22 Aralık 2022

Hepimizin NARDUGAN BAYRAMI kutlu olsun


Bolluk,bereket ve güzellikler bizimle olsun. Yıl sonu yaklaşıyor.

Türklerde çam süsleme geleneği…

Türklerin, tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor.

Buna hayat ağacı diyorlar. 

Bu ağacı, imge olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde görebilirsiniz.

Türklerde güneş çok önemli. 

İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık’ta gece gündüzle savaşıyor.

Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek utku kazanıyor.

İşte bu güneşin utkusu, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle akçam ağacı altında kutluyorlar.

Güneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor.

Bayramın adı
NARDUGAN

(nar=güneş, tugan, dugan=doğan) Doğan güneş.

Güneşi geri verdi diye Tanrı Ülgen’e dualar ediyorlar.

Duaları Tanrıya gitsin diye ağacın altına armağanlar koyuyorlar; dallarına alacalı ipler bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar Tanrıdan…

Bu bayram için, evler temizleniyor. Güzel giysiler giyiliyor. Ağacın çevresinde yırlar söyleyip oyunlar oynuyorlar.

Yaşlılar,büyük babalar, nineler görmeye gidiliyor; bir araya gelerek birlikte yiyip içiliyor.

Yedikleri; yaş ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme…Bayram, yakınlarla bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır, uğur getirirmiş.

Akçam ağacı yalnız Orta Asya’da yetişiyormuş.
Araplar bu ağacı bilmezlermiş, bu yüzden olayın, Türklerden
Hıristiyanlara geçtiği, bunu da Hunların Avrupa’ya gelişlerinden sonra onlardan görerek aldıkları söyleniyor.

İsa’nın doğumu ile hiç bir ilgisi yok.

“Doğum, güneşin yeniden doğuşu”

 

Sümerolog
Muazzez İlmiye Çığ

 

08 Aralık 2022

Atatürk'ün din hakkında söylediği sözler

Ali kılıç anlatıyor ( İstiklal Mahkemeleri Savcısıdır) : “Meclise geldik bir müezzin geldi müezzin ezan okudu meclis kapısından içeri girdiğimiz zaman Atatürk'ün önüne sırmalı elbiseler giyinmiş bir imam dikildi Atatürk ne istediğini sordu.İmam ellerini kaldırarak “Dua etmeden girilmez” dedi.Atatürk “Bu yurt askerin süngüsü ile kurtarıldı ve bu meclis onun gayretiyle kuruldu.Yoksa senin duanla değil.Çekil oradan “ dedi. Ve imamı eliyle iterek meclise girdi.

— (Kemal Arıburnu, Atatürk ten Anekdotlar-Anılar)

Evet Karabekir Arapoğlunun (Muhammedin) yaveleri Türk oğullarına öğretmek için Kuranı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece okutturacağım ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler.

—(Atatürk- Kazım Karabekir- Paşaların Kavgası sayfa 159)

Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir adeta halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir. Batıl inançlardan vazgeçilmelidir. İsteyen istediği gibi ibadet edebilir. Herkes kendi vicdanının sesini dinler. Ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol açmalıdır. 

— Mustafa Kemal Atatürk

Kimi yerlerde kadınlar görüyorum ki, başına bir bez, ya da bir peştemal ya da benzer bir şeyler atarak yüzünü, gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir, ya da yere oturarak yumulur. Bu durumun anlamı, gösterdiği nedir? Efendiler uygar bir ulus anası, ulus kızı bu şaşırtıcı biçime, bu vahşi duruma girer mi? Bu durum ulusu çok gülünç gösteren bir görünüştür. Hemen düzeltilmesi gerekir. 

— M.Kemal Atatürk

₪ “Türk’ler Arap’ların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların vesairenin Türk’lerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir şekilde tesir etmedi.. Bilakis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti, milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gayesi milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bu arap fikri ümmet kelimesi ile ifade olundu. Muhammed’in dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa hayatlarını Allah kelimesinin her yerde yükseltilmesine hasr etmeğe mecburdular. Bununla beraber, Allah’a kendi lisanında değil Allah’ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe Allah’a ne dediğini bilmeyecekti. Bu vaziyyet karşısında Türk Milleti bir çok asırlar ne yaptığını ne yapacağını bilmeksizin adeta bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kuran’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler.”  

