virginia woolf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
virginia woolf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01 Nisan 2022

Mina Urgan "Virginia Woolf"

        

Virginia Woolf’un sonunda kendi canına kıymasına neden olan delilik nöbetlerinde, çocukluğunda geçirdiği travmanın  daha on üç yaşındayken çok sevdiği annesini ağır bir grip yüzünden yitirmesinin de büyük bir payı vardı. Ölümün gölgesi Virginia’nın üstüne düşmüştü bir kez.

“Mutsuzluk her yerde; tam kapının arkasında; ya da mutsuzluktan beter olan ahmaklık”

Annesinin ölümünden iki yıl sonra, Virginia on beş yaşındayken, anne bir kardeşi Stella ansızın öldü. Bu gencecik kız, annesi Julia Stephen’ın ölümü üzerine, üvey babası Sir Leslie Stephen’ın evinin hanımı olmuş, bu kalabalık ailenin sorumluluğunu yüklenmişti. Stella ansızın ölünce, Virginia, annesini ikinci kez yitirmiş gibi oldu. Derken, 1906’da, Virginia yirmi dört yaşındayken, kendisinden ancak bir yaş büyük, dolayısıyla ona en yakın olan erkek kardeşi Thoby, birlikte gittikleri Yunanistan’da yakalandığı tifodan ölüverdi. Virginia Woolf and her Works’ün (Virginia Woolf ve Yapıtları) yazarı Jean Guignet’ye göre, Thoby, dünyada en çok sevdiği erkekti belki de ve Virginia’nın mutsuzluğu, bunalımları, kardeşini yitirmesinden de kaynaklanıyordu. Jacob’s Room’da gencecik ölen Jacob’u, The Waves’de gene gencecik ölen Percival’ı, Thoby’den esinlenerek yaratmıştı.
Virginia Woolf ilk depresyonunu (depresyondan da öte, bir delirme nöbetiydi bu) 1895’te on üç yaşındayken annesinin ölmesi üzerine geçirdi. Bu delirme nöbetleri, intiharına kadar, belirli aralıklarla yinelendi. 1904’te gene ağır bir bunalıma girdi. Bir pencereden attı kendini. İyi ki, pencere çok yükseklerde değildi. Bu nöbetlerden haberi olmayan Leonard Woolf ile evlendikten bir yıl sonra, 1913’te, gene hastalandı. Bir şişe uyku hapı yuttu. Leonard Woolf, onu hemen hastahaneye götürdü, midesi yıkandı. Ona bakmak için üç dört kadın tutulduğu halde, hastabakıcıları onunla başa çıkamadılar. Virginia’yı özel bir hastahaneye kapatmak zorunda kaldılar. Bu nöbet 1915’e kadar sürdü. 1925’de Mrs. Dalloway’ı bitirip To the Lighthouse’a başladığı sırada ve daha sonraları da ağır nöbetler geçirdi. 1936’da iki ay hasta kaldıktan sonra “1913’ten beri uçuruma hiçbir zaman bu kadar yaklaşmamıştım” diye yazdı güncesinde.
Virginia Woolf, her zaman biraz deli olanlardan değil, ya düpedüz deliren ya da aklı tam başında olanlardandı. İyi olduğu sıralarda, onu en yakından tanıyanlar bile anlayamazdı bazen haftalarca, hattâ aylarca aklını yitirdiğini. 15 Ağustos 1924 güncesinde, beynini ışık dolu odalara benzetti. Bu odaların kimi zaman korkunç bir karanlığa gömüldüğünü hiç hesaba katmadan, “Bir odadan ötekine geçmeyi severim. Beynim benim için öyledir: Aydınlık odalar” diye yazdı.
Virginia Woolfa “manic depressive” teşhisi konulmuştu. Ancak birkaç hekim şizofreniden söz etti. Hogarth Press, yani Woolf’ların kendi matbaaları Freud’un Collected Papers’ını (Toplu Yazılar) yayınladığı halde, psikanalize karşı biraz alaycı bir tutum benimseyen Virginia Woolf, psikolojik yöntemlerle tedaviye hiçbir zaman başvurmadı. Onun üzerine kitap yazanların bir kısmı -örneğin, Doroty Brewster ya da Monique Nathan- akıl hastalığı sanki ayıp bir şeymiş gibi, Virginia Woolf’un delirme nöbetlerine hiç değinmezler. Oysa Jean Guignet, Novalis’in delirmesi ya da Edgar Allan Poe’nun dipsomanisi göz önünde tutulmadan onları anlamanın yolu olmadığı gibi, Virginia Woolf’un da ara sıra delirdiğini hesaba katmadan, onu anlamanın yolu olmadığını söyler haklı olarak. Lytton Strachey’nin kardeşinin eşi olduğu için Virginia’yı yakından tanıyan psikiyatri uzmanı Alix Strachey, Virginia Woolf’un düşgücüyle deliliğinin iç içe olduğunu; deliliği tedavi edilseydi belki düşgücünü de yitireceğini söyler.
Virginia Woolf, şiddetli baş ağrılarıyla başlayan bu delirme nöbetlerinde, iğrenç ve korkunç sesler duyardı. Bu sesler, akıllara sığmayacak kadar çirkin sözler söylerdi ona. Güncesinde anlattığına göre, kimi zaman “Londra’nın ortasından biri bağırırdı” Kimi zaman da bu sesler birbirilerine karışır “garip bir müzik, deli müziği, şangırdayan kırık dökük sesler”  çıkarırdı. Virginia Woolf, bayılma nöbetleri de geçirirdi. 17 Ağustos 1932 tarihli güncesinde bunlardan birini anlatır:

“Gene bayıldım… Geçen Perşembe gecesi Leonard ile taraçada otururken, dört nala giden atlar azdı kafamda… Yüreğim zıpladı ve durdu; sonra yeniden zıpladı… Nabzım kafama fırladı ve vurdu, vurdu; gittikçe daha vahşice, daha hızlı… Bu böyle devam ederse, kafamda bir şey patlayacak sandım. Sonra, çok sevecen bir ana gibi davranıp, parçalanmış, kıymık kıymık olmuş bedenime egemen olmaya çalışarak, yattım.”

Delilik nöbetlerinde, bahçedeki kuşlar Yunanca şarkılar söylerdi Virginia Woolf’a. Ya da çiçeklerin arasına saklanan Kral Yedinci Edward, ağza alınmayacak küfürler ederdi. Hekimlerin, hastabakıcıların, herkesin ona kötülük ettiğini sanırdı. 1915’te Leonard Woolf’a karşı bile düşman kesilmiş, iki ay yüzünü görmek istememişti. Kendi bedeninden de tiksinir; yediklerinin dışkıya dönüşeceğini düşünerek, ağzına bir lokma yiyecek koymaz, kendini açlıktan öldürmeye kalkardı. Leonard Woolf’un kendi özyaşamöyküsünde anlattığına göre, kimi zaman da, hastalığının işlediği bir suçtan kaynaklandığı, tam olarak ne olduğunu bilmediği bu suç yüzünden cezalandırıldığı evhamına kapılırdı. Abuk sabuk sözler söyleyerek, günlerce hiç durmadan konuşurdu. Sonra, koma gibi bir uykuya dalar, bu uykudan bitkin uyanır, yavaş yavaş toparlanırdı.
Virginia Woolf, ara sıra delirdiğini bilirdi. Güncesinde “when I was mad” (ben deliyken) diye yazmaktan çekinmezdi. Hattâ bir yazar olarak, bu delilik nöbetlerinin yararını gördüğünü bile söylerdi. “They are most fruitful artistically… One becomes fertilized” (Sanat açısından bunlar- yani delilik nöbetleri- son derece verimli… İnsan daha bereketli oluyor) derdi. Ne var ki, zaman zaman delirmenin sanatına olumlu bir etkisi olduğunu düşünerek avunmaya çalışmasına karşın, akıl dengesini her an yitirebileceği korkusu hayatını zehir ediyordu. 1926’da güncesinde der ki:

“Saat üçtü belki, uyandım. Ah başlıyor, geliyor… İğrençlik… Dalgalar çarpıyor, keşke ölsem- bu iğrençliğe dayanamıyorum artık. Benim üstümden konuşan bir dalga bu.”

25 Ekim 1920 güncesinde sorar:

“Yaşam neden bu denli trajik? Neden bir uçurumun üstündeki küçük bir kaldırım şeridine benziyor? Aşağıya bakıyorum, başım dönüyor. Sonuna dek nasıl yürüyebileceğim diye merak ediyorum… Bir tarlanın ortasına konulan bir fener gibi, ışığım karanlığa boğuluyor… Mutsuzluk her yerde; tam kapının arkasında; ya da mutsuzluktan beter olan ahmaklık.”

Birkaç hafta sonra, 10 Kasım 1920 tarihli güncesinde, aşağıdaki uçuruma düşmeden, bu daracık kaldırımda biraz ilerleyebildiğini yazar. Tarihsiz bir mektubunda, sırtında çok ağır bir yükle bir çölde ilerlemek zorunda kalan küçük bir eşeğe benzetir kendini:

“Çölü aşan uzun bir kervanın son eşeği… Sırtına yüklenen denkleri… anıları, sahip olduğu şeyler, geçmişin erkeklerle kadınlarının sırtına yükledikleri… Ayağa kalk, küçük eşek, diyorlar, sırtında yükün, yürü yolunda… Yatmak yok; yüklerini bir yana bırakmak yok; unutmak da yok.”

Ne var ki, Virginia Woolf çektiği acıları açığa vuramazdı. Eniştesi Clive Bell’e göre, konuşurken herkesi büyüleyen, neşeli, pırıl pırıl, “göz kamaştıran” (“dazzling”) bir kadındı. Onu intiharından birkaç ay önce gören Christopher Isherwood, Virginia’nın hem neşeyle ışıldadığını söyler; hem de “bir büyünün etkisinde kalmış bir peri masalı prensesine”  benzetir onu.
Delireceği korkusuyla her an ruhsal bir gerilim içinde yaşamak, Virginia Woolf’a yalnız acı çektirmekle kalmıyor; huyunu olumsuz etkiliyor, onu insanlardan uzaklaştırıyor, insanlara karşı katı ve acımasız yapıyordu. Eylül 1921 güncesinde, insanları pek sevmediğini kendi de itiraf eder. İki yıl sonra, 27 Haziran 1923’te daha da açıkça dile getirir bu duygusunu:

“İnsanları sevmiyorum, nefret ediyorum onlardan, yürüyüp geçiyorum yanlarından. Pis yağmur damlaları gibi, üstüme düşüp dağılmaya bırakıyorum onları.”

Ne var ki, bu sevgisizliğe karşın, Joan Russel Noble’un derlediği Recollections of Virginia Woolf’tan (Virginia Woolf üzerine Anılar) anlaşıldığı gibi, Virginia, insanlara karşı sonsuz bir merak duyar, onları soru yağmuruna tutmaktan kendini alamazmış. Bu romancının, romandan çok yaşamöyküleri okumasını da buna bağlayabiliriz belki. Sorguya çektiği sayısız kişilerden biri olan Vita Sackville- West’in oğlu Nigel Nicolson’ın anlattığına göre, küçükken ilk karşılaşmalarından birinde, Virginia Woolf o gün ne yaptığını sormuş.

Çocuk, yatılı okuldan çıkıp eve geldiğini söyleyince, Virginia Woolf, bu kadarının yetmediğini, tâ başlangıçtan anlatmaya başlaması gerektiğini bildirmiş. Sürekli sorular sorarak, kaçta uyandığını, nasıl uyandığını, uyandıktan sonra ne yaptığını, o günü nasıl geçirdiğini tüm ayrıntılarıyla bir bir öğrenmek istemiş. Psikiyatr Alix Strachey’ye bakılacak olursa, bu aşırı merak, Virginia Woolf’un gerçek yaşamdan zaman zaman koptuğunu bilmesinden, gerçeklere tümüyle yabancılaşmamak için büyük bir çaba göstermesinden kaynaklanıyordu. Ama bu çabalarına karşın, insanlarla tam bir iletişim kurmakta zorlanıyordu gene de. Onu tanıyan eleştirmen Lord David Cecil şöyle der:

“Bir denizkızı gibiydi biraz. Hepimize şöyle bir bakmak için denizden yüzerek gelen güzel bir denizkızıydı diye düşünürdüm- çok meraklıydı, çok ilgiliydi. Ama bir denizkızı gibiydi.”

