24 Temmuz 2022

" Lozan Barışı, Türk tarihinde bir dönüm noktasıdır." M.Kemal Atatürk

 

Atatürk, 1927 yılındaki ünlü Söylev’inde bu antlaşma için: “Lozan Barış Antlaşması’nın içerdiği esasları, diğer barış teklifleriyle karşılaştırmaya yer olmadığı fikrindeyim. Bu antlaşma, Türk ulusu aleyhine, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması’yla tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasî zafer eseridir.” diyordu.


Lozan Antlaşması'nın 99.Yılı Kutlu Olsun.

 

17 Temmuz 2022

Diplomasi - Henry Kissinger


YENİ DÜNYA DÜZENİ

 O anki bir doğa kanunuymuş gibi, her yüzyılda tüm uluslararası sistemi kendi değerlerine göre yeniden biçimlendirecek kuvvet, irade ve entellektüel ve moral güce sahip olan bir ülke ortaya çıkmaktadır. XVII. Yüzyılda Kardinal Richelieu’nün yönetimindeki Fransa, uluslararası ilişkilere, ulus-devlet kavramına dayanan ve nihai amaç olarak ulusal çıkarlardan güç alan modern bir yaklaşım getirmiştir. XVIII. Yüzyılda, Büyük Britanya, sonraki 200 yıl boyunca Avrupa diplomasisine egemen olan güç dengesi kavramını geliştirmiştir. XIX. Yüzyılda, Metternich’in Avusturyası, Avrupa Anlaşması’nı yeniden kurmuş ve Bismarck’ın Almanyası da Avrupa diplomasisini soğukkanlı güç politikası oyununa döndürerek bu anlaşmayı yıkmıştır.

XX. yüzyılda, uluslararası ilişkileri hiç bir ülke Birleşik Devletler kadar kesin, fakat aynı zamanda kararsız bir şekilde etkilememiştir. Hiçbir toplum, onun kadar başka devletlerin içişlerine karışmama ilkesinde veya kendi değerlerinin bütün dünyaca uygulanması düşüncesinde onun kadar ateşli olmamıştır. Hiçbir ülke, kendi diplomasisinin bugünden yarına uygulamasında onun kadar pragmatik veya tarihsel ahlak görüşlerinin izlenmesinde onun kadar ideolojik olmamıştır. Hiçbir devlet, örneği olmayan genişlikteki bir anlaşma ve yükümlülükler altına girerken kendi dışındaki işlerle uğraşmak konusunda onun kadar isteksiz hareket etmemiştir.

Amerika’nın, tarihi boyunca sahip olduğunu düşündüğü kendine özgü özellikler, dış politikaya karşı iki birbirine zıt tavır yarattı: Birincisi, Amerika’nın kendi değerlerine göre en iyi şekilde kendi ülkesinde demokrasiyi kusursuz hale getirip, böylece insanlığın geri kalanı için bir ışıldak olarak hizmet edebileceği görüşüdür. İkincisi ise, Amerika’nın değerlerinin, ülkeye, bunları bütün dünyaya yayma yükümlülüğü getirdiği görüşüdür. Temiz bir geçmişe hasretle, mükemmel bir geleceğe istek arasında bocalayan Amerikan düşüncesinde, her ne kadar II. Dünya Savaşı’ndan beri karşılıklı bağımlılığın gerçekleri ağır basmakta ise de, yalnızlık politikası ile yükümlülüklere girme politikası arasında bir saat rakkası gibi gidip gelmektedir.

 Her iki düşünce ekolü – yani Amerika’nın aydınlatıcı bir ışıldak olması veya kendi değerlerini bütün dünyaya yayma görevi yapması – demokrasi, serbest ticaret ve uluslararası hukuka dayanan bir küresel uluslararası düzeni, normal düzen olarak öngörmektedir. Böyle bir sistem hiç var olmadığından bunun yaratılması gerekmektedir ve bu, diğer uluslara aptalca değilse bile, daima ütopik olarak görünmüştür. Ancak yabancıların şüpheciliği, Woodrow Wilson, Franklin Roosevelt yahut Ronald Reagan’ın veya XX. Yüzyılda her hangi bir Amerika başkanının idealizmini hiçbir zaman söndürememiştir. Bu şüpheciliğin bir etkisi olduysa, bu ancak Amerika’nın, tarihinin üstesinden gelinebileceği ve dünya gerçekten barış istiyorsa, Amerikan ahlaki reçetelerini uygulamasının şart olduğuna olan inancını güçlendirmek olmuştur.

Her iki düşünce ekolü de Amerikan deneyimi ürünleridir. Her ne kadar başka cumhuriyetler mevcut idiyse de, hiçbirisi, Amerika gibi özgürlük fikrini yüceltmek için bilinçli bir şekilde kurulmamıştır. Hiçbir ülkenin halkı, Amerikan halkı gibi özgürlük ve herkese refah sağlanması adına yeni bir kıtanın liderliğine soyunmamış ve onun vahşi doğasının terbiye etmeye kalkışmamışlardır. Böylece, yalnızlık veya misyonerlik şeklindeki iki görüş, birbirinin zıttı gibi görünüyorsa da, temelde yatan ortak bir inanışı yansıtmaktadır: Birleşik Devletler, dünyadaki en iyi yönetim sistemine sahiptir ve insanlığın geri kalan bölümü, ancak geleneksel diplomasiyi terkedip, onun uluslararası hukuk ve demokrasiye olan saygısını kabul ederse, barış ve refaha kavuşabilir.

Amerika’nın uluslararası politika deneyimi, inancın deneyime karşı bir zaferi olmuştur. Amerika 1917’de dünya politikası arenasına adım attığından beri güç bakımından o kadar ağırlığını hissettirmiş ve ideallerinin doğruluğuna o kadar inanmıştır ki, Milletler Cemiyeti ve Briand-Kellogg Paktı’ndan, Birleşmiş Milletler Antlaşması ve Helsinki Nihai Senedi’ne kadar bu yüzyılın başlıca uluslararası anlaşmaları, Amerikan değerlerinin hayata geçirilmesi niteliğindedir. Sovyet komünizminin çöküşü ise, Amerikan ideallerinin entelletüel haklılığını doğrulamış ve Amerika’yı tarihi boyunca yüzyüze gelmekten kaçındığı türde bir dünya ile karşı karşıya getirmiştir. Ortaya çıkan uluslararası düzende, milliyetçilik yeni hayat bulmuştur. Uluslar, yüksek ilkeler yerine, daha sık olarak kendi çıkarlarının takipçisi olmuşlar ve işbirliği yapmak yerine daha çok rekabet yolunu seçmişlerdir. Bu eski davranış biçiminin değiştiğini veya ilerideki onyıllarda değişebileceğini gösteren çok az belirti vardır.

Ortaya çıkan dünya düzeninde yeni olan şey, Birleşik Devletler’in, ilk kez olarak, ne dünyadan elini eteğini çekebilmekte, ne de ona hükmedebilmekte olmasıdır. Amerika, tarih boyunca üstlendiği rolü nasıl algıladığını değiştiremez; bunu istememelidir de. Amerika uluslararası arenaya girdiği zaman yeniydi, kuvvetliydi ve uluslararası ilişkilere bakış biçimini dünyaya kabul ettirme gücü vardı. 1945’te II. Dünya Savaşı son bulduğunda, Amerika o kadar güçlüydü ki (bütün dünya ekonomik üretimin %35’i Amerika’ya aitti) dünyaya, kendi tercihlerine göre şekil vermesi kaçınılmaz görünüyordu.

 1961’de John F. Kennedy, Amerika’nın, özgürlüğünün başarısı için “her bedeli ödeyecek, her yükü çekecek kadar” kuvvetli olduğunu söyledi. Otuz yıl sonra, Birleşik Devletler bütün isteklerinin hemen gerçekleştirilmesi için ısrarlı olacak bir konumda değildir. Diğer ülkeler büyüyerek Büyük Devlet statüsüne kavuştular. Artık Birleşik Devletler, amaçlarının her biri Amerikan değerleri ve jeopolitik gerekliliklerin birer karışımı olan aşamalarla gerçekleştirmenin zorluklarıyla karşı karşıyadır. Yeni gerekliliklerden birisi, birbirine denk güçte birçok devletten oluşan bir dünyanın düzenini, bir denge kavramı üzerine oturtmak zorunda olmasıdır ki, Amerika, hiçbir zaman bu fikri rahatlıkla içine sindirememiştir.

Dış politikaya ilişkin Amerikan düşünce biçimi ile Avrupa diplomatik gelenekleri, 1919 Paris Barış Konferansı’nda karşı karşıya gelince, tarihi deneyimdeki farklılıklar, dramatik bir şekilde ortaya çıkmıştır. Avrupalı liderler, var olan sistemi bilinen yöntemlerle tekrar kurmak isterken, Amerikan barış kurucuları, Büyük Savaş’ın başa çıkılması zor jeopolitik uyuşmazlıkların değil, Avrupa’nın kusurlu uygulamalarının sonucu olduğuna inanmaktadırlar. Meşhur Ondört Nokta’sında Woodrow Wilson, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik self-determinasyon prensibine, devletlerin güvenliklerinin askeri anlaşmalarla değil, ortak güvenlik sistemine ve diplomasilerinin de uzmanlar tarafından gizlice yürütülmeyip, “açıkça varılan antlaşma” esaslarına dayandırılmasını Avrupalılardan istemiştir. Açıkça görülüyor ki Wilson, Paris’e, savaşı sona erdirme şartlarını tartışmak veya var olan uluslararası düzeni yeniden kurmak için değil, hemen hemen üçyüzyıldan beri uygulanan bu uluslararası ilişkiler sistemini değiştirmek için gelmişti.

Amerikalılar, dış politika hakkında düşünmeye başladıklarından beri, Avrupa’nın çektiği sancıları, hep güç sistemi dengesi sistemine bağlamışlardır. Avrupa’nın da, Amerikan politikası ile ilk kez ilgilenmek zorunda kaldığı zamandan beri, Avrupalı liderler, Amerika’nın kendine tanıdığı küresel reform misyonuna kuşku ile bakmışlardır. Her iki taraf da, sanki diğer taraf diplomatik davranış biçimini serbestçe seçmiş ve daha akıllıca veya saldırgan, sanki daha kabul edilebilir başka bir davranış biçimi seçebilirmiş gibi davranmıştır.

 Gerçekte, dış politikaya Amerika’nın ve Avrupa’nın yaklaşımları, kendi koşul ve çevrelerinin ürünüdür. Amerikalılar, yağmacı güçlerden iki geniş okyanusla korunmuş ve zayıf ülkelerle komşu olan hemen hemen boş bir kıtaya yerleşmişlerdir. Amerika, denge kurulmasını gerektiren herhangi bir güçle karşılaşmadığından, liderleri de, Avrupa koşullarını tekrarlamak gibi garip bir fikre saplansalar bile, arkasını Avrupa’ya dönmüş bir halk topluluğu arasında denge sorunlarıyla ilgilenemezlerdi.

Avrupa ülkelerine acı çektiren güvenlik konusundaki çıkmazlar, Amerika’da yüz elli yıl boyunca hemen hemen hiç hissedilmemiştir. Hissedildiği zaman ise, Amerika Avrupa ülkeleri tarafından çıkarılan dünya savaşlarına iki kez girmiştir. Amerika’nın her savaşa girişinde, güç dengesi, daha evvel işlemez hale gelmiş ve şu paradoksu yaratmıştır: Bir çok Amerikalının beğenmediği güç dengesi, kuruluş maksadına uygun çalıştığı sürece, Amerika’nın güvenliğini sağlamış ve çalışmayınca da Amerika’yı uluslararası politikaya çekmiştir.

Avrupa ulusları, güç dengesi politikasını, doğuştan var olan kavgacıkları veya Eski Dünya’nın entrika düşkünlüğü nedeniyle ilişkilerini düzenleme aracı olarak seçmiş değildir. Demokrasiye önem verme ve uluslararası hukuk, Amerika’nın kendine özgü güvenlik duygusunun bir sonucu ise, Avrupa diplomasisi de döğülerek şekil verilen demir gibi zorluk altında biçim almıştır.

Avrupa, ilk tercihi olan Orta Çağ’ın dünya imparatorluğu rüyası çökünce ve eski hayallerin külleri içinden aşağı yukarı birbirine denk güçte devletler ortaya çıkınca, ister istemez güç dengesi politikasını kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu şekilde kurulan bir grup devlet, birbiriyle uğraşmak zorunda kalınca yalnızca iki olasılık ortaya çıktı: Ya bu devletlerden birisi, çok güçlenerek diğerlerini egemenliği altına alacak ve bir imparatorluk yaratacaktır veya hiç bir devlet bu amacı gerçekleştiecek kadar güçlenmeyecektir. İkinci olasılıkta, uluslararası topluluğun en saldırgan üyesinin istekleri diğer devletlerin bir araya gelmesiyle, başka bir deyişle, güç dengesi yoluyla kontrol altında tutulmuştur.

Güç dengesi sistemi, krizleri, hatta savaşları önlemek iddiasında değildir. Düzgün işlediği zaman, hem bir devletin hem de diğerlerini egemenliği altına alma arzusunu, hem de anlaşmazlıkları sınırlamak amacındadır. Bu sistemin amacı, barıştan çok istikrarın va aşırılıklardan kaçınmanın sağlanmasıdır. Bir güç dengesi düzenlemesi, tanımı gereği uluslararası sistemin her üyesini tatmin etmez. Fakat hoşnut olmayan tarafın hoşnutsuzluğu, uluslararası düzenin bozmaya kalkışacağı düzeyin altında kaldığı sürece, sistem iyi çalışmış demektir.

Güç dengesi teorisyenleri, bu sistemin, uluslararası ilişkilerin doğal şekli olduğu izlenimini yaratmaktadırlar. Gerçekte, insanlık tarihinde güç sistemleri çok seyrek olarak yer almıştır. Batı yarımküresinde hiç görülmemiştir; çağdaş Çin topraklarında ise, iki bin yıl önceki savaşçı devletler devrinden beri güç sistemi dengesi olmamıştır. İnsanlığın büyük bölümü ve tarihin en uzun devreleri için tipik devlet modeli, imparatorluktur. İmparatorluklar ise, uluslararası sistem içinde hareket etmeye ilgi duymazlar, bizzat kendileri uluslararası sistem olmak çabası içindedirler. İmparatorlukların güç dengesine gereksinimi yoktur. Birleşik Devletler, Asya’da Amerikalarda ve Çin tarihinin çoğu döneminde dış politikalarını böyle yürütmüştür.

Batı’da güç dengesi sistemlerinin uygulandığı örneklere, eski Yunanistan’ın ve Rönesans İtalya’sının şehir devletleri arasındaki sistemde ve 1648 Vestfalya Barış Antlaşması’nın ortaya çıkardığı Avrupa Devlet Sistemi'nde rastlanır. Bu sistemlerin ayırıcı özelliği, birbirine denk güçte devlerin var olması gerçeğini yücelterek, dünya düzeni için yol gösteren bir ilke haline getirmek olmuştur.

