4 Şubat 2017 Cumartesi

Herkesin kendine göre bir zevki var. Kimi bahçe ile meşgul olmak, güzel çiçekler yetiştirmek ister. Bazı insanlar da adam yetiştirmekten hoşlanır.


Vaktiyle kitaplar karıştırdım. Hayat hakkında filozofların dediklerini anlamak istedim. Bir kısmı herşeyi kara görüyordu. ''Mademki hiçiz ve sıfıra varacağız dünyadaki muvakkat (geçici) ömür esnasında neşe ve saadete yer bulunmaz'' diyorlardı.

Başka kitaplar okudum, bunları daha akıllı adamlar yazmışlardı. Diyorlardı ki: ''Mademki sonu nasıl olsa sıfırdır,bari yaşadığımız müddetçe şen ve şâtr olalım.''

Ben kendi karakterim itibarıyla ikinci hayat telâkkisini (Anlayış, görüş ) tercih ediyordum, fakat şu kayıtlar içinde:

Bütün insanlığın varlığını kendi şahıslarında gören adamlar bedbahttırlar. Besbelli ki o adam fert sıfatıyla mahvolacaktır. Herhangi bir şahsın, yaşadıkça memnun ve mes'ut olması için lazım gelen şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Makûl bir adam, ancak bu suretle hareket edebilir. Hayatta tam zevk ve saadet, ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı, saadeti için çalışmakta bulunabilir.

Bir insan böyle hareket ederken,''benden sonra gelecekler acaba böyle bir ruhla çalıştığımı fark edeceklermi?'' diye bile düşünmemelidir. Hattâ en mesut olanlar, hizmetlerinin bütün nesillerce meçhul kalmasını tercih edecek karakterde bulunanlardır.

Herkesin kendine göre bir zevki var. Kimi bahçe ile meşgul olmak, güzel çiçekler yetiştirmek ister. Bazı insanlar da adam yetiştirmekten hoşlanır.

Bahçesinde çiçek yetiştiren adam birşey bekler mi? Adam yetiştiren adam da çiçek yetiştirendeki hislerle hareketedebilmelidir. Ancak bu tarzda düşünen ve çalışan adamlardır ki memleketlerine ve milletlerine ve bunların istikbaline faydalı olabilirler.

Bir adam ki memleketin ve milletin saadetini düşünür, o adamın kıymeti birinci derecededir. Esas kıymeti kendine veren ve mensup olduğu millet ve memleketi ancak şahsiyeti ile kaim gören(Ayakta durduğunu düşünen) adamlar, milletlerinin saadetine hizmet etmiş sayılmaz. Ancak kendilerinden sonrakileri düşünebilenler, milletlerini yaşamak ve ilerlemek imkânlarına nail ederler (kavuştururlar). Kendi gidince terakki(ilerleme) ve hareket durur zannetmek bir gaflet (aymazlık)- tır.



Nazım Hikmet "Dünyayı Verelim Çocuklara"