Bize kalırsa Virginia Woolf, ancak kendi düşgücüyle yarattığı insanlara sevgiyle yaklaşır; bir denizkızı gibi, onlara uzaktan bakmazdı. Örneğin, “An Unwritten Novel” (Yazılmamış Bir Roman) adlı öyküsünde ele aldığı anayla oğulu taparcasına sever:

“Gizemli kişiler. Ana oğul. Neredesiniz?… Gizmli kişiler, nereye gitsem sokağın köşesini döndüğünüzü görüyorum. Analar ve oğullar. Evet, siz, siz, siz. Acele ediyorum, peşinizden gidiyorum… Siz bilinmeyen kişiler, taptığım sizsiniz. Kollarımı açarsam, sizi kucaklıyorum, sizi bağrıma basıyorum.”

Ne var ki, Virginia Woolf, gerçek yaşamda gördüğü insanlara kollarını açmıyor, onları bağrına basmıyordu. Yeğeni Quentin Bell’in anlattıklarına göre, çektiği akıl hastalığı zamanla onu kötü yönden etkilemiş, insanlara karşı kırıcı ve acımasız yapmıştı. Virginia Woolf’un, James Joyce ve Katherine Mansfield konusunda sözleri bizi fena halde tedirgin eder: Virginia Woolf, James Joyce’un roman türünün değişmesinde ne denli büyük bir rol oynadığını bilir; ileride göreceğimiz gibi onun bilinç akımı yönteminden yararlanır; Ulysses’in bir bölümünün Hogarth Press’te yayınlanmasını ister; hattâ makalelerinde Joyce’un avant-garde romanın en değerli temsilcisi ve Ulysses’in bir başyapıt olduğunu yazardı. Gelgelelim, güncesindeki tutumu bambaşkadır. Kendi kendini yetiştirmiş bir aşağı sınıf aydını saydığı Joyce’u yüksek sınıftan bir aydının kibirli tavrıyla hor görür. Böylelerini “çiğ, çarpıcı ve eninde sonunda mide bulandırıcı” (“raw, striking and ultimately nauseating”) bulur. Kin saçarak, Joyce’u, ergenlik sivilcelerini kaşıyan bir yeni yetmeye benzetir. Ulysses, kültürden yoksun, müstehcen bir kitaptır. T.S. Eliot’un böyle bir yapıtı Savaş ve Barış kadar önemsemesine şaşar. Ulysses’in ancak ilk iki yüz sayfasını okuyabilmiş ve “sözle ifade edemeyeceği bir can sıkıntısı” (“an unutterable boredom”) çekmiştir. Tümünü zorla okuyup bitirdikten sonra da, Ulysses’in “hedeflediğini yapamadığı” (“I think it is a misfire”) kanısına varır. Lytton Strachey’ye bir mektubunda da Joyce’u alaya alır: “First there is a dog that pisses, then a man that farts, and one can be monotonous even on that subject” (İlkin çiş yapan bir köpek var. Sonra, osuran bir adam. Böyle konuları ele alırken bile, insan tekdüze olabilir.) Rebecca West, Virginia Woolf’u, James Joyce üzerine, “insanı şaşırtan, nerdeyse ahmakça” (“astonishing, almost stupid”) sözler söylemekle suçlamakta haklıdır. Bunun nedeni de, Joyce’u kıskanmasıdır aslında. Bu kıskançlık, Jacob’s Room’u yazarken, güncesinde, “what I am doing is probably better done by Mr Joyce” (her halde Mr. Joyce benim yaptığımın daha iyisini yapıyor) demesinden de anlaşılır. İşin içine kadınlar arasındaki rekabet sorunları da girdiği için, Virginia Woolf’un Katherine Mansfield ile ilişkisinde, kıskançlık daha da belirgindir. Virginia Woolfun güncesini okurken onu yıllar yılı sanatın ermişlerinden biri sayan bizler gibi saf insanlar, çağdaşı yazarların en değerlilerinden biri olan Katherine Mansfield’i nasıl rezil etmeye kalktığını görünce şok geçirir.
Leonard Woolf, çok sağduyulu davranmış, eşinin 1915’den ölünceye dek tuttuğu, el yazısıyla yirmi altı ciltlik güncesinden, ancak yazarlığıyla ilgili bölümleri, 1953’de A Writer’s Diary (Bir Yazarın Güncesi) adıyla yayınlamıştı. Virginia Woolf’un da istediği buydu aslnda:

“Dün kendi kendime sordum, ölürsem ne olacak bütün bu günceler? Leo ne yapacak bunları? Yakmak istemeyecek; yayınlayamaz da. Eh, bunlardan bir kitap çıkarıp, geri kalanı yakmalı bence.”

Leonard Woolf, eşinin düşündüğünü yapmakla, Virginia Woolf’un yazar olarak anlaşılması için özenle okunması gereken bir kitap çıkardı ortaya. Çünkü A Writer’s Diary’de, onun her romanını nasıl tasarladığı, nasıl yazdığı, değişiklikler yaparak nasıl tekrar tekrar üstünden geçtiği ayrıntılı olarak anlatılır. Üstelik Virginia Woolf bir yandan yazarken, bir yandan da sürekli okuduğu için, bu kitap, edebiyat üzerine birbirinden ilginç eleştiri parçalarıyla ve değerlendirmelerle doludur.
Virginia Woolf’u yakından tanımamız için, A Writer’s Diary yeter de artar da bizlere. Gelgelelim, yazarın yeğeni Quentin Bell’in eşi Anne Oliver Bell, bir işgüzarlık yaptı: Hem A Moment’s Liberty (Bir Anlık Özgürlük) adıyla Virginia Woolf’un güncesinden parçaları; hem de 1977’de başlayarak, bütün günceyi cilt cilt yayınlamaya koyuldu. Ne yazık ki, bu günce, yer yer çok ilginç olmakla birlikte, Virginia Woolf gibi büyük bir yazarın, insan olarak olumsuz, kötü niyetli, dedikoducu, fitne demeyelim de hınzır yanlarını gözler önüne serer. Romanlarının kişilerinde, Mr. Dalloway’de, To the Lighthouse’daki Mrs. Ramsay’de, Between the Acts’daki yaşlı Mrs. Swithin’de bunca gelişmiş olan sevecenliğin ve merhamet duygusunun onda ne denli eksik olduğunu gösterir bizlere. Kusurlu ve eksik yanlarının kendi de bilincinde olduğu için, kendini “despicable” (hor görülmesi gereken) bir insan bulduğu olur. Katherine Mansfield’in ölümünden sonra, onu kıskandığını da itiraf eder: “I am jealous of her writing – the only writing I have ever been jealous of” (Onun yazdıklarını kıskanıyordum… ömrümde kıskandığım tek yazılardır onlar. ) Katherine Mansfield’in ona hayran olduğunu da anlatır. Onunla dostluk kuramamasının pişmanlığı içindedir; çünkü onunla, yeryüzünde başka hiçbir kimseyle olmayan ortak bir yanı bulunduğuna inanır.
Virginia Woolf’un, yalnız James Joyce’a ve Katherine Mansfield’e karşı değil, başkalarına karşı tutumu da bizi fena halde üzer. Örneğin, sanat tarihçisi ve ressam Roger Fry, onun en yakın dostlarından biridir. Roger Fry ölünce, Virginia Woolf 1940’da onun üzerine uzun bir kitap da yazmıştır. Ama güncesinde, Fry’ın sergisinde ancak üç dört küçük desenin satıldığını; öteki tabloların, bir baloda hiç kimsenin dansa kaldırmadığı çirkin kızlar gibi duvarda asılı kaldığını söyler. Ve “kötü resimler satılmaz” (bad pictures don’t sell) diye ekler acımasızca. Akıl hastalığının ne korkunç bir dert olduğunu kendi bildiği halde, aynı acımasızlığı, T.S.Eliot’un akıl hastası ilk eşi Vivien’e gösterir: “Making me almost vomit, so scented, so powdered, so egotistic, so morbid, so weakly” (Öyle parfümlü, öyle pudralı, öyle bencil, öyle sağlıksız, öyle güçsüz ki, nerdeyse kusacaktım) der. Londra’da gezintiye çıkarılan bir geri zekâlılar kafilesini iğrenç bulup, “they should certainly be killed” (bunları mutlaka öldürmek gerek) diye kesip atar. Kendisinin de bunu yazdıktan birkaç ay sonra aklını yitireceğini bildiğimiz için, bunu okuyunca çok fena oluruz.
Virginia Woolf ile ilgili anılarını anlatanların yazdıklarından anlaşıldığı gibi, sanki dilinin ucunda sivri bir iğne varmışcasına, herkes ona çekinerek yaklaşırmış. Çünkü sözleri yalnız iğneleyici değil, çok da güldürücü olduğundan, dilden dile dolaşır, kolayca unutulmazmış. Hogarth Press’te çalışan Frances Marshall “insanın ödünü koparan” dediği yazarın, onun bağrına sapladığı dikenli oklara bile hayran kaldığını söyler. Virginia Woolf’un yeğeni Angelica Bell’e göre, teyzesinde “saydam bir güzelliğin bir ifritin diliyle birleşmesi” (“this combination of limpid beauty and a demon’s tongue”) çevresindekileri şaşkına döndürürmüş. Örneğin, tatlı haller takınıp, yakın dostu T.S. Eliot’un bir ara banka memuru olmasına değinerek, “Ne yazık ki, Tom, bir bankada kalacağına, şair olmaya kalktın. Şimdi İngiltere Bankasının müdürü olabilirdin” dermiş. Virginia Woolf’un böyle hınzırca sözler söylemesinin ve güncesinde sağa sola çatmasının nedeni, her an delirebileceği korkusuydu belki de. Kendi akıl sağlığına güvenini yitirdikçe, başkalarından hıncını almak istiyordu her halde.
Bu saldırganlığı bir yana, Virginia Woolf’un kişiliğinin bizi en çok üzen yanlarından biri de, anti-semitizmi, yani Yahudilere karşı neredeyse ırkçı tutumudur. Buna yalnız üzülmekle kalmayız, çok da şaşarız; çünkü o kadar sevdiği o eşsiz kocası Leonard Woolf da Yahudidir. Onunla evlenmeden önce, Virginia bu yüzden bir hayli tedirgin olmuş, bir mektubunda “you seem so foreign to me” (bana öyle yabancı görünüyorsun ki) demişti. Eşinin ailesiyle tanıştıktan sonra da, sanki Yahudilerin sesleri ve gülüşleri Hıristiyanlarınkin-den farklıymış gibi, “I do not like the Jewish voice; I do not like the Jewish laughter” (Yahudi sesini sevmiyorum; Yahudi gülüşünü sevmiyorum) diye yazmıştı.
Ne var ki, kendisi gibi Yahudilerden hoşlanmayan Hitler’in iktidara gelişi, İtalya ve Almanya’da faşizmin egemenliği Virginia Woolf’u perişan etti. Üstelik ayrıca düşkün olduğu yeğeni Julian Bell, İspanya İç Savaş’ında faşistlere karşı çarpışırken öldürülmüştü. Aynı yıl İspanya’dan kaçan cumhuriyetçi kadınların, çocuklarıyla birlikte Londra’da düzenledikleri yürüyüşü seyrederken, hüngür hüngür ağladı. Faşizme karşı makaleler yazmak istedi. Faşizmin sonucunun ikinci bir dünya savaşı olacağını o kadar iyi biliyordu ki, 1935’te “The Next War” (Bundan Sonraki Savaş) adlı bir makale yazdı ve daha sonraları, bunu The Three Guineas’e (Üç Gini) ekledi. 1936 Aralık ayında komünist Daily Worker gazetesinde “Why Art Follows Politics” (Sanatın Politikanın Peşinden Gitmesinin Nedeni) adlı bir makalesi çıktı. Bu yüzden de Nazi şeflerinden Himmler’in kara listesine girdi. Naziler İngiltere’yi işgal etseydi, Bertrand Russell, E.M. Forster, G.B. Shaw, eşi Leonard Woolf ve başka İngiliz aydınlarıyla birlikte hapse atılacaktı.


