romain gary etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
romain gary etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

03 Aralık 2022

Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı - Romain Gary

BİR

Bitti. Big Sur plajı bomboş, kuma uzanmış yatıyorum; tam düştüğüm yere. Denizin üstündeki yoğun sis çevremdeki bütün çizgileri yumuşatıyor. Ufukta tek bir gemi direği yok. Önümde koca bir kaya ve üstünde binlerce kuş... Bir başka kayada da kalabalık bir fok ailesi: Baba fok, ağzında bir balık, pırıl pırıl ve dipdiri sulara batıp çıkıyor. Deniz kırlangıçları bazen yere öyle yakın uçuyor ki soluğum kesiliyor, yıllar ötesinin özlemi uyanmış gibi içimde bir kıpırtı başlıyor: Biraz, biraz daha yaklaşsalar, yüzüme konsalar, koynuma, kollarıma sığınsalar, çepeçevre kuşatsalar beni... Kırk dört yaşındayım, ama hâlâ esas olarak sıcak şeyler düşlüyorum. Hanidir kumun üstünde kıpırtısız yatıyorum ve artık pelikanlarla karabataklar çember oluşturdu çevremde. Derken dalgalar ayaklarımın dibine bir fok bırakıp çekiliyor. Yüzgeçlerinin üstünde doğrulup, gözleri bende, bir an öyle kalıyor, sonra yine Okyanus’a dönüyor. Gülümsüyorum ona; biraz bilge, biraz ağırbaşlı ve biraz hüzünlü, hâlâ orada... 

Annem seferberlikte benimle vedalaşabilmek için tam beş saat taksi yolculuğu yapmıştı. O sırada Salon-De-Provence’ta, Hava Okulu’nda eğitim çavuşuydum. 

Taksi yaşlı, külüstür bir Renault’ydu. Bir ara arabanın önce yüzde ellisi, sonra da yüzde yirmi beşi bizimdi. Ama yıllar önceydi bu; şimdiyse taksinin tek sahibi öteki ortak olan şoför Rinaldi. Yumuşak başlı, çekingen, duygulu bir adamdı Rinaldi ve annem onun hoşgörüsünden de yararlanıp arabanın üstünde hâlâ bazı manevi hakları olduğuna inanıyordu. Şoför Rinaldi’yi Nice’in üç yüz kilometre ötesindeki Salon-De-Provence’a kadar, beş kuruş almadan yola düşüren de annemin işte bu “manevi hakları”ydı. Ve sevgili Rinaldi, savaşın üzerinden yıllar geçtikten sonra bile, elini iyiden iyiye kırlaşmış saçlarına götürüp biraz kızgın, biraz hayran, annemin “onun ayağını nasıl yerden kestiği”ni şöyle anlatır:

 “Taksiye bindi ve sadece şöyle dedi: ‘Salon-De-Provence’a çek. Oğluma güle güle diyeceğim!’ İtiraz edecek oldum: Yol git-gel on saatten fazla çekerdi... O berbat Fransızcasıyla derhal sözümü kesip beni polis çağırıp tutuklatmakla tehdit etti. Çünkü seferberlikteydik ve ben kaçmaya çalışıyordum! Size getirmek için hazırladığı paketlerle –neler yoktu içinde: Sucuklar, jambonlar, kavanoz kavanoz reçeller– arabama yerleşmiş, durmadan konuşuyordu. Oğlu bir kahramandı, onu son bir kez öpmek istiyordu ve artık tartışmamalıydım. Sonra biraz ağladı. Sizin yaşlı hanım sürekli çocuk gibi ağlardı. Ve ben yıllardır tanıdığım bu kadını dayak yemiş köpek gibi –özür dilerim Bay Romain ama annenizi siz de tanırsınız arabanın içinde sessiz sessiz ağlar görünce artık hayır diyemedim. Çoluk çocuk yok nasıl olsa, koyuver yakasını gitsin, diye düşündüm ve önümüzdeki beş yüz kilometreden fazla da olsa alt tarafı bir taksilik yola gidecektik. ‘Tamam,’ dedim, ‘gideriz, ama prensip gereği benzin parası sizden.’ ‘Ama yedi yıl önce ortak değil miydik biz?’ O halde arabada onun da söz hakkı vardı! Zararı yok, sizi çok sevdiğini, bu yüzden de yaptıklarının önemli olmadığını söyleyebilirsiniz isterseniz...” 

