José Ortega y Gasset, Camus’ye göre, “Nietzsche’den sonra belki de en büyük Avrupa’lı yazardır”.
1955 yılında hayata veda eden İspanyol filozof José Ortega y Gasset,
1925 yılında kaleme aldığı “Sanatın İnsansızlaştırılması” ve “Roman
Üstüne Düşünceler” başlıklı iki uzun denemesinde, çağının sanatı ve
edebiyatı üzerine düşüncelerini ortaya koyuyor.
“Sanatın İnsansızlaştırılması” ve “Roman Üstüne Düşünceler” çarpıcı,
cesur, derinlikli ve isabetli saptamalarıyla, güncelliğini koruyan, her
zaman heyecanla okunacak klasik metinlerden.
“Kimi dostlarımdan, özellikle de bazı genç yazarlardan bir roman
yazmakta olduklarını işittiğimde, bunu nasıl olup da sakin bir ses
tonuyla söylediklerine pek şaşırıyor, onların yerinde olsam tir tir
titrerdim diye düşünüyorum. O sükûnetin altında büyük çaplı bir
bilinçsizliğin yattığından kuşkulanıyorum, belki de haksızımdır, ama
başka türlüsü elimden gelmiyor işte.”
Halkın Yeni Sanatı Beğenmemesi
Fransa’nın dâhi düşünürü Guyau’nun iyi geliştirilmemiş, ama yine de
dâhice olan birçok düşüncesi arasında, sanatı toplumbilimsel açıdan
inceleme tasarımını da saymak gerekir. İlk bakışta insana kısır bir
konuymuş gibi geliyor. Sanatı toplumsal etkileri yönünden ele almak
turpu yapraklarından yakalamaya ya da insanı gölgesinden incelemeye pek
benzer görünüyor. Sanatın toplumsal etkileri, ilk bakışta estetik özüne
öylesine yabancı, öylesine uzak bir şey ki, onlardan yola çıkarak
biçemlerin derinine nasıl inileceği pek anlaşılamıyor. Guyau, kuşkusuz,
dâhice tasarımından en iyi sonucu almış değil. Yaşamının kısalığı, öyle
trajik bir telaşla ölüme koşuşu, esinlerini berraklaştırmasını, ilk elde
düşünülen en açık seçik şeyleri bir yana bırakarak öze ilişkin en derin
şeyleri irdelemesini engelledi. Denebilir ki Toplumbilimsel Açıdan
Sanat kitabından varolan yalnızca adı; kalanı hâlâ yazılmayı bekliyor.
Bir sanat toplumbiliminin ne denli verimli olacağını, hiç
beklemediğim bir anda, birkaç yıl önce, bir gün Debussy ile başlayan
yeni müzik çağı üstüne bir şeyler yazmak durumunda kaldığımda keşfettim.
Niyetim yeni müzik ile geleneksel müzik arasındaki biçem ayrılığını
elimden geldiğince açıklıkla tanımlamaktı. Sorun kesinkes estetik
nitelikliydi, gelgelelim en kestirme yaklaşımın bir toplumsal olgudan
yola çıktığını fark ettim: Yeni müziğin halk tarafından
beğenilmemesinden.
Bugün dileğim daha genel düzlemde konuşmak ve Avrupa ’da hâlâ bir
geçerliği olan tüm sanatlara değinmek: Yani, yeni müziğin yanı sıra yeni
resim sanatına, yeni şiire, yeni tiyatroya. Gerçekten de her tarihsel
çağın tüm dışavurumlarında kendi kendisiyle sımsıkı bir dayanışma içinde
bulunuşu şaşırtıcı, gizemli bir şeydir. En değişik sanatlarda aynı
esin, aynı biyolojik biçem nabız gibi atar. Genç müzisyenin hiç farkına
varmaksızın seslerle gerçekleştirmeyi amaçladığı şey, çağdaşı olan
ressam, şair, tiyatro yazarıyla aynı estetik değerlerdir. Ve bu sanatsal
anlam tıpkılığı, kaçınılmaz biçimde aynı toplumsal sonucu verecektir.
Gerçekten de, yeni müziğin halk tarafından beğenilmeyişine öteki esin
perilerinin de beğenilmeyişleri karşılık veriyor. Genç sanatların
hiçbiri beğenilmiyor, bu da öyle rastlantılardan falan ileri gelmiyor, o
sanatların kendi özünden kaynaklanan bir yazgının gereği.