Annesi Çalışan Çocuğun Ağıdı...Gülten Akın

Çocukçada Ben de Varım...Özdemir Asaf

Bir Çocuğun Rüyası İçin Şiir...Ataol Behramoğlu

Okutma Üzerine...Rıfat Ilgaz

Dünya Çocuk Yılında – 1... Behçet Necatigil

Yıldızlar...Oktay Rifat

Çocuklarıma...Aziz Nesin

Çocukluk...Cahit Sıtkı Tarancı



Mozart


The Best of Mozart
 
1. Eine Kleine Nachtmusik, K. 525: I. Allegro (00:00)
2. Eine Kleine Nachtmusik, K. 525: II. Romanze - Andante (07:45)
3. Eine Kleine Nachtmusik, K. 525: III. Menuetto - Allegretto (12:50)
4. Eine Kleine Nachtmusik, K. 525: IV. Rondo - Allegro (14:50)
5. Symphony No 35 in D major, K. 385 (Haffner Symphony): I. Allegro con spirito (20:08)
6. Symphony No 35 in D major, K. 385 (Haffner Symphony): IV. Presto (25:54)
7. Symphony No 40 in G minor, KV. 550: I. Molto Allegro (29:53)
8. The Magic Flute: Overture (37:29)
9. The Marriage of Figaro: Overture (44:41)
10. String Quartet No. 23 in F major, K. 590: I. Allegro moderato (49:12)
11. String Quartet No. 23 in F major, K. 590: IV. Allegro (58:13)
12. String Quartet No. 20 in D major, K. 499: II. Menuetto and Trio. Allegretto (1:03:17)
13. Violin Sonata No. 26 in B-flat major, K. 378: III. Rondo. Allegro (1:06:38)
14. Piano Concerto No. 21 in C major, K. 467: II. Andante (1:10:46)
15. Piano Concerto No. 23 in A major, K. 488: I. Allegro (1:16:25)
16. Piano Sonata No. 11 in A major, K. 331: III. Alla Turca (1:27:15)
17. Clarinet Concerto in A major, K. 622: II. Adagio (1:29:35)
18. Violin Concerto No. 3 in G major, K. 216: I. Allegro (1:36:36)
19. Flute Concerto No. 2 in D major, K. 314: II. Adagio non troppo (1:46:08)
20. Horn Concerto No. 3 in E-flat major, K. 447: II. Romance. Larghetto (1:51:36)



Roberto Alagna - E lucevan le stelle ” Puccini’s Tosca"

Giordano Bruno - İki şey

İki şey, kalitesiz insan özelliğidir: 
1) Şikâyetçi tavır; 
2) Dedikodu.

İki şey, çözümsüz görünen problemleri çözer: 
1) Bakış açısını değiştirmek; 
2) Kendisini karşısındakinin yerine koymak.

İki şey, yanlış yapmanı engeller: 
1) Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek. 
2) Hak yememek.

İki şey, kişiyi gözden düşürür: 
1) Demagoji (Lâf kalabalığı); 
2) Kendini vazgeçilmez gibi görmek.

İki şey insanı nitelikli yapar: 
1) İradesine hâkim olmak; 
2) Uyumlu davranmak.

İki şey geri bırakır: 
1) Kararsızlık; 
2) Cesaretsizlik.

İki şey başarının sırrıdır: 
1) Ustalığı ustalardan öğrenmek; 
2) Kendini sürekli yenilemek.

İki şey milyonlarca insandan sizi ayırır: 
1) Sorunun değil, çözümün parçası olmak; 
2) Hayata ve her
şeye orijinal, farklı bir bakış açısıyla yaklaşabilmek.

İki şeyin değeri kaybedince anlaşılır: 
1) Anne; 
2) Baba.

İki şey geri alınmaz: 
1) Geçen zaman; 
2) Söylenen söz.

İki şey, "hayatta önemli olan her şey" içindir: 
1) Nefes alabilmek; 
2) Nefes verebilmek.


Robin Sharma

Güzel şeyleriniz olsun ama onların tutsağı olmayın. Onlara sahip olun ama size sahip olmalarına izin vermeyin. Yaşamınızın en temel hedeflerini, potansiyelinizin zirvesine erişmek, başkalarına hizmet etmek, başkalarının yaşamlarında fark yaratmak, kendinizden daha önemli şeyler için yaşamak olarak belirleyin. Başarı güzeldir ama bu oyunun asıl adı ''anlamdır."

Albert Camus – Kirilov



Dostoyevski’nin bütün kahramanları, yaşamın anlamını inceleyip kavramaya çalışırlar. Yenilikleri hurdadır; gülünç olmaktan korkmazlar. Yeni duyarlığı klasik duyarlıktan ayıran şey, berikinin ahlaksal, ötekininse metafizik sorunlarla beslenmesidir.

