoyu filme çekin pokemondan çok daha faydalı olacağına ben kesin gözüyle bakıyorum.

            Bu arada ATATÜRK’ün her şeyi iyide ben iddiadan vazgeçtim, tamam dedim. Kesinlikle iddia falan yok artık, iddiayı Mustafa Kemal kazandı ama merak ediyorum nasıl yaptı diye. Asıl sır nerde? O sırada en büyük lider eleştirmeninin sözü geldi elime. Liderleri çok sıkı eleştiren bir eleştirmen diyorki ATATÜRK için “Liderler içerisinde eleştiri acizliği yaşadığım tek lider Mustafa Kemal’dir. Çünkü bütün Rönesans, bütün reform, bütün aydınlanma çağı etkinlikleri bir adamın kafasında toplanmış, bir çağa sıran etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük bir mucizedir en büyük radikal Mustafa Kemal’dir”. Bunu biz demiyoruz dünyanın en büyük lider eleştirmeni diyor.

            Peki, tamam laf iyid e diyorsunuz ki; laflar karın doyurmuyor. Esas sır nerde çok merak ediyorum. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın başında harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim arkeolojik kazılara gidiyor, tren raylarının genleşme hesabını yapıyor, Ankara’daki caddelerin ne kadar mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, E on yılda bunların hepsi peki nasıl? Ben esas sırrı nerde buldum biliyor musunuz? Onun bir sözünde. Ama bu bence, ve dedim ki bu sözü okuyunca keşke şu karga kovalamasını kafalarımıza yerleştireceklerine şu sözünü yerleştirselerdi herhalde Türkiye çok farklı biyerde olurdu şu anda. ATATÜRK diyor ki” Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım”. Esas sır bence burada. Çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini kitaplara verdiği için 35 yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında cumhurbaşkanı, 46 yaşında dünyada pek çok reformist var ama hiç biri dile dokunabilmeyi cesaret edememiştir; dile dokunabilen tek reformist Mustafa Kemal’dir. İşte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak tarihimize geçecektir Mustafa Kemal.

İlknur KALIPÇI

Yeşil Gece


"Bir bilgiye göre Türkiye Devleti'nin kurucusu Atatürk, beğendiği bir roman yazarı olan Reşat Nuri Güntekin'e 1925 yılında şöyle der: 

"İrtica, yobazlık ve şeriat bağnazlığı, dinsel düşüncenin siyasal düşünceye dönüşmesidir. Kökleri bilimsel bilgi ve bilimsel düşünce olan laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin en tehlikeli düşmanı, siyasal düşünceye dönüşen irtica, yobazlık ve şeriat bağnazlığıdır. Siyasal düşünceye dönüşen, bilimsel bilgi ve bilimsel düşünce karşıtı olan irticayı, yobazlığı ve şeriat bağnazlığını eleştiren bir roman yazmalısınız." 

Yeşil Gece romanının yazılmasının kök düşüncesi budur. "Yeşil Gece" deyimi ya da deyişi; "irticayı, yobazlığı ve şeriat bağnazlığı"nı simgeler..." Metin Erksan ( Cumhuriyet Gazetesi 25.01.2000 )
Kitap Reşat Nuri tarafından Atatürk'ün isteği üzerine yazılmış. Halen piyasada bulmak mümkünmüş. Cehaletimize verilsin. Ne kitabın bu özelliğini ne öyküsünü hiç duymamıştık. İlk fırsatta okumayı düşündüğümüz bu kitabı okurlarımıza da salık veririz. Herhalde bugünü daha iyi anlamamızı sağlayacak. Melih Aşık (Milliyet, 26.01.2000) 