02 Haziran 2021

Yazmak üzerine

Yazı yazmak için bütün dünya ile bağı koparmak gerek...Tezer Özlü
Her şey özlenebilir. Her şey tutku konusu olabilir. Her şey aynı ölçüde kutsal ve aynı ölçüde aşağılık olabilir. Tutkular çevreye göre değişen şeylerdir. - Sevgi Soysal

Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın! - Virginia Woolf

Bir yazar, işinin başına otururken, kalemi eline ilk alıyormuş gibi bir acemiliğe kapılmıyorsa neden yazmak istesin? Bir daha hiç yazamayacağı korkusunu her keresinde duymuyorsa, yazma coşkusunu hiç tatmamış dernektir. Kendi adını basılı görmeyi, yaşadığının kanıtı sayıyordur yalnızca. Bu konuda sorulacak en önemli sorulardan biri şu galiba: “Bunu yazmam neyi değiştirdi?” Yani okur bunu okuduktan sonra bir kıpırtı duydu mu içinde, bir titreşim, bir serinlik, bir açılım? İkinci soru da şu: “Ya ben şunu yazmadan edebilir miydim? Gerçekten? - Tomris Uyar
Önemli olan istektir, hiçbir istek diğerinden soylu değildir...Sevgi Soysal
İçinde anlatılmamış bir hikaye taşımaktan daha büyük bir eziyet yoktur. - Maya Angelou
Size yazmak içimden gelirken kadın doğmuşum diye kendimi tutup yazmamak, onuruma dokunur benim. Ayrıca bu, toplumun bana sormadan koyduğu yasaklara boyun eğmek, hem de benim kadınlığımı çok önemsemem demek olur. Bense aşmışım bu soy saplantıları çoktan. - Leyla Erbil
 🌼 

Chuck Palahniuk’tan yazmak üzerine 12 kural

1. Pişirme saatinizi ayarlayın:  İki yıl önce bu denemelerin ilkini yazdığımda bu deneme, benim yazarlığımın “pişirme saatim” hakkındaydı. Bu denemeyi hiçbir zaman göremediniz ama işte metodum: Yazmak istediğiniz zaman, bir pişirme saatini bir saatlik bir zaman dilimine (veya yarım saat de olabilir) ayarlayın ve saat ötene kadar oturup yazın. Eğer yazmaktan hala nefret ediyorsanız, sonraki bir saat için özgürsünüz. Ama genellikle alarm ötmeye başladığında, kendinizi yaptığınız işe kaptırmış olacaksınız, bunu yaparken son derece zevk alacaksınız ve yazmaya devam edeceksiniz. Pişirme saati yerine çamaşır veya kurutma makinesine çamaşır atıp bunu kendiniz için bir zamanlayıcı olarak ayarlayabilirsiniz. Dönüşümlü olarak farklı işler yapmanız örneğin çamaşırhanede aptalca çalışmak veya bulaşıkçılık size olayları kurmakta gerekli yeni fikirleri, anlamları, farklı kavrama yöntemlerini oluşturacak parçalar verecektir. Eğer hikayede sıradaki olayı bilmiyorsanız…. tuvaletinizi temizleyin. Yatak örtüsünü değiştirin. Allah aşkına, bilgisayarınızın tozunu alın. Aklınıza mutlaka daha iyi bir fikir gelecektir.

2. Farklı hikaye formatlarını kullanın: İzleyicileriniz tahmin edebileceğinizden daha zekiler. Farklı zamanlama ve hikâye formlarını denemekten çekinmeyin. Benim şahsi teorime göre genç okurlar birçok kitabı, daha evvelkilerden ahmak olduklarından değil tam da aksine günümüz okuyucusu daha akıllı olduğu için küçümsüyor. Filmler, hikâye anlatımı konusunda bizi eğitti ve bu yüzden de izleyicinizi şaşırtmak tahmin edemeyeceğiniz kadar zorlaştı.

3. Hikayenin iskeletini oturttuktan sonra yazmaya başlayın: Bir sahneyi yazmaya oturmadan önce, bu sahnenin sizin hikâyenizde ne gibi bir anlamı olduğunu çözün. Neyi daha önce kurarsanız sahne size sonuç verecektir? Hangi sahne daha sonra yer almalı? Sizin kurduğunuz entrikayı hangi şekilde daha fazla uzatabilirsiniz? Çalışırken, araba sürerken, bir şeyler denerken aklınızda sadece bu soru olsun. Fikirlerinizle alakalı notlar alın.

4. Kendinizi şaşırtın: Eğer hikâyeyi sizi hayrete düşürebilecek bir noktaya getirebilirseniz, ya da bırakın hikâye sizi getirsin, okurlarınızı da şaşırtabilirsiniz. İyi planlanmış şaşırtıcı bir sahne sizin o çokbilmiş okuyucunuzun fikirlerini değiştirecektir.

5. Takıldığınız zaman, daha önce yazdığınız sahneleri tekrar okuyun: Orada kenarda kalmış karakterlerden bir tanesini tekrar canlandırın, “gömülmüş silahlar” gibi. Dövüş Kulübü’nün sonunu yazarken, plazalarla ne yapacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. İlk sahneyi tekrar okumak, nitronun parafinle karıştırılmasıyla alakalı kenarda kalmış bir fikri hatırladım ve bu plastik patlayıcı yapımının kesin olmayan bir metoduydu.

6. Yazmayı her hafta düzenlemek için bahane olarak kullanın: Bu partiye isterseniz atölye (workshop) da diyebilirsiniz. Canınızın istediğini kadar zamanı yazmanıza değer veren ve sizi destekleyen insanlarla geçirin. Bu yazarken yalnız başınıza geçirdiğiniz zamanı dengeleyecektir. Eğer bir gün yazdığınız şeyi satarsanız, yalnız geçirdiğiniz zamanları karşılayacak bir tutar almayacaksınız. “Ödemenizi” önceden alın, yazmayı insanlarla birlikte vakit geçirmek için bahane olarak kullanın.

7. Kendinizi bilinmezliğe bırakın: Bu küçük tavsiye yüzlerce ünlüden Tom Spanbauer’a, ondan bana, benden de size. Bir hikâyeyi şekillendirmeye izin vermeniz, hikâyenin sonunu şekillendirmenize izin verir. Acele etmeyin ve bir hikâye ve/veya kitabı bitirmek için zorlamayın. Tek bilmeniz gereken bir sonraki sahne veya birkaç sahne. Baştan sona bütün sahneleri bilmenize gerek yok. Aslında, eğer böyle yaparsanız siz bunu gerçekleştirene kadar sıkıcı bir hal alır.

8. Karakterlerin adını değiştirin: Eğer hikâyede daha fazla serbestliğe ihtiyaç duyuyorsanız, taslaktan taslağa karakterlerin isimlerini değiştirin. Karakterler gerçek değillerdir ve bu karakterler siz de değilsinizdir. Keyfi olarak isimlerini değiştirmek bir karaktere mesafe koymanıza neden olur ve böylece bu karaktere her türlü eziyeti yapabilirsiniz. Veya daha kötüsü, eğer hikâyede gerçekten ihtiyaç duyuyorsanız bir karakteri yok edin, öldürün.

9. Üç tip anlatım şeklini de kullanın: Bundan emin değilim ama bir seminerde dinlediğimde bana mantıklı geldi. Bu üç tip: Tanımlayıcı [descriptive], öğretici [instructive] ve canlı anlatım [expressive]. Tanımlayıcı: Güneş yükselmişti. Öğretici: Yürü, koşma. İfade edici Off. Çoğu roman yazarı bu formların bir ya da iki tanesini kullanırlar. Siz üçünü de kullanın. Hepsini birbirine karıştırın. Çünkü insanlar böyle konuşur.

10. Okumak isteyeceğiniz bir kitap yazın: Sizin bile okumak istemeyeceğiniz şeyleri neden bir başkası üstelik para verip okumak istesin.

11. Kitap kapağı fotoğraf çektirin:  Kitap kapağında kullanılmak üzere fotoğrafınızı çektirin ve bunların negatiflerini ve telif haklarını alın.

12. Gerçekten sizi üzen konular hakkında yazın: Onlar yazmaya değecek yegâne şeylerdir. Tehlikeli Yazma, isimli kursunda Tom Spanbauer hayatın bizim kendimizden hiçbir şey katamayacağımız geleneksel ve sıkıcı şeyleri yazmaya harcanmayacak kadar değerli olduğunun altını çiziyordu. geleneksel hikâyeleri yazmak için fazlasıyla kıymetli olduğunun altını çiziyordu. Tom’un bahsettiği çok fazla şey vardı ama ben bir kısmını yarım yamalak hatırlıyorum: Yazma görevi [Manumission] sanatı, tam olarak heceleyemem bile, ama ne demek istediğini anlıyorum. Bir okuru hikâyedeki olaylar arasında harekete geçirmek için kullanılan özen ve dikkat. Ve Alt Konuşma, benim anladığım hikayede belirgin olanın içine gizli, gömülmüş mesaj. Benim için tam anlayamadığım konuları anlatmak son derece rahatsız edici.


29 Mart 2021

Virginia Woolftan Yazarlık Dersleri - Danell Jones

 https://blog.ofix.com/wp-content/uploads/2020/09/en_guzel_5_virginia_woolf_kitabi_ofix_blog_10.jpg 

Uyuklamayı bırakıp beyninizi harekete geçirmek için en parlak fikir yürüyüşe çıkmaktır.

1. Evdeki ya da işteki yükümlülüklerinizden sıyrılıp yazmaya geçiş yapmak için yürüyüşe çıkın. Eğer çalışamayacak kadar bitkin hissediyorsanız, televizyon seyretmeye teslim olmayıp yürümeyi tercih edin. Çevrenizdeki dünyayı gözlemleyin. Etrafınızdaki sesleri, renkleri ve kokuları zihninize not edin. Geri dönünce on dakikanızı ayırıp karşılaştıklarınızı defterinize not edin. Bir şiirde kendini bulacak kareler kaldı mı hafızanızda? Hikayeniz için kıvılcım oluşturacak bir etkileşim ya da bir konuşma parçası?

2.  Kalabalık bir yerde oturup sırayla gelip geçen insanlar hakkında hikayenizi paylaşın. Elinde pazar sepeti olan o kısa boylu yaşlı kadın Amerika güzeli seçilmemiş miydi? Üzerinde ekoseli elbise olan adam zorlu bir kumarbaz değil miydi? Eğlence niyetine zihninizi serbest bırakın ve akla yatkın bir hikaye çıkarmak için çabalayın.

3. Eğer sildikleriniz yazdıklarınızdan fazlaysa tıkandığınız yerin etrafında dolaşın. Yürürken içinden çıkmaya çalıştığınız durum hakkında düşünün. Açık havaya çıkıp dolaşırken tekrar deneyin. Aklınıza aniden harika bir fikir gelebileceği için yanınızda bir kalem ve bir parça kağıt taşımayı ihmal etmeyin.

4. Oturduğu şehrin sokaklarını dolaştığı için bahane bulmaya çalışan bir karakterin kalem gibi sıradan bir şey satın almaya çıkmasıyla ilgili bir kısa hikaye ya da şiir yazın. Ana karakterin düşüncelerini manzaralar, sesler, tatlar ve desenler etki altına almış olsun. Çevresindekilerle etkileşime geçirmekten kaçınmayın, hatta zor duruma düşürmeyi deneyin. Hikaye sona erdiğinde olayların geçtiği yerin de ayrı bir karakter oluşturduğunu göreceksiniz.

5. Hikaye anlatmanın en eski yollarından biri yol hikayeleridir. Truva savaşları sonunda evine dönmesi 10 yılını alan Odyssey’in yolculuğunu, ya da Dublin sokaklarında dolanan Leopold  Bloom u veya Clarissa Dalloway’in Londra’da oradan oraya savruluşunu düşünün.

 https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhYosgHtt212Ivk633ZAn6Wl9NLgFOIAVAbiukNWowMVH5uH7bBcUpUi7OfYztI8Xeo_niKK68wycM-3faByicnkJVdp-8WkGdIS2Su-aggff9U68kneX6Eh8EIRpjZhmCHHZqS5Vjt1x0Y/s1600/jpvo10.jpg

Sadece yazın demek istiyorum. Sayfalar dolusu saçmalayın. Aptal olun, duygusal olun, içinizden gelen her sese kulak verin. Dil bilgisi kurallarını, teknik ve biçimsel alanda bilinen tüm kurallarla beraber ihlal edin, dökün, devirin. Kendi keşfiniz olan olmayan her türlü kelimeyi kullanın, şiirsel bir biçimde, düzyazı bir metinde, ya da elinize geldiği gibi bir çırpıda yazılan anlamsız sözlerle öfkelenin, sevin, alay edin. Ta ki yazmayı öğrenene kadar…Virginia Woolf
 
 Ön Kapak 

25 Ocak 2021

Dalgalar - Virginia Woolf

 Dalgalar

Güneş daha doğmamıştı. Deniz, gökyüzünden yalnızca, kumaşın kırışıklarını andıran belirsiz kıpırdanmalarla ayrılıyordu. Yavaş yavaş tanyeri ağardıkça denizle göğü ayıran, kara bir çizgi yayıldı ufka; yol yol oldu gri kumaş yoğun çırpınmalar-la birbiri ardından, derinden, birbirini izleyen, birbirini kovalayan, sürekli...