Diyeceksiniz ki her biçem yeni doğduğunda bir karantina aşamasından
geçirilir; Hernani’nin çevresindeki savaşımı ve romantizm ortaya
çıktığında verilen bütün öteki savaşımları anımsatacaksınız. Öyle ama,
yeni sanatın halk tarafından beğenilmeyişi olayının bambaşka bir çehresi
var. Halka malolmayan şey ile halkın beğenmediği şey arasında ayrım
yapmak gerekir. Yenilik getiren biçem halka maloluncaya değin bir süre
geçer; halka malolmuş değildir, ama beğenilmiyor da denemez. Genelde
ileri sürülen romantik sanatın patlak verişi, sanatın şimdi
sergilediğinin tam tersi yönde bir toplumsal olguydu. Romantizm, eski
klasik sanatı zaten hiçbir zaman bağrından kopmuş bir şey gibi görmemiş
olan “halk”ın gönlünü çok çabuk kazanmıştı. Romantizm’in savaşmak
zorunda kaldığı düşman, aslında şiirde “eski rejim”in eskimiş
kalıplarında kasılıp kalmış bir seçkin azınlık oldu. Romantik yapıtlar
–basımevinin icadından sonra– çok sayıda baskısı yapılan ilk
kitaplardır. Romantizm halkın tam anlamıyla benimsediği bir biçem oldu.
Demokrasinin ilk çocuğuydu, kitleler de onu olabildiğine şımarttılar.
Oysa yeni sanat, kitleleri karşısına almış durumda ve hep öyle
kalacak. Özü gereği halkın beğenisini kazanamıyor, dahası: Halkın
beğenisine karşıt. Ürettiği bir yapıt halkta hemen kendiliğinden tuhaf
bir toplumsal etkiye yol açıyor. İkiye bölüyor halkı: Bir yanda kesin
azınlıkta kalan ufacık bir yandaş topluluğu; ötede sayısız karşıtlar
çoğunluğu. (Ne idüğü belirsiz züppe türünü bir yana bırakalım).
Dolayısıyla, sanat yapıtı, iki karşıt gruba ayıran, kalabalığın biçimsiz
kitlesini iki değişik ve kesin insan sınıfına bölüp seçen bir toplumsal
güç işlevi görüyor.
Bu iki uzlaşmaz sınıfı birbirinden ayıran ilke nedir? Aslında her
sanat yapıtı fikir ayrılıklarına yol açar: Kimilerinin hoşuna gider,
kimilerinin gitmez. Bu ayrım düzenli bir nitelik taşımaz, belli bir
ilkeye uyuyor değildir. Kişisel karakterimiz rastlantısal niteliğine
göre bizi iki öbekten birine sokacaktır. Ne var ki yeni sanat söz konusu
olduğunda, ayrım, kişisel beğeni farklarından daha derin bir düzlemde
gerçekleşiyor. Sorun genç yapıtların halkın çoğunluğunun hoşuna
gitmemesi, azınlığın hoşuna gitmesi değil. Sorun şu ki çoğunluk, kitle,
onu anlamıyor. Hernani’nin gösterilerine giden eski kafalılar Victor
Hugo’nun dramını pek güzel anlıyorlardı, anladıkları içindir ki
hoşlanmıyorlardı. Belli bir sanatsal duyarlığa bağlı kalmışlardı,
romantik yazarın kendilerine önerdiği yeni sanatsal değerlerden
iğreniyorlardı.
Bana kalırsa, yeni sanatın “toplumbilimsel bakış açısından” özelliği,
halkı şu iki sınıfa ayırması: Anlayanlar ve anlamayanlar. Bu durumda,
bir kesimde, ötekine bağışlanmamış olan bir anlama organı var demek
oluyor; demek bunlar insan soyunun iki ayrı türü. Öyle anlaşılıyor ki
yeni sanat, romantik sanat gibi, herkese göre değil, özel yeteneği
bulunan bir azınlığa yönelik. İşte kitlelerde öfke uyandırması bundan
ötürü. İnsan bir sanat yapıtını sevmese de, anlamışsa, kendini ona üstün
duyar ve sinirlenmesine gerek kalmaz. Ama yapıtın yol açtığı
hoşnutsuzluk anlaşılamamış olmasından ileri geliyorsa, insan mahcup
olur, sezinlediği karanlık aşağılık bilincini dengeleyebilmek için de
yapıt karşısında küçümsemesini belirterek kendini kanıtlar. Genç sanat,
yalnızca ortaya çıkmasından ötürü, halim selim kentsoyluyu kendini
nasılsa öyle duymaya zorlamaktadır: Sanatın kutsal ilkelerinden nasibini
alamamış, her türlü saf güzelliğe kör ve sağır bir yaratık; dedik ya
halim selim bir kentsoylu işte. Ha, şimdi yüzyıl süreyle kitlelere
yaranmaya çalıştıktan, “halk”ı göklere çıkardıktan sonra insan öyle
elini kolunu sallayarak, cezasızca yapamaz bunu. Her şeye egemen olmaya
alışmış bulunan kitle, yeni sanat karşısında kendi “insan hakları”nın
çiğnendiğini duyar, çünkü yeni sanat ayrıcalıklılarındır, soylu
sinirlere, içgüdüsel bir aristokrasiye göredir. Genç esin perileri
nereye giderse gitsin, kitleler kovar onları.
Çeviren: Neyyire Gül Işık