Yumurtanın Sağlığa Faydaları

Protein: Yumurtanın en büyük özelliklerinden biri kırmızı ete oranla çok daha ucuz bir “kaliteli” protein kaynağı olması. 1 orta boy yumurta 5.5 gram protein içeriyor ve bu miktar günlük protein ihtiyacının %11’ini karşılıyor.
Illinois Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre yumurta özellikle sporcularda kas kitlesinin artması ve enerjinin korunması için tüketilebilecek en faydalı besinlerden biri. Aynı araştırma haftada 6 adet yumurta yemenin vücudun enerji üretimini belirgin oranda arttırdığını ortaya koyuyor.
Omega 3: Kalp hastalıkları, kanser, artrit gibi kronik hastalıklara yakalanma riskini düşüren omega3 yağ asitleri genel sağlığımızı korumak için kritik öneme sahiptir ancak vücudumuz tarafından üretilmez.
Eksikliğinde halsizlik, hafıza zayıflığı, cilt kuruluğu, kalp hastalıkları ve kan dolaşımının zayıflaması gibi sorunlara neden olan omega 3 yumurtada önemli oranda bulunmaktadır. 1 orta boy yumurta (omega 3 ile zenginleştirilmemiş normal yumurta) 32.6 mg omega 3 yağ asidi içerir.
B Vitamini: Kasların ve kalbin normal fonksiyonunu devam ettirmesi için önemli olan B1 ve B2 vitaminleri, sinir ve sindirim sistemleri tarafından kullanılan B3 vitamini, normal bir büyüme ve gelişim için gerekli olan B5 ve B12 vitaminleri, gıdalar yoluyla alınan proteinin vücut tarafından işlenmesinde kullanılan ve bağışıklık sistemi için gerekli olan B6 vitamini, hormon üretiminde kullanılan B7 vitamini ve hücrelerin DNA üretiminde kulanılanB7 vitamini, yani tüm B vitaminleri yumurtada bulunmaktadır. B kompleks vitaminlerini yetersiz olarak almak böbrek hastalıkları, tip 2 diyabet, katarakt, kalp hastalıkları, meme kanseri, kolon kanseri, pankreas kanseri gibi son derece ciddi hastalıklara yakalanma riskini arttırmaktadır. Yumurtayı özellikle B7 ve B12 vitaminleri için tüketebilirsiniz.
Kolin: Yumurta, B kompleks vitaminlerinden biri olan ve vücudun normal fonksiyonlarını yerine getirmesi için oldukça önemli bir bileşen olan “kolin” bakımından en zengin gıdalardan arasında yer almaktadır.
Yetişkin erkekler için 550mg, kadınlar içinse 450mg günlük kolin alınması önerilmekle birlikte ortalama bir diyette genellikle bu rakamın altında kalınmaktadır.
Hücre yapısının korunması, sinir hücreleri arasında iletişimin korunması, yağların kan yoluyla karaciğere taşınması gibi önemli fonksiyonları olan kolinin eksikliğinde damar tıkanıklığı, karaciğer hastalıkları ve nörolojik hastalıkların riski artmaktadır. 1 adet büyük boy yumurta ortalama 80-100mg kolin içerir.
Selenyum: Selenyum minerali yeterli miktarda alınmadığında hipotrioid, halsizlik, zihin zayıflığı gibi sorunlar görülebilir.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) günlük selenyum tüketimini 70mcg (mikrogram) olarak önermektedir. 1 orta boy yumurtanın yaklaşık 14 mcg selenyum içerdiği göz önüne alındığında 1 adet yumurtanın günlük selenyum ihtiyacının %20’sini karşıladığı söylenebilir.
Yüksek Tansiyon: Son yapılan araştırmalarda yumurta akında bulunan “peptit” adlı bileşenin yüksek kan basıncının düşürülmesinde etkili olduğu sonucu elde edilmiştir.
Proteinin yapı taşlarından biri olan peptit “anjiyotensin-çevirici enzim (ACE)” olarak bilinen ve yüksek tansiyonun başlıca nedeni olan enzimin üretimini baskılıyor.
D Vitamini: Uzun dönemli eksikliğinde çocuklarda astım, yetişkinlerde bilişsel zayıflama, kanser, kalp ve damar hastalıkları riskini attıran D vitamini için en iyi kaynak güneş ışınlarıdır.
Uzmanlar günde 10-15 dakika güneşe çıkmanın D vitamini eksikliğini önleyeceğini belirtiyorlar. Ancak az güneş alan bir iklimdeyseniz ve D vitamini takviyesi kullanmak istemiyorsanız D vitamini içeren gıdaları daha çok tüketmeniz gerekebilir.
Yumurta, D vitamini içeren nadir gıdalardan biridir ve 1 orta boy yumurta günlük D vitamini ihtiyacının %4’ünü karşılar.
D vitamini içeren diğer bazı gıdalar ise şöyle; balık, balık ciğeri, istiridye, şarküteri ürünleri ve mantar çeşitleri.

iyigelenyiyecekler.com

Bilim, Yapay ‘Organizmalar’ Üretmek İçin Büyük Bir Adım Daha Attı!