Dostoyevski’nin romanlarında, sorun öyle bir şiddetle ortaya atılmıştır ki, ancak aşırı çözümler getirebilir. Varoluş asılsızdır ya da ölümsüzdür. Dostoyevski bu incelemeyle yetinseydi, filozof olurdu. Ama düşüncenin bu oyunlarının bir insan yaşamında doğurabileceği sonuçları inceler, sanatçılığı da buradadır. Bu sonuçlar arasında sonuncusu, Bir Yazarın Günlüğü’nde kendisinin mantıksal intihar diye adlandırdığı şey çeker onu. Gerçekten de Aralık 1876 tarihli bölümünde “mantıksal intihar” uslamasını tasarlar, ölümsüzlüğe inanmayan bir kimse için insan yaşamının tümden uyumsuz olduğuna inanmış olduğundan, umutsuz kişi şu sonuçlara varır:

“Mutluluk konusundaki sorularıma karşılık olarak, bilincimin aracılığıyla, ancak büyük bütünde, uyum içinde mutlu olabileceğim, anlayamadığım, hiçbir zaman da anlayacak duruma gelmeyeceğim bildirildiğine göre, bu açık…
… Sonra, bu durumda, aynı zamanda hem davacı, hem dinleyici, hem sanık, hem yargıç rolünü yüklendiğime göre, doğanın bu güldürüsünü tümden saçma bulduğuma göre, kendim de bu oyunu oynamaya boyun eğmeyi alçaltıcı saydığıma göre…”

“Tartışma götürmez davacı ve dinleyici, yargıç ve sanık niteliğimle beni böylesine düşüncesiz bir umursamazlıkla acı çekmek üzere dünyaya getiren bu doğayı suçluyorum, kendimle birlikte yok olmaya mahkûm ediyorum.”

Bu tutumda biraz mizah da var. Bu insan kendini öldürür, çünkü, metafizik düzlemde, incinmiştir. Belirli bir anlamda, öcünü alır. Bu onun “tutsak edilemeyeceğini” tanıtlama biçimidir. Bu arada aynı konunun en hayranlık verici genişlikle Kirilov’da, Cinler’in yine mantıksal intihar yanlısı kahramanında kişileştiği bilinir. Mühendis Kirilov bir yerde canına kıymak istediğini, çünkü “düşüncesinin bu olduğunu” bildirir. Sözcüğü gerçek anlamında anlamak gerektiği iyice anlaşılıyor. O, bir görüş, bir düşünce için hazırlanır ölüme. Üstün intihar denir buna. Kirilov’un maskesinin ağır ağır aydınlandığı sahneler boyunca, kendisine yön veren ölüm düşüncesi gösterilir bize. Gerçekten de mühendis, Günlük’ün uslamalarını baştan ele alır. Tanrı’nın gerekli olduğunu, varolması gerektiğini sezer. Ama varolmadığını ve varolamayacağını bilir. “Bunun kendimizi öldürmemiz için yeterli bir neden olduğunu nasıl anlamıyorsun?” diye haykırır. Bu tutum, onda uyumsuz sonuçların bazılarına da yol açar. İntiharının küçümsediği bir dava yararına kullanılmasını ilgisizlikle kabul eder. “Bu gece bunun benim için hiçbir şeyi değiştirmediği kararına vardım.” En sonunda edimini başkaldırma ve özgürlükle karışık bir duygu içinde hazırlar. “Boyun eğmezliğimi, yeni ve korkunç özgürlüğümü kesinlenmek için öldüreceğim kendimi.” Öç değil, başkaldırma söz konusudur artık, öyleyse Kirilov, uyumsuz bir kişidir, ama kendisini öldürmesi gibi temel bir sınırlamayla. Bu çelişkiyi kendisi açıklar, hem de öyle açıklar ki, aynı zamanda uyumsuz gizi de bütün duruluğuyla ortaya çıkarır. Gerçekten de olağanüstü bir hırs ekler ölümcül mantığına; bir Tanrı olmak için kendini öldürmek ister.