Entellektüel olarak da güç dengesi kavramı, Aydınlanma Döneminin belli başlı politik düşüncelerinin inançlarını yansıtmaktadır. Bu düşünürlerin görüşlerine göre, politik dünya dahil, tüm evren, her biri diğerini dengeleyen akılcı prensiplere göre yönetilmektedir. Mantıklı insanlar tarafından görünüşte rastlantısal olarak yapılan eylemler, sonunda ortak iyiliğe dönüşmektedir. Otuz Yıl Savaşları'nı izleyen neredeyse sürekli anlaşmazlıklarla dolu yüzyılın ise, bu görüşü desteklediği pek söylenemez.
 

 Adam Smith, Ulusların Zenginliği (The Wealth of Nations) kitabında, “görünmeyen bir elin” bencil kişisel ekonomik eylemleri damıtarak, bunu genel ekonomik refaha dönüştürdüğünü söylemektedir. Madison, Federalist Yazılar’da, kendi çıkarlarını bencilce savunan bir çok politik “hizbin”, yeterince büyük bir cumhuriyette, sonunda bir çeşit otomatik mekanizma yoluyla bir iç uyum yaratabileceğini savunmuştur. Montesquieu tarafından algılandığı ve Amerikan Anayasası’nda somutlaştığı biçimiyle, kuvvetler ayrılığı ve kontrol ve denge (checks and balances) kavramları da aynı görüşü yansıtmaktadır. Kuvvetler ayrılığından maksat, uyumlu bir yönetime ulaşmak değil, diktatörlüğü önlemektir; hükümetin her kanadı kendi çıkarını temsil ederken aşırılıkları sınırlar ve böylece ortak iyiliğe hizmet eder. Aynı prensipler, uluslararası ilişkilere de uygulanacaktı. Kendi bencil çıkarını savunan her devletin, sanki seçme özgürlüğü sağlanınca görünmeyen bir el herkesin refahını garanti ediyormuş gibi, ilerlemeye katkıda bulunacağı varsayılıyordu.

Bir yüzyıl boyunca, bu beklenti gerçekleşmiş görünmektedir. Fransız Devrimi ve Napoleon Savaşları’nın sebep olduğu karışıklıktan sonra, Avrupa liderleri güç dengesini 1815 Viyana Kongresi ile sağladılar ve uluslararası işbirliğini ahlaki ve hukuki bağlarla daha ılımlı hale getirerek, kaba kuvvete olan güveni de yumuşattılar. Bununla beraber, XIX. Yüzyılın sonuna kadar Avrupa güç dengesi sistemi, yeniden güç politikasının ilkelerine dönerek daha da acımasız bir çevre yarattı. Düşmanını küstahlıkla sindirmek, diplomasinin geçerli metodu haline geldi ve kuvvet gösterileri birbirini izledi. Sonunda 1914’te kimsenin bir adım geri atamayacağı bir kriz doğdu. I. Dünya Savaşı felaketinden sonra, Avrupa hiçbir zaman dünya liderliğini elde edemedi. Birleşik Devletler diplomaside egemen oyuncu olarak sahneye çıktı; fakat Woodrow Wilson, ülkesinin oyunu, Avrupa kurallarına oynamayı reddettiğini açıkça belirtti.

Birleşik Devletler, tarihinde hiçbir zaman bir güç dengesi sistemine katılmadı. İki dünya savaşından önce, Amerika, güç dengesinin diplomatik manevralarından uzak durup, canı istediğinde bunu eleştirmenin keyfini de çıkarırken, güç dengesinden yararlandı. Soğuk Savaş sırasında, Amerika Sovyetler Birliği ile güç dengesi sisteminden büsbütün farklı prensiplerin geçerli olduğu iki kutuplu bir dünyada, çatışmanın ortak iyiliğe hizmet ettiği hiçbir şekilde ileri sürülemez; bir tarafın kazancı, öbür tarafın kaybıdır. Amerika Soğuk Savaş’ta, savaş yapmadan zaferi gerçekleştirmiştir. Öyle bir zafer ki, şimdi Amerika’yı George Bernard Shaw’un söylediği çıkmazla karşı karşıya getirmektedir: “Hayatta iki tradeji vardır: Biri gönlünün istediğine kavuşamamak, diğeri de ona kavuşmaktır.”

 Amerikan liderleri, kendi değerlerini o kadar doğal bir şeymiş gibi kabul etmişlerdir ki, bu değerlerin başkalarına ne kadar devrimci ve herşeyi yerinden oynatacak nitelikte göründüğünü kavrayamamışlardır. Ahlaka uygun hareket etme ilkesinin uluslararası uygulamalarda da tıpkı bireyler arasında olduğu gibi geçerli olduğunu başka hiçbir toplum ileri sürmemiştir ki, bu fikir Richelieu’nün (raison d’état) Ulusal Güvenlik Çıkarının tam karşıtıdır. Amerika’ya göre, savaşı önlemek diplomatik meydan okuma olduğu kadar, hukuki bir sorundur ve Amerika’nın karşı çıktığı bu tür bir değişme olmayıp, değişmenin sağladığı yöntem, özellikle de kuvvet uygulamasıdır. Bir Bismarck veya bir Disraeli, dış politkanın, içerikten çok yönteme ilişkin olduğu fikrini anlayabilselerdi, bunu çok saçma bulurlardı. Dünyada hiçbir ulus, Amerika kadar kendini ahlaki değerlere bağlamış değildir. Dünyada başka hiçbir ülke tanımı gereği mutlak olan değer yargıları ile bunların uygulaması gereken somut durumlar arasındaki boşluğu doldurmak için kendine bu kadar eziyet etmemiştir.

Soğuk Savaş boyunca Amerika’nın dış politikaya yaklaşımı var olan soruna hayret edilecek bir şekilde uygun düşüyordu yalnız bir ülke, Birleşik Devletler, komünist olmayan dünyanın savunmasını organize etmek için politik, ekonomik ve askeri tüm araçlara sahipti. Böyle bir konumdaki bir ulus, görüşlerinde ısrarlı olabilir ve daha az önemli ulusların devlet adamlarıyla ters düşme probleminden de çoğunlukla kaçınabilir: Bu devletlerin sahip oldukları araçlar, onların umutlarına göre daha az ihtiraslı amaçlar izlemelerini ve bu amaçlara bile aşamalar halinde yaklaşmalarını zorunlu kılar. 

Soğuk Şavaş dünyasında geleneksel güç kavramı kökünden yıkıldı. Genellikle tarih, çoğu zaman birbiriyle simetrik olan bir askeri, siyasi ve ekonomik güç sentezi göstermiştir. Soğuk Savaş devrinde gücün farklı elemanları birbirinden oldukça bağımsız bir hale geldi. Eski Sovyetler Birliği, askeri bir süper güç iken, ekonomik bakımdan bir cüceydi. Yine Japonya örneğinde olduğu gibi bir ülke ekonomik bakımdan bir dev iken, askeri bakımdan adı bile geçmeyebilirdi.

Soğuk Savaş sonrası dünyada, gücün çeşitli unsurlarının, daha uyumlu ve daha simetrik bir şekilde büyümeleri almaları olasıdır. Birleşik Devletler’in göreceli askeri gücü zamanla azalacaktır. Belirgin bir düşmanın olmaması, kaynakların savunmadan diğer öncelikli alanlara doğru yönelmesi için iç baskıları ortaya çıkaracaktır ki, bu süreç hala başlamış durumdadır. Tek bir tehdit olmadığı zaman, her ülke kendisine yönelen tehlikeleri, kendi ulusal perspektifi içinde kavrayacak, Amerikan koruması altında yaşayan ülkeler, kendi güvenlikleri için daha büyük sorumluluk yüklenme zorunluluğunu hissedeceklerdir. Böylece yeni uluslararası sistemi bunun gerçekleşmesi birkaç on yıl alabilirse de askeri alanda bile bir dengeye doğru işleyecektir. Bu eğilimler, Amerikan egemenliğinin gittikçe azaldığı ekonomi alanında daha da belirgin olacak ve Birleşik Devletler’e meydan okuma daha güvenli sayılacaktır.

XXI. yüzyılın uluslararası sistemi, görünüşte bir karşıtlıklar sistemi olacaktır: Bir tarafta bölünmeler, diğer tarafta ise giderek artan küreselleşme. Devletler arasındaki ilişkiler düzeyinde ise, yeni düzen, Soğuk Savaş’ın katı kalıplarından çok XVIII. Ve XIX. Yüzyıl Avrupa devlet sistemine benzeyecektir. Yeni düzen, en az altı büyük güçten – Birleşik Devletler, Avrupa, Çin, Japonya, Rusya ve olasılıkla Hindistan – ve küçük ve orta büyüklükteki birçok devletten oluşacaktır. Aynı zamanda uluslararası ilişkiler ilk kez gerçekten küreselleşmiş olmaktadır. Günümüzde haberleşme anında yapılmakta, dünya ekonomisi bütün kıtalarda eşzamanlı olarak işlemektedir. Nükleer yayılma, çevre, nüfus artışı ve ekonomik karşılıklı bağımlılık gibi ancak tüm dünya bazında çözümlenebilecek yeni bir sorunlar dizisi su yüzüne çıkmıştır.

Amerika için, önemli ülkeler arasındaki çok farklı tarihi deneyimleri ve farklı değerleri uzlaştırmak yeni bir deneyim ve aynı zamanda geçen yüzyılın yalnızlık politikalarından ve Soğuk Savaş’ın de facto hegemonyasından temel bir ayrılış olacaktır ki, bu kitabın aydınlatmaya çalıştığı konuda da bu ayrılıştır. Aynı ölçüde diğer belli başlı oyuncular da, yeni ortaya çıkan dünya düzenine uyum sağlama güçlükleriyle karşı karşıyadırlar. 

 Modern dünyanın çok devletli bir sistemi işleten tek parçası olan Avrupa, ulus – devlet, egemenlik ve güç dengesi kavramlarını yaratmıştır. Bu kavramlar üç yüzyılın büyük bölümünde uluslararası uygulamalara egemen olmuştur. Ancak artık Avrupa’nın eski raison d’etat uygulayıcılarından hiçbirisi ortaya çıkan yeni uluslararası düzende önemli rol alacak kadar güçlü değildirler. Bu göreceli zayıflıklarını dengelemek için birleşmiş tek bir Avrupa yaratmaya çalışmaktadırlar ki, bu çaba enerjilerinin büyük bölümünü tüketmektedir. Başarılı olsalar bile küresel sahnede birleşmiş tek Avrupa’nın küresel sahnede işlemesi için hazır, otomatik olarak uygulanabilecek bir kılavuz yoktur; çünkü daha önce böyle bir siyasi oluşum hiçbir zaman var olmamıştır.

Bütün tarihi bayunca Rusya özel bir durum oluşturdu. Rusya, Fransa ile Büyük Britanya, durumlarını sağlamlaştırdıktan çok sonra, Avrupa sahnesine girmiş ve Avrupa diplamasisinin geleneksel prensiplerinden hiçbirisi onun için geçerli olmamıştır. Üç farklı kültür alanına komşu olan Rusya – Avrupa, Asya ve İslam dünyası - , bu üç grup insandan oluşan nüfusu ile hiçbir zaman Avrupa’nın anladığı anlamda bir ulus – devlet olamamıştır. Yöneticileri tarafından komşu ülkelerin toprakları, kendi topraklarına katılan ve bu suretle devamlı sınırları değişen Rusya, herhangi bir Avrupa ülkesi ile kıyaslanamaz büyüklükte dev bir imparatorluk olmuştu. Üstelik, heryeri fetihle topraklarına yeni, huzursuz ve Rus olmayan asi etnik gruplar katılmış ve devletin karakteri dedeğişmiştir. Rusya’nın kendisini, dış güvenliğine yönelebilecek olası bir tehditle ilgisi olmayan bir büyüklükte dev ordular beslemek zorunda hissetmesinin nedenlerinden birisi de budur.

Saplantılı güvensizlik duygusu ile coşku ve Avrupa istekleri ile Asya’nın çekici yönleri arasında bocalayan Rusya, Avrupa dengesinde her zaman bir rol almıştır; fakat duygusal olarak hiç bir zaman onun bir parçası olmamıştır. Fetih ve güvenlik gereksinimleri, Rus liderlerin kafasında birleşmiştir. Viyana Kongresi’nden buyana Rusya İmparatorluğu, silahlı kuvvetlerini, diğer önemli devletlerden daha sık bir şekilde yabancı topraklarda tutmuştur. Analizciler çoğu zaman Rus yayılmacılığını güvensizlik duygusuna yormaktadır. Fakat Rus yazarlar Rusya’nın dış dünyaya doğru baskısını bir nevi misyonerlik hizmeti olarak görmüşlerdir. İlerleyen Rusya , nadir olarak bir sınır duygusuna sahip olmuş ve hareketi önlenince de kızgınlık göstermiştir. Tarihi boyunca Rusya her zaman fırsat kollayan bir devlet konumunda olmuştur. Komünizm sonrası Rusya, kendisini tarihte benzeri olmayan sınırlar içinde bulmuştur. Avrupa gibi Rusya da, enerjisinin çoğunu kimliğini yeniden tanımlamaya harcayacaktır. Acaba tarihi ritmine dönme ve kaybettiği imparatorluğunu yeniden kurma arayışı içinde olacak mı? Ağırlık merkezini doğuya kaydıracak ve Asya diplomasisinde daha aktif bir rol alacak mı? Hudutları çevresindeki ve özellikle de çalkantılı Ortadoğu’daki karışıklıklara karşı hangi prensip ve metodlarla tavır alacak? Rusya dünya düzeni için her zaman gerekli olacaktır ve bu sorulara verilecek cevaplarla bağlantılı olarak ortaya çıkacak kaçınılmaz karmaşada, dünya düzenine karşı potansiyel bir tehdit de oluşturacaktır. 

 Çin de, kendisi için yeni olan bir dünya düzeni ile yüzyüzedir. İkibin yıl boyunda Çin İmparatorluğu, kendi dünyasına tek bir imparatorluk egemenliği altında birleştirmiştir. Bu egemenlik zaman zaman aksamıştır da. Çin’de savaşlar, Avrupa’da olduğu kadar sık olmuştur. Fakat bu savaşlari imparatorluk üzerinde iddia sahibi kimseler arasında olduğu için uluslararası savaştan çok, iç savaş niteliğinde olmuş ve er veya geç yeni bir merkezi gücün ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır.