Disiplinler arası uzun süren çalışmalar sonucunda ulaşılmak istenen nihai hedefe doğru en büyük adım atıldı: Büyük DNA yığınlarını programlamak için yeni bir yol keşfedildi.
Hiç şüphesiz “organik” bilgisayarlar oluşturmak bilim dünyasının en büyük hedeflerinden. Söz konusu bilgisayarlar denilince aklınıza hemen kutu şeklinde kasalar ve laptoplar gelmesin. Zira bu organizmalar, programladığı işe göre hareket edip hastalıkları iyileştirebilecek. Ancak çok büyük bir engel var: İhtiyacımız olan yaşam formunu verecek kapsamlı genetik değişiklikleri yapmak oldukça zor.

Araştırmacılar genomların "geniş uzantıları"nın sentetik DNA ile yeniden yazmanın bir yolunu buldular. Geliştirilen yöntemle salmonella bakterileri yeniden programlanabildi. Nispeten basit ve tek hücreli bir organizmada yapılan deneylerle büyük başarı elde ettiler. Elde edilen programlanmış bakterilerin büyük kısmı gayet sağlıklıydı. Tamamen doğal ortamlarındaki gibi hızlı büyüyüp çeşitlenmeye bile başladılar.


Ancak araştırmanın arkasındaki genetikçiler bunu kapsamlı şekilde uygulamak için henüz çok erken olduğunu söylüyorlar. Nitekim tek hücreli canlıların programlanması, karmaşık yapıdaki canlılardan daha kolay gerçekleşiyor. AYrıca laboratuvar deneylerindeki sonuçlarla, gerçek dünya arasındaki sonuçların birbirine yakın olmaları için uzun yıllar çeşitli deneyler yapılmalıdır.

Basitçe ifade etmek gerekirse, bu keşif genetik mühendisliğinin daha kapsamlı işler yapmasını mümkün kılacak. Genetikçiler, küçük değişiklikler yapmak yerine DNA kesitlerini o kadar büyük oranda yeniden yazdırabilir ki, orijinal ile kıyaslandığında sonuç neredeyse ayırt edilemez olabilir. 

Bir dipnot: Bu keşiflerin sayesinde edinilen bilgi ve teknolojik deneyimler, yapay zeka tabanlı öğrenen makinelerle birleştiğinde, bir gün insan organizmasını bile programlamak mümkün olacak. Gün geçtikçe, kitaplarda okuduğumuz ve filmlerde izlediğimiz bilim kurgu dünyalarına daha çok yaklaşıyoruz.

 Bilim, Yapay 'Organizmalar' Üretmek İçin Büyük Bir Adım Attı - Webtekno


Hoşgörü Üstüne Bir Mektup ...