Kıyıya yaklaştıkça yükseldi her çizgi, topladı kendisini, dağıldı, ak damlacıklardan ince bir örtü serdi kumlara. Uykusunda bilinçsizce soluk alıp veren birinin iç çekmesi gibi durakladı dalga, sonra yeniden yayıldı. Eski şarap şişesindeki tortu dibe çökmüş, camı yeşile kesmişçesine ufuktaki kara çizgi yavaş yavaş belirginleşti. Onun ardında gökyüzü açıldı; oradaki beyaz tortu çökelmiş ya da ufkun altına uzanmış kadının kolu lambayı kaldırmış gibi ak, yeşil, sarıdan kalın çizgiler, yelpaze kanatları denli yayıldı gökyüzüne. Sonra kadın lambasını yükseltti, yükseltti: Tel tel oldu sanki hava; şenlik ateşinden kükreyerek yükselen dumanlı yalımlara benzer kızıl, sarı dillerde titreyerek, yanarak yeşil yüzeyden koptu. Şenlik ateşinin dilleri, gri gökyüzünün ağırlığını üzerinde yükselten, onu yumuşak maviden milyonlarca atoma dönüştüren bir tek buğuda, akkorda eridi ağır ağır. Denizin yüzeyi saydamlaştı usulca, koyu çizgiler silininceye kadar küçük küçük dalgalanarak, parıldayarak uzandı. Lambayı tutan kol onu yavaş yavaş yükseltti, yükseltti geniş yalım dilimi iyice belirgin oluncaya dek; ateşten yay ufkun kıyısında tutuşuyordu, çevresinde deniz altın ışıklarla donandı.

Işık, bahçedeki ağaçlara vurdu, bir yaprağı saydamlaştırarak sonra bir başkasını. Bir kuş cıvıltılarla yükseldi, duraklama oldu, bir başkası cıvıldayarak indi yere. Evin duvarlarını keskinleştirdi güneş, beyaz perdenin üzerine yayıldı yelpaze püskülü gibi, yatak odası penceresindeki yaprağın altına göl-geden mavi parmak izi bıraktı. Usulca titredi perde, ama içeride her şey loştu, hayaliydi. Karmakarışık şakıdı kuşlar dışarda.

Çeviri...Oya Dalgıç 


25 Ocak 2020

Virginia Woolf " Ne Olursunuz 30 Yaşına Gelmeden Önce Hiçbir Şey Yayımlamayın. "

Roman yazmak için karakterle başlayın:

Bana göre tüm romanlar karşı köşedeki yaşlı bir hanımefendiyle başlar. Yani, tüm romanlar karaktere değinir ve romanın biçimini geliştiren, değiştiren de vaaz vermek, şarkı söylemek ya da İngiliz İmparatorluğu’na methiyeler düzmek değil karakterleri ifade etmektir.
– “Mr. Bennet ve Mrs. Brown” yazısından, 1924

Okuyabildiğiniz kadar okuyun ve sonra kendiniz hakkında değil, başkası hakkında yazın:

Yazma sanatı, birinin desteğine sahip olma ve dildeki her bir sözcüğü söyleme, bu sözcükleri İngilizcede bu kadar gerekli yapan ağırlıklarını, renklerini, seslerini, birliklerini bilme, ifade edebileceklerinden daha fazlasını önerme sanatı bir aşamaya kadar okumayla öğrenilebilir. Çok fazla okumak imkânsızdır ama kişinin kendisini değil de farklı birini hayal ederek okuması çok daha güçlü ve etkilidir. Eğer sadece tek bir kişi hakkında yazarsanız, yazmayı nasıl öğrenirsiniz ki?
– A Letter to a Young Poet, 1932

Okurla ortak bir paydada buluşun:

Hem hayatta hem de edebiyatta bir yandan ev sahibi ve bilinmeyen misafir, diğer yandan ise yazar ve bilinmeyen okur arasında bir tür geçit, körfez yaratmak gereklidir. Ev sahibi hava hakkında düşünür, çünkü bilir ki ev sahipleri nesiller boyunca bunun herkesin ilgisinin olduğu evrensel bir konu olduğu gerçeğini oluşturmuştur. Mayıs ayının bizi kötü etkilediğini söyleyerek konuya girer ve böylelikle bu bilinmeyen misafirle bir temas kurmuş olur, ardından daha çok ilgi uyandıracak konulara geçer. Bu, edebiyatta da böyledir. Yazar okuruyla ilişki kurarken önce onun bildiği bir konuyu ortaya atar, bu da okurun hayal gücünü uyarır ve yazarla ileride kuracağı samimiyetin zorlu sürecinde iş birliğine istekli hale gelir. En önemlisi de bu ortak buluşma yerinin karanlıkta sezgisel olarak bulunabilecek kadar kolay ulaşılabilir olmasıdır.
– “Mr. Bennet ve Mrs. Brown” yazısından, 1924

Gerçek ve güzellik arayışınızda dille oynamayı öğrenin:

Sözcükler, İngilizce sözcükler doğaları gereği yankılarla, anılarla, ortaklıklarla doludur. İnsanların dudaklarında, evlerinde, sokaklarda, çayırlarda dolanıp dururlar, buralardan söz ederler. Bugün onları yazmanın en ana zorluklarından biri de anlamlarla, anılarla dolu olmaları ve birçok ünlü evlilik anlaşmaları yapmış olmalarıdır. Örneğin “kızıl” gibi harika bir sözcüğü, “sonsuz denizler”i (Macbeth, Sahne II) hatırlamadan kullanmak mümkün müdür? Eski zamanlarda İngilizce henüz yeni bir dildi elbette, yazarlar yeni sözcükler icat edip kullanırdı. Şimdilerde ise yeni sözcükleri icat etmek hâlâ yeterince kolay ama onları kullanamıyoruz çünkü dil artık eski. Yepyeni bir sözcüğü net ama gizemli bir gerçekten dolayı eski bir dilde kullanamazsınız: Bir sözcük tek ve ayrı bir oluşum değil, diğer sözcüklerin bir parçasıdır. Aslında bir cümlenin parçası olana kadar sözcük bile değildir. Sözcükler birbirine aittir ve sadece iyi bir yazar “kızıl” sözcüğünün “sonsuz denizler”e ait olduğunu bilir. Yeni sözcükleri eskileriyle eşleştirmek cümle yapısına zarar verir. Yeni sözcükleri doğru şekilde kullanmak için yeni bir dil icat etmek gerekir ve hiç şüphe yok ki bu, bu zamanın işi değildir. Bizim işimiz İngilizcenin şu anki haliyle neler yapabileceğimize bakmaktır. Eski sözcükleri yok etmeden yeni düzenlere nasıl adapte edebileceğimizi görmek ve böylelikle güzelliği yaratmalarını, gerçeği söylemelerini sağlamaktır. Asıl mesele budur.
– BBC’de yayınlanan “Craftmanship” yazısından, 20 Nisan 1937 

Geleneğe karşı çıkın:

İyi yazarlar hayata yaklaşmaya, onları ilgilendiren ve harekete geçiren şeyleri daha içten ve tam olarak korumaya çalışırlar. Bunu yaparak romancılardan genel olarak gözlemledikleri gelenekleri gözden çıkarsalar bile. Haydi atomları zihne ulaştıkları şekilde kayda alalım, görünüşte ne kadar bağlantısız ve tutarsız gözükürse gözüksün deseni takip edelim. Hayatın küçük düşünülenden çok, büyük düşünülende daha bütün olarak var olduğu gerçeğini hafife almayalım.
– “Modern Fiction” yazısından

Dünyayı anlamlandırmak için ritmi kullanın:

Tüm cesaretinizi toplayın, tetikte olun ve doğanın bağışladığı tüm nimetlerden yardım isteyin. Sonra da ritmik algınızın kadınlar ve erkeklerin, otobüslerin, serçelerin, caddedeki her şeyin arasında gezinmesine, bunların hepsini uyumlu bir bütünde bir araya getirene kadar dolaşmasına izin verin. Uyumsuz gözüken ama aslında gizemli bir yakınlığı olan şeylerin arasındaki ilişkiyi bulmak, yolda karşılaşılan her deneyimi korkusuzca anlamak, şiirin bir parça değil de bir bütün olması için bu deneyimi tamamen indirmek, insan hayatını şiirin içinde tekrar düşünmek ve böylelikle romancının yolu boyunca harcanmayan ama şairin yolunca yoğunlaşmış ve sentezlenmiş karakterler aracılığıyla trajedi ve komediye tekrar ulaşmak muhtemelen yazarın işi. Ama ben ne ritim ne de hayat derken ne demek istediğimi bilmiyorum ve muhtemelen hangi objelerin şiirde düzgünce eşleşebileceğini söyleyemem. Bu tamamen sizin işiniz. Bir kısa bir uzun hece ölçüsünden Yunan ve Latin ölçüsünü de çıkaramam, bu nedenle eski ve gizemli sanatınızdaki ayinleri ve seremonileri ne şekilde değiştirmeniz ve geliştirmeniz gerektiğini de söyleyemem. Daha güvenli bir paydaya geçerim ve tüm bu küçük kitaplara dönerim.
– A Letter to a Young Poet, 1932

Metodolojiyi unutun, işinize yarayanı kullanın:

Dışarıda durup ‘metotları’ incelemek her durumda bir hatadır. Eğer biz birer yazarsak, ifade etmek istediğimizi ifade eden, eğer bir okursak da bizi romancının amacına yaklaştıran herhangi bir metot doğrudur, her bir metot doğrudur. Bir sınır yoktur… Hiçbir şey, hiçbir ‘metot’, hiçbir deney, en vahşileri bile yasaklı değildir. Sadece yanlıştır ya da iddiadır. ‘Kurmacanın uygun öğeleri’ diye bir şey yoktur. Her şey kurmacanın uygun bir öğesi olabilir. Her his, her düşünce, beynin ve ruhun kullandığı her bir özellik… Hiçbir algı hatalı gelmez.
– “Modern Fiction” yazısından

Kendinizi çok ciddiye almayın:

Tarihte ilk defa okurlar var –ticaretle, sporla uğraşan, büyükanne ve babalarına hastabakıcılık yapan, tezgahların arkasında kolileme yapan– çok geniş bir insan grubu ve bu okurların hepsi okuyor ve nasıl okumaları, ne okumaları gerektiğini duymak istiyor. Bu okurların öğretmenleri de (eleştirmenler, yayıncılar, öğretim üyeleri) okuma eylemini kolaylaştırmalılar, onlara edebiyatın şiddetli ve heyecanlı olduğunu, kahramanlarla ve düşmanlarla dolu olduğunu, kötü güçlerin sürekli çatıştığını, toprakların üstünün kemik yığınlarıyla kaplı olduğunu, siyah pelerinli, beyaz atlı yalnız fatihlerin onları ileride bekleyen ölümlerine doğru at sürdüklerini söylemeliler. Atış yapıldı ve her yer çınladı: “Romantizm çağı bitti. Realizm çağı bağladı.” Bu tür şeyleri bilirsiniz. Günümüzde yazarlar tüm bunların içinde tek bir doğru söz olmadığını gayet iyi biliyorlar elbette. Savaşlar, cinayetler, yenilgiler, zaferler yok. Yazarların da kabul ettiği gibi en önemli olan şey okurların keyif alması. Herkes giyinip kuşanıyor. Herkes kendi kısmını oynuyor. Biri liderlik ediyor, diğerleri onu takip ediyor. Biri romantik, diğeri realist. Biri gelişmiş, diğerinin zamanı geçmiş. Tüm bunları bir şaka olarak gördüğünüz sürece zararı yok. Ama eğer bunlara inanırsanız, kendinizi ciddi ciddi bir lider ya da destekçi, bir modern ya da muhafazakâr olarak görürseniz işte o zaman yaptığı işin kimse için bir önemi ya da değeri olmayan, kendi halinde, ısırgan ve yaralayan küçük bir hayvan olursunuz. Bunun yerine kendinizi daha alçakgönüllü, daha az dikkat çeken ama bana göre daha ilgi çekici biri olarak düşünün. İçinde geçmişin tüm şairleri yaşayan, içinden dönemin şairlerinin yükseleceği bir şair olarak. Kendinizde Chaucer’in bir dokunuşunu, Shakespeare’nin bir izini, Dryden’ın, Pope’un, Tennyson’ın ve tüm o saygıdeğer şairlerin bir parçasını barındırın. Kanınıza karışmalarına, bazen kaleminizi biraz daha sağa ya da sola oynatmalarına izin verin. Kısacası, siz son derece eski, karmaşık ve devamlı bir karaktersiniz. Bu nedenle lütfen kendinize biraz olsun saygılı davranın, Guy Fawkes gibi giyinmeden önce iki kez düşünün ve sokak köşelerinden ölümü tehdit eden, üç beş kuruş isteyen ürkek yaşlı kadınları çıkarın.
– A Letter to a Young Poet, 1932

