21 Aralık 2015 Pazartesi

En Büyük Hediye


Bir gün, lisede iken, sınıfımdan bir oğlana rastladım eve dönerken. Kayl idi ismi. Okuldaki bütün kitaplarını sırtlamışa benziyordu. Kendi kendime, "Neden biri okuldaki kitaplarını eve getirsin Cuma akşamı, gerçekten hafiz olmalı bu oğlan" diye düşündüm. Benim hafta sonum planlanmıştı bile: Partiler ve futbol, arkadaşlarımla yarın öğleden sonra... Omuzlarımı silktim ve yoluma devam ettim.

O sırada bir grup haylazın ona doğru koştuklarını gördüm. Onu itelediler, bütün kitapları etrafa saçılırken çelmeleriyle oğlanı çamurun içine düşürdüler. Gözlükleri uçup oğlandan üç metre öteye çimene savrulmuştu. Kayl başını kaldırdı, gözlerinde derin bir acı gördüm. Kalbim burkuldu oğlancık için. Ona doğru yönümü değiştirdim, gözlüklerini bulmak için emeklerken gözündeki bir damla yaşı gördüm...

Gözlüklerini ona verirken "Serseri herifler" dedim. "Başka yapacak isleri yok sanki." Bana baktı ve "Teşekkür ederim" dedi. Kocaman bir gülümseme belirdi suratında. Gerçekten minnetkarlık ifade eden bir gülümseme idi. Kitaplarını toparlamasına da yardım ettim ve nerede oturduğunu sordum. Tesadüf ya, bize yakın oturuyormuş. Neden daha önce gözüme çarpmadın diye sordum. Daha önce özel okula gittiğini söyledi. Özel okula giden bir arkadaşım yoktu hiç.

Beraber eve yollandık ve kitaplarının bir kısmını ben taşıdım. Arkadaş olunacak birine benziyordu.
"Arkadaşlarımla beraber futbol oynamak ister misin", dedim. "Evet" dedi.
Hafta sonunu beraber geçirdik, biraz daha tanıdım Kayl'ı, biraz daha ilgilendim ve arkadaşlarım da ondan hoşlandılar.

Pazartesi sabahı Kayl bütün kitaplarıyla okula dönüyordu. Durdurdum ve "Bu kitapları her gün taşımakla güzel pazu yapacaksın", dedim. Güldü ve kitaplarının yarısını bana uzattı.

Ondan sonraki dört sene içinde Kayl ile çok iyi arkadaş olduk. Okulun son yılında koleje gitmeyi düşünmeye başladık. Kayl Georgetown kolejine karar verdi, ben de Duke kolejine gidecektim.

Arkadaşlığımızın süreceğinden emindim ve aramızdaki kilometrelerin bunu etkileyeceğini sanmıyordum. O doktor olacaktı, ben de futbol bursuyla iktisat okuyacaktım. Kayl sınıf birincisiydi. Her zaman onun hafızlığıyla gırgır geçiyordum. Sınıf birincisi olduğu için mezuniyet töreninde onun konuşma yapması gerekiyordu. Çok memnundum ortaya çıkıp da konuşma yapmak bana düşmediği için.

Mezuniyet günü Kayl'i gördüm. Çok yakışıklıydı kerata. Lise boyunca olumlu gelişen ve benliğini bulanlardandı Kayl. Gerçekten olgunlaştı, pazuları da gelişti ve gözlükler yakıştı da oğlana. Bütün kızlar seviyordu onu ve benden çok kız arkadaşı vardı. Bazen kıskanırdım onu doğrusu. Bugün de o günlerden biriydi. Heyecanlı olduğunu sezdim yapacağı konuşma dolayısiyle. Sırtına yapıştırdım bir tane ve "Aslanım, becereceksin, korkma" dedim. Bana o minnetar bakışıyla baktı ve gülümsedi. "Teşekkürler" dedi. Boğazını temizledi ve konuşmaya başladı.

"Mezuniyet, buraya kadar gelmemize yardım edenlere teşekkür etme zamanıdır. Anneniz, babanız, öğretmenleriniz, kardeşleriniz, belki antrenörleriniz... Fakat en çok arkadaşlarınız... Birisiyle arkadaş olmak o kişiye verebileceğiniz en büyük hediyedir. Sizlere bir hikaye anlatacağım şimdi..."

Arkadaşıma inanılmaz bir ifade ile baktım, o, kalabalığa bizim ilk tanıştığımız günü anlatırken. Tanıştığımız gün, o hafta sonu intihar etmeyi planlamış meğerse. Annesi sonradan okula gidip acı içinde onun dolabını boşaltmak zorunda kalmasın diye, meğer o gün Kayl okuldaki dolabını tamamen boşaltmış ve eve taşıyormuş. Bana derinden baktı ve gülümsedi.