hiç kimse, kendisini ve başkalarını, hükümdara sadakat ve itaat yahut Tanrı’nın ibadetinde şefkat ve samimiyet mükellefiyeti altına sokamaz.
Siyasî yönetimin işlerini, din işlerinden kesinlikle ayırt etmeyi ve ikisi arasına âdil sınırlar koymayı bütün her şeyin üzerinde zorunlu buluyorum.
Eğer bu yapılmazsa, bir tarafta insan ruhunun çıkarlarıyla ilgilenenler, yahut en azından ilgilendiklerini iddia edenler ile, öte tarafta devleti koruyan, yahut en azından koruduklarını ileri sürenler arasında sürekli ortaya çıkacak olan ihtilâflara son verilemez.
Devlet, bana göre, sadece kendi sivil çıkarlarını tedarik etmek, korumak ve geliştirmek için teşkil edilmiş bir insan toplumudur.
Sözünü ettiğim sivil çıkarlar, hayat, özgürlük, sağlık ve bedenin dinlenmesi; ve para, araziler, evler, eşyalar ve benzeri gibi maddî şeylerin mülkiyetidir.
Hayata ait bu şeylere tam olarak sahip olmak, genelde bütün insanlar, özellikle de uyruklarının her biri için aynı kanunları tarafsız bir şekilde ifa ederek güvence altına almak siyasî yönetimin görevidir.
Eğer herhangi bir kimse, bu şeylerin korunması için teşkil edilmiş kamu adaleti ve eşitliği kanunlarını ihlâl etmeye cüret ederse, onun bu haddini bilmezliğine, yararlandığı ve yararlanması gereken sivil çıkarlardan ve faydalardan mahrum bırakılma, yahut onların azaltılmasından ibaret olan cezalandırılma korkusu tarafından engel olunması gerekmektedir. Ama hiç kimsenin kendisini, çıkarlarının bir kısmından, özgürlüğünden yahut hayatından birazcık mahrum bırakmakla cezalandırıp, bilerek ve isteyerek ıstırap çekmeyi düşünmemesi yüzünden, yönetim, diğer insanların haklarını ihlâl edenleri cezalandırmak için, bütün uyruklarının kuvveti ve cebriyle silahlandırılmıştır.

Şimdi; yönetimin bütün yargılama yetkisinin, sadece bu sivil konuları kapsadığını; bütün bu sivil güç, hak ve hâkimiyetin, yalnızca bu şeylerin gelişmesini teşvik etme kaygısıyla sınırlandırıldığı ve bu kanıya hasredildiğini; ve onun, herhangi bir şekilde, ne ruhların selâmeti için genişletilebileceğini ne de genişletilmesi gerektiğini, aşağıdaki şu fikirler, bana aşikâr biçimde ispat eder gibi görünmektedir.
Birincisi, ruhların iyiliği sivil-siyasî yönetime diğer insanlara emanet edildiğinden daha fazla emanet edilemez. Tanrı tarafından ona emanet edilmediği için edilemez; çünkü, Tanrı, hiç kimseye bir başkasını kendi dinine zorlamaya yönelik açık bir otorite vermemiştir.
Ve böyle bir güç, insanların rızasıyla yönetime de verilemez, çünkü hiç kimse, iradesini, hangi inancı veya ibadeti benimseyeceğini ona emredecek başka herhangi birinin (ister hükümdar olsun, ister vatandaş) seçimine öyle körü körüne terk edecek kadar kendi selâmetiyle ilgisini kesemez. Çünkü hiç kimse, istese bile, imanını başkasının emirlerine uyduramaz.
Hakikî dinin bütün hayatı ve gücü, aklın samimî ve tam olarak ikna edilmesine bağlıdır. Beyan ettiğimiz inanç, uyduğumuz zahirî ibadet her ne olursa olsun, birinin doğru, diğerinin Tanrı’yı daha hoşnut kılıcı olduğu konusunda aklımızda herhangi bir şüphe varsa, böyle bir beyan ve böyle bir uygulama, bir ilerleme değil, selâmetimiz için gerçekten büyük engel oluşturur.

 Kaynak...Hoşgörü Üstüne Bir Mektup John Locke - Özgür Toplumun Değerleri


Gölgeler Toplumu

Gün gelir her şeyini yitirir insan
En sonra da gölgesini
Ama şu kara kalabalık
Daha ölmeden yitirmiş gölgesini.
Bundan bile kötüsü var,
İşte yaşadığımız bu dönem,
Yitirmiş insanlarını gölgeler,
Olmayan insanların gölgeleri var.
Üstelik bilmiyorlar insan olduklarını,
İnsanlarını yitirmişler de haberleri yok,
Dolaşıyor yerlerde gölgeler,
Hem de insan sanıyorlar kendilerini...