– Kaynak: ATATÜRK, 1931, Lise için yazdığı Medeni Bilgiler kitabı

İlkel insanların, tabiatın her şeyinden, gökgürültüsünden, geceden, taşan bir nehirden ve vahşi hayvanlardan ve hatta birbirinden korktuklarını biliyoruz. İlkel insan kümelerinde ata korkusu ve büyük kabilelerde onun yerine geçen Allah korkusu insanların kafalarında ve hareketlerinde hesapsız yasaklar yarattı. Yasaklar ve hurafeler üstüne kurulu birçok adet ve ananeler, insanları düşünce ve harekette çok bağladı. O kadar ki, bireysel düşünce ve hareket özgürlüğü gibi bir hak anlayışı asla uygulanmadı. Cemaatlerin başına geçebilen adamlar, cemaati Allah adına idare ederdi. Bireyin hakkı, hürriyeti söz konusu değildi. İnsanlığın fikri gelişimi artıp tabiatın her şeyden büyük ve her şey olduğu anlaşıldıkça, tabiatın çocuğu olan insan kendinin de büyüklüğünü ve haysiyetini anlamaya başladı. Bundan sonra bireyle hükümdar ve devlet arasında hak davası ve hak mücadelesi başladı. 

– Mustafa Kemal Atatürk

Gerçekte dinleri konusunda halkın hiçbir beklentisi yoktur din dediği şey bilinmeyen inanç dizgelerine ve gizle karışık emellere kör bağlılıktan başka bir şey değildir.

— M. Kemal Atatürk ( Atatürk ün el yazmaları Medeni Bilgiler Afet İnan )

Tarih bize öğretir ki bütün dinler milletlerin cehaletleri yardımıyla utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiği söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur .

— Atatürk ün el yazmaları ( Medeni Bilgiler Afet İnan )

Çünkü malumdur ki insan “ tabiatın mahlukudur”

— ( Prof Afet İnan , Medeni Bilgiler ve M.Kemal Atatürk ün el yazıları)

 Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.

— Mustafa Kemal Atatürk

Dünyaca malum olmuştur ki, bizim devlet idaresindeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat, bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen; içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk Milleti ve bir de milletler tarihinin bin bir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız neticelerdir. 

— Mustafa Kemal Atatürk

Bir takım şeyhlerin, dedelerin, seyyitlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen ve falcılara, büyücülere, üfürükçülere, muskacılara talih ve hayatlarını emanet eden insanlardan mürekkep bir kütleye, medeni bir bir millet nazariyle bakılabilir mi?

— Mustafa Kemal Atatürk

 Zaman süratle ilerliyor. Milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümlerin geldiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişmesini inkar etmek olur. 

— Mustafa Kemal Atatürk

Dünyada herşey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cahilliktir, doğru yoldan sapmaktır. Yalnız ilmin ve fenin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişimini anlamak ve ilerlemeleri zamanında takip etmek şarttır. Bin, iki bin, binlerce yıl önceki ilim ve fen lisanının koyduğu kuralları, şu kadar bin yıl sonra bugün aynen uygulamaya kalkışmak elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir. 

— Mustafa Kemal Atatürk

₪ “Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur’an denir. İslam ananesindebu ayetlerin Muhammed’e Cebrail adında bir melek vasıtasıyla Allah tarafından vahiy, yani ilham edildiği kabul olunur. Muhammed birdenbire Allah’ın Resulüyüm diyerek ortaya çıkmamıştır. O, Arapların ahlak ve adetlerinin pek fena ve iptidai ve islaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları islah için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur.”   

– Kaynak: ATATÜRK, 1931, Lise için yazdığı Tarih kitabı

₪ “Hırkasıdır diye bir palaspareyi hilafet alameti ve imtiyazı olarak altın sandıklara koydular halife oldular. Gah şarka, cenuba, gah garba veya her tarafa saldıra saldıra Türk Milletini Allah için, peygamber için, topraklarını, menfaatlerini benliğini unutturacak,Allah’a mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular.”