Çin, XIX. Yüzyıldan önce hiçbir zaman kendisine kafa tutacak güçte bir komşuya sahip olmamıştır ve böyle bir devletin ortaya çıkabileceğini de düşünmemiştir. Dışarıdan gelen işgalciler Çinli hanedanları devirmişlerdir; ancak Çin kültürü içinde öyle bir şekilde kaybolmuşlardır ki, sonunda Orta Krallık geleneklerini devam ettirmişlerdir. Çin’de devletlerin eşit bağımsızlığı fikri hiçbir zaman var olmamıştır; yabancılar barbar kabul edilir ve yalnızca ikinci sınıf bir ilişkiye tabi tutulurdu. – XVIII. Yüzyılda İngiliz Sefiri Beijing de böyle kabul edilmiştir. – Çin, dışarıya elçi göndermeyi küçümseyerek bakmıştır; fakat uzaktaki barbarları yakındaki barbarların hakkından gelmek için kulllanmada bir sakınca görmemiştir. Ancak bu uygulama olağanüstü durumlar için geçerli olan bir stratejiydi; Avrupa güç dengesi gibi işleyen günlük bir sistem değildi ve Avrupa’nın ayırıcı özelliği olan devamlı diplamatik temsilcilikler kurulması sonucunu da doğurmadı. Çin XIX. Yüzyılda Avrupa sömürgeciliğinin aşağılanan bir subjesi olduktan sonra, tarihinde görülmemiş bir şekilde son yıllarda yeniden II. Dünya Savaşı’ından bu yana çok kutuplu dünya sisteminde ortaya çıkmıştır.

Japonya da kendisini dış dünyayla olan bütün ilişkilerden uzak tutmuştur. Japonya, 1854’te Kaptan Matthew Perry tarafından açılana kadar, geçen beşyüzyıl boyunca, ne barbarları birbirine karşı dengelemeye, ne de onlar için Çinlilerin yaptığı gibi ikinci sınıf ilişkiler yaratmaya tenezzül etmişti. Dış dünyadan soyutlanmış olan Japonya, kendine özgü gelenek ve göreneklerinden gurur duymuş, askeri geleneğini iç savaşlarla tatmin etmiş, iç yapısını ise, kültürünün dış tesirlerden hiçbir şekilde etkilenmeyeceği, kendi kültürünün üstün olduğu ve diğer kültürleri özümlemek yerine, onları bir gün yeneceği inancına dayandırmıştır.

Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği, kendisi için sürekli bir güvenlik tehdidi oluştururken, Japonya dış politikasını binlerce mil ötedeki Amerika’yla birlikte tanımlayabilmiştir. Sorunlarının bolluğuyla yeni dünya düzeni, geçmişiyle bu derece gurur duyan bu ülkeyi, tek bir müttefike dayanma politikasını yeniden gözden geçirmeye mecbur edecektir. Japonya, Asya güç dengesine karşı Amerika’dan daha hassas olmak zorundadır. Çünkü farklı bir yarımkürede üç değişik yöne bakmaktadır – Atlantik’e, Pasifik’e ve Güney Amerika’ya -. Japonya için, Çin, Kore ve Güneydoğu Asya, Birleşik Devletler’den daha farklı bir önem kazanacak ve Japonya, daha bağımsız ve daha kendine has bir dış politika başlatacaktır. 

 Güney Asya’da da büyük bir güç olarak ortaya çıkan Hindistan’a gelince, bu ülkenin dış politikası pek çok yönüyle Avrupa sömürgeciliğinin en iyi günlerinin son izlerini taşımakta ve eski kültürün gelenekleriyle yoğrulmuş bulunmaktadır. İngilizlerin gelişinden önce, bu ülke, bin yıldır tek bir politik birlik olarak yönetilmemiş durumdadır. İngilizlerin sömürgeleştirmesi küçük askeri kuvvetlerle gerçekleştirilmiştir. Çünkü, herşeyden önce yerel halk, bu kuvvetleri, bir grup işgalcinin yerini, yeni bir grup işgalcinin alması olarak görmüştür. Ancak tek bir yönetim kurulduktan sonra, Hindistan’a kendisinin getirdiği halk hükümeti ve kültürel milliyetçilik değerleri, İngiliz İmparatorluğu’nun altını oymuştur. Bununla beraber, bir ulus-devlet olarak Hindistan dünya sahnesine yeni çıkan bir devlettir. Büyük nüfusunu doyurma savaşıyla uğraşan Hindistan, Soğuk Savaş esnasında bağlantısızlık hareketiyle kendini oyalamıştır. Fakat artık uluslararası politika sahnesinde büyüklüğüyle uyumlu bir rol alması gerekmektedir.

Sonuçta, yeni dünya düzenini kurmaları gereken en önemli ülkelerin hiçbirisinin ortaya çıkmakta olan çok devletli sistem konusunda deneyimi yoktur. Daha evvel hiç bu kadar çok sayıda farklı algılama biçimini biraraya getirmesi gereken veya bu kadar küresel çapta bir yeni dünya düzeni kurulmamıştır. Bunun gibi, daha önceki düzenlerden hiçbirisi küresel demoktatik düşüncelerle ve çağımızın hızla gelişen teknolojisi ile tarihten gelen güç dengesi sistemlerinin özelliklerini bir araya getirmek zorunda olmamıştır.

Geçmişe bakacak olursak, bütün uluslararası sistemlerin kaçınılmaz bir simetrileri olduğunu görürüz. Bu sistemler birkez kurulunca başka tercihler yapılmış olsaydı, tarihin nasıl bir gelişme göstereceğini veya diğer tercihlerin yapılmasının olası olup olmadığını saptamak çok zordur. Bir uluslararası düzen ilk oluştuğu zaman birçok tercih yolu henüz açıktır. Fakat yapılan her tercih,geri kalan seçenekler evrenini daraltır. Karmaşıklık, esnekliği azalttığı için bu ilk tercihler hayati önem taşır. Uluslararası düzenin Viyana Kongresi’nden sonra ortaya çıkan düzen gibi kararlı mı, yoksa Vestfalya Barış Antlaşması ve Versay Antlaşmaları’ndan sonra ortaya çıkan düzenler gibi son derece değişken mi olacağı sorunu, kurucu toplumların adil kabul ettikleri şartlarla kendilerini güvende hissetmelerini sağlayan şartları birbiriyle uzlaştırabilme derecelerine bağlıdır.

Oluşan sistemlerin en istikrarlıları olan Viyana Kongresi sistemi ile II. Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşik Devletler’in enpoze ettiği sistem, aynı algılama biçimlerine sahip olma avantajına sahiptirler. Viyana’daki devlet adamları, o kadar karmaşık ve dev bürokrasi orduları yönetmektedirler ki, enerjilerinin çoğu amaçların belirlenmesi çabası içinde değil, yönetim mekanizmasında tüketilmektedir. Bu devlet adamları, yönetim için gerekli olmayan ve uluslararası bir düzen kurmaya daha da az uygun olan yetenekleri ile yükselmektedirler. Elde bulunan yegane çok devletli sistem modeli ise, Batı toplumları tarafından kurulmuş olandır ve katılanların birçoğu da bu modeli reddedebilir. 

Yine de Vestfalya Barış Antlaşması’ndan günümüze kadar olan ve birçok devlete dayanan dünya düzenlerinin yükselişi ve çöküşü, çağdaş devlet adamlarının karşı karşıya bulunduğu sorunları anlamaya çalışırken örnek alınabilecek tek deneyimdir. Tarih çalışmaları gösteriyor ki, otomatik olarak uygulanabilecek bir el kitabı yoktur. Tarih, karşılaştırma yoluyla birbirlerine benzer durumların olası sonuçları üzerine ışık tutar. Fakat her kuşak hangi durumların karşılaştırılabilir olduğuna da kendisi karar vermelidir.

Entellektüeller uluslararası sistemlerin çalışmasını analiz ederler; devlet adamları ise, bu sistemleri kuran kişilerdir. Bir analistin bakış açısı ile bir devlet adamının bakış açısı arasında büyük farklılık vardır. Analist hangi sorunu inceleyeceğini kendisi seçebilir; devlet adamı ise sorunları önünde bulur. Analist açık bir sonuca varmak için ne kadar zaman gerekiyorsa o kadar zaman kullanabilir; devlet adamı için asıl sorun zamanın darlığıdır. Analist üzerine risk almaz. Vardığı sonuçlar yanlış çıkarsa, başka bir inceleme yazabilir. Devlet adamı ise, tek bir tahmin yapma hakkına sahiptir; yaptığı yanlışlardan geri dönüş yoktur. Analistin elinde bütün bilgiler vardır ve bunlar analistin entellektüel gücüne göre değerlendirilir. Devlet adamı ise, doğruluğu henüz kanıtlanmamış tahminlere göre karar verir; kaçınılmaz değişimi ne derece akıllıca yönlendirdiğine ve her şeyden önce barışı ne kadar iyi koruduğuna göre tarih tarafından değerlendirilir. İşte bu yüzden devlet adamlarının dünya düzeni sorunu ile ne kadar başarılı veya başarısız bir şekilde ilgilendiklerini araştırmak, çağdaş diplomasiyi anlamanın sonu değil, belki de başlangıcıdır.


13 Temmuz 2022

"Saltanat ve İktidar, küfürle payidar olabilir de zulümle payidar olamaz." Maverdi

 


 

Çevre Doğa Seçme Sözler


 Anayasa’nın  56.  maddesine  göre;  “Herkes,  sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.” Bu hükmün yasal yansıması 2872 sayılı Çevre Kanunu’dur.

“Doğa! En küçük bir çaba harcamadan ve mükemmel bir kusursuzlukla en basit maddeden son derece farklı şeyler yaratıyor. Hepsinin üzerine de ince bir tül örtüyor. Yarattığı her bir parçanın kendine has özellikleri, her bir durumun ayrı açıkla-ması var, ama sonuçta hepsi birlikte bir bütünü oluşturuyorlar.” Goethe

“Dünya herkesin ihtiyacına yetecek kadarını sağlar, fakat herkesin hırsını karşılamaya yetecek olanı değil.” Mahatma Gandhi

“Şu anda yarının artık bugün olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. Çok geç kalmış olmak diye bir şey vardır. Sayısız uygarlığın beyazlamış kemikleri üzerinde şu acıklı sözcükler yazılı. Çok geç,  eyleme  geçmezsek  merhameti  olamadan  güce,  ahlaklı olamadan kudrete, kavrayışı olamadan kuvvete sahip olanlar için ayrılmış zaman koridorlarına sürükleneceğimiz kesin.” Martin Luter King

“19. Yüzyıla kadar hiç sona ermeyen zorlu görev, insan soyunun ve  çevresinin  doğal  etkenlere  karşı  korumasıydı,  ama  bu  yüzyıl-da yeni bir ihtiyaç doğmuştur; doğayı insana karşı korumak.” Peter Drucker

“En yakındakine duyulan sevgiden daha yücedir en uzaktakini ve gelecektekini sevmek nesneleri ve hayal edilenleri sevmek, uzaktaki insanı sevmek yakındakine duyulan sevgiden daha yücedir.” Nietzsche

Frida Kahlo Üzerine Bir Kitap

Frida Kahlo, 20. yüz yılın başlarında Alman bir babanın ve Meksika'nın yerlisi, dinine, geleneklerine bağlı bir annenin kızı olarak dünyaya gelir. Babası, Nürnberg Üniversitesi'nde okurken, geçirdiği kaza sonucu öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kalır. Baba Kahlo, babasının yaptığı evliliği hazmedemeyerek, Meksika'ya yeni bir hayat kurmak umuduyla gider. Orada iki evlilik yapar. İkinci evliliğinden olan Frida Kahlo , romantik bir Alman olan babasının gözdesi olur. 

 Daha İlkokul sıralarında Frida ve Christina , babalarının Alman olması nedeniyle, tam bir yerli olmadıklarını, "öteki" olduklarını duyumsarlar. Bu durum özellikle Frida'yı biraz daha asi olmaya iter. O dönemde, Frida ateşli bir hastalığa yakalanır, ailesinin durumu geç kavramasından dolayı çocuk felci geçirir. Bu hastalık, bedeninde, özellikle de, sağ bacağında ağır bir hasar bırakır. Babası bu olaydan sonra Frida'ya daha çok destek verir, onu bir erkek çocuk gibi yetiştirir. Çünkü, Frida'nın iyi bir Lise’ye, oradan da Üniversiteye giderek doktor olmasını hayal eder. 

Daha çok zengin erkek çocuklarının ve az sayıda kızın gittiği, Latince, Fransızca, İlahiyat gibiderslerin okutulduğu , National Preparatory School -Prepa- Meksika 'nın en önemli ikinci Orta Eğitim Kurumu'ydu. Christina'nın böyle bir okula gitmesi istenmeyip desteklenmezken, Frida Kahlo ise bu okula gitmeyi kafasına koyar. Beklenildiği gibi, giriş sınavlarını kazanır. Öğrencilerin hepsi birbirinden akıllıydı ve geleceğin Meksikası'nda önemli roller üstleneceklerdi. İber- Amerikan Kütüphanesi öğrencilerin okuldan sonra uğrak yeriydi.Orada felsefe ve edebiyat okuyorlar, tartışıyorlardı. Frida babasının kütüphanesi sayesinde Alman felsefesi hakkında pek çok şey öğrenmişti. Ancak, Christina böyle konulara ilgi duymuyor, ayrıca yüreklendirilmiyordu da. Bu sıralarda, Frida, Alejandro adlı okul arkadaşınailgi duymaya başlar, ilk başlarda karşılık göremese de sonunda onu ikna etmeyi başarır. 

Frida Kahlo, 1.80 boyunda 140 kilo ağırlığında olan Meksikalı ressam Diego Riviera ile tanışmayı aklına koyar. O sırada, Bolivar Amfitiyatrosu 'nun freskleriyle uğraşan Diego'yla tanışması için bir kız arkadaşı yardım eder ona. Orada çalışan herkesin gitmesini bekler, Diego'nun yalnız kaldığını görünce kapılara yüklenir, iki kız ve kapıyı açmayı başarırlar. Şaşıran Diego, Frida'nın kendisini izlemesine izin verir. Frida saatlerce, kıpırdamadan onu izler. 

