24 Haziran 2019

Bir Eğitim Ütopyacısı: İsmail Hakkı Tonguç


Henüz gerçekleşmemiş her fikir, bir ütopyayı andırıyor işin tuhafı; zaten varolanın dışında hiçbir şey mümkün değildir, diye düşünecek olsaydı, hiçbir şey yapamazdı insanlık...Simon de Beauvoir

Hiç yürünmemiş yollarda adımlarını, hiç düşünülmemiş düşüncelerde başını tehlikeye at!...(1968 Mayıs’ında, Paris’te Odéon Tiyatrosu’nun duvarındaki yazı).

Tonguç’un Ütopyası
Toprakla insan, vatandaşla iş, servetle vatandaş arasındaki ilişkiler ahenkli bir şekilde kurulmayacak olursa, genel hayatın akışına yol açan bütün kanallar tıkalı kalmaya mahkûmdur… Verimli topraklarımızın çoğu bunları işletemeyen veya bu vasıta ile köylüleri sömürenlerin elindedir. Cumhuriyetin çözmeye zorunlu olduğu en büyük iş toprak sorunudur… Suların sahipliği sorunu da tıpkı toprak işi gibi mutlaka devletin el koyarak çözmesi gereken ulusal davalarımızdandır…

Köylülerimizin genel hayatlarıyla birlikte ülkenin genel hayatına şekil veren bu sorunları oldukları gibi kabul ederek köylüyü sadece okutmaya kalkışmaktan ne kazanılabilir?

Köylü insanı, öylesine canlandırılmalı ve bilinçlendirilmeli ki, onu hiçbir güç yalnız kendi hesabına ve insafsızca sömüremesin, köyde oturanlara köle ve uşak muamelesi yapamasın, köylüler bilinçsiz ve bedava çalışan birer iş hayvanı haline gelemesinler... Köy sorunu köyde eğitim problemleri de içinde olmak üzere bu demektir...

Geleceğin okulunu çocuklar için bir cennet haline getirmek ülküsü zafer çelenkleriyle süslenebilirse Köy Enstitüleri denemesinin kazandırdığı değerlerden de faydalanılarak, ulusumuzun karakterine en uygun eğitim kurumları yaratılabilir. Bunlara yakışacak adı bulmakta da zorluk çekilmez.

Tonguç’un “Yeni İnsan Tipi”:
 “Tabiatı ve mukadderatı yenebilen…”
 “Hayata imkânlar yaratabilen…”
 “Cemiyete lüzumlu, kendi kendini idareye muktedir, meslekî
hayatta muvaffakiyetle tutunabilecek vatandaşlar…”
 “Yaşayış, dil, hayat telakkisi ve zihniyet bakımlarından köylüden ve
halktan kopmamış…”
 “Ne ezen ne de ezilen…”
 “Ne sömüren ne de sömürülen

Bir cemiyet için en büyük felaketlerden biri, o cemiyetin fertleri arasında müminsiz putların türemesi ve çoğalması; cemiyetin ekseriyetini teşkil eden insanların iş yapma, başarabilme kabiliyetlerini ve şahsiyetlerini kaybederek sürüleşmesidir. Cumhuriyet, bu trajediye asla meydan vermeyen bir hükümet şekli olduğu için mukaddestir. Cumhuriyeti koruyacak nesillerin buna iman etmeleri lazımdır .

Kurtuluş Savaşını verenlerin hakları ödenecekti. Yeteneklilere, çalışanlara hakları verilecekti… Ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen sınıflar bulunmayacaktı. Cumhuriyet bu demekti. Devrim en uygun koşulları bularak yeni insan tipleri yaratmak zorundaydı…

Tonguç’un Demokrasi Anlayışı

“Demokrasinin iki çeşidi vardır. Biri zor ve gerçek olan, öbürü de kolayı, oyun olanı. Topraksızı topraklandırmadan, işçinin durumunu sağlama bağlamadan, halkı esaslı bir eğitimden geçirmeden olmaz birincisi, köklü değişiklik ister. Bu zor ama gerçek demokrasidir. İkincisi kâğıt ve sandık demokrasisidir. Okuma yazma bilsin bilmesin; toprağı, işi olsun olmasın, demagojiyle serseme çevrilen halk, bir sandığa elindeki kağıdı atar. Böylece kendi kendini yönetmiş sayılır. Bu oyundur, kolaydır. Amerika bu demokrasiyi yayıyor işte. Biz de demokrasinin kolayını seçtik. Çok şeyler göreceğiz daha...