– Kaynak: ATATÜRK, 1931, Lise için yazdığı Medeni Bilgiler kitabı

“Arabistan’ın muhtelif yerlerinde insan heykellerinden ve nebat resim ve suretlerinden ibaret ağaçtan ve taştan putların muhafazasına mahsup yerler vardı. Muhammed’in neş’et etmiş olduğu Mekke’de ki Kabe denilen mabet bu yerlerin en büyüklerinden idi. İbrahim oğlu İsmail ile birlikte Kabe’yi bina etmişlerdi. Cebrail kendilerine o zaman beyaz ve mücella olan Haceriesvedi getirmişti, bu taş sonradan günahkarların ellerini sürmelerinden dolayı kararmıştı. Bunların hepsi, bittabi sonradan uydurulmuş masallardır.”   

– Kaynak: ATATÜRK, 1931, Lise için yazdığı Tarih kitabı

₪ “Medineniler ile Mekkeliler arasında derin bir düşmanlık ta vardı. Muhammet te Mekke’den kalkıp Medine’ye kaçtı. Buna Hicret denildi.” 

Kaynak: ATATÜRK, 1931, Lise için yazdığı Medeni Bilgiler kitabı

₪ “Muhammet uzun bir devirdeki tefekkürlerin mahsulü olan ayetleri luzum ve ihtiyaçlara göre takrir ediyordu.”   

Kaynak: ATATÜRK, 1931, Lise için yazdığı Tarih kitabı

₪ “Prensiplerimiz, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutulmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.” 

– Kaynak: ATATÜRK, Cumhuriyet Halk Partisi programı, Söylev ve Demeçleri / Cilt 1 / Syf. 389 1937 meclis konuşması

Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır.

 — Mustafa Kemal Atatürk

ateistcanavar.wordpress

Araplaştırılarak Kaybolan Uygarlıklar


İnternetten alıntıdır.

Köklü bir kültürü olan Farslar Arap değildir…Araplaştı

Pakistanlılar Afganlar Arap değildir… Araplaştı

Iraklılar Arap değil Sümerlerin, Akadların, Babillilerin, Asurların, torunlarıdır...Araplaştı

Suriyeliler Arap değil Süryanidir…Araplaştı

Mısırlılar Arap değil Antik Mısır medeniyetinin mirasçılarıdır...Araplaştılar

Kürtler Arap değildir...Araplaştı

Savaşçı Çeçenler Arap değildir...Araplaştılar

Tunus Arap değil Kartacalı Anibal’in torunlarıdır...Araplaştılar

Cezayirliler, Libyalılar, Faslılar, Arap değildir Tuareg ya da Berberidir...Araplaştılar

Lübnanlılar Arap değil tarihin gördüğü en iyi denizciler olan Fenikelilerin torunlarıdır...Araplaştılar

Boşnaklar Arap değildir islamı kabul etmiş Sırplardır,...Araplaştılar

Osmanlılar Arap değildir…Araplaştılar

Türkler Arap değildir Atatürk özüne döndürdü ancak hızla Araplaşıyorlar.

Nursultan Nazarbayev

 

05 Aralık 2022

Kadın En Yüce Değerdir!



Yalnız - Talât Sait Halman


Yalnızlığı hiç bilmeyeceksin.
Kuytular, tanrılarındır.
Çağlar ve sınırlar ötesinden
Sana hep seslenecek can çekişen kurbanlar.
Hangi ıssızlığa varsan
Çağrışan açlar bulacaksın
Başaklar sallanırken tâ uzaklarda
Altın ve hayırsız,
Yaşamak yorgunu açlar
Bir kapkara iman gibi davet edecek
Seni görkemli beraberliğine.

Yalnızlığı hiç bilmeyeceksin
Korkular, tanrılarındır.
Bir ülkü uğruna kurban düşen yiğitler var:
Can yoldaşı, kan kardeşisin onlar için
Bir yaman türkü söylüyorlar sana.
Tarih
Kahraman sesleri hep boğmuş bir cellat
Dün, bugün ve yarın
En uzak güneşlere türküler yakanlar,
Bir coşkulu isyan gibi davet edecek
Seni görkemli beraberliğine.

Yalnızlığı hiç bilmeyeceksin.
Tenhadaki lanetli sular, tanrılarındır.
Ve bilir belki yaşlanan ırmak
Gölge olmak değil onun yazgısı,
Baş eğmemek, yiğitçe haykırmak;
Gölden göle, dağdan denize
Özgür akarak bentleri kırmak…
Kör kuyular, tanrılarındır.
Bilge olmaktır ırmağın yazgısı,
Sormağı bilmek yanıtsız soruyu.
Susmağı bilmek ve coşup durmağı.
Köhnemiş dağlara, ham meyvalara
Taze bir ses taşıyıp bir yeni çağ açtırmak.