Uslama klasik bir açıklıktadır: Tanrı yoksa, Kirilov Tanrı’dır. Tanrı yoksa, Kirilov kendini öldürmelidir. Öyleyse Kirilov, Tanrı olmak için kendini öldürmelidir. Bu mantık uyumsuzdur, ama gereken de budur. Bu arada ilginç olan, yeryüzüne indirilmiş bu Tanrı’lığa bir anlam vermektir. Şu öncülü aydınlatmak demektir bu: “Tanrı yoksa, ben Tanrı’yım”, ama bu da oldukça karanlık kalmaktadır. İlkin bu çılgın savı ortaya atan adamın pekâlâ bu dünyadan olduğunu belirtmek gerekir. Sağlığını sürdürmek için, her sabah, jimnastiğini yapar. Karısına kavuşan Chatov’un sevinciyle duygulanır, ölümünden sonra bulunacak bir kâğıt üzerine, “onlara” dilini çıkaran bir yüz resmi çizmek ister. Çocuksu, öfkeli, tutkulu, yöntemli, duyguludur. Üstün insanın yalnız mantığı ve değişmez düşüncesi vardır onda, insanınsa bütün sicili. Ama sakin sakin Tanrı’lığından söz eden de odur. Deli değildir ya da o zaman Dostoyevski delidir, öyleyse onu çırpındıran şey, bir kendini beğenmişin yanılsaması olamaz. Ve, bu kez, sözcükleri gerçek anlamlarında anlamak gülünç olabilir.

Kirilov da daha iyi anlamamıza yardım eder. Stavrogin’in bir sorusu üzerine, bir Tanrı insandan söz etmediğini açıkça belirtir. Bunun İsa’dan ayrılmak kaygısından geldiği düşünülebilirdi. Ama gerçekte onu da kendine bağlamak söz konusudur. Gerçekten de Kirilov, bir an, ölen İsa’nın kendini cennette bulmadığını tasarlar. “Doğanın yasaları İsa’yı yalanın ortasında yaşattılar ve yalan için öldürttüler”, der, mühendis. İsa yalnız bu anlamda bütün insan dramını kişileştirir. En uyumsuz insan durumunu gerçekleştirmiş olduğu için kusursuz insandır. Tanrı insan değildir, insan Tanrı’dır. Her birimiz onun gibi çarmıha gerilebilir, aldatılabiliriz, bir dereceye kadar da öyleyiz.

Öyleyse söz konusu olan Tanrılık, tümüyle dünyasaldır. “üç yıl boyunca Tanrılığımın niteliğini aradım ve buldum,” der Kirilov. “Tanrılığımın niteliği bağımsızlıktır.” Şimdi Kirilov’un öncülünün: “Tanrı yoksa, ben Tanrı’yım” sözünün anlamı fark ediliyor. Tanrı olmak, bu yeryüzünde özgür olmaktır yalnızca, ölümsüz bir varlığa hizmet etmemektir. Her şeyden önce de bütün sonuçlan bu acılı bağımsızlıktan çıkarmaktır kuşkusuz. Tanrı varsa, her şey ona bağlıdır ve istemine karşı hiçbir şey gelmez elimizden. Yoksa, her şey bize bağlıdır. Nietzsche için olduğu gibi, Kirilov için de Tanrı’yı öldürmek, kendisi de Tanrı olmaktır. Kutsal Kitap’ın söz ettiği ölümsüz yaşamı bu yeryüzünde gerçekleştirmektir{XXVIII}.