FRİDA KAHLO ÜZERİNE BİR KİTAP Sanatçıların yaşamları üzerine birçok yazılar kaleme alınıyor, biyografileri kitaplaştırılıyor. Frida Kahlo'nun yaşamı da dilimize kazandırıldı. Sözünü edeceğim kitap, kurmaca biyografi türünde ve Barbara Mujica'nın, " Frida " adlı romanı. Zeynep Akkuş çevirisiyle Oğlak Yayınları tarafından 2001 yılında yayımlandı. Çok çocuklu ailelerde bazı kardeşler arasında gel - gitli de olsa özel bağlar oluşabilir.Yazar, romanı, Christina'nın ablası Frida Kahlo, Diego Riviera, ailesi ve o dönemin Meksika'sı üzerine anlattıklarını kurmaca biyografi olarak oluşturuyor.Frida Kahlo, 20. yüz yılın başlarında Alman bir babanın ve Meksika'nın yerlisi, dinine, geleneklerine bağlı bir annenin kızı olarak dünyaya gelir. Babası, Nürnberg Üniversitesi'nde okurken, geçirdiği kaza sonucu öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kalır. Baba Kahlo, babasının yaptığı evliliği hazmedemeyerek, Meksika'ya yeni bir hayat kurmak umuduyla gider. Orada iki evlilik yapar. İkinci evliliğinden olan Frida Kahlo , romantik bir Alman olan babasının gözdesi olur. Daha İlkokul sıralarında Frida ve Christina , babalarının Alman olması nedeniyle, tam bir yerli olmadıklarını, "öteki" olduklarını duyumsarlar. Bu durum özellikle Frida'yı biraz daha asi olmaya iter. O dönemde, Frida ateşli bir hastalığa yakalanır, ailesinin durumu geç kavramasından dolayı çocuk felci geçirir. Bu hastalık, bedeninde, özellikle de, sağ bacağında ağır bir hasar bırakır. Babası bu olaydan sonra Frida'ya daha çok destek verir, onu bir erkek çocuk gibi yetiştirir. Çünkü, Frida'nın iyi bir Lise’ye, oradan da Üniversiteye giderek doktor olmasını hayal eder.Daha çok zengin erkek çocuklarının ve az sayıda kızın gittiği, Latince, Fransızca, İlahiyat gibiderslerin okutulduğu , National Preparatory School -Prepa- Meksika 'nın en önemli ikinci Orta Eğitim Kurumu'ydu. Christina'nın böyle bir okula gitmesi istenmeyip desteklenmezken, Frida Kahlo ise bu okula gitmeyi kafasına koyar. Beklenildiği gibi, giriş sınavlarını kazanır. Öğrencilerin hepsi birbirinden akıllıydı ve geleceğin Meksikası'nda önemli roller üstleneceklerdi. İber- Amerikan Kütüphanesi öğrencilerin okuldan sonra uğrak yeriydi.Orada felsefe ve edebiyat okuyorlar, tartışıyorlardı. Frida babasının kütüphanesi sayesinde Alman felsefesi hakkında pek çok şey öğrenmişti. Ancak, Christina böyle konulara ilgi duymuyor, ayrıca yüreklendirilmiyordu da. Bu sıralarda, Frida, Alejandro adlı okul arkadaşınailgi duymaya başlar, ilk başlarda karşılık göremese de sonunda onu ikna etmeyi başarır.Frida Kahlo, 1.80 boyunda 140 kilo ağırlığında olan Meksikalı ressam Diego Riviera ile tanışmayı aklına koyar. O sırada, Bolivar Amfitiyatrosu 'nun freskleriyle uğraşan Diego'yla tanışması için bir kız arkadaşı yardım eder ona. Orada çalışan herkesin gitmesini bekler, Diego'nun yalnız kaldığını görünce kapılara yüklenir, iki kız ve kapıyı açmayı başarırlar. Şaşıran Diego, Frida'nın kendisini izlemesine izin verir. Frida saatlerce, kıpırdamadan onu izler.Romanın devam eden bölümlerinden biri de Diego'nun yaşamı üzerine de bilgiler içeriyor. Babası oğlunun general olmasını istediğinden onu askeri okula yazdırır, bunu duyan Diego çılgına döner ve San Carlos Güzel Sanatlar Fakültesi 'ne gitmek için babasını ikna eder. Her zaman olayların ortasında olan Diego, Devrim öncesi öğrenci olayları sırasında okuldan uzaklaştırılır. Bunun üzerine fırçalarını toplar, akademi kurallarını geride bırakıp, dört sene boyunca Meksika taşrasında dolaşır, gördüğü her şeyin resmini yapar. Ünü Meksika'da yayılmasına rağmen, Diego, Avrupa'ya gitme tutkusuyla yanıp tutuşur, ancak oraya gidecek parası yoktur. Kendisinin ve babasının çabasıyla, İspanya 'ya gitmek üzere bir burs alır. İspanya'da resimden çok siyasetle ilgili birçok şey öğrenir. Hollanda, Belçika ve İngiltere 'ye gider ve orada büyük ustaların eserleri üzerinde çalışır. Sonunda kendini bulacağı yere, Paris 'e gider ve burada Picasso 'yla arkadaş olur. 

Diego’nun, Paris’te, kendi biçemi belirmeye başlar. O sıralarda, Kübizm, Plastik Sanatlarda ağırlığını hissettiriyordu. Diego, Picosso, Juan Gris ve Modigliani , Paris’te tutunmaya çalışan sanatçılardı ve içlerinden biri resim sattığında- ki bu çok olmuyordu.- diğerleri de bir araya gelip karınlarını doyuruyorlardı. Diego, 1921’de Meksika’ya döner ve Meksikalılara kendi tarihsel değerlerini öğretecek, duvar resimleri projesine katılmak üzere Vasconceles tarafından davet edilir. Frida ise ailesinin bozulan ekonomik durumuna katkıda bulunmak için çeşitli işlere girip çıkar. Sekreter olabilmek, özel şirketlerde iş bulabilmek umuduyla steno ve daktilo öğrenir. Ne var ki o yıllarda Mexico City ’de sekreterlik daha çok erkeklerin yaptığı bir iştir. 

Sonunda bir kütüphanede memur olarak çalışırsa da bu uzun sürmez. Baba Kahlo, arkadaşı Fernando Fernandez ’in matbaasında çırak olarak çalışmasını sağlar. Stüdyoda birçok Empresyonist ( izlenimci ) ressamın tıpkı basımlarıyla karşılaşır ve bazı kopyalar yapması için Fernandez tarafından yüreklendirilir. 17Eylül 1925 Christina için önemli bir gün olacaktır. Onunla evlenmek isteyen Pinedo isimli genç, babasıyla görüşmeye gelecektir. Ancak, o gün, Frida’nın başına gelenler, Christina’nın geleceğini etkileyecektir. O gün, Alex’le şehirde geziye çıkan Frida, eve dönüş için bindiği troleybüsden iner. Çünkü Alex’in kendisine hediye ettiği şemsiyeyi aldığı yerde unuttuğunu fark eder. Şemsiyeyi alıp geri döndüğünde, troleybüs yerine, daha yeni kullanılmaya başlanan renkli otobüse binerler Alex’le. Çok geçmeden, otobüs şoförünün troleybüsten önce geçme ısrarı nedeniyle troleybüs otobüsü ikiye böler ve korkunç kaza meydana gelir. Alex fazla yara almazken, Frida ağır yaralanır, hastaneye kaldırılır. Frida için ikinci bir darbe olacaktır bu kaza. Hayatta kalmasınınmucize olacağını söyler doktorlar. Yine de Frida beklenildiğinden daha kısa sürede ayağa kalkar. İlk yaptığı iş, Alex’i görmeye gitmek olur. Ancak bir kız arkadaşı, ona, Alex’in peşini bırakmasını söyler. 

Frida fiziksel ağrıları nedeniyle günlerinin bir bölümünü yatakta bir bölümünü ise evde dolaşarak geçirmek zorundadır. Resim yapmaya karar verir. Babasından yıllardır bir köşede duran boyalarını ister. Baba Kahlo önce hayır derse de kızını kıramaz, sonunda resim malzemeleri vermeye razı olur. Uzun süre ayakta kalamadığından, annesi, yatakta resim yapabilmesi için bir şövalye ve ayna astırır yatağına. Frida, başlangıçta, yaptığı resimlerden hoşnut kalmaz, hatta bir gün yaptığı resimlerden birini, yatağını, üstünü başını kırmızıya boyar, sinirden çıldırmış gibidir. Onun bu zor günlerinde hep yanında olan Christina ise evlilik hazırlıkları yapmak istemekte, ancak ailenin geçtiği bu zorlu dönemeçte gerekli ortamı yakalaması mümkün değildir. 

Frida, yaptığı resimlerini bir bilene gösterme ihtiyacı duyar. Resme devam etmeli mi yoksa bırakmalı mıdır bu uğraşı? Christina, resmini Diego’ya göstermesini önerir ona. Frida ise Diego’nun kendisini hatırlayıp hatırlamayacağından emin değildir. Christina’nın da yardımıyla resimlerini Diego’ya göstermek üzere birlikte yola çıkarlar. 

O sıralarda Eğitim Bakanlığı binasının Fresklerini yapan Diego’nu n yanına giderler. Christina’ya dışarıda beklemesini söyler. Çünkü resimlerini tek başına göstermek ister. Diego,Frida’nın resimlerine bakmaya ikna olur. Frida’ya “ yetenekli “ olduğunu, resimleri içinden ençok kendi portresini beğendiğini söyler. Frida bir adım daha atarak, evlerine gelmesini, diğer resimlerine bakmasını ister Diego’dan. Çok meşgul olduğunu bilse de adresini verir ona ve bir Pazar günü beklediğini söyler. Diego, çok bekletmeden Frida’yı ziyaret eder hem ailesiyle tanışır hem de resimlerini görür. Frida, Diego’dan düşüncesini çok açık olarak iletmesini ister.Bunun üzerine Diego, onu resme devam etmesi konusunda cesaretlendirir. Frida, bu sıralarda yirmi bir yaşında Diego ise kırk yaşındadır. Frida’nın annesi, bu tombul, komünist ve ateisttenhiç hoşlanmasa da Diego, her Pazar Frida’yı ziyaret etmeye başlar. 

Bu arada Christina evlenmiş ilk çocuğunu da doğurmuştur. Frida ise 21 Ağustos 1929’da evlenir Diego’yla. Dini tören yapılmadığından annesi ve kız kardeşleri bu mutlu günekatılmazlar. Sadece baba Kahlo kızını yalnız bırakmaz evlilik töreninde. Frida’nın sanatsal kariyeri bundan sonra ivme kazanacaktır. Diego’nun sadakatsiz oluşu, özelliklede kız kardeşi Christina’yla olan ilişkisi Frida’yı çok kıracaktır. Yine de zaman zaman Frida, Diego’nıun bu davranışlarını sanatçı kişiliğine bağlayıp affetmeye çalışır, ancak sırası geldiğinde intikamını da alır. Bütün çatışmalara karşın Diego, Frida’yı sanatında destekleyecekti sonuna kadar. 

 “Frida” romanını özetlemeye çalışmamın elbette bir nedeni var. Bir kadın sanatçının hayatına ışık tutmayı, aynı zamanda, hiçbir sanatçının tek başına var olamayacağını, yaşamını etrafındaki insanların etkilediğini, Frida Kahlo’yu anlatan bu yapıtla örneklemeyi ve bu tür kitaplara ilgi çekmeye amaçladım. İmren Çalışkan Tüzün

Dostluk

 

Dost ve dostluk dediğimiz, çokluk ruhlarımızın beraber olmasını sağlayan bir rastlantı ya da zorunlulukla edindiğimiz ilintiler, yakınlıklardır. Benim anlattığım dostlukta ruh­lar o kadar derinden uyuşmuş, karışmış, kaynaşmıştır ki on­ları birleştiren dikişi silip süpürmüş ve artık bulamaz olmuşlardır. Onu niçin sevdiğimi bana söyletmek isterlerse bunu ancak şöyle anlatabilirim sanıyorum: Çünkü o, o idi; ben de bendim. 

Ruhlarımız o kadar sıkı bir beraberlikle yürüdü, birbiri­ni o kadar coşkun bir sevgiyle seyretti ve en mahrem taraf­larına kadar birbirine öyle açıldılar ki ben onun ruhunu be­nimki kadar tanımakla kalmıyor, kendimden çok ona güve­necek hale geliyordum. 

Öteki alelade dostlukları buna benzetmeye kalkışmayın: Onları, hem de en iyilerini ben de herkes kadar bilirim. O dostluklarda insanın, eli dizginde, yürümesi gerekir: Aradaki bağ, güvensizliğe hiç yer vermeyecek kadar düğümlenmiş değildir. Chilon”’ dermiş ki: “Onu (dostunuzu), bir gün ken­disinden nefret edecekmiş gibi sevin; ondan, bir gün kendisi­ni sevecekmiş gibi nefret edin. ” Benim anlattığım yüksek ve yalın dostluk için hiç yerinde olmayan bu davranış, öteki dostluklara uyabilir. Bunlar için, Aristoteles’in sık sık tekrar­ ladığı şu sözü de kullanabiliriz: “Ey dostlarım, dünyada dost yoktur...”

 Onsuz yorgun ve bezgin sürüklenip gidiyorum: Tattığım zevkler bile, beni avutacak yerde ölümünün acısını daha faz­la artırıyor. Biz her şeyde birbirimizin yarısı idik: Şimdi ben onun payını çalar gibi oluyorum: 

Nec faz esse ulla me voluptate hic frui Decrevi, tantisper dum ille abest meus particeps Onunla her şeyi paylaşmak zevkinden yoksun kalınca, Hiçbir zevki tatmamaya karar verdim. Terentius  

Her işte onun yarısı, ikinci yarısı olmaya o kadar alışmış­tım ki şimdi artık yarım bir varlık gibiyim. İllam meae si partem animae tulit Maturior vis, quid moror altera, Nec charus aeque, nec superstes Integer? ille dies utramque Duxit ruinam Madem ki vakitsiz bir ölüm seni, ruhumun yarısı olan seni alıp götürdü, yeryüzünde varlığımın yarısından, en aziz parçasından yoksun yaşamakta ne anlam var? O gün ikimiz birden öldük. Horatius

 Ne yapsam, ne düşünsem onun eksikliğini duyuyorum. O da benim için elbette aynı şeyi duyardı. Çünkü o, diğer bütün değerlerinde olduğu gibi dostluk duygusunda da ben­den kat kat üstündü.

Dostluk Bağları 

Karı koca arasındaki sevginin, arada bir ayrılmakla gev­şeyeceğini sanırlar. Bence hiç de gevşemez. Tersine, fazla sü­rekli bir beraberlik bu sevgiyi soğutur, bozar. Uzaktan her kadın insana hoş gelir. Herkes kendi hayatından bilir ki, her gün birbirini görmenin tadı başka, ayrılıp kavuşmanın tadı başkadır. Ayrılıklar benim yakınlarıma sevgimi tazeler, ev hayatımın tadını arttırır. Değişiklik, arzularımı bir o yana bir bu yana sürtüp kızıştırır. Dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir ucundan bir ucuna kucaklayabilecek kadar uzundur. Hele karı koca dostluğunda, uzun bir iş ortaklığı dolayısıyla bizi birbirimize çekecek, hatırlatacak nice bağlar vardır. 

Gerçek dostluğun ne olduğunu bilirim; bildiğim için de dostumu kendime çekmekten çok, kendimi ona veririm. Ona iyilik etmeyi onun bana iyilik etmesinden daha çok is­temekle kalmam; kendine her edeceği iyiliğin bana da iyilik olmasını isterim. Bana en büyük iyiliği kendine iyilik ettiği zaman etmiş olur. Bir yere gitmek ona hoş geliyor, yahut bir işine yarıyorsa, uzakta olması bana yanımda olmasından da­ ha tatlı gelir. Kaldı ki haberleşmek mümkün oldukça insan ayrı düşmüş de sayılmaz. Ben vaktiyle dostumdan ayrılma­ da fayda bile buldum. Birbirimizden uzaklaşmakla hayatımızı daha fazla doldurmuş, imkânlarımızı genişletmiş olu­yorduk. Başka başka yerlerde, o benim için yaşıyor, keyfediyordu, ben de onun için. Hayatın tadını bir aradaymışız gi­bi çıkarıyorduk. Hatta bir aradayken birimizden biri işsiz kalıyordu. O kadar kaynaşmıştık ki ayrı ayrı yerlerde ol­makla aramızdaki gönül birliği bir kat daha zenginleşiyordu. 