Elinde bastonu, ağzında Gauloise sigarası, çaylak erlerin alaycı bakışları arasında kantinin önünde arabadan inerken gördüm onu. Teatral bir tavırla kollarını bana açıp oğlunun ona koşmasını bekledi geleneğe uygun şekilde.

Kasketim kaşımın üstünde, omuzlarımı düşürerek, umursamaz bir tavırla yanına gittim. Üstümde delikanlıların askere havacı gitme sebebi olan deri bir ceket vardı, ellerim cebimdeydi. “Sert”, “sahici” ve “yiğit” olarak nam salmak için az ter dökmediğim bu sert erkekler dünyasına yaptığı yersiz ziyarete canım sıkılmış, kızmıştım. Becerebildiğim kadar alaycı ve soğuk öptüm onu ve çevredekilerin bakışlarından kurtulmak için onu usta bir çalımla arabanın arkasına çekmek üzere hamle ettim. Ama o beni daha iyi seyredebilmek için sadece bir adım geriledi. Bir eli göğsünde, gözleri gülüyor, yüzü neşeyle parlıyordu. Ha, bir de gürültülü gürültülü burnundan soluyordu. Eskiden de böyleydi; keyifli olduğunu anlamak için burnundan soluduğunu görmek yeterdi. Herkesin duyabileceği bir sesle ve güçlü bir Rus aksanıyla haykırdı: 

“Guynemer! İkinci bir Guynemer olacaksın sen! Görürsün bak,anneciğin hiç yanılmaz!” 

Yüzümü al bastığını hissettim, arkamda kahkahalar patlıyordu üst üste, ama o kahvenin önüne yığılan çaylaklara dönüp bastonunu tehditkâr bir tavırla sallayarak ikinci cümlesini patlattı bu defa ilham gelmiş gibi: 

“Kahraman olacaksın sen! General Gabriele d’Annunzio olacaksın! Fransız Büyükelçisi! Bu gerizekâlılar senin kim olduğunu bilmiyor!” 

Sanırım hiçbir oğul anasından o an benim kadar nefret etmemiştir. Kudurmuş bir öfkeyle mırıldanıp beni Hava Ordusu’na rezil ettiğini söylemeye çalışıyor, onu arabanın arkasına çekmek için yeni bir hamleye hazırlanıyordum ki yüzü anında değişti, dudakları titremeye başladı. Ve beni her defasında yenik düşüren o bağışlamasız sözler ağzından bir kez daha döküldü: 

“Ne o, yaşlı anandan utanıyor musun?” 

Sahte erkeklik, sertlik, kendimi uzun zamandır boyamaya çalıştığım o gösteriş sırmaları bir anda ayaklarımın dibine dökülüverdi. Fırlayıp kolumu omzuna attım, boştaki öteki kolumla da arkadaşlarıma daha sonra dünyanın bütün askerlerinin bildiğini öğreneceğim o çok tanıdık hareketi sarkıttım – hani kolunuzu dimdik ileri uzatır, orta parmağınızı başparmakla birleştirir yukarıdan aşağı sallarsınız ya, işte onu. Gerçi bu İngiltere’de biraz değişik uygulanırmış; Latin ülkelerinde tek parmak yeterliyken onlar bu işi iki parmakla yaparmış; eh, bu bir yapı, mizaç sorunu. 