Tonguç’un Okul-Hayat İlişkisine Dair Görüşü

Hayat, ilkokulun [okulun] çocukları sadece müşahede ettireceği veya temasta bulunmak imkânını verebileceği ve ancak nazarî dersleri müşahhaslandıracak bir vasıta değildir; belki bütün okul faaliyetlerinin dayanacağı bir temel, tutabilmesi ve beslenmesi için derinliklerine doğru kök salacak bir sahadır.

Çünkü o (okul), ne müdavimlerini ne de muhitindeki insanları her zaman ve her yerde en basit tabiat hadiseleri dediğimiz hadiselere hâkim olabilecek vaziyete getirememiştir. Hâlbuki iş ve meslek ocakları denilen müesseseler, en eski zamanlardan beri bunu kısmen yapmağa muvaffak olabilmişlerdir.

En iptidai (ilkel) şekildeki iş hayatından başlanarak, en yüksek kültüre kadar çıkılsa bile yine görülecek manzara şudur: El faaliyeti, zihni faaliyet ve tefekkür [düşünüş] birbirleri ile birleşerek eser yaratmışlardır. Bu eserler yaratılırken insanlara rol verilerek, onlar, terbiye edilmişlerdir. Hâlbuki okul, henüz birçok cemiyetlerde, o cemiyete mensup fertlerin sadece muayyen ve imtiyazlı bir kısmını terbiye etmekten daha ileri geçememiştir. Ailede, iş ocaklarında verilmekte olan terbiye, bu karakterde değildir…

Onlar,[aile ve iş ocakları], okullarda olduğu gibi cemiyet içindeki bir kısım fertlerin kabiliyetlerini sun'i bir şekilde lüzumundan fazla inkişaf ettirerek (geliştirerek), tabakalar yaratma gayesini istihdaf etmezler [amacı gütmezler]. Okullarla aile ve iş ocakları denilen terbiye kurumları arasındaki büyük farkın sebebi, okulun işin terbiyevi rollerini ve kıymetlerini bilmemesinden ve henüz bir cemiyetin bütün fertlerini bağrına alamayışındandır. Asrımızın ve gelecek asırların en mühim vazifelerinden biri hiç şüphesiz bu ayrılığı ortadan kaldırmak olacaktır.

Tonguç bir eğitim ütopyacısı olmakla kalmayıp, eğitime ütopik yaklaşımın adeta bir zorunluluk olduğunu belirtiyor:

Talim ve terbiye, sanat ve ilim işi, birçok cemiyetlerde henüz-sadece mektebin başarabileceği bir iş telakki edilmektedir. Onun içindir ki bu iş bir türlü devletin şümullü ve müspet kültür siyaseti çerçevesine girmemektedir. Milli talim ve terbiye işini aktüel içtimaî ve iktisadî siyasetin ön planına geçirmiş cemiyete pek az tesadüf edilir. Halbuki her şeyden evvel yapılması lazım gelen budur…” “…Zamanın ve hadisatın getireceği fırsatlardan talim ve terbiye için imdat beklemek beyhudedir. Diğer birçok işlerde olduğu gibi talim ve terbiye, ilim ve sanat meseleleri için de planlı bir siyasete, sistemli bir mesaiye ihtiyaç vardır…” “…Görülüyor ki, milli talim ve terbiye işi sadece şu veya bu şekilde bir istek ve arzu meselesi değildir. Bu işte istemek kadar bilmek ve yapabilmek de mühimdir. Talim ve terbiye meselelerini; günün geçici taleplerine, göreneğe, taklitçiliğe feda etmemek -bugün için- maarife yapılabilecek en büyük hizmetlerden biridir.
dergipark.gov.trDr.Seçkin Özsoy

‘ ANNE ‘, bizim ‘ AĞRIYAN YERİMİZ ‘ Perran Kutman

Amerika’da böbrek sancım tuttu. Taş düşürüyordum. Ambulans geldi. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum.
İlk defa böyle bir ağrıyla karşılaşıyorum.
Bir yandan da ‘anneciğim..anneciğim..’ diye bağırıyorum.
Bunu Türkçe söylediğim için ağrıyan yerimi söylediğimi sandılar.
Birbirlerine bakıp ‘acaba orası neresi?’ diye soruyorlar. Ben, ‘annemi çağırıyorum’ dedim. ‘Kaç yaşında kadın, bunun bir de annesi mi var, onu niye çağırıyor ki?!’ dediler muhtemelen..
Biz böyle durumlarda ‘anne’ deriz.
Onlarda öyle bir şey yok ki; ‘mamy..mamy..’ diye ağlayan Amerikalı mı var?..
Evet, belki de ‘ ANNE ‘, bizim ‘ AĞRIYAN YERİMİZ ‘