Denemeler

Friedrich Schiller - Neşeye Övgü


Neşe, sen ey güzel! Tanrılar kıvılcımı,
Elizyum kızı…
Ey Tanrıça… Tapınağına kendimizden geçmişçesine gireriz senin.
Törelerin ayırdıkları,
Senin sihrinle birleşir…
Yumuşak kanadının uçuştuğu yerlerde,
İnsanlar kardeş olur…
Bir dostun dostu olabilmek
Kime kısmet edilmişse,
Kim erdemli bir kadına sahipse,
Şenliğimize katılsın bizim…
Ve kim dünyada yalnız kendini düşünüyorsa,
Ağlayarak gelsin aramıza.
Tüm yaratılar neşe emer
Doğanın göğsünden…
Tüm iyi ve kötüler
Onun çiçekli yolunu izler…
Bizlere öpüş ve şarap verir.
Kırda yaşam zevki verir
Ve ışık meleği durur Tanrı önünde…
Gökyüzünün ışıltı evreninde
Uçuşan güneşler gibi
Yolunuzda neşeyle koşun kardeşler!
Zafere koşan bir kahramanın neşesiyle…
Kucaklaşın ey milyonlar!
Bu öpüş tüm dünyanındır.
Kardeşler, yıldızlı göğün üzerinde
Sevgili bir Baba vardır.
Milyonlar diz çökün önünde onun.
Ey dünya! Yaratıcını biliyor musun?
Onu yıldızlı gökte ara
Çünkü oradadır O.

  

 

11 Temmuz 2022

Öznel İyi Oluş: Genel Bir Bakış

 1. GİRİŞ

“Mutluluk”, herhangi bir anda (olumlu duygulanım) tecrübe edilen hoş ruh halleri ve hisleri, yaşam doyumu ya da öznel iyi oluş gibi genel yaşam değerlendirmelerini ifade eden popüler bir terim olmasından dolayı genellikle psikologlar tarafından kullanılmaktadır, ama daha hassas iletişimde işe yaramamaktadır. Buna karşın öznel iyi oluş, insanların kendi yaşamlarına dair öznel değerlendirmelerine göre tecrübe ettikleri iyi oluş düzeyini tanımlamak için kullanılan bir şemsiye terimdir. Olumlu ve olumsuz olabilen bu değerlendirmeler; yaşam doyumu, ilgi ve sorumluluk, yaşam olaylarına karşı duyulan sevinç ve üzüntü gibi duyuşsal tepkiler ve iş, ilişkiler, sağlık, eğlence, anlam ve amaç ile diğer önemli alanlarla ilgili yargıları ve duyguları içerir. Bununla birlikte, iyi oluş kişinin deneyimiyle ortaya çıkması bakımından öznel olmasına rağmen, öznel iyi oluşun tezahürlerinin, sözel ve sözel olmayan davranışlar, eylemler, biyoloji, dikkat ve bellek bakımından nesnel olarak ölçülebildiğini belirtmek önemlidir.

Öznel iyi oluşu değerlendirmek için, öz değerlendirme ölçümleri yaygın olarak kullanılmaktadır. Bunlar katılımcıların ya yaşam doyumu ya da belirli duyguları ne kadar tecrübe ettikleri gibi genel bir değerlendirmeyi gerektirir. Bu ölçümler, tepki ölçeğine, zaman dilimine ve geriye dönük raporlar ya da internet üzerinden olup olmadıklarına göre farklılık gösterebilir ancak bunların hepsi iyi olma ölçümlerinde yanıtlayanın öznel bakış açısına dayanır. Çok sayıda ölçüm olmasına rağmen, en çok alıntı yapılanlar arasında Cantril’in (1965) Öz’e Çıpalanmış Çaba Ölçeği, Fordyce’ın (1977) altmış saniyelik mutluluk ölçeği, Watson, Clark ve Tellegen’in (1988) Olumlu ve Olumsuz Duygu Ölçeği ve Yaşam Doyumu Ölçeği yer almaktadır (Diener, Emmons, Larsen ve Griffin, 1985; inceleme için bk. Pavot ve Diener, 1993b; Pavot ve Diener, 2008).

Özbildirim ölçümleri, öznel iyi oluş araştırmaları alanında en sık kullanılan ölçümler olmalarına ve genellikle birbirleriyle yüksek benzerlik göstermelerine rağmen, ölçüm önyargısı tehlikesini akılda tutmak önemlidir. Özbildirim ile ölçülen her şey ilişkili çıktığında, sonuçlar bir metot-varyans problemini gösterebilir. Bu nedenle, bilim adamları ayrıca, tarafsız bir iyi oluş ölçümü elde etmek için gözlemci raporları, yüz ölçümleri, fizyolojik ölçümler ve duyguya duyarlı görevler gibi öz rapor olmayan yöntemleri de kullanırlar. Sandvik, Diener ve Seidlitz (1993), öz-bildirim ölçümlerinin, öz-bildirim dışı ölçümlerle makul benzerlik geçerliği gösterdiğini ve ayrıca zaman içinde de yüksek kararlılık gösterdiğini bulmuşlardır. Bununla birlikte, araştırmalar, mevcut ruh hali veya çevredeki ortam gibi bazı faktörlerin, bazı durumlarda yaşam doyumuyla ilgili küresel öznel iyi oluşu ölçen maddelere tepkileri etkilediğini göstermiştir (Pavot ve Diener, 1993a). Bu nedenle, öznel ölçütler, öznel olmayan ölçütlerle yüksek güvenilirlik gösterirken, özbildirim dışı ölçümler, daha kapsamlı bir iyi oluş ve yaşam doyumu sağlamak için yararlıdır. İyi Oluşun Değerlendirmesi: Ed Diener'ın külliyatı (2009), birçok iyi oluş ölçütünün yapısı, geçerliliği ve güvenilirliği hakkında derinlemesine bir tartışma sunmaktadır.

Öznel iyi oluşu inceleyen araştırmacıların esas uygulamalı amacı, mutsuzluğu ortadan kaldırmanın ötesinde insanların yaşamlarının iyileştirilmesidir. Öznel iyi oluş, yaşam kalitesinin önemli bir bileşeni olduğundan, ölçülmesi insanların yaşamlarının nasıl iyileştirilebileceğini anlamak için çok önemlidir. Ayrıca, giderek artan araştırmalar, yüksek düzeyde öznel iyi oluşun, bireylere sunduğu avantajların ötesinde toplumların etkili işleyişine faydalı olduğunu göstermektedir.


2. İYİ OLUŞUN YARARLARI

İlk araştırmalar iyi oluşun nedenlerine odaklanmıştı, ancak son zamanlarda araştırmacılar iyi oluşun sonuçlarına ve özellikle yüksek düzeyde öznel iyi oluşun etkili işlevsellik için faydalı olup olmadığına ya da dönüşümlü olarak başarıyı engelleyip engellemediğine odaklanmaya başlamışlardır. Giderek artan kanıtlar, yüksek iyi oluş ve yaşam memnuniyetinin sağlık ve uzun ömür, iş ve gelir, sosyal ilişkiler ve toplumsal fayda şeklindeki dört alanda yaşamı önemli ölçüde iyileştirdiğini göstermektedir (bk. Diener ve Biswas-Diener, 2008; tam bir inceleme için Lyubomirsky, King, ve Diener, 2005).

2.1. Sosyal İlişkiler

Yüksek öznel iyi oluş, yüksek düzeyde sosyallik ile tutarlı bir şekilde ilişkiliyken, kanıtlar bu iki değişken arasındaki nedensel okun her iki yönde de hareket ettiğini öne sürmektedir. Daha fazla sayıda arkadaş ve aile üyesi olan bireyler daha yüksek düzeyde öznel iyi oluşa sahip olma eğilimindedirler; bununla birlikte, başlangıçta daha yüksek iyi oluşa sahip bireyler, düşük başlangıç yaşam doyumu olan bireylerden daha yakın ve daha destekleyici sosyal ilişkilere sahip olma eğilimindedir (Diener ve Biswas-Diener, 2008).

İnsanların günlük etkileşimlerini ve sosyal bağların etkilerini inceleyerek, destekleyici ilişkilerin yüksek öznel iyi oluşta nedensel bir faktör olduğu açıktır. Birçok çalışma, insanların günleri içindeki en iyi bölümün, sosyal etkileşimde bulundukları zaman olduğunu gösteriyor. Genel olarak, insanlar, diğer insanların etraflarında olduklarında daha mutlu oluyorlar (Kahneman ve Krueger, 2006) Dahası, evli insanların evlenmemiş insanlardan ortalama olarak daha yüksek düzeyde öznel iyi olma deneyimleri yaşadıkları gerçeğinin kanıtlandığı üzere, evlilik gibi sosyal bağlar öznel iyi oluşu da arttırabilir (Lucas, Clark, Georgellis ve Diener, 2003).

Bununla birlikte, yüksek öznel iyi oluşa sahip kişilerin daha yüksek özgüven, sıcaklık, liderlik yeteneği, sosyalleşme ve daha fazla arkadaşa sahip olma eğiliminde olmalarını gösteren kanıtlar, nedensel okun diğer tarafını öne sürmektedir - yüksek öznel iyi oluşa sahip olan insanlar aslında kendi sosyal destek sistemlerini oluşturmaktadır (Cunningham, 1988; Isen, 1987). Bu fenomenin bir örneği, evlenmiş ve boşanmış insanlar arasındaki temel farktır. Evlenmeden önce yaşam doyumu yüksek olan insanların diğerlerine göre evlenmeleri, evli kalmaları ve evliliklerinden mutlu olma olasılıkları daha yüksekken, evlenmeden önce yaşam doyumu düşük olanların boşanma olasılıkları çok daha yüksektir (Lucas, Clark, Georgellis, ve Diener, 2003; Lucas, 2005).

2.2. İş ve Gelir

Yüksek öznel iyi oluşun bir başka yararı, onu elde eden insanların, meslekleri ne olursa olsun, diğerlerinden daha fazla para kazanma (Diener, Nickerson, Lucas ve Sandvik, 2002) ve işlerinden zevk alma olasılıklarının daha yüksek olmasıdır (bk. Lyubomirsky, King ve Diener, 2005). En önemlisi, iyi oluşun ekonomik ve kariyer başarısına neden olduğunu gösteren bu sonuç, dünyanın diğer bölgelerinde yapılan çalışmalarda da tekrarlanmıştır (Graham ve Pettinato, 2002;Marks ve Fleming, 1999). Devam eden araştırmalar, işlerini seven bireylerin amirinden takdir alma eğilimlerinin daha yüksek olduğunun (Wright ve Staw, 1999; Cropanzo ve Wright, 1999) ve iş başındayken daha fazla üretkenliğe, güvenilirliğe, yaratıcılığa ve genel olarak daha yüksek iş kalitesine sahip olduklarının düşünüldüğünü ileri sürmektedir (Staw, Sutton, ve Pelled, 1994). Ayrıca, mutlu çalışanlar aynı zamanda daha yüksek düzeyde örgütsel vatandaşlığa sahip olma eğilimindedirler. Bu da, meslektaşlarına yardım etmek gibi, işlerinin gerektirmediği görevleri yerine getirme olasılıklarının daha yüksek olduğu anlamına gelir (Donovan, 2000). Diener ve Biswas-Diener, 2008).

2.3. Sağlık ve Yaşam Süresi

Öznel iyi oluşun hem sağlığı hem de yaşam süresini artırdığına dair kanıtlar sağlayan bir dizi çalışma vardır. Genel olarak, yüksek öznel iyi oluşu bildiren kişiler aynı zamanda daha iyi sağlık ve daha az hoş olmayan fiziksel belirtiler bildirmektedirler (Roysamb ve diğerleri, 2003). Araştırmacıların katılımcıları soğuk algınlığı ile enfekte ettiği yakın tarihli bir çalışmada, daha yüksek düzeyde iyi oluş bildirenler virüse karşı daha dirençli çıkmışlardır (Cohen ve arkadaşları,2003). Ayrıca Danner, Snowdon ve Friesen (2001) temel öznel iyi oluşun aynı çevresel koşullar altında yaşayan rahibelerin yaşam sürelerini yordadığını bulmuşlardır ve Pressman ve Cohen(2007) psikologların otobiyografileri üzerine bir araştırmada benzer bir sonuç elde etmişlerdir. Dahası, öznel iyi oluşu daha yüksek olan bireyler, daha güçlü bağışıklık sistemine ve daha iyi kardiyovasküler sağlığa (daha az kalp krizi ve daha az arter tıkanıklığı) sahip olma, emniyet kemeri ve güneş kremi gibi daha sağlıklı davranışlarda bulunma, alkol veya uyuşturucuya bağımlılık gibi daha az sayıda yaşam tarzı hastalığına sahip olma eğilimindedirler. (Diener ve Biswas-Diener, 2008).

2.4. Mutluluğun Toplumsal Yararları

Son olarak, yüksek öznel iyi oluş, yalnızca bireylere yarar sağlamakla kalmaz, aynı zamanda topluma bir bütün olarak fayda sağlar. Kimi zaman mutluluk arayan insanların bencil ve sorumsuz oldukları, kendi toplumlarının iyileştirilmesinden ziyade kendi kazançları için faaliyetlerde bulundukları düşünülmektedir. Gerçekte, yüksek öznel iyi oluşa sahip olanlar düşük öznel iyi oluşa sahip olan insanlara göre, toplum ve yardım grupları için gönüllülük gibi özgecil ve toplum yanlısı faaliyetlerle daha sık meşgul olurlar (Tov ve Diener, 2008, Thoits ve Hewitt, 2001; Krueger, Hicks ve McGue, 2001). Dahası, gönüllü olanlar içerisinde, yüksek öznel iyi oluş bildiren insanlar, en fazla zamana yatırım yapma eğilimindedirler (Thoits ve Hewitt, 2001). Üstelik, ortalama olarak yüksek düzeyde iyi oluş yaşayan insanlar, daha güvenilir olma, işbirlikçi ve barış yanlısı tutumlar, hükümete daha fazla güven, demokrasi için daha güçlü destek ve göçmenler ve ırksal gruplar için daha düşük hoşgörüsüzlük seviyelerine sahip olma eğilimindedir. (Tov ve Diener, 2008; Diener ve Tov, 2007). Bu nedenle, tüm vatandaşların iyi oluşu, yapısal olarak sağlam bir toplumdan kaynaklanabilirken, yüksek düzeyde öznel iyi oluş, daha istikrarlı, üretken ve etkin işleyen bir topluma da katkıda bulunabilir.