 Çevirmen:Alev Er

Fransız edebiyatının en sıradışı ve üretken kalemlerinden, prestijli Goncourt ödülünü iki kez kazanmış Romain Gary, namı diğer Émile Ajar, aydınlık bilincini derin bir mizah duygusuyla harmanladığı ve şiirsel bir dille kaleme aldığı başyapıtı Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı'da, tek başına ayakta durmaya çalışırken biricik oğlunu da yetiştirip hayata hazırlamak için boğuşan göçmen bir kadının zorluklar karşısında verdiği amansız mücadeleyi, onun ihtişamlı bir yazgıya erişebilmesi adına seferber ettiği o büyük enerjiyi ve oğlunun "çok sevdiği o kadının naif hayallerinin yansımasını" yaşamına aktarabilmek için gösterdiği muazzam çabayı anlatır.

21 Ağustos 2016

Romain Gary - Onca Yoksulluk Varken

 1975'te Fransa'nın en prestijli edebiyat ödüllerinden Goncourt Ödülü'ne layık görülen 'Onca Yoksulluk Varken', bir hayat kadınının oğlu olan Arap bir çocuğun, fahişe çocuklarına bakan Yahudi Madam Rosa'yla birlikte geçen hayatını anlatır. Ve aynı ödülü 1956'da 'Cennetin Kökleri' kitabıyla kazanmış olan Romain Gary'nin, daha sonra açıkladığı üzere, 'Yalnızca kendim olmaktan bıkmıştım,' gerekçesiyle 'Emile Ajar' müstear adıyla yayınlamış.
 
 
 🌼🌼🌼
 
Bence, en iyi uyuyanlar dürüst olmayanlardır. Çünkü hiç bir şeyi takmazlar, oysa dürüst insanlar gözlerini kırpamazlar, her şeyi dert edinirler. Yoksa dürüst olmazlardı.
 
Bilgisizliğim üç ya da dört yaşımda son buldu, bazen özlemini çektiğim oluyor.
 
uzun zaman Arap olduğumu bilmedim, çünkü kimse beni aşağılamıyordu. 
 
Ben size şunu derim, dünyalı değil bu namussuz, dört yaşına basmıştı ve hala hoşnuttu.
 
Doktor Katz orada nedensiz bulunduğumu, dünyada onca yoksulluk varken bir iskemle işgal ettiğimi görürdü, ama her zaman çok sevimli bir şekilde gülümser, bana kızmazdı.
 
henüz bir duyarlılığım varken korkunç bir şok geçirmemi istemiyordu. Çocuklarda ilk kollanacak şey duyarlılıktır, derdi.
 
insanlar yaşama her şeyden daha çok önem verirler. Dünyadaki bütün öbür güzel şeyleri düşündüğümüzde, bu bayağı garip bile gelebilir.

Madam Rosa, karabasanlar düşlerin yaşlanmasıdır, derdi hep.

Bana hep garip gelen, gözyaşların doğmadan önce programlanmış olmasıdır. Bu demek ki ağlanacağınız önceden saptanmış. Bunu hiç düşündünüz mü? Kendine saygısı olan hiçbir yaratıcı yapmaz bunu.

Sanıyorum yaşamaya çok gençken girişmek gerekir, çünkü sonradan bütün değerinizi yitiriyorsunuz, kimse de size bağışta bulunacak değildir.

Mutluluk bir süprüntü, acımasızın tekidir, ona asıl yaşamasını öğretmek gerekir.
 
Yasalar, başkaların karşı korunacak bir şeyleri olan kişileri korumak için yapılmıştır.

Bana sorarsanız, eğer silahlı herifler varsa, çocukluklarında fark edilmedikleri içindir, hiç kimsenin gözüne çarpmamışlardır bir türlü.
 
Yaşlılar en sonunda hep bozuluyorlarsa bu onların suçu değildir, ben doğa yasalarını hiç tutmam.

Madam Lola kadar iyi ana olabilecek hiçbir Senegalli herif tanımıyorum. Doğanın bu işe engel olması gerçekten yazıktı. Bir haksızlığa kurban gitmişti, böylece bir sürü çocuğun mutluluğu engellenmişti.