pico della mirandola etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pico della mirandola etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2020

Pico della Mirandola - Entelektüel Şahsiyeti

Pico‟nun bu yeni felsefesinin otodidaktik bir tanrı bilgisi özelliği de vardır. Örneğin  Savonarola‟nın  Floransa  vaazlarının  ardından  Angelo  Politian‟a  yazdığı  bir mektubunda şöyle demektedir:“Tanrı‟yı bilmek zor değildir, yeter ki kişi kendisini O‟nu tanımlamaya  zorlamasın”  Pico  der  ki:  “Tanrı‟yı  sevin.  İnsanlar  sevgiyle  sahip olmaktansa,  ve  sevgi  olmadıkça  elde  edilse  bile  bir  şey  ifade  etmeyeceği  halde, arzuladıkları  şeyleri  bulmalarına  asla  yardımcı  olmayacak  bir  bilgiyle  armaya  çok heveslidirler.”

Pico için gerçek Amor  Dei(Tanrı sevgisi), Amor  Dei  intellectualis. (entelektüelin  Tanrı  sevgisidir)  Çünkü  ancak  entelektüel  için  evrenin  hakikatleri açılmaktadır. Bu da Tanrının varlığının gerçek bir işareti ve zorunlu varlığına delalet eder. Bu nedenle Pico, Tanrıyı  “intellectus agens” (faal akıl)  olarak tanımlar. Pico için “visio  intellectualis”  (entelektüel  müşahede)  mistik  “his”  ile  aynı  anlama gelmemektedir. Bunun tamamen farklı bir içeriği ve anlamı vardır.

Pico, manevî dünyasındakideğişime rağmen eski pagan dinî inançlarındaki iddiaları  da  ciddi  bir  şekilde  ele  alır.  Pico  bu  inançların  en  kesif  ve  karanlık problemlerini çözmede son derece titiz davranmıştır.Cassirer‟e göre Pico‟nun tanrısal bilgi tasavvuru bağlamında otodidaktik bir felsefe çizgisi vardır. Cassirer,  bu  anlamda adeta Hayy b. Yakzan metniyle ilgili bir takım tazammunlar ortaya koyarcasına şöyle demektedir:  “Tanrının  insan  ruhunun  derinliklerinde  bulunabileceği  kanaatindedir. İnsanın ulaşabileceği bilgi türlerinden en  yücesi “scientia abdita”(gizli bir bilgi)‟dir. Pico  için  bilginin  doğal  bir  yönü  vardır.  Bu  da  dış  dünyayı  gözlemleyerek  onları suretler, algılar ve hayal şeklinde kavramaktır. Bu kavrayışlar muhtelif şekillerde olur ve belirli türlere indirgenir. Ama tanrıya ve ruha ilişkin bilgimiz farklıdır. Burada duyu bilgisinden  farklı  bir  bilgi  vardır. Pater,  onun  bu  çizgisini  değerlendirirken  şöyle der:”Onu bu istikamete yönlendirmiş birçok düşünce ve birçok tesirle birlikte bir keşiş olmadı”.

Pater‟e  göre  Pico,  Hıristiyanlığa  dönmekle  birlikte  içindeki  çoğulcu  dinî söylemi  yitirmemiştir.  Bu  durum  onun  entelektüel  faaliyetlerine  de  yansıtmıştır  ve yahudi  bilgeliğini  merakla  incelemiştir.  Yahudi  mistisizmine  ilgi  duyan  bir  grupla bağlantı  kurmuştur.  Bu  grup,  kabala,  kutsal  kitap  hermönotiğinde  uzman  olan  bazı kişileri içerisinde barındırmaktaydı. Bunların arasında Yahudilerden Elias Del Medigo, Flavius Mithridates, Jochanan Alemanno yer almaktadır.

24 Şubat 2019

Pico della Mirandola - İnsanın Değeri Üzerine Söylev Ya Da Rönesansın Manifestosu

Mirandola, insanı Tanrı’nın bu dünyadaki benzeri olan onurlu bir varlık olarak görmüş ve bilgiye ulaşmada sürekli araştırmanın önemini vurgulamıştır.

İnsanın görevi üç aşamalıdır; 1. Zorunlu ahlaksal gelişim, 2. Ussal bilgilenme, 3. Mutlak gerçeklikle özdeşleşip yetkinleşme.