2.5. İnsanlar Çok Mutlu Olabilir Mi?

Yüksek iyi oluşun birey ve toplum düzeylerinde daha iyi işleyişe neden olduğunu ileri süren kanıtlar için önemli bir uyarı, insanların daha iyi bir yaşam elde etmek için her zaman mutlu olmalarının gerekmemesidir. Aslında, yüksek öznel iyi oluşun çok sık bildirilmesi, belirli yaşam alanları üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilir. Örneğin, en yüksek iyi oluş seviyesini yaşayan insanlar, yakın ilişkiler ve gönüllü çalışma açısından en başarılı olanlardır; ancak, biraz daha düşük düzeyde iyi oluş seviyesi yaşayanlar, gelir, eğitim ve siyasi katılım açısından en başarılı olanlardır (Oishi, Diener ve Lucas, 2007). Ayrıca, sürekli olarak daha yüksek iyi oluş düzeylerine ulaşmak için çabalamak, bir bireyin yasadışı uyuşturucu kullanımı ve cinsel partnerlerin çok olması gibi daha riskli ve potansiyel olarak tehlikeli davranışlara yol açabilir. Bu nedenle, bireyler ve toplumlar için yüksek öznel iyi oluşun faydalarını tanımak önemli olsa da, sürekli öförinin arzu edilen bir sonuç olduğunu düşünmek hatadır.

3. İYİ OLUŞ KURAMLARI

Mutlulukla ilgili genetik yatkınlıkları inceleyen biyolojik kuramlardan kendini başkalarıyla karşılaştırmanın öznel iyi oluşu nasıl etkilediğini inceleyen göreceli standart kuramlara kadar iyi oluşun incelendiği çeşitli kuramsal çerçeveler vardır. Öne çıkan kuramların bazıları aşağıda açıklanmıştır (bk. Diener, 1984; Kesebir ve Diener, 2008); ancak, alanı geliştirmek için teori ile araştırma arasında daha yakın bir bağlantı gerekmektedir.

3.1. Erek Kuramı

Öznel iyi oluşun erek kuramları, bireylerin bir hedef veya ihtiyaç gibi belirli bir son noktaya ulaştığı zaman mutluluğa kavuştuğunu belirtmektedir. Bu kuramlardaki tartışma noktası, belirli son noktanın neleri kapsadığıdır. Örneğin, geçmişte filozoflar arzuların yerine getirilmesinin iyi oluşu sağlayıp sağlamadığını ya da bazı arzuların iyi oluş için zararlı olup olmadığını sorgulamışlardır. Uzun vadeli sonuçları pahasına kısa vadeli bir arzuyu tatmin etmek iyi midir ve bir bireyin arzuları birbiriyle çatışırsa ne olur? Diğerleri bir arzuya doğru ilerlemenin, istenen nesnenin kendisinin elde edilmesinden gerçekten daha tatmin edici olup olmadığını sormuşlardır. Ryff ve Singer’ın (1996) psikolojik iyi olma kavramı ve Ryan ve Deci’nin (2000) Öz-Belirleme Kuramı gibi ihtiyaç kuramları, bir kişinin iyi oluşu elde etmek için yerine getirmesi gereken belirli doğuştan ihtiyaçları olduğunu belirtmektedir. Bunlarla bağlantılı olarak, amaç kuramları, insanların bilinçli olarak belirli hedefler aradıklarını ki bu da yerine getirildiğinde, yüksek iyi oluşla sonuçlandığını öne sürmektedir. Ancak, amaç kuramlarında, amaçlar doğuştan gelen ihtiyaçların ötesinde ek kaynaklardan ortaya çıkabilir.

3.2. Yukarıdan Aşağıya, Aşağıdan Yukarıya Kuramları

“Yukarıdan aşağı” ve “aşağıdan yukarıya” iyi oluş kuramları arasındaki tartışma, bu alan için önemli olmuştur. “Aşağıdan yukarıya” kuramları, bir kişinin hayatını oluşturan olumlu ve olumsuz anların, o kişinin algıladığı öznel iyi oluşunu ortaya çıkarmak için toplandığını ileri sürmektedir. Bu görüşe göre, olumlu ya da “mutlu” bir an kişinin iyi oluşu yaşamasına yol açmaktadır ve kişi ne kadar fazla olumlu an yaşarsa, iyi oluş düzeyleri de o kadar yükselmektedir. Buna karşın yukarıdan aşağı kuramları, bir kişinin dünyayı belirli bir şekilde deneyimlemeye yönelik doğasında var olan eğiliminin, o kişinin dünya ile etkileşimini etkileyeceğini iddia eder. Bu nedenle, yukarıdan aşağıya doğru kuramlarına göre, daha olumlu bir zihin durumuna sahip olan bir kişi, belirli bir olayı, daha olumsuz bir perspektife sahip olan bir kişiden “daha mutlu” olarak değerlendirebilir veya yorumlayabilir ki bu, nesnel olaylardan ziyade olumlu tutumun iyi oluşta nedensel faktör haline getirilmesidir.

Bu iki karşıt kuramlarla ilgili öznel iyi oluş alanında iki genel tartışma vardır. İlki, iyi oluşun kişisel bir özellik mi yoksa bir durum mu olduğuyla ilgilidir. İyi oluşun kişisel bir özellik olduğunu savunanlar, yüksek iyi oluşun mutlaka mutlu hissetmekten ziyade olumlu tepki gösterme eğilimi olduğunu belirtmektedirler. Diğerleri ise, bu iyi oluşun mutlu anların toplamından kaynaklanan bir durum olduğunu savunurlar. İkinci tartışma, iyi oluşun oluşturulmasında güzel durumların rolüyle ilgilidir. Örneğin, güzel durumlardan yoksun olmak depresyona yol açıyor mu, yoksa depresyon normal güzel etkinliklerle meşgulken zevk alamamaya mı yol açıyor?

3.3. Bilişsel Kuramlar

“Yukarıdan aşağıya” yaklaşımlarla ilişkili olarak, iyi oluşun bilişsel kuramları, bireysel iyiliğin belirlenmesinde bilişsel süreçlerin gücüne odaklanır. DYB- Dikkat, Yorumlama ve Bellek - iyi oluş modeli böyle bir bilişsel kuramdır ve yüksek öznel iyi oluşa sahip bireylerin dikkatlerini olumlu uyaranlara odaklama, olayları olumlu yorumlama ve geçmişteki olayları pozitif bir bellek önyargısı ile hatırlama eğiliminde olduklarını ileri sürmektedir (bk. Diener ve Biswas-Diener, 2008) Dikkat açısından, olumsuz uyaranlara kıyasla, nispeten daha fazla olumlu uyaranlara odaklanabilen katılımcılar, genel iyi oluş düzeylerinde daha iyi sonuç alma eğilimindedir. Belki de daha önemlisi, dikkati kendisinden dışa doğru uzağa yönlendirme yeteneği, iyi oluşun önemli bir yordayıcısıdır. Çalışmalar, dalgın kişilerin genel olarak daha fazla endişelenme eğiliminde olmalarına ve daha düşük öznel iyi oluş yaşamalarına rağmen, dikkati içeriye doğru yöneltmenin normalde yüksek iyi oluş yaşayan insanların anlamlı derecede daha düşük iyi oluş yaşamasına neden olabildiğini göstermektedir. Ayrıca, yüksek öznel iyi oluşa sahip olan kişilerin doğal olarak yansız ve muğlâk olayları olumlu bir şekilde yorumladıkları görülmüştür. Bu şekilde, olumlu yorum koruyucu bir tampon görevi görür. Son olarak, “mutlu” insanların, yaşadıkları olumlu ve olumsuz olayların miktarında fark olmadığı gösterilmiş olsa da, onlar olayları gerçekte olduğundan daha iyi olarak hatırlamaya ve pozitif ve koruyucu bir bellek önyargısına girmeye eğilimlidirler.

3.4. Evrimsel Kuramlar

Son zamanlarda, iyi oluşun kökenleri için ortaya çıkan kuramlar, hayatta kalmada insanlara yardım eden haz ve iyi oluş duygularının üretildiğini öne süren evrimsel modellerdir. Atalarımızın çevresel tehditlere tepki göstermesine yardımcı olan olumsuz duyguların (ör. korku, öfke ve endişe) evrimsel değeri uzun zamandır bilinmektedir. Bununla birlikte, iyi oluş tarafından sağlanan uyarlanabilir avantajlar ve özellikle de, uyarlanabilir davranışları harekete geçiren güdüleyiciler olarak olumlu duyguların rolü, şimdilerde anlaşılmaya başlamıştır. Fredrickson (1998)'in “teoriyi genişletmek ve inşa etmek” modeli, olumlu duyguların bireylerin düşünce-eylem repertuarlarını genişletmelerine ve sonuçta zaman içinde zihinsel, psikolojik, sosyal ve fiziksel kaynakları oluşturmasına olanak sağladığını öne süren nispeten yeni bir evrimsel modeldir. Bu nedenle, Fredrickson, yüksek öznel iyi oluş ve olumlu duygulanımın, bireylerin çevrelerini güvenle keşfedebilecekleri, yeni hedeflere yaklaşabilecekleri ve böylece önemli kişisel kaynaklar kazanabilecekleri bir durum yarattığını öne sürmektedir. Bu şekilde, daha önce düşünüldüğü gibi, iyi oluş, ikincil bir gerçeklik değildir. Aksine, olumsuz duygular gibi, olumlu duygular, türlerin evrimsel başarısına katkıda bulunan ve hayatta kalmada insanlığa yardım etmeye devam eden kendi uyum avantajlarına sahiptir.

3.5. Mizaç ve Kişilik

Bir dizi çalışma, bireyin iyi oluşu için kapasitenin belirlenmesinde mizacın ve kişiliğin önemini doğrulamıştır. Öznel iyi oluş düzeylerinin tutarlılığını boylamsal olarak gösteren çalışmalarda olduğu gibi (Costa ve McCrae, 1988; Magnus ve Diener, 1991), aynı ya da tek yumurta ikizlerinin, çift yumurta ya da dizigotik olanlara göre iyi oluş düzeylerinde birbirlerine çok daha benzer olduğunu gösteren araştırmalar, genetik kalıtımın önemini ispat etmiştir (Lykken ve Tellegen, 1996; Tellegen ve diğerleri, 1988). Farklı kişilik özellikleri arasında, dışadönüklük ve nevrotikliğin en tutarlı ve güçlü bir şekilde iyi oluş ile ilişkili olduğu gösterilmiştir (Diener ve Lucas, 1999; Rusting ve Larsen, 1997). Dışadönüklüğün olumlu duygulanımı yordadığı gösterilmiştir (Lucas ve Fujita, 2000), olumsuz duygulanım ise nörotisizm tarafından kuvvetle tahmin edilmektedir (Fujita, 1991). Ayrıca, uluslar arası çalışmalar, dünyanın her yerindeki dışa dönüklerin, daha fazla sayıda olumlu duyguyu deneyimlemeye ve onları içe dönüklerden daha yoğun bir şekilde yaşamaya eğilimli olduklarını göstermektedir (Diener ve Biswas-Diener, 2008). Bu nedenle, çevre; genetiğin ifade edilmesinde bir rol oynasa da, kalıtsal özelliklerin bireylerin iyi oluş düzeyleri üzerinde önemli bir etkisi olduğu açıktır.

3.6. Göreceli Standartlar

Göreceli standart kuramları, iyi oluşun kişinin; geçmişi, diğerleri, hedefleri ya da idealleri gibi bir takım standartlar ile gerçek koşullar arasında yapılan karşılaştırmadan kaynaklandığını ileri sürer. Sosyal karşılaştırma kuramına göre, kişi standart olarak diğer insanları kullanır, ve bu da bir insanın diğerlerinden daha iyi durumda olmaları durumunda daha yüksek iyi oluş yaşayacağı anlamına gelir (Carp ve Carp, 1982; Michalos, 1980). Örneğin, Easterlin (1974), insanları tatmin edecek gelir miktarının, toplumdaki diğerlerinin gelirine bağlı olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca, Emmons, Larson, Levine ve Diener (1983), sosyal karşılaştırmanın birçok alandaki memnuniyetin en güçlü belirleyicisi olduğunu bulmuştur.

Brickman, Coates ve Janoff-Bulman’ın (1978) uyum kuramı gibi diğer kuramlarda, bireyin geçmişi onun karşılaştırma standardıdır. Örneğin, bir bireyin şu andaki yaşamı geçmiş standartlarını aşıyorsa mutlu olacaktır. Ancak, uyum kuramı, olayların duyguları uyandırma gücünün zamanla azaldığını da öne sürmektedir. Örneğin, bir kişi terfi gibi olumlu bir olay yaşarsa, uyum kuramı terfinin, bu kişinin bir önceki standartlarının üzerinde olması nedeniyle, iyi oluşunda bir artış yaşayacağını öne sürmektedir. Ancak, uyum kuramı, zaman ilerledikçe terfinin yeni bir standart haline geleceğini, böylece bireyin refah duygusunu uyandırma gücünü kaybedeceğini varsaymaktadır (Brickman ve Campbell, 1971). Bu şekilde bireyler, hayat koşullarındaki son değişikliklerin, bireyin standartlarını yeni koşullara alışmadan önce, bireyin öznel iyi oluşunu geçici olarak artırma sürecini tanımlayan “haz çarkı” olarak adlandırılır. Dolayısıyla, uyum kuramına göre, olaylar ve koşullar sadece kısa vadede önemlidir, mizaç iyi oluş üzerinde uzun vadeli önemli bir etkendir. Bu teoriye destek, özürlülerin kontrol gruplarından daha az tatmin olmadıklarını bildiren çalışmalardan (Feinman, 1978) ve omurilik yaralanması mağdurlarının kazadan sonra iyi oluşta aşırı bir düşüş yaşadıklarını ve ardından daha önceki seviyelerine yaklaşan hızlı bir yükselişin izlediğini bildiren çalışmalardan gelmektedir. (Wortman ve Silver, 1982).

Daha önemlisi, bu “haz çarkı” uyum kuramlarının daha güçlü biçimlerinin artık doğru olmadığı kanıtlanmıştır (Diener, Lucas ve Scollon, 2006). Ulusal iyi oluş düzeyleri arasındaki şaşırtıcı farklılıklar, insanların deneyimledikleri her şeye uyum sağlamadığını ortaya koymaktadır; gerçekte, milletler yalnızca yaşam doyumu ve yargılarda değil, aynı zamanda hem olumlu hem de olumsuz duygularda da önemli ölçüde farklıdır (Diener, Kahneman ve Helliwell, 2009).