Ama edebiyatı ciddiye alın:

İngiltere’de bir roman her halükârda bir sanat eseri değildir. Savaş ve Barış’ın, Karamazov Kardeşler’in ya da Kayıp Zamanın İzinde gibi eserlerin yanında durabilecek başka bir kitap yok. Bu gerçeği kabul ederken, son bir tahmini de ortadan kaldıramayız. Fransa ve Rusya kurmacayı ciddiye alıyor. Flaubert bir lahanayı tanımlayacak bir ifade bulabilmek için bir ayını harcıyor. Tolstoy Savaş ve Barış’ı yedi kez baştan yazıyor. Onların üstün olmalarının nedeni çektikleri acılar, yargılanmalarının nedeni bu ciddiyet. Eğer İngiliz eleştirmeni daha az yerli olsaydı, onu yaşamı çağırmak için memnun eden şeylerin haklarını korumak için daha az çaba gösterseydi, romancı da daha cesur olabilirdi. Ebedi sehpasında ve tüm insan serüvenini temsil etmesi gereken makul ve tehlikeli formüllerde başıboş kalmayı kesebilirdi. Ama o zamanda öykü yalpalardı, olay örgüsü parçalanırdı ve karakterler harap olabilirdi. Kısacası, roman bir sanat eseri olurdu.
– “The Art of Fiction” yazısından, E.M. Forster’ın Roman Sanatı kitabına bir cevap, 1927

Yayımlamak için acele etmeyin:

Ne olursunuz 30 yaşına gelmeden hiçbir şey yayımlamayın. Bunun çok önemli bir nokta olduğuna eminim. Okuduğum şiirlerdeki hataların çoğu, gayret etmek için henüz çok genç yaştayken yayımlanmanın vahşetine maruz kalmalarından kaynaklanıyor. Bu, onları gençliğin bir özelliği olmaması gereken ruhsal ve sözsel bir yoksunluğa itiyor. Şair çok iyi yazar, şiddetli ve zeki toplum için yazıyor. Ama eğer on yıl boyunca başkası için değil de kendi için yazsaydı daha iyi olabilirdi! Nihayetinde, 20’li yaşlar duygusal heyecanın yaşları. Yağmur damlaları, çırpılan kanatlar… O yaşlardan hatırladığım kadarıyla en sıradan sözler ve görüşler kişiyi büyük sevinçlerden, derin üzüntülere sürükleyebiliyor. Ve eğer gerçek hayat bu kadar aşırıysa, hayali hayatın da takip edilemez olması gerekiyor. Öyleyse yazın, gençken yazın, saçmalayın. Aptal olun, duygusal olun, Shelley’i, Samuel Smiles’ı taklit edin. Her dürtüye kapılın, her bir üslup, dil bilgisi, zevk, söz dizimi hatasını yapın. İçinizi dökün, yuvarlanıp düşün, öfkelenin, sevin, alay edin. Yakalayabildiğiniz, baskı altında tutabildiğiniz, yaratabildiğiniz her bir sözcüğü alın, herhangi bir ölçüde, düzyazıda, şiirde alın kullanın. Böyle böyle yazmayı öğrenirsiniz. Ama eğer yayımlarsanız, özgürlüğünüz kontrol edilir, insanların ne dediğini düşünürsünüz, kendiniz için değil de başkaları için yazarsınız. Peki o zaman, ilahi hediyenizin vahşi selini deneysel bir iki küçük kitap yayımlamak için engellemedeki mantık nedir? Para kazanmak mı? Biliyoruz ki bu söz konusu değil. Eleştiri almak için mi? Arkadaşlarınız taslaklarınızı daha ciddi bir şekilde inceleyebilir ve eleştirmenlerden alabileceğinizden daha iyi bir eleştiriye ulaşabilirsiniz. Eğer şan şöhret içinse çok rica ediyorum ünlü insanlara bir bakın. Onları saran sersemliğe bakın, kibirlerine, peygamber gibi dolaşmalarına bakın. En iyi şairlerin anonim olduğunu hatırlayın. Shakespeare’in şanı şöhreti nasıl umursamadığına bakın. Donne’un şiirlerini nasıl çöpe attığına bakın.
– A Letter to a Young Poet, 1932

Sonuncu ve en önemli olarak da kendinize ait bir oda bulun:

Kadınlar ve kurmaca edebiyat başlığı, belki sizin de kastetmiş olabileceğiniz gibi, kadınlar ve neye benzedikleri anlamına gelebilirdi; ya da kadınlar ve yazdıkları kurmaca eserler anlamına gelebilirdi; ya da kadınlar ve onlar hakkında yazılan kurmaca eserler anlamına gelebilirdi; ya da bunların üçünün de her nasılsa ayrılmaz bicimde birbiriyle karışmış olduğu ve sizin benden onları bu ışıkta değerlendirmemi istediğiniz anlamına gelebilirdi. Ama konuyu en ilginç görünen bu son şekliyle düşünmeye başladığımda, çok geçmeden onun tehlikeli bir sakıncası olduğunu gördüm. Asla bir sonuca ulaşamayacaktım. Bir konuşmacının birincil görevi olduğuna inandığım şeyi asla gerçekleştiremeyecektim; yani bir saatlik bir söylevden sonra size, defterlerinizin sayfalarına bakarak söyle bir toparlayıp şöminenin üzerinde sonsuza dek saklayacağınız bir külçe saf gerçek sunamayacaktım. Bütün yapabileceğim, size tek bir küçük noktaya ilişkin bir fikir sunmak olacaktı: Eğer kurmaca eserler yazacaksa, bir kadının parası ve kendine ait bir odası olmalıdır; bu da göreceğiniz gibi, kadının gerçek doğasına ve kurmaca edebiyatın gerçek doğasına ilişkin önemli sorunu çözümsüz bırakıyor. Ben bu iki soru üzerinde bir sonuca varma görevinden kaçınmış bulunuyorum; bana kalırsa kadın ve kurmaca edebiyat çözülmemiş sorunlar olarak kalmış durumda.
– Kendine Ait Bir Oda, Çeviren: Handan Saraç, 1929
Çeviren: Deniz Saldıran
(Literary Hub)

29 Mart 2019

20. Yüzyıl Edebiyat Sanatı


Virginia Woolf

Sanatın Dar Köprüsü
Bugün  giderek  daha  fazla  sayıda  eleştirmen,  günümüze  sırtını dönüp  gözlerini  dikerek  geçmişe  bakıyor.  Hiç  kuşkusuz  akıllıca  bir tutum  bu; günümüzde yazılanlar hakkında hiçbir yorum yapmayıp bu görevi, kitap tanıtma yazıları yazanlara, adları kadar yaptıkları tanıtma da  geçici  olan  bu  kişilere  bırakıyorlar.  Ama  bazen,  kendi  kendine soruyor  insan,  eleştirmenin  sorumluluğu  yalnızca  geçmişe  karşı mıdır,  gözleri  hep  geçmişe  mi  bakmalıdır diye.  Eleştirmen  bir nebze olsun  başını kaldırıp gözlerini,  ıssız adadaki  Robinson Crusoe örneği, geleceğe  çevirerek,  adanın  sisli,  pek  seçilemeyen  çizgilerine  bakıp gelecekte  oralara  ulaşılabileceğini  neden  düşünmez  acaba?  Bu hesapların  nereye  kadar doğru çıkacağı  hiçbir zaman  kestirilemez el­bette,  fakat  bizimki  gibi  bir devirde  böyle  varsayımlara  hoşgörü  ile bakmak  eğilimi  büyüktür.  Çünkü  bu  devir,  olduğumuz  yere  hızla demir atabileceğimiz bir devir değildir, her şey etrafımızda dönmekte; bizler de  hareket  etmekteyiz.  Ama  eleştirmenin  görevi,  nereye  gitti­ğimizi söylemek, hiç değilse tahmin etmek değil midir?

Belli  ki  böyle  bir sorgulama çok  dar  bir açıdan  yapılabilir,  fakat belki  kısa  bir  uzam  içinde  tek  bir  mutsuzluk  ve  zorlanma  anından yola çıkarak bunu  incelemek ve bu şekilde,  bu güçlüğü yendiğimizde hangi yöne gidebileceğimizi  tahmin etmek mümkün olabilir.

Önümüzde  uzanan  bir güçlük,  bir doyumsuzluk  olduğunu  farketmeksizin  hiç kimse modern yazını  uzun  süre okuyamaz.  Yazarlar her cephede  başaramayacakları  şeylere kalkışıyor, kullandıkları  biçimleri onlara  uygun  düşmeyen  anlamlar  taşımaya zorluyorlar.  Bunun  pek çok  nedeni  olduğu  söylenebilir,  fakat  birini  seçmek gerekirse,  bununnedeni  şiirin,  artık  bize,  kuşaklar  boyu  atalarımıza  hizmet  verdiği biçimde  hizmet  vermekte  yetersiz  kalmasıdır.  Şiir  bize  atalarımıza yaptığı  gibi  özgürce hizmet vermemektedir.  Eskiden  o denli  enerjiyi, o  denli  dehayı  taşıyabilen,  büyük  sözel  kanal,  ifade  kanalı  daralmış, bir kenara atılmış görünmektedir.

Fakat, aslında bu,  belli  sınırlar içinde  gcçcrlidir; çağımız lirik  şiir konusunda  zengindir,  hatta  belki  bu  konuda  daha  zengin  bir  başka dönem  olmamıştır.  Fakat  gerek  bizim  kuşağımız,  gerekse  gelecek kuşaklar için öylesine kişisel  ve öylesine hapsedilmiş olan  lirik çığlık umutsuzluğun,  ya  da  kendinden  geçmenin  ifadesi  olarak  yetersiz kalmaktadır. Çünkü beyin  ürkütücü,  karışık  ve üstesinden  gelinemez duygularla doludur.  Üç  milyon  yıllık olan dünyamızda insan  yaşamı bir saniyelik bir zaman  dilimi  ise de  insan  beyni,  sınırsız bir kapasi­teye  sahiptir.  Yaşam  bitmez tükenmez bir biçimde  güzel,  fakat itici; diğer  insanlar  hayranlık  olduğu  kadar  nefret  uyandırıcıdır;  inançlar bilim ve din arasında kalarak yok edilmiştir. Bütün beraberlik bağları kopartılmış  ise  de  bir  denetim  duygusu  gereksinmesi  süregelmiştir. İşte  yazarlar  bu  kuşku  ve  çekişme  ortamında  yapıtlarını  vermek zorunda kalmışlardır.  Bir gül  yaprağının  bir kaya kütlesini  sarıp sar­malamaya  uygun  olmadığı  gibi,  iyi  bir  lirik  dokusu  bu  bakış  açısını yansıtmaya artık uygun değildir.

Fakat  geçmişte  bu  tutumu  çelişkiler  ve  çatışmalarla  dolu  bu  tu­tumu ki  bu tutum, bir karekterin diğer karakterle çatışmasını  zorunlu kılarken  aynı  zamanda  genel  anlamda  biçimlendirici  bir  güce  gerek olduğunu  da  düşündürmekte  ve  düzenle  zorbalığı  birleştiren  bir kavram olarak ortaya çıkmaktadır ifade edebilmemizi neye boçluyuz diye kendimize soracak olursak, bu soruyu bir zamanlar «biçim» vardı diye  yanıtlamalıyız.  İşte  bu  biçim  lirik  şiir  değil,  tiyatro  idi,  Eliza­beth  dönemi  tiyatrosunun  şiir diliydi.  Bu  biçimin  bugün  artık  hiçbir biçimde yeniden yaşatılabilmesi olasılığı yoktur.

Çünkü  şiirsel  oyunun  durumuna  baktığımızda  onu  dünyadaki hiçbir  gücün  yeniden  canlandıramayacağını  görürüz.  Bu  biçim  en hırslı,  en  büyük  dehalar  tarafından  kullanılmış  ve  kullanılmaktadır. Dryden'ın  ölümünden  bu  yana bütün  büyük ozanlar şiirsel  oyun yaz­mayı  denemişlerdir.  Wordsworth  ve  Coleridge,  Shelley  ve  Keats, Tennyson,  Swinburne,  ve  Browning  (gibi  bugün  yalnızca ölmüş  bu­lunan  şairleri  saydığımızda bile) hemen  hepsi  şiirsel  oyun  yazmışlar, fakat  hiçbiri  başarılı  olamamıştır.  Yazdıkları  oyunlar  içinde,  belki yalnızca  Swinburne’in Atalanta'sı  ile  Shelley'ın Prometheus'u  hâlâ okunmakta,  aynı  yazarların  diğer yapıtları  ile karşılaştırıldığında,  bu oyunlar da giderek daha az okunmaktadır. Bunlar dışında kalan bütünoyunlar  kitaplıklarımızın  üst  raflarına  tırmanmış,  başlarını  kanat­larının  içine  sokarak  derin  bir  uykuya  dalmışlardır.  Hiç  kimse  de isleyerek onları  bu uykudan uyandırmayacaktır.