Akıp giden bir akıldır ölüm,
Bilir bunu su.
Toprakta hep ezilse de aşkın uğultusu,
Çağıldayan o ölümsüz pınarlar, ummanlar
Davet edecek
Seni görkemli beraberliğine.

Yalnızlığı hiç bilmeyeceksin.
Aşkı sönük uykular, tanrılarındır.
Sen öyle soylu ve günseviler yarattın ki
Sevgililer, tek bir ağaç olmağa
Can atan güçlü bir orman gibi davet edecek
Sen görkemli beraberliğine.

Yalnızlığı hiç bilmeyeceksin
Bin gözle bakıp okşadığın
Açlar ve yiğitler, yoksullar ve sevenler
Sönmek diye bir yazgıya başkaldırarak,
Susarken yaman türküler söyleyen
Güneşler gibi
Davet edecek
Seni görkemli beraberliğine.

Ömer Hayyam’ın Kübik Denklem Çözümü


Ömer Hayyam’ın kübik denklemler üzerindeki çalışması, bir kübik denklemin tüm farklı biçimlerinin kapsamlı değerlendirmelerini içeriyordu. Örneğin, x3 + bx = a ve x3 + a = bx’in farklı çözüm yöntemlerine sahip farklı denklem türleri olduğunu düşündü. Bunun sonucunda, bir düzineden fazla farklı kübik denklem biçimine çözümler sağladı. Hayyam’ın bu denklemleri çözme yöntemine bir örnek, bir daire ve bir parabolün kesişimini bularak x3 + bx = a denklemini çözmesidir. Bu iki eğrinin kesişimi denklemin çözümüdür.

Ömer Hayyam bir çift kesişen konik kesiti kullanarak x+ a2x=b kübik denkleminin geometrik çözümünü görebilirsiniz. Önce x2 = ay  parabolünü oluşturdu. Daha sonra x ekseni üzerine AC=b/a2 yarıçaplı bir yarım çember çizdi ve yarım çember ile parabolün kesişim noktasına P dedi. Bir Q noktası oluşturmak için P’den x eksenine bir diklik indirdi. P noktasının x koordinatı (yani AQ doğru parçasının uzunluğu) verilen kübik denkleminin köküydü.

Kübik Denklemler Neden Geometri İle Çözüldü?

Ancak bir kübik denklemin üç çözümü olması gerektiğini hatırlayın. Diğer iki çözüm, yüzyıllar sonrasına kadar kabul edilmeyen bir kavram olan hayali sayılardır. Bu nedenle Hayyam sadece gerçek kökler ile ilgili çözümler bulabilmişti. Hayyam ve onun çağdaşları tarafından çözülen bu problemlerin geometrik çözümleri, günümüzde bizim için pek bir anlam taşımayacaktır. Ancak aslında bu problemler bizim sayı problemleri diye isimlendirdiğimiz problemlerin çözümleriydi.

Örneğin şu soruyu düşünün. On sayısını iki parçaya bölün. Öyle ki her iki parçanın kareleri ile büyük parçanın küçüğe bölümünün toplamı 72 olsun. Bu problemi denkleme dökerseniz karşınıza 3. dereceden bir denklem çıktığını göreceksiniz. Günümüzde cebir yardımı ile bu denklemi çözmemiz kolay. Ancak modern çağdan önce matematikçiler aynı Ömer Hayyam gibi bu soruyu geometrik bir yaklaşım ile çözmek zorundaydı.

Aykut Çelikel

03 Aralık 2022

Engelli insanlara saygı, insanlığa saygıdır.

