25 Mayıs 2016 Çarşamba

Adalet Kupası



Matematik, astronomi ve müzik
alanlarında önemli katkılar
sağlamış ünlü Yunan Filozofu
Pisagor, adına bugün “Pisagor Bardağı” ya da
“Adalet Kupası” da denilen, ilginç bir kadeh tasarlamıştı.

Ters çan biçimindeki bu kupanın
özelliği, altında bir delik bulunmasına
karşın, içine konulan sıvının kupadaki
‘sınır çizgisi’ ni geçmediği takdirde
dökülmüyor; sıvı bu sınır çizgisini
geçtiğindeyse, kupanın altında yer
alan delikten tümüyle akıp gidiyor
olmasıydı.

Söylentiye göre Pisagor, bu “ada-
let kupası” sayesinde, öğrencilerinin
hepsinin de eşit miktarda şarap içmele-
rini sağlıyordu. “Pisagor Bardağının
anlamını yorumlayanların bazıları,
ünlü filozofun bu kupayla “Aşırı hırs
sahibi insanların, daha fazlasını arzu-
larken, sahip olduklarının da elinden
kayıp gidebileceği” mesajını verdiğini
dile getirirken; bazıları ise kadehin
“Adalet Kupası” adından hareketle,
‘adaletin tahammül sınırlarının zorlan-
ması halinde sonuçlarının çok sert
olabileceğini anlattattığını’ savunuyorlar.

Açgözlü olup kadehini fazla
dolduranları kendini tamamen boşalta-
rak cezalandıran “Adalet Kupası”na,
ünlü filozofun doğduğu topraklarda,
Samos (Sisam) Adası’ndaki hemen
hemen tüm hediyelik eşya satıcılarında
rastlanabiliyor.

Tık


Seni düşünmek- Orhan Aydın


Işıklı bir pazardı.

Yollardan gelmişim, sessizliklerden.

Çiçekten, koşulmamış yamaçlardan, su gözelerinden, yaşanmışlıkların içindeki yalnızlıklardan, 2.500 yıllık bir tiyatronun basamaklarında bir kaplumbağa ile birlikte oturmuşum, dallardan meyve çalmışım, cebimdeki çocukların ellerinden tutup üç ayrı filmde oynatmışım.

Ay dönmüş hayatın üstüne, gelip düşmüşüm kalabalığın ortasına.

Güneş ve Vapur ve Martı ve Boğaz sevişince şenlik olur İstanbul’da.

Erguvanlar tepelerde küskün, kiraz mevsimi başladı, köpüklere karışan olta çığlıkları yeni yazılan bir senfoni, yavru kediler bile deli, bizim çılgın çocuklar şarkı söylerken nasıl dans ederlerse işte öyle bir hayat.

Şu çay ve simit meselesine martılar gagalarını uzatmıyor olsalardı, şenlik ne çok şey kaybederdi.

Ne kadar kalabalığız diye düşününce; ağaçları, kuşları, balıkları niye yok sayıyoruz diyerek güvertede rüzgârlanıp, kahve ve zencefil kokulu Balık Pazarı’ndan geçip kendimi Nâzım Hikmet Kültür Merkezi bahçesinde buluyorum.

Özlemişim.

İnsan evini özler, evinin insanını özler, bahçesindeki kedisini özler, dostlarını özler, ağaçlarını özler.

Kucaklaştık.

Aylar öncesinden kararlaştırdığımız bir buluşmamız var.

Arif Keskiner ağabeyim ve M. Melih Güneş dosttum bize Nâzım’ı anlatacaklar, Vera’nın aklından ve sofrasından kopup gelen binlerce sözcükle ve yaşanmışlıkla.

Arif ağabeyin üç ay evvel uzatıp verdiği kitap, ‘Nâzım’ın Evinde Vera’nın Sofrasında’ adını taşıyor.

İçinde şenlikli bir bahar, hüzün, hasret, aşk, dostluk, masalların masalı gizli.

Kitabın yazarı bu iki dostun ikisinin de yolu Vera’nın Nâzım ile sarmaşık gibi yaşadığı o şiir gizli evde buluşur.

Melih Gümüş’ün Moskova yılları onu gizemli bir izin peşinden sürükler, Arif ağabey ise Ekber Babayev dostluğu ile aynı izin içinde şenlenir.

Evin duvarlarından, çalışma odasından, kitap aralarından, dostlara kurulmuş sofralardan kalkar gelir şair ve türkülere şarkılara, kadehlere, gülüşlere karışır, şiirlere bulaşır eli yüzü.

Yaşanmışlıklar olmasa çekilmez bu hayat.

Babam, ‘insan biriktirdikleriyle var’ derdi.