Ama bu metafizik cinayet, insanın tamamlanmasına yetiyorsa, ne diye intiharı da eklemeli buna? Neden kendini öldürmeli insan, neden özgürlüğü fethettikten sonra bu dünyayı bırakmalı? Çelişkili bir şey bu. Kirilov iyi bilir bunu, şöyle ekler: “Bunu duyuyorsan, bir çarsın ve kendini öldürmek şöyle dursun, şanın doruğunda yaşayacaksın.” Ama insanlar bunu bilmezler. “Bunu” duymazlar, Prometheus’un zamanında olduğu gibi, kör umutlar beslerler içlerinde{XXIX}. Kendilerine yol gösterilsin isterler, kalıplaşmış öğütlerden vazgeçemezler. Öyleyse Kirilov, insanlık aşkıyla öldürmelidir kendini, ilk kendisi büyük ve çetin bir yol göstermelidir kardeşlerine. Eğitici bir intihardır bu. Kirilov böylece kurban eder kendini. Ama çarmıha gerilmiş de olsa aldanmayacaktır. İnsan Tanrı olarak kalır, geleceksiz bir ölüme inanmış, İncil’in hüznü içine işlemiştir. “Ben dertliyim, çünkü özgürlüğümü kesinlemek zorundayım” der. Ama kendisi ölünce, insanlar en sonunda aydınlanınca, bu yeryüzü çarlarla dolacak, insanın şanıyla aydınlanacaktır. Kirilov’un tabancasının sesi, son devrimin göstergesi olacaktır. Böylece, onu ölüme götüren şey umutsuzluk değil, benzerlerine olan aşkıdır. Anlatılmaz bir tinsel serüveni, kan içinde sona erdirmeden önce, Kirilov, insanların acısı kadar eski bir söz söyler: “Her şey iyidir.”

Öyleyse Dostoyevski’de intihar yönelimi uyumsuz bir yönelimdir. Yalnız daha ötelere gitmeden önce, yeni uyumsuz yönelimler getiren başka kişilerde de Kirilov’un belirdiğini söyleyelim. Stavrogin’le Ivan Karamazov, günlük yaşamda uyumsuz gerçeklerin uygulamasını yaparlar. Kirilov’un ölümüyle kurtardıkları onlardır. Birer çar olmaya çalışırlar. Stavrogin “alaycı” bir yaşam sürer, bu yaşamın ne olduğu yeterince bilinir. Çevresinde kin uyandırır. Yine de, bu kişinin anahtar sözcüğü, veda mektubunda bulunur: “Hiçbir şeyden nefret edemedim.” ilgisizlik içinde çardır. Ivan da düşüncenin büyük güçlerini bırakmaya yanaşmamakla çardır. Kardeşi gibi, yaşadıkları yaşam yoluyla, inanmak için alçalmak gerektiğini tanıtlayanlara, bu durumun insana yakışmadığı karşılığını verebilirdi. Onun anahtar sözcüğü “Her şeye izin vardır” sözüdür, bu sözde de kendisine uygun düşen bir keder ayrımı vardır. Tanrı katillerinin en ünlüsü Nietzsche gibi onun da yolu çılgınlıkta biter. Ama bu göze alınacak bir tehlikedir ve bu acıklı sonlar karşısında, uyumsuz düşüncenin temel davranışı, “Bu neyi tanıtlar?” diye sormaktır.

Böylece Günlük gibi romanlar da uyumsuz sorunu ortaya atarlar, ölüme dek mantığı, coşkunluğu, “korkunç” özgürlüğü, çarların insansallaşmış yüceliğini kurarlar. Her şey iyidir, her şeye izin vardır, hiçbir şey nefreti hak etmemiştir; uyumsuz yargılar bunlar. Ama bu ateşten ve buzdan varlıkları bize öylesine yakın gösteren bu yaratım ne şaşırtıcı bir yaratım! Yüreklerinde homurdanan tutkulu ilgisizlik dünyası hiç de öyle aykırı, hiç de öyle tüyler ürpertici gelmez bize. Orda günlük bunalımlarımızı buluruz. Uyumsuz dünyaya böylesine yakın, böylesine kıvrandırıcı etkiler vermesini de hiç kimse Dostoyevski kadar başaramamıştır kuşkusuz.