Yine de  bu  başarısızlığın  nedenini  açıklamaya çalışmak,  geleceği yorumlamamızda bir ışık tutacaksa,  yerinde olacaktır. Ozanların artık niçin  şiirsel  oyunlar  yazamadıkları  sorusunun  yanıtı  belki  de  bu konuda aydınlatıcı olabilir.

«Yaşama  karşı  bir  tavır»  olarak  adlandırabileceğimiz  belirsiz, gizemli  bir şey  vardır.  Eğer bir an  için  başımızı  edebiyattan  kaldırıp yaşama çevirirsek -hepimizin  tanıdığı, yaşamla kavga halinde,  hiçbir zaman  istediklerini  elde  edememiş  mutsuz  insanlar  vardır.  Bunlar şaşkın,  öfkeli,  bulundukları  yerden  her  şeyin  kötüye  gittiğini  gören huzursuz  insanlardır.  Bunların  yanında,  çok  mutlu  ve  doygun göründükleri  halde gerçekle  bütün  bağlarını  koparmış  bir başka grup insan  da  vardır.  Bütün  şefkatlerini  küçük  köpeklere  ve antika  porse­lene  yöneltir,  kendi  sağlıklarından  ve sosyetik olayların  iniş  çıkışları dışında hiçbir şeyle ilgilenmezler. Fakat,  bize asıl  çarpıcı gelen,  niçin geldiğini  de  anlayamadığımız  bir  başka  grup  daha  vardır.  Bunlar doğalarının ya da koşullarının gereği olan öyle konumlarda bulunurlar ki,  önemli  konularda yeteneklerini  dolu  dolu  kullanabilirler.  Bu  kişi­lerin  mutlaka mutlu ya da başarılı  olmaları gerekmez, ancak o işte bu­lunmaktan  bir haz almakta,  yaptıklarına karşı  bir ilgi duymaktadırlar.

Belki  de bu durum onların  içinde  bulundukları koşulların,  kendilerine uyan  bir  ortam  içine  doğmuş  olmalarının  bir sonucudur.  Fakat  daha önemlisi,  bu  durum,  bu  insanların  özelliklerinin  mutlu  bir  iç  denge içinde olmasının  bir sonucudur.  Bu nedenle,  bu  insanlar,  olaylara on­ları çarpık gösterecek garip bir açıdan bakmazlar; olayları sisli  bulanık bir biçimde seyretmezler;  ama açık seçik,  bir oran duygusuyla,  onları iyi  kavrayacak bir biçimde gözleyip, eyleme geçtiklerinde  kendilerini sonuca ulaştıracak hareketi yaparlar.

Aynı  şekilde,  bir  yazarın  da  yaşamı  diğerinden  farklı  da  olsa yaşama  karşı  bir  tavrı  vardır.  Yazarların  da  huzursuz  bir  bakışı, şaşkınlığı,  düş  kırıklığı  olabilir;  yazar olarak  ulaşmak  istedikleri  yere ulaşamamış  olabilirler.  Bu,  örneğin,  George  Gissing'in  romanlarında kolayca  görülebilir.  Sonra  banliyölere  çekilebilirler,  ilgilerini köpekler,  düşesler güzellikler,  duygusallıklar,  züppelikler  üzerinde yoğunlaştırabilirler.  Pek  çok  başarılı  yazarımız  bu  deneyimleri yaşamıştır.  Diğer  bazı  yazarlar  ise  doğaları  ve  koşulları  içinde yeteneklerini  önemli  şeyler  konusunda  rahatça  sergileyip  uyumlu gözükebilirler.  Sebep  hızlı  ya  da  kolayca  yazabildikleri,  hemen başarılı  ve  tanınmış  oldukları  değildir.  Edebiyatın  bütün  önemli dönemlerinde  ve  Elizabeth  dönemi  oyun  yazarlarında  oldukça  göze batan bir niteliği şöyle bir çözümlemeye çalışalım:  Bunların hepsinde yaşama  karşı  aynı  tavır  varmış  gibi,  kollarını  rahat  oynatacakları  bir durumda bulunuyorlarmış gibi, içeriği ne denli  farklı şeylerden olursa olsun  amaçlarına  hep  uygunmuş  gibi  görünen  bir  bakış  açısıyla yazıyorlar.

Bu durum, elbette  ki,  kısmen  içinde bulundukları  koşulların sonu­cudur.  Halkın  okumaktan  çok  oyun  seyretmeye  yönelik  isteği,  kent­lerin küçüklüğü,  insanları  ayıran  mesafelerin kısalığı, en  eğitilmiş in­sanın  bile  içinde  bulunduğu  cehalet,  Elizabeth  dönemi  yazarlarının düşlerini  aslanlar,  tek boynuzlu atlar, düşesler,  şiddet ve bilinmezlik­lerle  süslemelerini  kolaylaştırmıştır.  Ne  olduğunu  tam  olarak açıkla­yamadığımız, ancak işin içinde olduğunu hissedeceğimiz bir şey de bu durumu  pekiştirmiştir.  Bu  yazarların  hepsinde  yaşama  karşı  kendi­lerini  özgürce  ve  dolu  dolu  ifade  etmelerine  olanak  veren  bir  tavır vardır.  Shakespeare'ın  oyunları  şaşkın,  baskı  altındaki  bir  kafanın yaratıları  değildir;  onlar  Shakespeare  düşüncesinin  en  esnek kılıflarıdır.  Yazar  en  küçük  bir  zorlanma  hissetmeksizin  felsefi konuşmalardan sarhoş dalaşma geçebilir; aşk şarkılarından tartışmaya, saf neşeden derin spekülasyonlara atlayabilir. Bütün Elizabeth dönemi oyun  yazarları  için  söylenebilecek  şey,  okuyucuyu  sıksalar  bile  ki bazen sıkarlar onların kafalarında korkuya, tedirginliğe yer olmadığı, kısıtlayıcı, ket vurucu, ürkütücü düşünceler beslemedikleridir.

Oysa şiirsel  oyun  biçiminde yazılmış çağdaş  bir oyunu ki çağdaş şiir  için  de  bu  söylenebilir  açtığımızda  yazarın  rahat  olamadığını hemen  farkederiz.  İlk  düşüncemiz  onun  korktuğu,  zorlandığı  ve çevresinden  tedirgin  olduğudur.  Ve  ne  kadar  da  haklıdır!  diye bağırasımız  gelir.  Çünkü  hangimiz  vücudunu  ehramla  örtmüş Xenocrates denilen bu adam ile battaniyelere sarınmış Eudoxa denilen bu  kadının  karşısında  sakin  kalabilir?  Yine  de  bilinmez  bir  nedenle çağdaş  şiirsel  oyun  her  defasında  Bay  Robinson  değil,  Xenocrates hakkında  yazılmıştır;  Londra'nın  Charing  Cross  Road  sokağı  değil, Yunanistan'ın  Teselya'sında  geçiyormuş  izlenimi  vermektedir.  Oysa Elizabeth  dönemi  yazarları,  oyunlarının  mekânını  yabancı  ülkelere taşıdıklarında,  kadın  ve  erkek  kahramanlarını,  prens  ve  prensesler olarak  göstermek  istediklerinde  sahneyi  bir  uçtan  öbür  uca  ince  bir perdeyle  ayırırlar,  olur biterdi.  Sahnedeki  kişilere  derinlik  ve mesafe kazandıran  doğal bir beceriydi bu. Fakat ülke hep İngiltere kalır, Bohemyalı  prensin  İngiliz  asilzadesinden  farkı  olmazdı.  

Bizim  modern şiirsel  oyun  yazarlarımız  ise  geçmişin  ve  mesafenin  perdesini  farklı bir  nedenle  kullanmak  istiyorlar.  Onlar  derinliği  artıran  bir  perde değil, gizleyen bir perde arıyorlar; oyunlarını  şimdiki zamandan kork­tukları  için  geçmiş  zamana yerleştiriyorlar.  Eğer milattan  sonra  1927 yılında beyinlerinde dönüp duran,  taklalar atan düşünceleri,  hayalleri, sempati ve antipatileri dile getirmeye kalkarlarsa, şiirsel ahlâkın bozu­lacağının  farkındalar;  bu  nedenle  yalnızca  kekeliyebileceklerini, scndcleyebileccklerini,  odada  kalmak,  ya da odadan  çıkmak  zorunda kalacaklarını  biliyorlar.  Elizabeth dönemi  yazarları  yaşam  karşısında onlara  mutlak  bir  özgürlük  sağlayan  bir  tavır  geliştirmişlerdi;  oysa çağdaş oyun yazarlarının ya hiç bir tavırları yok, ya da öyle gergin bir tavırları  var  ki  ellerini  kollarını  bağlıyor,  geleceğe  bakışlarını karartıyor. Bu nedenle ya hiçbir şey söylemeyen, ya da serbest vezinin olanaklarına uygun düşen  bir şeyler söyleyen  Xenocrates'e sığınıyor­lar.

Yine  de  acaba  kendimizi  daha  iyi  ifade  edemez  miyiz?  Değişen nedir, ne oldu da yazar kafasındakileri İngiliz şiirinin eski kanallarına boşaltıp  kendini  ifade  etmekten  alıkoyan  böyle  bir  bakış  açısına itildi? Bu soruya bir yanıt bulmak için  herhangi  bir kentin  büyük cad­delerinde dolaşmak yeterli olacaktır. Cadde boyunca uzanan kiremitten duvar, her birinin içinde, kapısını kilitleyip, pencerelerini demirleterek özel  yaşamını  korumaya çalışan  tek  tek  insanların  yaşadığı  kutulara ayrılmıştır.  Bu  insanlar  diğer  insanlarla  başları  üzerinden  geçen tellerle, tavandan dökülen  ses dalgalarıyla bağlanmışlardır.  

Bu  sesler onlara  tiz  bir tonla dünyanın  dört  bir yanında olan  savaşları,  işlenen cinayetleri, yapılan grev ve devrimleri anlatmaktadır. İçlerinden biriyle konuşacak  olursak  onun  ihtiyatlı,  sırküpü,  kuşkucu  bir  hayvana dönüştüğünü,  gölgesinden  korktuğunu  ve  faka  basmamak  için  son derece dikkatli hareket ettiğini  görürüz.  Gerçekte çağdaş yaşamda bir insanın  böyle  hareket  etmesi  için  hiçbir  zorlama  yoktur.  Örneğin, özel yaşamda şiddet olayları yoktur, bütün  karşılaşmalarımızda birbi­rimize  karşı  nazik,  hoşgörülü  ve  uyumlu  davranıyoruz.  Savaş  bile bireyler  arasında  değil,  toplumlar  ve  şirketler  arasında  yapılıyor. Düello  tarihe  karıştı.  Evlilik  bağı  kopmaksızın  sonsuza  dek  çekiştirilebilir.  Kısacası  günlük yaşamda insan eskiye göre daha sakin, daha yumuşak ve daha kendine dönük.

Ama arkadaşımızla  şöyle  bir yürüyüş yapmak  bile  bize  onun  her şeye çirkinliğe, kirliliğe,  güzelliğe, eğlenceye karşı  ne denli duyarlı olduğunu gösterir.  Kendisini nereye götüreceğini dikkate almadan her düşüncenin  peşine  takılır  o.  Eskiden  insanın  kendi  kendine  bile söyleyemediği  şeyleri  herkesin  önünde  açık  açık  tartışır.  îşte  bu özgürlük ve merak, günümüz insanının en belirgin  özelliğinin ortaya çıkmasına neden olmuştur:  Onun kafasında birbirleriyle açıktan açığahiçbir  ilişkisi  olm ayan  şeyler,  garip  bir  biçim de  birbirlerini çağrıştırlar. Önceden tek tek ve birbirlerinden farklı bir biçimde gelen duygular,  artık  aynı  şekilde  gelmemektedirler.  Güzellik,  biraz çirkin­lik, eğlence, biraz nefret  ve  zevk,  biraz acı  haline dönüşmüştür.  Eski­den beyne bir bütünlük  içinde giren duygular artık eşikte parçalanmak­tadırlar.