Kuyara ile Adako

Bütün çağların trajedisi bu, Ku-ya-ra; 'Kumda yatma rahatlığı.' A-da-ko: 'Ağaç dalı kompleksi.' Şimdi kumda yattığım için kuyara diyorum. Daha da genişletilebilir. Kuyara, alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır. Düşünmeden uyuyuvermek. Biteviye geçen günlerin kolaylığı. Ya Adako? Ağaç dalındaki, gövdeden ayrılma eğilimini fark ettin mi bilmem? Hep öteye öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır. Buna ben 'ağaç dalı kompleksi' diyorum. Genç hastalığıdır. Çoğunlukla Kuyara dişidir. Adako erkek. Pek seyrek cins değiştirdikleri de olur. Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir. İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu Adako'yu da budarlar. Onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar. Kimi insana ne yapılsa yararı olmaz. Asi daldır o. Ayrılır. Balta işlemez ona.

Aylak Adam


20 Temmuz 2017 Perşembe

Ölümsüz olsaydık, birbirimize değer vermezdik.

“Ölüm hayatta birçok şeye anlam katıyor. Ölümsüz olsaydık, birbirimize değer vermezdik” 



HUZUR İÇİNDE UYU Harun Kolçak


17 Temmuz 2017 Pazartesi

Bu Memleket Bizim - Yarın



birşeyler olacak yarın duruşundan belli kırdaki atların bulutların koşuşundan belli kazışından köstebeklerin toprağı karıncaların telâşından belli birşeyler olacak yarın belki bir tomurcuk belki bir ağacın düşen yaprağı belki de bir çocuk pek o kadar göremesek de uzağı kuşların uçuşundan belli birşeyler olacak yarın öbürgünden önemsiz yarından önemli

14 Temmuz 2017 Cuma

Wifı Şifresi


Sahilde güzel bir kafe. Hoşuma gitti oturdum. Garson geldi  "Wifi varmı" dedim " Evet var efendim " dedi. " Şifreyi söylermisiniz dedim"  "Atatürk'ün doğum ve ölüm tarihi dedi. "Neden 18811938 demediniz" dedim. "Bilmeyenlere vermiyoruz efendim dedi.


12 Temmuz 2017 Çarşamba

‘Belki bir arkadaştı’ diyecekler başka taç istemem Bu bana yeter...

 Doğum Günün Kutlu Olsun Pablo Neruda...

Ne kitaplar beni ağulasın diye yazdım
Ne de zambak peşinde koşan;
Acemi çaylaklar için’/ ayı ve suyu dinleyin
Basit kişileri için yazdım:
Düzen isteyen, emek ve şarap isteyen
Basit halklar için
Halk için yazdım,
Şiirimi köylü gözlerle okumayan.
Yaşantımı zehir zıkkım eden hava
Başını kaldıracak basit emekçi

Ve taşlarla döğüşen madenci gülümseyecek
Balıkçı
Ve elleri tutuşacak
Ve biraz yıkanınca
Kokulu sabunlar içindeki çarkçı
Bakacaklar şiirime
‘Belki bir arkadaştı’ diyecekler başka taç istemem
Bu bana yeter...


Bugünlerde ben iyi gibiyim yorgun gri kaideler arasında hüzünlü bir yeşilim...


Yorgunum;Çünkü yorgunluğumun yaşamak gibi bir anlamı var...
*
Üstelik günlüğü yoktur hüznün
hiçbir zaman da tutulmayacaktır
Serüvenlerin yorgun yeniği
elleri titreyen yaşlı bir kadındır hüzün
ya da hasta bir tanıdıktır ancak
hepsi o kadar
Unutma




Bir kadının güzelliği yüzündeki benlerden değil, içinde sakladığı ruhundan okunur.


Dikkat çekici pozlar vermek istiyorsanız, yanınıza bilgelik ve tevazuyu alarak yürüyün.. Asla cahilce ve gururla yürümeyin..

İnsanların da tıpkı elimizin altındaki eşyalar gibi, hatta onlardan çok daha fazla onarılmaya, yenilenmeye, bakım görmeye, gözden geçirilmeye gereksinimleri vardır.. Hiçbir insanı eskidi, bozuldu, işe yaramıyor diye gözden çıkarma hakkınız yoktur..