“Oratio de Hominis Dignitate”,Türkçesi “İnsanın Değeri Üzerine Söylev”,on beşinci yüzyılın temel düşüncesini açığa vurdu. O, başka başka felsefeleri yalnızca diyalektiğin uyumlu kılabileceğini, din ile bilimin bileşiminin olsa olsa diyalektikle yapılabileceğini, büyü dizgelerinin özünde saklı duran bilgeliğin onunla açığa çıkarılabileceğini öğretti. Pico, Rönesans’a seçme özgürlüğü kavramını getirdi. Özgürlük,bizim evrenimizin yasalı olduğunu yadsımaz,tersine evrenin yasalılığına dayanır. İnsanda dünyadaki her varlığın,canlının tohumu vardır. Duyumun tohumlarının gelişmesine izin verilirse insan hayvanlaşacaktır;ussal tohumlar çimlenirse o göksel bir canlı olacaktır. Gelgelelim onda anlama yetisinin tohumları çiçeklenecek olursa insan melek gibi olur.”O herhangi bir yaratığın payına düşenle yetinmez,kendi birliği içinde kendini yukarı kaldırırsa Tanrı ile bir tek tin yapılır,”her şeyin üzerinde”,”bütün şeylerin başında”olur. Oysa törel felsefe sevi,barış getirecektir. Biz Yakup’un merdivenlerine ancak o zaman tırmanmaya başlayabiliriz. Bu merdiven”aşağıdaki yeryüzünden göğün yücelerine yükselir,art arda gelen birçok basamağa ayrılmıştır.”Tanrının merdivenine hiç kimse kirli ayaklarla,yıkanmamış ellerle dokunamaz. Gizemin belirttiği gibi,”saf olmayanın saf olana dokunması kutsala saygısızlıktır”.Ne ki saflığa ulaştığımızda bütün varlıkları sevebiliriz. Bunu başarırsak ”Birdenbire saf gibi alev alev yanmaya başlarız”

Gerçek bir dalınççı gövdesini unutur,usun en derin yerlerine erişir,o dünyasal değildir,göksel bir hayvan da değildir,insan etine bürünmüş Tanrıdır daha çok.

İnsan evrenin bir yerini doldurmak için rastgele yaratılmamıştır. O, Tanrının bir benzeridir. Kendince bir dünyası vardır,büyük dünya içinde bir küçük bir dünyadır. Mirandola’nın bu düşüncesinde,yaygın bir Rönesans anlayışıyla karşılaşırız. Artık insan bir organ değil,yasası,ağırlık merkezi kendisinde olan özgür,küçük bir dünyadır. Dünya içinde Tanrı neyse gövde için de can odur. Dolayısıyla tanrı gibi insan da çevresinde olup biten her şeyin odağındadır. Bu yaklaşım,insanın evrenin merkezinde yer aldığı düşüncesine götürür, Bu da Hümanizmanın ayırıcı özelliğidir.

Spinoza’nın dediği gibi insanların usu türlü türlü,birinde kutsallık duygusu uyandıran ötekine gülünç gelir.

“Ey Adam!Biz sana ne hazır bir yüz ne de özgün,doğuştan gelen bir özellik verdik,ta ki kendi yerini,biçimini,yeteneklerini kendin seçesin,onları kendi yargın,kendi kararın ile edinebilesin. Bütün öteki yaratıkların doğası bizim koyduğumuz yasalarla belirlenip sınırlanmıştır. Oysa senin önünde böyle sınırlamalar yok,kendi yüzünün çizgilerini sana koruma görevini verdiğimiz özgür isteğinle çizebilirsin. Seni dünyanın tam ortasına koyduk,baktığın yerden dünyadaki her şeyi daha kolay görebilsin diye. Seni ne yersel ne gökse,ne ölümlü ne ölümsüz olarak yarattık;özgür olağandışı bir yontucu gibi kendini,kendi seçiminle biçimleyebilesin diye, Aşağıya,yaşamın kaba biçimlerine inmek de tanrısal yaşam sürenlerin düzenine çıkmak da senin elinde.”Pico Della Mirandelo
 