Örneğin  bir  ilkbahar  gecesi,  gökte  ay,  bülbüller  şakıyor,  söğüt ağaçları  nehrin  üzerine doğru sarkmış.  Evet,  ama aynı  zamanda yaşlı, hasta bir kadın  yağlı  paçavralarını  iğrenç  bir demir parmaklığın  üze­rinde  ayıklamakta.  Kadın  ve  ilkbahar,  insanın  beynine  birlikte girmekte, karışmasalar da harmanlanmaktadırlar.  Birbirlerine bu denli aykırı  düşen bu  iki  duygu,  bu  birliktelikte  birbirlerini  âdeta ısırmakta ve tekmelemektedir.  Oysa bülbülün şarkısını  duyan  Keats'ın hissettiği duygu,  güzellik karşısında duyulan coşkudan,  insanın  kaderine düşen mutsuzluk karşısında duyulan üzüntüye dönüşse  bile  tek  ve bütüncül bir duygudur.  Kendine zıt düşen hiçbir şey yoktur. Onun yazdığı şiirde üzüntü, güzelliğin gölgesi gibidir. Modern düşünce güzelliğin yanında onun  gölgesinin  değil,  güzelliğe zıt düşen  bir duygunun  bulunacağını söyler.  

Çağımız şairi öten  bülbülden  «kirli  kulakların tıkacı»  diye söz eder. Günümüzde çağdaş güzelliğin etrafında onunla güzel olduğu için dalga geçen  alaycı  bir ruh  dolaşmaktadır;  dahası  aynayı  bize  çevirip güzelin  öbür  yanağında  bir  çukur  ve  bir  deformasyon  olduğunu göstermektedir.  Çağdaş kafa sanki bütün duygularını  kanıtlamak ister gibi  çalışmakta ve  her şeyi  olduğu  gibi  kabul  etme gücünü  kendinde bulamamaktadır.  Kuşkucu  ve  sorgulayıcı  tutum,  elbette  insan  ruhu­nun  büyük ölçüde  tazelenmesine  ve  hızlanmasına yol  açmıştır.  Çağ­daş  yazında  çok  keyif  verici  olmasa  da  sağlıklı  bir  içtenlik  ve dürüstlük  vardır.  Oscar  Wilde  ve  Walter  Peter  ile  sıkıntı  ve  koku yaymaya başlayan çağdaş yazın, Samuel Butler ve Bernard Shaw tüy­lerini yakmaya başlayıp tuzlarını burnuna sürünce hemen XIX.  yüzyıl gevşekliğinden  sıyrılıverdi.  Gözünü  açıp  doğruldu,  ve  hapşırmaya başladı.  Bu da doğal olarak şairleri korkutup kaçırdı.

Çünkü şiir her zaman için değişmez bir şekilde güzelliğin yanında olmuştu. Her zaman  kafiye, ölçü, sözcük seçimi  gibi  belli ayrıcalıklar üzerinde ısrar etmişti. Hiçbir zaman yaşamın alelade amaçları  için kul­lanılmamıştı.  Düzyazı  her  zaman  bütün  pis  işleri  üstlenmişti;  mek­tupları yanıtlamış, faturaları  ödemiş, makaleler yazmış, söylevler çek­miş,  işadamlarının,  dükkân  sahiplerinin,  avukatların,  askerlerin, köylülerin  gereksinmelerini karşılamıştı. Oysa  şiir  papazlarını  alıp  bu  işlerden  uzak  durmuştu.  Belki  bu uzaklaşmanın  cezasını  da esnekliğini  yitirmekle  çekmişti.  Şiir bütün donatımıyla  peçesi,  çelenkleri,  anıları,  çağrışımlarıyla-  konuşmaya başlar  başlamaz  etkiler,  varlığını  bize  hisettirir.  

Ancak  şiirden  şu düzensizliği,  bu  uyumsuzluğu,  şu  yergiyi,  bu  çelişkiyi,  merakı...küçük ayrı  odalarda doğan anlık,  tuhaf duyguları,  uygarlığın öğrettiği geniş  boyutlu,  genel  fikirleri  anlatmasını  istersek,  şiirin  bunu  yapa­bilmek  için  yeterince  hızlı,  yeterince  yalın  ve  yeterince  kapsamlı hareket edemediğini görürüz. Aksam kendini ele verecek, tavırları faz­la abartılı  kaçacaktır.  Bunlar yerine şiir bize  ihtirasın  tatlı  lirik çığlık­larını  sunacak,  krallara özgü  bir el hareketiyle bize geçmişe sığınmayı emredecektir.  Günümüz düşüncesine ayak uydurmak gerektiğinde ise kendini  kurnazlıkla,  bilerek,  hemencecikihtirasla çeşitli  acıların,  se­vinçlerin kollarına atacaktır. Don Juaıı'da Byron, bize bir yol gösterip şiirin  ne  esnek  bir  araç  olabileceğini  kanıtlamıştı,  ancak  hiç  kimse onun yolunu izlemedi, sunduğu aracı daha fazla kullanmadı.  Biz de şi­irsel oyundan yoksun kaldık.

Böylece şiirin ona yüklemeye hazırlandığımız görevi yerine getirip getiremeyeceği  konusunu  düşünme  noktasına  geldik.  Belki  burada taslak  olarak  kabaca çok  genel  anlamda özetlenen,  ve  çağdaş düşün­ceye atfedilen duygular, kendilerini  şiirden  çok düzyazıya teslim edip düzyazıda  ifade  bulabilmektedirler.  Belki  de  düzyazı  şiirin  yerini  al­maktadır,  ya  da  almıştır  bile,  ve  bir  zamanlar  şiire  yüklediğimiz görevleri yerine getirmektedir.

O  zaman  cüret edip,  alay  edilmeyi  de  göze  alarak,  bu  kadar  hızla giden  bizlerin  hangi  yöne  gittiğim izi  görmeye  çalıştığımızda düzyazıya  yöneldiğimiz  tahmininde  bulunabiliriz.  Yani  önümüzdeki on,  onbeş  yıl  içinde düzyazıyı,  daha önce  kulanmayı  hiç  düşünmedi­ğimiz  amaçlar için  kullanmaya başlayacağız.  Pek  çok sanat  biçimini çoktan yiyip bitirmiş olan roman denilen o yamyam, daha da fazlasını midesine  indirmiş  olacak.  Roman adı  altında gizlenen,  farklı  tarzdaki pek  çok  kitap  için  de  yeni  isimler bulmak  zorunda  kalacağız.  Büyük bir olasılıkla'sözdc romanlar arasında ne ad  vereceğimizi  bilemeyece­ğimiz bir tanesi  bulunacak.  Düzyazıyla yazıldığı  halde  biçeminde şi­irin  pek  çok  özelliğini  taşıyan  bir  tür  olacak  bu.  Şiirin  coşkusuyla, düzyazının aleladeliğini  birleştirecek.  

Dramatik olacak,  fakat oyun ol­mayacak.  Okunacak,  oynanmayacak.  Ona  ne  isim  takacağımızın büyük  bir önemi  yok.  Önemli  olan  ufukta gördüğümüz  bu  kitap,  saf ve  yalın  şiirin  şu  anda dile  getirmeyip  atladığı  ve  tiyatronun  da aynı şekilde pek konuksever davranmadığı duyguları ifade etmekte kullanı­labileceğidir. O halde bu  kitabı  tanımaya, onunla uzlaşmaya çalışalım ve doğasının,  bakış açısının  ne olabileceğini  şöyle bir düşünelim.

Her şeyden önce onun,  tanıdığımız biçimiyle romandan,  öncelikle yaşamdan  biraz daha uzak durmasıyla ayrılacağını  tahmin  edebiliriz. Şiirin  verdiği  kadarıyla  yaşamın  ana  hatlarını  verecek,  ama  ayrıntı vermeyecektir.  Düzyazı edebiyatın harikulade özelliklerinden biri olan olguları belgeleme  gücünden daha az yararlanacaktır. Evlerden, gelir­lerden.  kişilerin mesleklerinden  ve karakterlerinden çok az bahsedecek, toplumsal  roman  ya  da  çevreci  romanla  çok  az  ilişkisi  olacaktır.  Bu kısıtlamaları  yüzünden  karakterlerinin duygu  ve düşüncelerini  yakın­dan canlılıkla ifade etmekle birlikte farklı bir açı kullanacaktır. Buraya kadar  romanın  yaptığı  biçimde  yalnızca  insanların  birbirleriyle  olan ilişkileri,  ya  da  birlikteki  etkinliklerini  vermekle  kalmayıp,  şiirde olduğu  gibi  aklın  genel  fikirlerle  ilişkisini  ve  düşüncenin  yalnızlık­taki  monologunu  da  yansıtıp,  bu  yönüyle  de  şiire  benzeyecektir. Çünkü  romanın  egemenliği  altında  insan  aklının  bir  bölümünü  in­celedik,  ama bir başka  bölümünü  bıraktık.  

Yaşamın  geniş  ve  önemli bir  kısmının  güller,  bülbüller,  şafak  vakti,  günbatımı,  yaşam,  ölüm, yazgı  gibi  şeyler  konusundaki  duygularımız  olduğunu  unuttuk;  za­manım ızın  çoğunu  uyuyup  düşler  görerek,  düşünüp  okuyarak geçirdiğimizi,  çoğu  kez  yalnız  olduğumuzu  unuttuk;  bütünüyle kişisel  ilişkilerle  meşgul  olmadığımızı,  bütün  enerjimizi  ekmeğimizi kazanmak  için  harcamadığımızı  unuttuk.  Ruhbilimsel  roman  yazarı, ruhbilimini  çok  rahatlıkla  kişisel  görüşmelerle  sınırlandırma  eğili­mindeydi.  Biz  ise  bazen  bitmez  tükenmez,  dur  durak  bilmez  aşık olma,  aşık olamama çözümlemelerinden kaçmayı özleriz; Tom'un Judith  için  ne duyduğu,  Judith'inse Tom  için  ne duyup  ne  duymadığını düşünmekten bıkar,  biraz daha kişisel  olmayan ilişkileri  ararız.  Fikir­leri, düşleri, düşgücünü, şiiri  özleriz.

İşte  Elizabeth  dönemi  tiyatro  yazarlarının  zaferi,  bütün  bunları bize  vermiş  olmalarıdır.  Şair  yapıtında  Hamlet'in  Ophelia  ile  olan ilişkisinin  ona  özge  özelliklerini  her  zaman  aşarak,  bize,  yalnızca onun  kişisel  sorgulamasını  değil,  devleti  ve  bütün  insan  yaşamını kapsayacak bir sorgulama halinde sunmayı başarır.  Örneğin Measııre for Measııre1  adlı  oyununda Shakespeare ince ruhçözümsel ayrıntılarla dolu  bölümleri,  derin  düşünceleri,  olağanüstü  düşlemlerle  karıştırır. Fakat  gözden  kaçırmamamız  gereken  şey,  eğer  Shakespeare  bize  bu derinliği,  bu  ruhsal  durumu  sunuyorsa,  aynı  zamanda Shakespeare'in bize  başka  bazı  şeyler  vermeye  çalışmadığıdır.  Yani  bu  oyunlar «uygulamalı  sosyoloji»nin konusu olamazlar. Eğer biz onlara bakarak Elizabeth döneminin toplumsal ve ekonomik koşullarını ararsak, boşa kürek çekmiş oluruz.

Bu bakımdan roman, ya da gelecekte yazılacak olan roman  türü şi­irin bazı özelliklerini benimseyecektir. Bu tür,  insanın doğa ve kaderle ilişkisinden  söz  edip  insanın  düşlerini,  diişgücünü  dile  getirecektir. Fakat  aynı  zamanda yergi,  iç çelişki, sorgulama ile yaşamın genişliği, kargaşası  ve kısıtlılığından da bahsedecektir. Dahası, çağdaş düşünce dediğimiz  o garip uyumsuzluklar kümesinin  kalıbını  da alacaktır.  Bu nedenle, göğsüne demokratik bir sanat olan düzyazının değerli ayrıca­lıklarını;  özgürlüğünü,  korkusuzluğunu  ve  esnekliğini  de  yapıştırıp çıkacaktır ortaya. Çünkü düzyazı her yere girip çıkabilecek kadar alçak gönüllüdür;  onun  için  hiçbir yer girilemeyecek  kadar aşağılık, pis ya da  sefil  olamaz.  Hem  çok  sabırlı,  hem  de  çok  mülkiyetçidir.  Uzun yapışkan  diliyle  gerçeğin  bütün  küçük  ayrıntılarını  yalayıp  yutar, sonra da bu ayrıntıları çok derin  labirentlerde biriktirir; arkasında yal­nızca mırıltıların,  fısıltıların duyulabildiği  kapıları  sessizce dinler du­rur.  Sürekli  kullanılan  aracının  tazeliğiyle  çağdaş  aklın  bütün  döne­meçlerini  izleyebilir  ve  tipik  değişimlerini  kaydeder.  Arkada  bırak­tığımız Proust  ve Dostoevskiy'e bakarak bunun  böyle olacağına karar verebiliriz.