Ama vardığı sonuç nedir? Anacağım iki sözü, yazarı başka buluşlara götüren metafizik yıkılışı gösterecektir. Kimi eleştirmenler mantıklı intihar edenin uslamasma karşı çıkınca, Dostoyevski Günlük’ün sonraki bölümünde tutumunu uzun uzun anlatır ve şöyle bağlar: “Ölümsüzlüğe inanç, insanoğluna (o olmayınca kendini öldürmek yolunu seçtirtecek kadar) gerekliyse, insanlığın doğal koşulu bu olduğu içindir. Bu böyle olduğuna göre, insan ruhunun ölümsüzlüğü hiç kuşkusuz gerçektir.” öte yandan, son romanının son sayfalarında, Tanrı’yla o büyük savaşın sonunda, çocuklar Alyoşa’ya sorarlar: “Karamozov, dinin söylediği doğru mudur, ölüler arasında dirilecek miyiz, birbirimizi yeniden görecek miyiz?” Ve Alyoşa karşılık verir: “Elbette, yeniden göreceğiz birbirimizi, bütün olup bitenleri birbirimize sevinçle anlatacağız.”

Böylece Kirilov, Stavrogin ve İvan yenilmiştir. Karamazov’lar Cinler’i yanıtlar. Alyoşa’nın durumu prens Mişkin’inki gibi bulanık değildir. Miskin hastadır, gülümsemelerle, ilgisizlikle belirlenen, sürekli bir “bugün” de yaşar, bu mutlu durumda sözünü ettiği sonsuz yaşam olabilir. Buna karşılık, Alyoşa, açıkça: “Birbirimizi yeniden bulacağız”, der. İntihar ve delilik söz konusu değildir artık. Ölümsüzlükten ve sevinçlerinden kuşkusu bulunmayan kişi için ne gereği vardır bunun? Kişi Tanrı’lığını mutlulukla değişir. “Bütün olup bitenleri birbirimize sevinçle anlatacağız.” Böylece Kirilov’un tabancası Rusya’ da bir yerde patlamış, ama insanlar kör umutlarını kurmayı sürdürmüşlerdir, insanlar “bunu” anlamamıştır.

Öyleyse, uyumsuz bir romancı değil bize seslenen; varlıkçı bir romancı. Burada da sıçrama duygulandırıcıdır, kendisini esinleyen sanata büyüklüğünü verir. Kuşkularla yoğrulmuş, kararsız, ateşli, dokunaklı bir bağlanmadır. Karamazov’lardan söz ederken, Dostoyevski şöyle yazıyordu: “Bu kitabın bütün bölümlerinde izlenecek olan başlıca sorun, bütün yaşamım boyunca, bilinçli ya da bilinçsiz olarak acısını çektiğim sorunun ta kendisidir: Tanrı’nın varlığı.” Bütün bir yaşamın acısını bir romanın sevinçli bir kesinliğe dönüştürdüğüne inanmak güçtür. Bir yorumcu{XXX}, haklı olarak belirtir bunu: Dostoyevski, İvan’la birliktir. Karamazov’ların olumlu bölümleri üç aylık çaba istemiştir, oysa “sövmeler” diye adlandırdıklarını üç haftada, coşku içinde yazmıştır. Bir tek kahramanı yoktur ki, etinde bu dikeni taşımamış, onu kışkırtmamış ya da kimi zaman duyumda, kimi zaman ölümsüzlükte ona bir çıkış yolu aramamış olsun{XXXI}. Ne olursa olsun, bu kuşku üzerinde duralım. İnsanı gün ışığından daha çok saran bir yarı karanlıkta, kişinin umutlarıyla çarpışmasını gösteren bir yapıt işte. Son noktaya gelince, yaratıcı kişilerine karşı bir seçim yapar. Böylece bu çelişki işin içine bir ayrım katmamızı sağlar. Burada söz konusu olan bir uyumsuz yapıt değil, uyumsuz sorununu ortaya atan bir yapıttır.