Hatırlayın, bir yardım eline ihtiyaç duyarsanız, kendi omzunuzdan kolunuza doğru göz gezdirin, dirseğinize ve bileğinize varın, işte orada ikinci elinizi, yani yardım elini bulacaksınız..


Çekici dudaklara sahip olmak istiyorsanız, dudağınıza tatlı sözden başkasını dokundurmayın..

Güzel gözleriniz olmasını istiyorsanız, güzel insanlarla göz göze gelin, gerçek dostlar edinip sık sık görüşün..

Alımlı saçlara sahip olmak istiyorsanız, çocuğunuzun günde en az bir kere saçlarınızı okşamasına izin verin..

Yaşlandıkça, iki elinizin olduğunu, birinin kendinize, diğerinin de başkalarına yardım etmek üzere yanınızda hazır beklediğini fark edeceksiniz.. Bir kadının güzelliği giydiği elbisede, beden ölçülerinde ya da saç tarayış stilinde değildir..

Bir kadının güzelliği gözlerinden okunmalıdır.. Çünkü gözler, kalbe, yani aşkın yaşadığı ülkeye giden kapıdır..
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 
 
 
 
 
 
 


İnsanın kürsüsü suskun yüreğindedir, geveze aklında değil.



Bir insanın gerçeği sana açıldığı kadar değil, içinde sakladığı, sana açılamadığı kadardır. Bu yüzden, onu anlayacaksan ne dediğine değil, ne demediğine kulak vermeye çalış...



Bu sevda

Bu sevda Birdenbire saran içimizi Bu narin bu sımsıcak Bu umutsuz Sevda Gün gibi güzel Ve kabaran deniz gibi Çalkantılı Bu sevda O kadar gerçek O kadar güzel O kadar mutlu O kadar sevinçli Ve karanlıkta korkudan titreyen bir çocuk gibi Gülünç Ve gecenin ortasında sakin bir adam gibi Kendinden emin Başkalarının yüreğine korku salan Benizlerini solduran Dillerini çözen bu sevda Gözetlediğimiz için gözetlenen Yaraladığımız Ayaklar altına aldığımız İnkar ettiğimiz unuttuğumuz için Kovalanmış yaralanmış ayaklar altına alınmış İnkar edilmiş unutulmuş Bu kocaman sevda Gene dipdiri Gene güneşli Senin sevdandır bu Benim sevdamdır Hep var olan Durmadan yenilenen Ve değişmeyendir Bir bitki kadar gerçek, bir kuş kadar ürkek Yaz güneşi kadar diri ve sıcaktır İkimiz de gidebiliriz Sonra dönüp Derin uykulara dalabiliriz Acı çekebiliriz uyanınca İhtiyarlayabiliriz Sonra tekrar dalabiliriz uykuya Ölümü düşleyebiliriz Oysa Başucumuzda Gülerek bakıyor bize Durmadan tazelenen bu sevda Ayak diriyor yaşamakta Arzu kadar diri Bellek kadar zalim Pişmanlık kadar budala Hatırlamak kadar tatlı Mermer gibi soğuk Gün gibi güzel Bir çocuk gibi narin Bize bakıyor gülümseyerek Ve hiçbir şey söylemeksizin Konuşuyor bizimle Ve ben ürpererek dinliyorum onu Bağırıyorum Senin için Kendim için Bağırıyorum bizim için Gitme kal Dur orda Ayrılma yerinden Kal orda Kımıldama Gitme Biz ki sevmiştik birbirimizi Unuttuk seni Bari sen unutma bizi Bir sen varsın yeryüzünde bizim için Terk etme bizi Buz bağlamasın yüreklerimiz Ne kadar uzakta Ve nerde olursan ol Duyur bize kendini Bir çalı dibinde Hatıralar ormanında Birdenbire çıkıver karşımıza Uzat elini bize Ve kurtar bizi. 