Aşkın içine savurduğu rüzgârla, kavganın sesiyle, müziğin yalnızlığıyla, bir sepya fotoğrafın sönmüşlüğüne saklanmış coşkuyla, oyun repliklerinin hayata dokunuşuyla, şiirin isyanıyla.

Kitap bir anı okyanusu.

İlk el sürdüğümde taze ekmek kokusu sindi içime.

Umut ve yaşamaya dair ne varsa kelimelere sığınmışlar.

Vera’ya ‘Seni bir gün Paris’e götüreceğim, görmelisin o kenti’ diye söz veriyor usta, olamıyor bir türlü, tam ‘unuttu sözünü’ derken, ortaya iki bilet atıp, ‘Hadi topla valizini gidiyoruz’ sesi çınlar evde.

Paris’e inerler, dostlarıyla sarışırlar, Abidin ve Güzin Dino’ya yakın bir otele yerleşirler.

O gece, şiiri yazılamamış bir konuşmaya tanıklık eder Vera.

Nâzım usulca kalkar yatağından, telefonu çevirir ‘Abidin benim, ne var ne yok anlat ve lütfen sabaha kadar anlat, Türkçe anlat, hasret kaldım dilime” der.

Burkuldum.

Kendimi Paris’te ıssız bir sokak lambasının üstüne düşen yağmur damlası gibi hissettim.

Konuştuğun, seviştiğin, yazdığın, ağladığın, bağırdığın, kavga ettiğin, sevinçlendiğin dile hasret kalmak lâl olmak gibi bir şey.

Sessizlendi yüreğim.

Sonra Melih Güneş’in söz arasında anlattığı çevrilmemiş oyunlar aldı aklımı başımdan.

Meyerhold ile birlikte üstünde çalışılan sayfalar dolusu replikler.

Durdum.

Karşımda duran iki dostumun yürek zenginliklerine baktım usulca.

Nâzım ne çok sevmiş insanı ve ne çok sevmiş insan Nâzım’ı.

Ne çok zenginiz ve ne çok hüzün ve acı var birikip bizim olan, ne çok sevinç var hepimizin olması gerekli olan.

“Seni düşünmek güzel şey

Seni düşünmek ümitli şey

Dünyanın en güzel sesinden

En güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey.

Seni düşünmek güzel şey

Seni düşünmek ümitli şey

Fakat artık ümit yetmiyor bana

Ben artık şarkı dinlemek değil

Şarkı söylemek istiyorum” usta.

Dilimde şarkı.

Vapur beni sarı güneşin kanatlarında eve taşıyor.

Mahalleye geldim beter bir kara haber.

Ares amca ölmüş.

Kolunda beyaz örtülü sepeti, ‘İşte geldim gidiyorum’ diye kendi yaptığı Kurabiyeleri satardı.

Sokaklar sesini yitirir, kediler aç kalır, balkon çiçekleri susuz.

Kurabiyelerinin sırrını sorduğumda, bir Moskova sabahını anlatmıştı bana.

Soğuk göğüs kafesinde dans ederken, bir kız çocuğunun okuduğu Nâzım şiirleriyle nasıl ısındığını ve votkasına eşlik eden bir gürcü türküsünü.

‘Yaşamak güzel şey be kardeşim’

Her şeye inat, inanarak yaşamak.


Orhan Aydın - 10.05.2016


Kalbindir


her şey benim kalbimdir
söküp aldığım kardan
kardan söküp aldığım
çocuksuz bir anne gülüşüyle
her şey benim kalbimdir
çünkü pek yaraşmaz bu dünyaya doğru mu değil mi bilmiyorum
kentler büyüyüp gidiyor ya aldırma
başka bir yaşama tutturmalı diyorum
köprü korkuluklarına
ufak buluşmalara yaslanan
yani tuzun amcası, sevincin
öz kardeşi olan
en küçük bir kuşun gözleriyle
dünyaya baktığın zaman
her şey benim kalbimdir
her şey benim kalbimdir ki bilirim
kimsenin olmadığı bir yerde
ölümü denemek isterdin
hiç değilse bir defa
nisansız bir serçe gibi
herkesin gözlerine saçlarına
avuçlarına dolanan
ama nisan olsa da olmasa da
serçeler benim kalbimdir
şimdi ey mayısımın son haftası
dağda tükenmezdi geçmiş zaman
bilemezsin
nasıl algılıyorum çıplaklığını
ellerim nasıl değiyor uçlarına
bir yerden bir mavi gibi
bir yerden bir rüzgâr
herkes nasıl sanırsa kendini öyle
tastamam öyle tastamam
her şey benim kalbimdir diyorum
her şey kalbimdir diyorum
ve işte o zaman
ölüme eşitliyorum aklığını