 


 

 

Şiir ve Yaşam - Ahmet Telli

 

 I-
Yaşananı aşan sevda yorumu
Şiirin kanıyla yoğrulmamışsa
Gülün hevengini coşturan bengisu
Verilmemiştir çeliğin damarına

-II-
Şiirden söz açılınca
Diyor ki bana konuğum
- Başka söze gerek yok
Aşktır onun tarihçesi

 

Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı - Romain Gary

BİR

Bitti. Big Sur plajı bomboş, kuma uzanmış yatıyorum; tam düştüğüm yere. Denizin üstündeki yoğun sis çevremdeki bütün çizgileri yumuşatıyor. Ufukta tek bir gemi direği yok. Önümde koca bir kaya ve üstünde binlerce kuş... Bir başka kayada da kalabalık bir fok ailesi: Baba fok, ağzında bir balık, pırıl pırıl ve dipdiri sulara batıp çıkıyor. Deniz kırlangıçları bazen yere öyle yakın uçuyor ki soluğum kesiliyor, yıllar ötesinin özlemi uyanmış gibi içimde bir kıpırtı başlıyor: Biraz, biraz daha yaklaşsalar, yüzüme konsalar, koynuma, kollarıma sığınsalar, çepeçevre kuşatsalar beni... Kırk dört yaşındayım, ama hâlâ esas olarak sıcak şeyler düşlüyorum. Hanidir kumun üstünde kıpırtısız yatıyorum ve artık pelikanlarla karabataklar çember oluşturdu çevremde. Derken dalgalar ayaklarımın dibine bir fok bırakıp çekiliyor. Yüzgeçlerinin üstünde doğrulup, gözleri bende, bir an öyle kalıyor, sonra yine Okyanus’a dönüyor. Gülümsüyorum ona; biraz bilge, biraz ağırbaşlı ve biraz hüzünlü, hâlâ orada... 

Annem seferberlikte benimle vedalaşabilmek için tam beş saat taksi yolculuğu yapmıştı. O sırada Salon-De-Provence’ta, Hava Okulu’nda eğitim çavuşuydum. 

Taksi yaşlı, külüstür bir Renault’ydu. Bir ara arabanın önce yüzde ellisi, sonra da yüzde yirmi beşi bizimdi. Ama yıllar önceydi bu; şimdiyse taksinin tek sahibi öteki ortak olan şoför Rinaldi. Yumuşak başlı, çekingen, duygulu bir adamdı Rinaldi ve annem onun hoşgörüsünden de yararlanıp arabanın üstünde hâlâ bazı manevi hakları olduğuna inanıyordu. Şoför Rinaldi’yi Nice’in üç yüz kilometre ötesindeki Salon-De-Provence’a kadar, beş kuruş almadan yola düşüren de annemin işte bu “manevi hakları”ydı. Ve sevgili Rinaldi, savaşın üzerinden yıllar geçtikten sonra bile, elini iyiden iyiye kırlaşmış saçlarına götürüp biraz kızgın, biraz hayran, annemin “onun ayağını nasıl yerden kestiği”ni şöyle anlatır:

 “Taksiye bindi ve sadece şöyle dedi: ‘Salon-De-Provence’a çek. Oğluma güle güle diyeceğim!’ İtiraz edecek oldum: Yol git-gel on saatten fazla çekerdi... O berbat Fransızcasıyla derhal sözümü kesip beni polis çağırıp tutuklatmakla tehdit etti. Çünkü seferberlikteydik ve ben kaçmaya çalışıyordum! Size getirmek için hazırladığı paketlerle –neler yoktu içinde: Sucuklar, jambonlar, kavanoz kavanoz reçeller– arabama yerleşmiş, durmadan konuşuyordu. Oğlu bir kahramandı, onu son bir kez öpmek istiyordu ve artık tartışmamalıydım. Sonra biraz ağladı. Sizin yaşlı hanım sürekli çocuk gibi ağlardı. Ve ben yıllardır tanıdığım bu kadını dayak yemiş köpek gibi –özür dilerim Bay Romain ama annenizi siz de tanırsınız arabanın içinde sessiz sessiz ağlar görünce artık hayır diyemedim. Çoluk çocuk yok nasıl olsa, koyuver yakasını gitsin, diye düşündüm ve önümüzdeki beş yüz kilometreden fazla da olsa alt tarafı bir taksilik yola gidecektik. ‘Tamam,’ dedim, ‘gideriz, ama prensip gereği benzin parası sizden.’ ‘Ama yedi yıl önce ortak değil miydik biz?’ O halde arabada onun da söz hakkı vardı! Zararı yok, sizi çok sevdiğini, bu yüzden de yaptıklarının önemli olmadığını söyleyebilirsiniz isterseniz...” 