Ancak, yas, evlilik ve boşanma üzerine yapılan çalışmalarla da görüldüğü gibi, daha ince ayrıntılı uyum kuramlarının geçerliliği vardır. Yas çalışmaları, bir eşin ölümünün, dul için yaşam doyumu konusunda keskin bir düşüşe yol açtığını ve bu durumun üstesinden gelebilmesi için 7 yıla kadar bir zamanın gerektiğini göstermektedir (Diener ve Biswas-Diener, 2008). Evlilik ve boşanma üzerine yapılan araştırmalar, insanların olumsuz yaşam olaylarından genellikle kurtulduklarını ve son derece olumlu olaylardan sonra kendilerini iyi hissetme duyguları yaşadıklarını göstermektedir (Lucas, Clark, Georgellis ve Diener, 2003). Bu ve diğer çalışmalar, bireyin mutluluğunun “ayar noktası”nın değişebileceğini, böylece insanların evlilik gibi olumlu olaylardan sonra iyi olmalarını sağlayabileceğini ve bir eşin ölümü gibi yaşamı değiştiren olumsuz olaylardan kurtulabileceğini göstermektedir (Diener ve Biswas). -Diener, 2008).

Bazı yeni çalışmalar, tekrarlanan olayların uyuma neden olmaktan ziyade aslında zıt bir etkiye sahip olabileceğine ve duyarlılığa neden olabileceğine dair kanıt sağlamaktadır (Luhmann ve Eid, baskıda). Ayrıca, uyumda belirgin kültürel farklılıklar vardır (Oishi ve diğerleri, 2007) ve uyumun farklı deneyim çeşitlerine göre, özellikle tüketime karşı kazanım, farklı olabileceğine dair kanıtlar da vardır (Hsee, Yang, Li, ve Shen, 2009). İnsanoğlunun uyum kapasitesi hakkında ne bildiğimiz konusunda ilerleme kaydederken, daha kapsamlı bir anlayış elde etmek için çok daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

4. DEMOGRAFİK ÖZELLİKLER VE İYİ OLUŞ

Öznel iyi oluş ile bir takım demografik değişkenler arasındaki korelâsyonlar kapsamlı olarak incelenmiş ve bu çalışmaların sonuçları aşağıda sunulmuştur. Bununla birlikte, iyi oluş araştırmalarında önemli bir sonraki adım, korelâsyonel faktörlerden ziyade nedenselliğin daha kesin bir şekilde belirlenmesidir. Örneğin, sosyal ilişkiler gibi aşağıdaki değişkenlerin birçoğunda nedensel ilişki belirsizdir - iyi arkadaşlığa sahip olmak iyi oluşa neden olur, ancak iyi oluş düzeyi yüksek olan bireyler ilk etapta arkadaş edinmede daha iyidir. Bu nedenle, araştırmaların gelecekteki yönü, nedensel faktörlere karşı korelâsyonu birbirinden ayırabilen boylamsal çalışmalarda yatmaktadır.

4.1. Cinsiyet

Cinsiyetler arasındaki göreceli iyi oluş düzeyleri sık sık incelenmiştir, ancak şimdiye kadar toplanan iyi oluş verileri, kadınların ve erkeklerin ortalama öznel iyi oluşları açısından önemli ölçüde farklı olmadığını göstermektedir. Kadınlar hem son derece mutlu hem de aşırı mutsuzluk örneklerinde daha sık görünse de, kanıtlar bu aşkın temsilin, kadınların olumlu ve olumsuz duyguları erkeklere oranla daha sık ve daha yoğun yaşadığı gerçeğinden dolayı olduğunu ileri sürmektedir. Aslında, Fujita, Diener ve Sandvik (1991), cinsiyetin iyi oluşta varyansın %1'inden daha azını oluştururken, duygusal deneyimlerin yoğunluğundaki varyansın %13'ünden fazlasını oluşturduğunu göstermişlerdir. Bu nedenle, erkekler ve kadınlar ortalama öznel iyi olma durumlarında çok az karşılaştırmalı farklılık gösterirken, erkeklere göre daha fazla kadın, iyi oluş ölçeklerinin uç noktalarında yaşamaktadır (Diener, Suh, Lucas ve Smith, 1999).

4.2. Eğitim

Genel inanışa göre zekâ, eğitim ve tatmin edici bir yaşam sürdürebilme yeteneği arasında ters bir ilişki vardır. Gustave Flaubert, bu düşünceyi popüler ifadesiyle en iyi şekilde belirtmiştir: “Aptal olmak, bencil olmak ve iyi sağlık sahibi olmak mutluluk için üç şarttır, ancak aptallık eksik olursa, hepsi kaybolur.”. Bununla birlikte, “cehalet mutluluktur” özlü sözü, iyi oluşta varyansın sadece %1-3'ünü açıklayan diğer değişkenleri kontrol ettikten sonra, eğitim ve iyi oluş düzeyi arasında olumlu (zayıf da olsa) bir ilişki olduğunu gösteren bir dizi çalışma ile geçerliliğini yitirmiştir (Witter, Okun, Stock ve Haring, 1984). Ayrıca, IQ testleri ile ölçülen zeka ile öznel iyi oluş arasındaki bağlantı neredeyse yokmuş gibi görünmektedir; ancak, duygusal zeka, yüksek iyi oluş ile tutarlı bir şekilde ilişkilendirilmiştir (Furnham ve Petrides, 2003; Schutte ve diğerleri.,2002).

4.3. Yaş

Yaşlıların, huysuz, kavgacı ve hayattan mutsuz olma özellikleri şeklindeki tipik çağrışımın bir dizi çalışma ile yanlış olduğu kanıtlanmıştır. Yaşla ilişkili olarak iyi oluşun ilk değerlendirmeleri, gençliğin iyi oluşun güçlü bir şekilde tutarlı bir yordayıcısı olduğunu ileri sürerken (Wilson, 1967; Bradburn ve Caplovitz, 1965; Gurin, Veroff ve Feld, 1960; Kuhlen, 1948; Wessman, 1957), çağdaş çalışmalar, yaşam memnuniyetinin genellikle yaşla birlikte arttığını ya da en azından azalmadığını göstermektedir (Herzog ve Rodgers, 1981; Horley ve Lavery, 1995; Larson, 1978; Stock, Okun, Haring ve Witter, 1983). Üstelik Mroczek ve Spiro (2005), önemli bireysel farklılıklar olmasına rağmen, yaşam memnuniyetinin aslında 40 ila 65 yaşları arasında yükseldiğini, ancak ölümün yaklaşmasına yakın bir yerde azaldığını bulmuşlardır. Boylamsal ve kesitsel veriler, iyi oluş bakımından olumlu duygunun yaşlılıkla birlikte kısmen azaldığını ve bu nedenle de olumsuz etki yaptığını göstermektedir (Charles, Reynolds ve Gatz, 2001; Mroczek ve Spiro, 2005). En önemlisi de, uluslararası düzeyde incelendiğinde, yaş ve öznel iyi oluş arasında tutarlı bir ilişki bulunmamaktadır; bununla birlikte, daha fakir ülkelerde yaşla birlikte yaşam doyumunda daha hızlı bir gerileme eğilimi söz konusudur (Deaton, 2008). Bu nedenle, bu alanda daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulurken, yaşlılığın mutlak bir mutsuzluk habercisi olmadığı açıktır.

4.4. Din

Dindarlık ya da maneviyat ve iyi oluş arasındaki ilişki paradoksal bir konudur. Genel olarak, dindar insanlar daha yüksek iyi oluş tecrübe etme eğilimindedirler ve daha belirgin bir biçimde, dini törenlere katılım, dinsel bağlılığın gücü, Tanrı ile ilişki ve dua, daha yüksek iyi oluş düzeyleri ile ilişkilendirilmiştir (Ferriss, 2002; Poloma ve Pendleton, 1990; Witter, Stock, Okun ve Haring, 1985). Ulusal düzeyde, yüksek dindarlık seviyeleri daha yüksek yaşam memnuniyeti ve daha düşük intihar oranlarıyla ilişkili bulunmaktadır (Diener ve Seligman, 2004; Helliwell, 2007). Yüksek iyi oluş ve dindarlık arasındaki olumlu bağın, bir anlam ve amaç duygusundan, kiliseler ve kurumsal dinin diğer kurumları tarafından yaratılan sosyal ağlar ve destek sistemlerinden kaynaklandığı düşünülmektedir. Bununla birlikte, dine yönelik dışsal motivasyondan ziyade içsel motivasyon, bu bağlantının olumlu olmasında önemli bir etkendir (Ardelt, 2003; Ardelt ve Koenig, 2007) ve bu bağın gücünün, belirli insan gruplarında, özellikle kadınlarda, Afrikalı Amerikalılar ve Avrupalıların aksine yaşlılarda daha güçlü olduğu görünmektedir. (Argyle, 1999). Ayrıca, devam eden araştırmalar, en yüksek iyi oluş düzeyine sahip bazı ulusların çok dindar olmadıklarını, en dindar uluslardan bazılarının ise çok düşük düzeylerde iyi oluş rapor ettiklerini ortaya koymaktadır.

4.5. Evlilik, Boşanma ve Sosyal İlişkiler

Kişinin sahip olduğu sosyal ilişkilerin sayısı ve niteliği, yüksek oranda öznel iyi oluşun doğrulanmış ilişkileri ve öncülleridir (değerlendirme için bk. Diener ve Biswas Diener, 2008). Genel olarak, insanlar diğer insanlar etrafında olduklarında daha mutlu olurlar ve sosyal etkileşimler günün en keyifli noktaları arasındadır (Kahneman ve Krueger, 2006). İnsanlar, başkalarıyla birlikte olduklarında daha çok olumlu duygu ifade etme eğilimindedirler (Diener ve Biswas-Diener, 2008). Üstelik algılanan yalnızlık, depresyona güçlü bir şekilde bağlıyken (Anderson ve Arnoult, 1985), sosyal etkileşim sadece iyi oluş düzeylerini arttırmakla kalmaz, aynı zamanda yas, tecavüz ve işsizlik gibi büyük yaşam streslerine karşı da tampon görevi görür (Myers, 1999).

Öznel iyi oluş, evlilik gibi sosyal bağlar yoluyla artar ve diğer güçlü sosyal ilişkiler de çok tatmin edici olabilir (Helliwell, Barrington-Leigh, Harris ve Huang, 2009). Evli insanlar tipik olarak, büyük temsili örneklere göre (Glenn, 1975; Lee, Seccombe ve Shehan, 1991) ve boylamsal çalışmalarda (Lucas, Clark, Georgellis ve Diener, 2003) evli olmayan kişilere kıyasla daha yüksek öznel iyi oluş yaşarlar. Bununla birlikte, veriler insanların evliliğe hızla uyum sağladıklarını ve başlangıçtaki iyi oluş düzeylerine geri döndüklerini göstermektedir (Lucas, Clark, Georgellis ve Diener, 2003). Evliliğin göreceli olarak düşük etkisinin ve evli insanların daha yüksek ortalama iyi oluş düzeylerinin birlikte hesaba katılmasıyla ilgili bir açıklama, evlenmeye eğilimli kişilerin evlenmeden önce yaşam memnuniyetinin yüksek olmasıdır. Sonuç olarak, bu gruptaki insanlar büyük olasılıkla sadece ilk etapta evlenmekle kalmıyor, aynı zamanda evli kalmaya ve evliliklerini de olumlu bir şekilde yaşamaya devam ediyor.

Tahmin edilebileceği gibi, evli insanlar ortalama olarak daha yüksek düzeyde iyi oluş gösterme eğilimindeyken, boşanmış insanlar ortalama olarak daha düşük iyi oluş düzeyleri sergilemektedir (Lucas, 2005). Lucas'ın (2005) gösterdiği gibi, boşanma genellikle boşanmadan önce öznel iyi oluşta bir azalmaya neden olur ve boşanmış kimseler zamanla başlangıçtaki memnuniyet düzeylerine geri dönmez. Bu şekilde, boşanma olayı, öznel iyi oluşu, evlilik olayından daha fazla etkiliyor gibi görünmektedir. Bununla birlikte, iyi oluş düzeylerinde önceden var olan farklılıklar, boşanma ve iyi oluş arasındaki nedensel ilişkiyi de açıklayabilir. Çünkü boşanmış insanlar genellikle evlenmeden önce daha düşük memnuniyet göstermektedirler (Lucas, 2005).

Diener, Gohm, Suh ve Oishi (2000), kültürel değişkenlerden kaynaklanan küçük farklılıklara rağmen, medeni durum ile öznel iyi oluş arasındaki ilişkinin dünya çapında çok benzer olduğunu bulmuştur. Örneğin, yaşam doyumu için evliliğin, evli bir çift gibi birlikte yaşamaya göre yararının bireyci uluslardan ziyade kolektivist uluslarda daha fazla olduğu görünmektedir ve olumlu duygular bakımından, boşanmış ya da ayrılmış olmaya göre evli olmanın yararı, kolektivist uluslarda bireyci uluslardan daha azdır (Diener, Gohm, Suh). ve Oishi, 2000). Son olarak, olumsuz duygular bakımından, boşanma veya ayrılmış olma üzerine evlenmenin yararı, yüksek boşanma toleransı olan ülkelerde daha azdır (Diener, Gohm, Suh, ve Oishi, 2000). Bu nedenle, ülkeden ülkeye küçük farklılıklar olsa da, evlilik, boşanma ve iyi oluş ile olan ilişkilerinin genel eğilimlerinin tüm dünyada tutarlı olduğu açıktır

4.6. İşsizlik

İşsizliğin öznel iyi oluş üzerinde tutarlı ve tartışmasız bir biçimde olumsuz etkisi olduğu gösterilmiştir(Clark, 2009). Haz çarkı teorisinin ileri sürdüğü şekilde Clark (2009), insanların işsizliğe uyum sağlamadığını belirtmiştir (özellikle erkekler için, işsizliğin üçüncü yılı ilk yıl olduğu kadar zor olmaktadır) ve bu bulgu, bireylerin, işsizliğe ilk kez güçlü tepki verdikten sonra bir miktar iyileşme gösterirken, yeniden istihdamdan sonra bile eski temel tatmin düzeylerine asla geri dönmediklerini belirten başka çalışmalarla da doğrulanmaktadır (Lucas, Clark, Georgellis ve Diener, 2004). Daha da önemlisi, bu sonuçlar kısa bir işsizlik süresinin bile bir kişinin uzun vadeli mutluluk belirleme noktasında kalıcı bir değişikliğe neden olabileceğini göstermektedir. Bununla birlikte, karşılaştırma etkileri, işsizlik oranının herkes için yüksek olduğu ekonomik olarak depresif bir alanda yaşamanın işsiz bireylerin iyi oluşunu önemli ölçüde artırdığı gerçeğinin de kanıtladığı gibi işsizlikle bağlantılı öznel iyi oluşun azalmasının bir kısmını hafifletebilir,(Clark, 2009).