Dostoyevski’nin karşılığı alçalış, Stavrogin’in deyimiyle “utanç”tır. Oysa uyumsuz bir yapıt karşılık sağlamaz, işte bütün ayrılık burada. Son olarak iyice dikkat edelim; bu yapıtta uyumsuzla çelişen, Hıristiyan niteliği değil, gelecek yaşamı muştulamasıdır, insan hem Hıristiyan, hem de uyumsuz olabilir. Gelecek yaşama inanmayan Hıristiyan örnekleri vardır. Sanat yapıtından söz açılmışken, uyumsuz çözümlemenin daha önceki sayfalarda sezinlendiğini sandığım bir yönü belirtilebilir. “Kutsal Kitap’ın uyumsuzluğunu” ortaya atmaya götürür bu çözümleme. Ayrıca, sıçramalar bakımından pek verimli olan şu görüşü, kanıların inanmazlığı önlemediği görüşünü aydınlatır. Bu yolları iyi bilen Cinler yazarınınsa sonunda pek farklı bir yola saptığı görülür. Gerçekten de, yaratıcının kişilerine, Dostoyevski’nin Kirilov’a verdiği şaşırtıcı karşılık şöyle özetlenebilir; varoluş yalancı ve ölümsüzdür.

Sisyphos Söyleni
Fransızca’dan Çeviren: Tahsin Yücel
Adam Yayınları


insanokur.org


Friedrich Schiller - Bölüşün Dünyayı


Alın bu dünyayı! diye seslendi bir gün Zeus göklerinden
İnsanlara; alın, sizin olsun artık.
Armağanım olsun sizlere bu mülk, bu toprak;
Ama kardeşçe bölüşün aranızda.

Koştu eli ayağı tutan, kendine bir pay için,
İşe sarıldı herkes, genciyle yaşlısıyla.
Çiftçi ürünlerini kaptı tarlaların,
Ava koyuldu asilzade ormanların içinde.

Ambarlarının aldığı kadar aldı tüccar,
En iyi yıllanmış şarabı seçti rahip kendisine.
Kralsa, tuttu köprü başlarını, yol kavşaklarını,
Benimdir, dedi, her şeyin onda biri.

Bu bölüşme çoktan bitmiş, geçmişti ki nice zaman,
Şair çıkageldi, çok çok uzaklardan;
Ama hiçbir şey kalmamıştı hiçbir tarafta,
Ve bir sahibi vardı her şeyin de.

Eyvah! Unutacak mıydın beni böyle hepsi içinde?
Beni, en sadık oğlunu senin?
Diye dövündü, yakındı, haykırdı uzun uzun,
Attı sonra kendini tahtın önüne.

Gezip durursan böyle hayaller ülkesinde,
Dedi Tanrı, söz söyleme artık sonra bana.
Neredeydin peki dünya paylaşılırken?
Yanındaydım oldu cevabı şairin.

Gözüm yüzündeydi,
Kulağım göklerinin ahenginde;
Sarhoştu ruhum ışığından, affet!
Unuttu her şeyini yeryüzünün.

Ne yapmalı şimdi? dedi Zeus, - dünyamız gitti elden,
Ne tarlalar, ne ormanlar, ne de kırlar benim artık.
Ama yaşamak istersen gökte benimle,
Açık olacak o sana her gelişinde.


Ralph Waldo Emerson - İnsanın Görkemi


Her insan, evrensel aklın vücut bulmuş bir başka halidir. Bütün nitelikleri insanın için­ de mevcuttur. Özel olarak yaşadığı her yeni olay, büyük in­san topluluklarının yaptıkları üzerine ışık tutar, hayatındaki buhranlar ise ulusal buhranları işaret eder. Her devrim, önce bir insanın zihninde düşüncedir, aynı düşünce bir başkasının da aklına gelince, o çağın anahtarı olur. Her köklü değişiklik, önce özel bir görüştür, bir kez daha özel bir görüş olunca, o zamanın sorununu çözecektir. Anlatılan bir olayın, inanılır ya da anlaşılır olması için benim içimdeki bir şeye karşılık gelme­si gerekir.

Ruh; insanın aklı aracılığıyla nefes aldığında deha, iradesi aracılığıyla nefes aldığında erdem, şefkati aracılığıyla nefes aldığında ise sevgidir.