Çeviri : Orhan Suda

Deniz gibidir hayat





Bazen dalgalanır bazen durulur. Kimi durmadan yüzer kimi yorulur. Kimilerini uzaklara götürür. Kimini bir yerde kıyıya vurur. Bazıları sakin yerlerinde yüzer. Bazıları dalgalarında kaybolur. Deniz gibidir hayat, kimi akıntısına istemeden kapılır. Kimi de kendini akıntısına bırakır. Hayatta deniz gibi kirliliği kaldırmaz. Bir kere kirletin mi bir daha yaşanmaz. Bazen fırtınalıdır bazen sakinleşir. Her esen rüzgâr ayrı bir şekil verir. Rüzgâr kuvvetliyse çıkar fırtına. Yine de bir şey yapamaz. Gemisini yüzdürmeyi bilen kaptana.


Belki yolumuz yakın. Sen uçarsan ey umut. Doğan güneş bizden yana.

Bütün Öyküleri



Konuşmam yetmiyormuş gibi düşünmeye de başladım. En kötüsü buydu. Çoğu insanlar gibi düşünmeden konuşsaydım kimse bir şey demeyecekti; ama ben düşündüğümü söylemeye kalktım.
İnsanların birbirine benzerlikleri, tümünün iki ayaklı oluşu şaşılacak şeydi.
İnsan kendine acır mı? Ben acıyorum.
Yatsam, hiç kalkmasam! Kalkıp düşmanlıklarla dolu bir güne başlamakta ne var?
Başkaları bizi, baca dumanı gibi, dışarıya bıraktığımız belirtilere göre tanırlar.
Belki de herkes, her gün dünküne benzeyen uzun bir güne uyanıyor.



Yoksa...

 
Dinle, yoksa dilin seni sağır eder.
   Yüzleş, yoksa kalbin seni esir eder.
  Anla, yoksa zihnin seni deli eder...





Sırların Sırrı


Sevgi seni çağırınca onu takip et, sonuna kadar takip et, tamamen kaybolduğun noktaya kadar takip et. Bir pervane ol. Evet, sevgi bir alevdir, seven ise pervane. Pervaneden çok şey öğren, sırra o sahip; nasıl ölüneceğini bilir. Sevgiyle, esrimeyle, dansla nasıl ölüneceğini bilmek, daha yüksek bir düzeyde yeniden doğmayı bilmektir. Ve ölünen her seferde daha yüksek bir düzeye ulaşılır.
Gerçek hayat, gizemlerin gizemidir. Bu gizemi açıklamak asla mümkün değildir. Kurgu insan zihninden doğar. Zihin bir aynadır, birkaç şeyi yansıtır. Eğer iyi bir aynan, yaratıcı bir aynan varsa bir şiir yaratabilirsin, müzik yaratabilirsin, kurgu yaratabilirsin, yazabilirsin, resim yapabilirsin. Ama tüm resmedeceklerin, tüm yaratacakların ve tüm yazacakların, gerçeğin çok ufak, atomik bir parçası -aslında bir parçası değil de, zihninde o parçanın yansıması olarak kalacaktır.




KİBİR...



Gururlu, kendini beğenmiş bir sinek vardı.
Kendini kartallardan yüksek tutuy­ordu.
Kartalların, şahinlerin övüldüğünü duyunca;
-Şüphe yok ki, ben de zamanın ankasıyım..
(masal dünyasının güzel kuşu) demişti.
Bir gün, bir eşek pisliği birikintisi üzerinde yüzen
saman çöpünün üzerine kondu.
Kendi kendine;
Denizler üzerinde yüzen gemiden bahsediyorlardı.
İşte bu deniz, bu da gemi; bende ehliyetli,
güçlü bir kaptanım, diye düşündü. .
O pislik onun için uçsuz bucaksız bir okyanus olmuştu.
İnsanın Bilgisi, Görüşü Ne Kadarsa,
Denizi de O Kadardır...


Satranç tahtası insan zihninin jimnastik salonudur.