Nice basamakla yerden göğün yücesine çıkan bir merdiven vardı.Tanrı,bu merdivenin doruğunda oturur. Düşünceli melekler merdivenin basamaklarında inip çıkar. Meleklerin yaşamına öykünen bizlerin yüzümüzü çevirmemiz gereken merdiven buysa, sorarım size:Tanrının basamaklarına çamurlu ayaklar, topraklı ellerle oturmayı kim göze alır? Gizin öğrettiği gibi, saf olmayanın saf olana dokunması yasaktır. Peki bizim sözünü ettiğimiz bu eller,bu ayaklar da ne? Elbette onlar ruhun ayaklarıdır:Açıkçası,ruhun,toprağa tutunan kökler gibi yeryüzüne tutunduğu en değersiz bölümü. Demek istediğim şu:yanan kösnü ateşini o doyurup besler, duyusal güçsüzlüğün öğretmeni odur.Ruhun kolayca öfkeleniveren  bu gücünü niye “el”diye adlandırmayalım? El,isteme yetisinin savaşçısıdır, istek uğruna dövüşür, tozda,güneşte ona yiyecek sağlamaya uğraşır. Gölgede yatan her şeyi,onun yutması için ele geçirir. Bu eller,bu ayaklar gövdenin bütün duyusal bölümleridir. Dedikleri gibi ruhu geriye çeken dikkat bunlarda barınır. Onları akan bir ırmakta yıkar gibi törel felsefede yıkayalım da kirli,bulaşık olduğumuz için merdivenden çıkmamızı önlemesinler.

Daha dünyaya gelmeden,dirimin Tanrısıyla sözleşme yapan dürüst Eyüp’ü de inceleyelim.Yüce Tanrının onu kuşatan on binlerce varlıktan ne istediğini araştıralım. O,Eyüp’ün sayfalarında yazdığı gibi,sallantısızca”barış” diye yanıtlayacaktır: O,göğün ulaştığı uzak yerlerde barışı kurar. Felsefeci Empedokles,tanrıbilimci Eyüp’ün sözlerini bizim için yorumlayabilir pekala. Çünkü ortadaki düzen,yukarıdan aşağı doğru sıralanan düzenlerin uyarısını,öğüdünü yorumlar.Empedokles bize ruhumuzunn ikili bir yapısı olduğunu öğretir,bunlardan biri bizi yukarı göksel bölgelere taşır. Oysa öteki cehennem bölgelerine taşınırız.her şey dostluk-düşmanlık,savaş-barış aracılığı ile olur.

Önce Zerdüşt’ün, ondan sonra da Platon’un Alkibiades’de yazdığı gibi-“kendini bilen,kendinde olan her şeyi bilir.”

İnsanların en bilgesi Pisagor’un görüşünü de araştıralım.Pisagor,kendisinin bilge diye adlandırılmaya değer olduğunu düşünmedi hiçbir zaman.Onun bilge bir adam dile tanınmasının nedeni kesinlikle budur.O,ilk olarak hiçbir zaman kovaya oturmamayı;açıkçası hiçbir zaman uslamlama gücümüzü yitirmemizeneden olacak tembel bir kımıltısızlık içinde olmamayı buyurdu.Us,her şeyi sınayan,yargılayan,ölçen yetidir.Ne var ki diyalektiğin kuralları,alıştırmaları usun her şeye doğrudan yönelişini,onun çevikliğini korumasını daha güçlü kılar.

Başaracak olursam dokuz yüz tez savunduğum için övülmekle on tez savunduğum için övülmek arasında bir fark görmem.Başaramazsam,benden nefret edenler beni kötülemek için bir dayanak bulur,beni sevenler de affetmek için bir fırsat yakalar.Bence böyle büyük,böyle önemli bir tartışmayı yeteneksizlik ya da öğrenme isteği nedeni ile yitiren bir genç,kınanmaktan çok hoşgörülür.Çünkü şairin dediği gibi

Güçler yenilse bile cesaret övülecektir / Büyük bir tartışmada,istemiş olmak yeter

“Yeryüzünün bütün gökleri onun şanının parıltısının görkemiyle dolduruldu.”

Bundan daha fazlasını da söyleyebilirdim;çünkü onu anlamadıkları için ondan nefret eden,onu kınayan nice kişi var,nitekim köpekler de her zaman yabancılara havlar.

Paul’un dediği gibi,bilge kişinin sözleri insana özgü sağduyu değil,Tanrı buyruğudur.

Bu kitap haklı olarak “Rönesansın Manifestosu”diye adlandırıldı.İnsanı bir mikrokozmoz olarak gören Pico,kendini kuran bireyin bir dünya kurduğunun farkındaydı…

Pico, Kabalayı Avrupa’ya sokan kişi olmakla kalmadı, istemenin uzun bir aradan sonra açıkça duyulan sesi oldu. Schopenhauer’in dediği gibi insan isterken, geride ki, içeride ki yaratıcı güce, dürtüye çok benzer.