4.7. Gelir

Genel olarak, gelir ve iyi oluş arasındaki ilişki üzerine yapılan araştırmalar, paranın miktar bakımından büyüdükçe olumlu, ancak azalan bir etkiye sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Artan gelir yoksulluk düzeyinde ya da az gelişmiş ülkelerde yaşayanlar için iyi oluşu önemli ölçüde etkilerken, iyi oluş ile yaşam doyumu arasındaki bağlantının gücü, daha yüksek gelir düzeylerinde azalmaktadır ve bu da ekonomistlerin “azalan marjinal yarar” olarak adlandırdıkları şeyi göstermektedir (Diener, Ng, ve Tov, 2009; Frey ve Stutzer, 2002). Bu etki; birisi, zengin Amerikalıların ortalama Amerikalılardan biraz daha yüksek öznel iyi oluş deneyimlediğini ve bu zengin bireylerin % 37'sinin aslında ortalama Amerikalılardan daha düşük öznel iyi oluşu yaşadığını gösteren çeşitli çalışmalarda ortaya konulmuştur (Diener, Horowitz ve Emmons, 1985). Dahası, paranın ve maddi varlıkların önemine büyük yatırım yapan insanlar, hayatlarından daha az memnun olma eğilimindedirler ve daha az olumlu duygu ve daha çok olumsuz duygu yaşamaktadırlar (Kasser ve Kanner, 2004).

Gallup Dünya Anketi'ni kullanan milletler arasındaki gelir farklılıklarını inceleyen çalışmalara göre, ulusların gelirleri yaşam doyumu konusunda güçlü bir belirleyicidir (Diener, Kahneman, Tov ve Arora, 2009; Inglehart, 2009), ama daha önemlisi yakın zamandaki çalışmalar, duygusal iyi oluşu gelirden daha iyi yordayan başka faktörlerin olduğunu göstermektedir (Diener ve Ryan, baskıda). Özellikle, iyi oluş üç tür sermayeye ayrılabilir:

1. Parasal: Ülkenin ortalama olarak ne kadar para kazandığı ve bu gelirin vatandaşların temel ihtiyaçlarını ne kadar karşıladığı.

2. Sosyal: Vatandaşların başkalarına güvenip güvenemeyeceği, ne sıklıkta şiddete maruz kaldıkları ve devlet yolsuzluğu ve toplumsal güven düzeyi.

3. Psikolojik: İnsanların özgür hissedip hissetmedikleri, yeni şeyler öğrenip öğrenmedikleri ve her gün zevk aldıkları şeyleri yapıp yapamadıkları.

En önemlisi, sosyal ve psikolojik, bu iki tür sermayenin düzeyi, ulusların duygusal iyi oluşunu en iyi şekilde tahmin etmektedir (Diener ve Ryan, baskıda). Dolayısıyla, milli gelir iyi oluş puanlarını iyileştirme eğilimi gösterirken, başka bazı faktörler vatandaşların iyi oluşunu
etkilemektedir.

5. KÜLTÜR VE İYİ OLUŞ

Giderek çoğalan araştırmalar, tüm uluslardan birçok insanın göreceli olarak yüksek öznel iyi oluş rapor ederken, ulusların aralarında öznel iyi oluşta kültürün etkileri ile bir ölçüde açıklanabilecek belirgin farklılıklar bulunduğunu göstermiştir. Diener ve Diener (1996), endüstrileşmiş toplumlarda, çoğu insanın iyi oluş anketlerinde nötr üzerinde puan aldığını bulmuşlardır. Bununla birlikte, uluslararası iyi oluş araştırmaları öznel iyi oluş düzeylerinde anlamlı farklılıklar olduğunu ortaya koymaktadır (değerlendirme için bk. Diener ve Suh, 2000), ki bu, incelenen ülkelerin ekonomik gelişme düzeyiyle bir ölçüde açıklanabilir. En düşük iyi oluş düzeylerini bildiren bazı ülkelerin de en fakir ve en az sanayileşmiş olmaları rastlantı değildir.

Ancak araştırmalar, insanların temel ihtiyaçlarının karşılanması nedeniyle endüstriyel toplumlarda daha yüksek iyi oluş bildirmediklerini de göstermektedir. Örneğin, Biswas-Diener, Vitterso ve Diener (2005), Maasailer, Amişler ve Inuit kültürlerinin, nispeten yoksul yaşam koşullarına rağmen, ortalamanın üzerinde öznel iyi oluş düzeylerini gösterdiğini tespit etmişlerdir. Bu bulgular gecekondu konutlarında yaşayanların, seks işçilerinin ve Kalküta'daki evsiz kaldırım sakinlerinin nötrün sadece biraz altında yaşam memnuniyeti gösterdiklerine dair elde edilen kanıtlarla da tutarlıdır (Biswas-Diener ve Diener, 2001). İlginçtir ki, yoksulluk daha önce düşünüldüğü kadar yaşam doyumu için yıkıcı değil gibi görünse de, yoksulluğun etkilerinde kültürün neden olduğu bazı farklılıklar var gibi görünmektedir. Örneğin, Biswas-Diener ve Diener (2006), evsizlerde iyi oluşun tahmin edilebilir derecede düşük olduğunu bulmuşlardır; ancak, Kalküta'daki kaldırım sakinleri Amerika Birleşik Devletleri'ndeki gıda, temiz su, tıbbi bakım, istihdam olanakları ve yeterli barınağa daha iyi erişime rağmen, Birleşik Devletlerdeki evsiz gruplardan daha yüksek düzeyde yaşam doyumu göstermektedir. Buna ek olarak, ABD'deki düşük gelirli katılımcılar, Danimarka'daki benzerlerinden daha yüksek olumsuz duygu ve daha düşük yaşam memnuniyeti bildirmektedir (Biswas-Diener, Vitterso ve Diener, 2008).

Farklı kültürlerde yüksek öznel iyi oluş düzeyleriyle ilişkili gibi görünen demokratik yönetim, insan hakları ve uzun ömür gibi bazı evrensel etkenler vardır (Diener, Diener ve Diener, 1995). Bununla birlikte, özsaygının kolektivist kültürlerde değil, bireyci kültürlerde öznel iyi oluşun güçlü bir göstergesi olduğuna dair kültürel farklılıklar açıktır (Diener ve Diener, 1995). Ayrıca, kültürler arasında duygulara verilen önem ve duygusal uyarılmanın ne ölçüde arzu edildiği konusunda da önemli bir fark vardır. Örneğin, Eid ve Diener (2001), suçluluğun kolektivist kültürlerde daha önemli olduğunu, oysa bireyci kültürlerde gururun daha değerli olduğunu bulmuştur. Buna ek olarak, Tsai, Knutson ve Fung (2006), Asyalı-Amerikalı ve Çinli katılımcıların Avrupalı-Amerikalılardan daha düşük uyarılma olumlu duygusuna (sakinlik) değer verdiklerini, oysa Avrupalı-Amerikalılar ve Asyalı-Amerikalıların Çinli katılımcılardan daha fazla yüksek uyarılma olumlu duygusuna (heyecan) değer verdiklerini bulmuşlardır.

6. İYİ OLUŞU ARTIRMA GİRİŞİMLERİ

İyi oluşu arttırmak için geliştirilmiş çok çeşitli müdahaleler kısmen depresyon için önceden var olan bilişsel davranışçı terapilere dayanmaktadır. Rasyonel Duygusal Davranış Terapisi (daha önce Rasyonel Duygusal Terapi olarak adlandırılır) gibi stratejiler (Ellis, 1962), düşük öznel iyi oluşun; aile sorunları, işte karşılaşılan zorluklar, kendi kendini engelleyen inançların yanı sıra travma gibi deneyimlerin aktive edilmesinden kaynaklandığını ileri sürmektedir. Deneyimlerin etkinleştirilmesi, iyi oluşun bozulmasına neden olurken Ellis, irrasyonel inanç sistemlerinin aslında öfke, panik ve depresyon gibi uzun vadeli olumsuz sonuçlara yol açtığını ileri sürmektedir. Beck'in Bilişsel Davranışçı Terapisi (1979), Ellis'inki ile yakından ilişkili bir girişimdir ve daha gerçekçi ve işlevsel bir bilişsel model aşılamak amacıyla bireyin, aşırı genelleme, olumluların en aza indirilmesi ve olumsuzlukların en üst düzeye çıkarılması gibi, kişinin kendisi ve çevresi hakkındaki bilişsel “hatalarını” düzeltmenin önemini vurgulamaktadır.

Bazı çağdaş öznel iyi oluş girişimleri, “kendiliğinden olan” faaliyetler tarafından üretilen Csikszentmihaly'nin (1990) “ilgi” ve “akış”ın önemi hakkındaki kuramı gibi olumlu düşünce ve etkinlik kuramlarının karıştırılması fikrine dayanır. Bireyler, para kazanmak amacıyla çalışmak gibi bir hedefe ulaşmak için amaçlı faaliyetlerde bulunurken, sağladıkları doğal değerden dolayı kendiliğinden olan faaliyetler devreye girmektedir. En önemlisi de, paratelik (kendiliğinden olan) aktivitelere katılımın, iyi oluş üzerinde birçok olumlu etkisinin olduğu ve bir tedavi aracı olarak kullanılabileceği gösterilmiştir. Hem etkinlik teorisini hem de olumlu düşünme kuramlarını kullanan müdahalenin bir örneği Frisch’in (2006) Yaşam Kalitesi Terapisidir. Lyubomirsky (2007) ve Seligman, Rashid ve Parklar (2006) tarafından oluşturulan stratejiler, olumlu düşünmeyi kullanarak ve eğlenceli faaliyetlerde zaman harcayarak birincil yaşam alanlarını iyileştirmeye odaklanmaktadır. Diğer müdahaleler, şükran (Emmons ve McCullough, 2004), merhamet, affetme ve maneviyat gibi pozitif psikolojinin etkilerine odaklanır.

Pozitif psikolojide, müdahaleler hala gelişimin ilk aşamalarındadır; oysaki olumsuz duygu, depresyon ve genel mutsuzluğu ele alan müdahaleler uzun ve derin bir tarihe sahiptir. Bu nedenle, şu anda var olan birçok müdahale varken, daha fazlasına ihtiyaç duyulmaktadır. Hangi müdahale yöntemlerinin en iyi şekilde çalıştığını tespit etmek için daha fazla araştırma gereklidir ve ayrıca dünya çapında çeşitli kültürler tarafından kullanılabilecek kültürel açıdan hassas müdahalelere yönelik araştırmalara da ihtiyaç bulunmaktadır.

7. İYİ OLUŞ KAMU POLİTİKASINI AÇIKLAR

Kamu politikasını yönlendirmek için ekonomik ve sosyal göstergelerin yanı sıra ulusal iyi oluşu tamamlayıcı ölçümlerin de kullanılması gerektiğini öneriyoruz. Gayri safi yurtiçi hâsıla (GSYİH) gibi ekonomik göstergeler ve suç ya da okur-yazarlık oranları gibi sosyal göstergeler, bir ülkenin ve onun vatandaşlarının bireysel refahını etkileyen önemli alanları izlese de, bu göstergeler milletlerin yaşam kalitesinin kapsamlı bir görünümünü sunmamaktadır (değerlendirme için bk. Diener ve Seligman, 2004; Diener, Lucas, Schimmack ve Helliwell, 2009). Yaşam kalitesini belirleyen birkaç önemli değişkenin dışlanmasına çare bulmak için, iyi oluşu arttırmak ve toplumsal koşulları iyileştirmek amacıyla uluslar arası iyi oluşu izlemek için ulusal iyi oluş hesaplarından yararlanmayı öneriyoruz.

Toplumlar içinde iyi oluş, yalnızca politika yapıcılara vatandaşlarının yaşamları hakkında daha  fazla bilgi vereceği için değil, aynı zamanda öznel iyi oluşun post-materyalist (maddiyat sonrası) çağda vatandaşlar için giderek daha önemli hale gelmesinden dolayı ölçülmelidir. Bireyler, “mutluluk”u en önemli yaşam hedefleri olarak sıralamaktadırlar (Diener ve Oishi, 2004), ancak, ulusal düzeyde, öznel iyi oluşun artması için gerekli koşulları sağlamada toplumsal ilerlemeyi ölçen mevcut bir ölçüt yoktur. Devletlerin halklarının ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli olan tüm temel mal ve hizmetlere sahip olmadığı durumlarda ekonomik önlemler hayati öneme sahipken, günümüzün modern sanayileşmiş toplumlarında yaşayan insanların çoğu, ekonomik refahtan ziyade tatmin edici bir yaşam arayışına girme lüksüne sahiptir. Inglehart'ın (1981) ve diğerlerinin materyalist-sonrası değerlere materyalist olarak adlandırdığı şeyden bu kayma, vatandaşlar için yeni bir arzular dizisi ve daha da önemlisi, doğrudan gelir, GSYİH ve diğer ekonomik ve sosyal göstergelerle ölçülemeyen bir dizi hedefle sonuçlanmıştır. İyi oluşun ulusal ölçümlerine dair derinlemesine bir tartışma için bk. Kamu Politikası İçin İyi Oluş (Diener, Lucas, Schimmack ve Helliwell, 2009).

8. GELECEK ARAŞTIRMALAR

 Bu yazıda gözden geçirilen veriler öznel iyi oluşun nedenleri ve etkileri hakkında önemli kanıtlar göstermekle beraber, toplumlarda iyi oluşun nasıl işlediğine dair daha kapsamlı bir bakış açısı için hala çok araştırmaya ihtiyaç vardır. Daha fazla dikkati hak eden bir alan, iyi oluşun kültürel bağlamda sonucudur -yani, insanların düşük veya yüksek öznel iyi oluşu yaşadıkları zaman farklı toplumlarda hangi sonuçların ortaya çıktığı. Ryff ve Singer’ın (1996) psikolojik iyi oluşu ve Ryan ve Deci’nin (2000) psikolojik ihtiyaçları gibi öznel iyi oluşlar ve diğer iyi oluş şekilleri arasındaki ilişkiye dair daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir. Ayrıca, Peterson ve Seligman'ın (2004) önerdiği erdemler ya da karakter güçleri arasındaki ilişkiyi araştırmak ve iyi olma hali, bireylerin içkin özelliklerinin iyi oluş için en fazla potansiyeli sağladığına dair önemli bilgiler sağlayabilir.

İyi oluş girişimlerinin etkinliğini inceleyen çalışmalar da son derece yararlı olacaktır. Müdahalelerin incelenmesi nispeten yeni bir alan olduğu için, bu terapilerin sonuçları konusunda hala birçok soru bulunmaktadır. Son olarak, öznel iyi oluş alanı, sadece bir noktada zamanla ilişkili olan öz bildirim ölçümlerden oluşan çalışmalardaki bir azalmadan yararlanmaktadır. Öz bildirime ek olarak bilgi veren kişi raporları gibi diğer değerlendirme biçimleriyle daha fazla boylamsal çalışmalara ihtiyaç vardır (ölçeklerle ilgili değerlendirme için bk. Diener ve diğerleri, 2009). Araştırmacılar, bireysel, toplumsal ve uluslararası düzeylerde öznel iyi oluşu anlamada büyük adımlar atmış olsalar da, öğrenilecek daha çok şey var ve dünyanın dört bir yanındaki insanların iyi oluşunu geliştirmek için yapılabilecek çok şey var. 

Ed Diener ve Katherine Ryan


  Çeviren Nevzat Gencer