Olasılık Teorisi'' ve ''Paskal Üçgeni''ni keşfeden Felsefeci, Geometri ve Matematikçi olan Fransız bilim insanı B. Paskal, keşiflerinde büyük rol oynayan Satranç için başlıkta ki değerlendirmede bulunmuştur.
Satrançla ilgili milyonlarca şey söylendi, yazıldı, çizildi ve asla gündemden düşmeyerek konuşulmaya, tartışılmaya devam etmektedir. Yaklaşık 5000 yıllık bir geçmişi olan satranç oyunu, sadece iki kişinin sıradan bir oyunu olsaydı, günümüze değin nasıl ulaşabilirdi?
Satranç, Cumhuriyet dönemi ile birlikte, önceki döneme oranla oldukça yaygınlaşmıştır. Genellikle okumuş-yazmış kesimlerde ve Köy Enstitüleri eğitimlerinde gündeme gelmiştir.
Dünya ülkeleri içinde, aralarında Rusya, Amerika, İspanya, Kanada olmak üzere 30 dünya ülkesinin okullarında satranç der olarak okutulmaktadır. Satranç, okul müfredatının bir parçası haline gelmiştir ve çok sayıda satranç merkezleri bulunmaktadır.
Satrançta, kazanmak için tek bir yolun olmadığını, adeta sayısız seçeneklerin bulunduğunu, başarısızlıklar karşısında yılmamayı, başarı için daha çok çalışmanın gerekliliğini sağlamak adına, mücadeleci bir ruh kazandırdığı bilinmektedir.
Kişiliğin olumlu gelişmesini, oyun içinde kurallara uymayı, dostça oynamayı, kaybetmeyi kabullenmeyi, kazananı kutlamayı öğretir.
Matematik ve Geometri alanlarında başarıyı arttırması gibi faydalarının yanı sıra, sadece görsel değil aynı zamanda sayısal ve sözel zekayı geliştirdiği de bilinmektedir.
Satranç analiz, hesap ve taktik sanatıdır. ''Soltis-Botvinnik''
Satranç tahtasında, tüm denizlerde yaşananlardan daha fazla macera vardır. ''P. Mac Orlan''
Satranç öyle bir savaştır ki, karşınızdakini yenebilmeniz için, önce kendinizi yenmeniz gerekir.
Teorik olarak bir satranç oyununda, en fazla 5870 hamle oynanabiliyor.
2.Dünya savaşında, Nazi Almanyası'nın şifreli mesajlarının kodlarını çözmede, dönemin büyük satranç ustaları Milner, Alexander ve Golombek gelen davet üzerine görev almışlardır.
Satranç tahtasında, her iki taraf rakamla birer hamle yaptığında 400, iki taraf ikişer hamle yaptığında rakamla 72084, her iki taraf üçer hamle yaptığında 4 milyondan fazla seçenek, her iki taraf dörder hamle yaptıktan sonra 318 milyar seçenek, her iki tarafın yaptığı kırk hamleden sonra seçenek sayısı, dünya üzerindeki hesaplanabilir elektron sayısından fazladır.
Satrancın ilk bulunduğu ülkeler arasında adı geçen Hindistan'ın racası, Satranç oyununu çok beğenmiş, çok sevmiş ve satrancın mucidini çağırıp ''dile benden ne dilersen'' demiş. Satrancın mucidi ne mücevherler, ne altınlar ne de paha biçilmez hediyeler istemek yerine benim istediğim şudur demiş; satranç tahtasının bir köşesinden-karesinden başlayarak, tüm karelere katlanarak pirinç konulup kendisine böyle bir hediye verilmesini istemiş. Raca gülerek küçümseyici bir ifade ile ''ne istiyorsa verin, hatta 5-10 çuval pirinçte fazladan verin.'' Bir müddet sonra ilgili bakan telaşla racanın yanına gelerek, satrancın mucidine elimizdeki bütün pirinçleri, depolardaki tüm stokları da versek yetmiyor. Dış alım, ithalat yapmamız gerekecek deyince... Raca, satrancın mucidinin ''dahi'' niteliğini bir kez daha anlamış oluyor.
Tüm dünya insanlığının güncel yaşamında oldukça önemli yeri olan satranç her alanda çocukların, gençlerin ve genel olarak her yaştaki bireylerin, sadece vücut kaslarını yetiştirmekle yetinmeyerek, zihinsel kaslarını da geliştirebileceği uçsuz bucaksız, gizemli, keyifli bir mücadele alanıdır...İsmail Gemici