Hem  sıradan,  hem  de  karmaşık  şeyleri  işlemeye  uygun  olan düzyazı,  acaba  çok  heybetli  olan  basit  şeyleri  de  anlatabilir  mi? Örneğin  apansız  gelen  şaşırtıcı  duyguları  verebilir  mi?  Övgü şarkılarını,  aşk  ilahilerini  söyleyip,  dehşetle  bağırabilir  mi?  Gülü, bülbülü,  ya  da  gecenin  güzelliğini  övebilir  mi?  Şairin  şiirde  yaptığı gibi  bir  sıçrayışta  konusunun  kalbine  sıçrayabilir  mi?  Sanmam. Büyülü  ve  esrarlı  konulardan,  kafiye  ve  ölçüden  vazgeçtiği  için  bu düzyazının  ödeyeceği  cezadır.  Düzyazı  yazarlarının  cesur oldukları, araçlarını  her zaman yeni  bir girişim  yapmaya  zorladıkları doğrudur. Ne  var ki,  insan düzyazıda «güzel  yerler»,  Hoıaz'ın dediği  gibi  «mor yerler» ya da şiir gördüğünde bir rahatsızlık hisseder hep. Mor yere iti­raz  onun  mor olmasına değil,  leke  olmasınadır.  

Meredith'in Richard Feverel yapıtındaki  «Diversion  on  a  Penny  W histle»1  bölümünü hatırlayın.  Bu  bölüm  ne  de  hantal,  vurgusu  bozuk  şiirsel  bir ritimle başlar  değil  mi?  «Altın  gibi  çayırlar;  altın  gibi  akan  çaylar,  çam ağaçlarının kızıl altın tepesi.  Güneş alçalarak toprağa doğru, tarlalarda sularda yürüyordu.» Ya da Charlotte Bronte'nin Villette adlı yapıtının sonundaki  kasırga betimlemesini  anımsayın.  Bu bölümler parlak söz­lerle dolu,  lirik ve süslüdür; onları  bir antolojiye alır, ya da romandançıkararak okursak kulağa çok hoş gelirler; ancak romanın akışı  içinde rahatsız  edicidirler.  Çünkü  gerek  Meredith,  gerek  Charlotte  Bronte roman yazarı olduklarını söylüyorlardı; yaşama iyice yaklaşıp yazdık­larında bizim  bir ritim,  gözlem  ve  şiirsel bir bakış  aramamızı  istiyor­lardı.  Biz  bu  isteği  ve  çabayı  içimizde  duyuyorduk;  tam  yazarın düşgücünc kendimizi sonuna dek bırakmışken, onaylama ve sanrılarla dolu bir trans halindeyken yarı yarıya uyanmak zorunda kalıyorduk.

Şimdi bir başka kitaba bakalım.  Bu  kitap düzyazı  olarak yazılmış ve  roman  olarak  adlandırılması  bir  tarafa  bırakılırsa  başlangıçtan itibaren  farklı  bir  tutum  benimsemiş. Tristram  Shandy yaşama mesafe  alıp  farklı  bir  ritim  tutturarak  bizi  farklı  bir  görüş  açısına hazırlıyor.  Bu  şiirle dolu  bir kitap,  fakat biz onu  asla farketmiyoruz. Baştan aşağı koyu bir mora boyanmış olmakla birlikte lekeli olmayan bir kitap. Yansıttığı ruh  hali  her  zaman değişse  bile,  bu değişimlerde bizi  inanç  ve  onaylamanın  derinliklerinden  çekip  çıkaran  ne  bir  sil­kinme,  ne  de  bir  sarsıntı  hissediliyor.  Sterne  aynı  solukta  gülüyor, alay  ediyor,  hatta  ağzını  bozuyor  ve  sonra  şöyle  bir  pasaja  geçe­biliyor:

«Zaman  çok  çabuk  harcıyor:  yazdığım  her  harf,  yaşamın  kalemimi nasıl  bir  hızla  izlediğini  anlatıyor  sanki;  onun  her  günü  her  saati  sevgili Jenny  boynundaki  yakutlardan  daha  değerli  ve  sanki  rüzgârlı  bir  günde hafif bulutlar gibi  başımızın üzerinden  uçup  gidiyor,  bir daha asla dönmü­yorlar.  Sen  saçındaki  şu  bukleyle  oynarken  -her  şey  nasıl  da  değişiyor, görüyor  musun?  Bak,  grileşiyor  işte;  Hoşçakal  demek  için  elini  her öpüşüm  ve  onu  izleyen  yokluğun  kısa  bir  süre  sonra  gerçekleşecek ayrılığımızın  habercileri  gibi.  Tanrım  sen her ikimize  de  acı!

Bölüm IX
Şimdi,  bu  çığlık  çığlığa  lafazanlık  hakkında dünya  ne  düşünür bilmem ama bana göre  metelik etmez.»

Yazar buradan Toby amcama, onbaşıya, Bayan Shandy ve diğerle­rine geçiyor.

İnsan  onun  yazısında  şiirin  kolaylıkla  ve  doğallıkla  düzyazıya, düzyazının ise şiire dönüştüğünü görüyor. Sterne kendini kalabalıktan biraz  ayırarak,  ellerini  yavaşça  düşgücü,  zekâ  ve  fantezi  üzerinde gezdiriyor;  bunların yetiştikleri  yüksek dallara uzanarak, doğalıkla ve kuşkusuz kendi  isteğiyle, aşağıda yerde yetişen daha doyurucu sebze­leri yeme hakkından vazgeçiyor. Çünkü ne yazık ki bazı şeylerden  fe­ragat etmenin kaçınılmaz olduğu doğru. Sanatın dar köprüsünü eliniz­de bütün araçlarla geçebilmeniz mümkün değil. Ya bazılarını bırakacaksımz, ya da birkaçını  elinizden  nehrin  ortasına düşüreceksiniz,  ya da daha kötüsü siz de dengenizi yitirip boğulacaksınız.

Bu  nedenle,  o  zaman  bu  henüz  adı  konulmayan  roman  biçimi yaşamın  gerisinde  duracak  bir  biçimde  yazılacak,  çünkü  bu  şekilde yaşamın  daha  önemli  konuları  için  daha  geniş  bir  bakış  açısı yakalanacaktır. Bu  roman  düzyazıyla yazılacak,  çünkü  düzyazı  eğer ona pek çok romancının  yaptığı  gibi  kucak  kucak ayrıntı,  kovalar do­lusu olay yüklemeyip, onu yük hayvanı durumundan kurtarırsanız-  bu haliyle,  yerden  yükselebilme  yeteneği  olduğunu  size  kanıtlayacaktır. Belki  bir  sıçrayışta  değil,  ama  her  şeyi  peşine  takarak,  dalga  dalga yükselecek,  bunu  yaparken  de  günlük  yaşamda  insan  karakterinin kendine  özgü  özelliklerini,  tuhaflıklarını,  oyunlarını  sergilemeyi sürdürecektir.

Bununla birlikte hâlâ bir soru yanıtlanmamıştır: Düzyazı dramatik olabilir  mi?  Hiç  kuşkusuz  Shaw  ve  İbsen  düzyazıyı  çok  büyük  bir başarıyla ve  dramatik yönüyle  kullandılar,  ama  bunu  yaparken  gele­neksel  dramatik  biçime  sadık  kaldılar.  Bu  biçimin,  geleceğe  dönük olarak, şiirsel  bir oyun yazacak yazarın gereksinimlerini yanıtlayacak bir biçim  olmadığı  ortadadır.  Düzyazı  ile  yazılan  bir oyun,  esneklik­ten  uzak, sınırlı  ve amaçları açısından aşırı  vurguludur. Ağının gözleri arasından  söylemek  istediklerinin  ancak  yarısının  geçmesine  izin verir.  Yazar diyaloglarının  içine bütün yorumunu,  bütün çözümleme­lerini  koyup,  vermek  istediği  bütün  zenginliği  sığdıramaz.  Fakat yazar yine de,  tiyatronun  patlayıcı duygusal  etkilerine gıpta etmekte­dir;  okuyucularından  kan  almak  istemekte,  yalnızca  onların zekâlarının  duyarlı  noktalarına  vurmakla,  bu  noktaları  gıdıklamakla yetinmek  istememektedir. Trişinim  Shandy'nın  anlatım  yapısındaki gevşeklik  ve  özgürlük  Toby  amca  ve  Onbaşı  Trim  gibi  karakterleri sarıp  sarmalamakta,  yüzeye  çekmekte,  ancak  bu  iki  karakteri  iki  uca itmemekte,  ya  da  dramatik  bir  karşıtlık  oluşturacak  şekilde  öne sürmemektedir.  

Bu  nedenle,  bu  kitabın  yazarı  için  karmakarışık  ve çelişkili  duygularını,  genellemeler ve  basitleştirmeler yapabilen  çok titiz  ve  mantıklı  bir düşgücünün  eline  terketmek  kaçınılmaz  oluyor. Kargaşa  çirkindir,  şaşkınlık  nefret  uyandırır,  bir  sanat  yapıtında  her şey  denetim  altına  alınmalı  ve  düzene  sokulmalıdır.  Yazarın  çabası genelleştirmek ve ayırmaktır.  Ayrıntıları  numaralandırmak yerine on­larla bloklar dikecektir.  Böylelikle onun  karakterleri  -çağdaş romanın ikincil  karakterlerinin  psikolojinin  çıkarları  uğruna  feragat ettikleri dramatik  bir güce erişeceklerdir.  Bundan  sonra da,  çok  iyi  seçilememekle  birlikte,  uzaklarda  ufuk çizgisinde;  müziğin  gücü,  manzaranın verdiği  zevk,  ağaçların  görünümünün ya da renk oyunlarının  üzerimizdeki etkisi, kalabalıkların içimizde uyandırdığı duygular, bazı yerler­de  bazı  insanlar  tarafından  bize  mantık  dışı  bir  biçimde  yöneltilen açıklanamaz öfke ve nefret duyguları, hareket etmenin neşesi, şarabın verdiği  sarhoşluk  duygusu  gibi  duygular  üzerinde  çeşitlemeler  gelir. İnsan  yazarın  ilgi  alanlarını,  yaşamın  geniş  bir  bölümünü  etkileyen, fakat şimdiye dek romancıların dikkatinden kaçmış konuları dramatize etmek  için  nasıl  genişleteceğini  tahmin  edebiliyor.  Romanın  her anı henüz söze dökülememiş olağanüstü sayıdaki sezgilerin buluşma nok­tası  ve  merkezi  durumundadır.  Yaşam  her  zaman  onu  söze  dökmek isteyen  bizlerin  düşünebileceğinden  kaçınılmaz  bir  biçimde  daha zengindir.

Kuşkusuz yaşamı,  yukarıda verilen  anahatları  içinde  bile dile  ge­tirmeye  girişecek yazarın  bütün  cesaretini  toplamak zorunda kalaca­ğını  söylemek için  kâhin  olmak gerekmez.  Düzyazının  yeni  gelen  bir yazarın  isteklerine  boyun  eğmek  için  ilkadım  dersleri  alacağını düşünmek boşuna olur. Yine de günümüzde sözü edilmeye değer bazı belirtiler  varsa,  o  da  düzyazının  gelişme  içinde  olduğudur.  Hiç kuşkusuz İngiltere,  Fransa ve Amerika'ya dağılmış birtakım yazarlar kendilerine usanç veren bağlardan kurtulup özgürleşiyorlar; bu yazarlar önemli  konularda daha kolaylıkla ve doğallıkla söz sahibi  olacakları bir noktada bulunup  yaşama karşı  tavırlarını  yeniden  belirlemek  du­rumunda olduklarının bilincindeler. Ve herhangi  bir kitap bizim  ilgi­mizi çektiğinde,  onun  güzel  ya da parlak bir kitap  olduğundan değil, yazarın  yaşama  karşı  yeni  tavrının  sonucu  olduğunu  biz okuyucular biliyoruz;  ve  yine,  bu  tavrın  içinde  onu  devamlı  kılacak  tohumların çoktan yeşermeye başladığını biliyoruz.
Yayına Hazırlayan 
Prof.Dr. Hüseyin Salihoğlu

TIK

20. yüzyıl edebiyat sanatı