Sözcüklerin çoğunun kökeni unutulmuş olsa da, her sözcük en başta dahiyane bir fikirdir, o an onu ilk telaffuz eden ve dinleyene dünyayı simgelediği için geçerli hale gelmiştir. Etimolog, en ölü sözcüğün dahi bir zamanlar göz kamaştırıcı bir resmi olduğunu bilir. Dil, fosil haldeki şiirdir.

Zihnin içgüdüsü, doğanın amacı, tarihin işaret veren öykülerini kullanışımızda kendi sırlarını ele verir. Zaman, parlayan gökyüzüne savurur gerçeklerin katı köşeliliğini.

Karşı gelince, dünya öfkeyle kırbaçlar sizi.

Her insan, evrensel aklın vücut bulmuş bir başka halidir. Bütün nitelikleri insanın içinde mevcuttur.

Bireyin -kendisi olmaksızın- gördüğü her şey, ruh haliyle örtüşür, böylece her şey onun için anlaşılabilirdir; zira onun ileriye dönük düşüncesi, onu o gerçeğin ya da silsilenin ait olduğu hakikate götürür.

Yarın ilk kez göreceği birinin yüzünü bugünden çizemeyeceği gibi, hiç kimse yaşayacaklarını önceden bilemez, yeni bir nesnenin hangi duyunun ya da duygunun kilidini açacağını kestiremez.

Hayatımız, kanatlı hakikatlerin ve olayların sonsuz uçuşundan başka nedir ki? Bu değişimler müthiş bir çeşitlilikle gelir, hepsi insan ruhuna sorular sunarlar. Bu hakikatlere ve zamana dair sorulara üstün bir akılla yanıt veremeyen insanlar, onlara hizmet ederler. Gerçekler onlara sorumluluklar yükler, onları ezer, insanı gerçek bir insan yapan her ışık belirtisini söndüren hakikatlere tam anlamıyla itaat eden kalıp ve sağduyu insanları yaratır. Ancak insan içgüdülerine, duygularına sadık kalır, sanki üstün bir ırka aitmiş gibi görünen hakikatlerin hakimiyetini reddederler, ruhuna sımsıkı yapışır ve özü görürse, o zaman hakikatler yerine oturur, yerleşir, efendilerinin kim olduğunu bilir ve en zalimi dahi efendisini yüceltir.

Her insan, evrensel aklın vücut bulmuş bir başka halidir. Özel olarak yaşadığı her yeni olay, büyük insan topluluklarının yaptıkları üzerine ışık tutar,hayatındaki buhranlar ise ulusal buhranları işaret eder.

Yüzeyde sonsuz bir çeşitlilik, merkezde ise sebebin basitliği vardır ki! Bir insanın -aynı kişiliği gördüğümüz -kaç hareketi vardır ki!

Zihin yıllarca bir düşünceyi ölçüp tartabilir ama kendisini pek fazla tanımayabilir ancak aşkın tutkusu bunu bir günde öğretecektir.

Anlatılan bir olayın, inanılır ya da anlaşılır olması için benim içimdeki bir şeye karşılık gelmesi gerekir.

Deha sebep-sonuç ilişkisine dayalı düşünceyi inceler ve her şeyin ta menşeinde, bir küreden çıkan ışınların, düşmeden önce sonsuz çapa ayrıldığını görür.


Charles Bukowski





Tanrıya inananlar için büyük soruların çoğu cevaplanmıştır. Fakat biz, Tanrı formülünü hazır olarak kabul edemeyenler için büyük cevaplar taşa kazılı değildir. Yeni koşullara ve keşiflere uyum sağlarız. Esneğiz. Ne sevgi bir emir olmak zorunda ne inanç bir dikta. Ben kendimin tanrısıyım. Biz kilisenin, devletin ve eğitim sistemimizin öğrettiklerini silmek için burdayız. Biz savaşı öldürmek için burdayız. Biz garipliklere gülmek ve hayatımızı ölümün bizi almaktan korkacağı kadar iyi yaşamak için burdayız.