Elinde bastonu, ağzında Gauloise sigarası, çaylak erlerin alaycı bakışları arasında kantinin önünde arabadan inerken gördüm onu. Teatral bir tavırla kollarını bana açıp oğlunun ona koşmasını bekledi geleneğe uygun şekilde.

Kasketim kaşımın üstünde, omuzlarımı düşürerek, umursamaz bir tavırla yanına gittim. Üstümde delikanlıların askere havacı gitme sebebi olan deri bir ceket vardı, ellerim cebimdeydi. “Sert”, “sahici” ve “yiğit” olarak nam salmak için az ter dökmediğim bu sert erkekler dünyasına yaptığı yersiz ziyarete canım sıkılmış, kızmıştım. Becerebildiğim kadar alaycı ve soğuk öptüm onu ve çevredekilerin bakışlarından kurtulmak için onu usta bir çalımla arabanın arkasına çekmek üzere hamle ettim. Ama o beni daha iyi seyredebilmek için sadece bir adım geriledi. Bir eli göğsünde, gözleri gülüyor, yüzü neşeyle parlıyordu. Ha, bir de gürültülü gürültülü burnundan soluyordu. Eskiden de böyleydi; keyifli olduğunu anlamak için burnundan soluduğunu görmek yeterdi. Herkesin duyabileceği bir sesle ve güçlü bir Rus aksanıyla haykırdı: 

“Guynemer! İkinci bir Guynemer olacaksın sen! Görürsün bak,anneciğin hiç yanılmaz!” 

Yüzümü al bastığını hissettim, arkamda kahkahalar patlıyordu üst üste, ama o kahvenin önüne yığılan çaylaklara dönüp bastonunu tehditkâr bir tavırla sallayarak ikinci cümlesini patlattı bu defa ilham gelmiş gibi: 

“Kahraman olacaksın sen! General Gabriele d’Annunzio olacaksın! Fransız Büyükelçisi! Bu gerizekâlılar senin kim olduğunu bilmiyor!” 

Sanırım hiçbir oğul anasından o an benim kadar nefret etmemiştir. Kudurmuş bir öfkeyle mırıldanıp beni Hava Ordusu’na rezil ettiğini söylemeye çalışıyor, onu arabanın arkasına çekmek için yeni bir hamleye hazırlanıyordum ki yüzü anında değişti, dudakları titremeye başladı. Ve beni her defasında yenik düşüren o bağışlamasız sözler ağzından bir kez daha döküldü: 

“Ne o, yaşlı anandan utanıyor musun?” 

Sahte erkeklik, sertlik, kendimi uzun zamandır boyamaya çalıştığım o gösteriş sırmaları bir anda ayaklarımın dibine dökülüverdi. Fırlayıp kolumu omzuna attım, boştaki öteki kolumla da arkadaşlarıma daha sonra dünyanın bütün askerlerinin bildiğini öğreneceğim o çok tanıdık hareketi sarkıttım – hani kolunuzu dimdik ileri uzatır, orta parmağınızı başparmakla birleştirir yukarıdan aşağı sallarsınız ya, işte onu. Gerçi bu İngiltere’de biraz değişik uygulanırmış; Latin ülkelerinde tek parmak yeterliyken onlar bu işi iki parmakla yaparmış; eh, bu bir yapı, mizaç sorunu. 

 Çevirmen:Alev Er

Fransız edebiyatının en sıradışı ve üretken kalemlerinden, prestijli Goncourt ödülünü iki kez kazanmış Romain Gary, namı diğer Émile Ajar, aydınlık bilincini derin bir mizah duygusuyla harmanladığı ve şiirsel bir dille kaleme aldığı başyapıtı Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı'da, tek başına ayakta durmaya çalışırken biricik oğlunu da yetiştirip hayata hazırlamak için boğuşan göçmen bir kadının zorluklar karşısında verdiği amansız mücadeleyi, onun ihtişamlı bir yazgıya erişebilmesi adına seferber ettiği o büyük enerjiyi ve oğlunun "çok sevdiği o kadının naif hayallerinin yansımasını" yaşamına aktarabilmek için gösterdiği muazzam çabayı anlatır.

Ağıtlar - Refik Durbaş

 

Gözleri bir umudu, bir dalgınlığı yaşıyor
Ağzında kalabalık bir öpüşme ormanı
-Kalbindeki katiyyen ben değilim
yüzünde küçük inzal kuşları.