"Şanslı biri olarak, kurtarıldım intihar etmekten. Arkadaşım kurtardı beni bu faciadan."

Topluluk mırıldanmaya başladı arkadaşımın hayatının en zor zamanını anlatmasına. Annesi ve babasının bana baktıklarını ve minnet dolu gülümsemelerini gördüm. O ana kadar durumun bu kadar önemli olduğunu anlamamıştım.

Hareketlerinizin neticesini hiçbir zaman küçümseyip boşvermeyin. Küçük bir müdahele, diğerinin hayatını tamamen değiştirebilir.
Her zaman karşılık beklemeden iyilik yapın.

Ne başlangıç ne de son vardır.
Dün tarihtir.
Yarın bulmaca.
Bugün hediyedir. 

Paulo Coelho " İyinin ve Kötü'nün Yüzü Aynıdır "

İYİ ve KÖTÜ
Leonardo da Vinci 'Son Akşam Yemeği' isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı...

İyi'yi İsa'nın bedeninde, Kötü'yü de İsa'nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda'nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı...

Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı.

Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi.

Aradan 3 yıl geçti. 'Son Akşam Yemeği' neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı...

Leonardo'nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı.

Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı.
Leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı.

Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu...

Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü.

Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:
'Ben bu resmi daha önce gördüm...'

'Ne zaman?' diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı.

'Üç yıl önce' dedi adam..
'Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti...'

İyi ve Kötü'nün yüzü aynıdır...
Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...


Ricky Gervais


"Kendine yapılmasını istemediğin şeyleri, başkalarına yapma", gerçekten pratik bir kural. Ben buna göre yaşarım. Bağışlayıcılık, iyi ahlakın belki de en önemli niteliği.“İyi olmak” kimsenin tekelinde değil. Ben de iyiyim. Tek farkım, bu iyiliğimin cennete gitmekle ödüllendirileceğine inanmıyorum. Benim ödülüm burada ve şimdi. Doğruyu yapmak için çabaladığımı bilmek bana yetiyor. Benim iyi hayat anlayışım bu. İşte dinsellik tam da burada, insanları bu amaç uğruna sopa ile dürtmeye başladığında, yolunu kaybediyor. “Bunu yap, yoksa cehennemde yanarsın.” Cehennemde yanmayacaksınız. Ama yine de “iyi” olun.

“Neden Tanrı’ya inanmıyorsun?”

“Neden Tanrı’ya inanmıyorsun?”
Sürekli bu soruyla karşılaşıyorum. Genellikle duyarlı ve akılcı cevaplar vermeye çalışsam da, bu aslında garip, yararsız bir çabadır ve zaman kaybıdır. İnananlar, Tanrı’nın varlığı için kanıta ihtiyaç duymadığı gibi, onun var olmadığına dair kanıtlar öne sürmenizi de kesinlikle istemezler. Onlar, itikatleriyle mutludur. “Bana göre Tanrı var” ya da “bu bir inanç meselesi” gibi sözler sarfederler. Ben yine de kendi akılcı cevaplarımı veririm, çünkü dürüst olmamanın, insanları hor görme ve kabalık olduğuna inanıyorum. İronik olan şu ki, “Tanrı’ya inanmıyorum çünkü buna dair ortada kesinlikle hiçbir bilimsel kanıt yok ve onun varlığına mantıksal bir açıklama getirmek de imkansız” dediğimde, küçümseyici ve kaba olarak kabul ediliyorum.
Bana yöneltilen suçlamalardan bir diğeri de, kibirlilik. Ki bu da hiç adil bir yargı değil. Bilim, gerçeği arar. Bu yolda ayrım gözetmez. İyi ya da kötü sonuçlar doğuracağına bakmadan, yalnızca gerçekleri ortaya koyar. Bilim basittir. Neyi bildiğini ve neyi bilmediğini bilir. Vardığı sonuçları temel alır; bu sonuçlar, her yeni kanıt ile güncellenir ve gelişir. Ortaya çıkan yeni doğruları, gocunmadan paylaşır. Bilgiyi her yönüyle kucaklar. Orta Çağ teamüllerine, gelenek oldukları için hürmet etmez. Öyle olmasaydı, penisilin iğnesi olmak yerine, dua ederdiniz.
“Neye inandığınızın”, ilaç olarak geçerliliği yoktur. Siz hala “bende işe yarıyor” diyebilirsiniz ama, unutmayın, plasebolar da kimi zaman işe yarar. Zaten benim işaret ettiğim nokta, Tanrı’nın var olmaması. İnancın da var olmadığını söylemiyorum. İnancın var olduğunu biliyorum. Ama “inanmak”, bir şeyi gerçek kılmıyor. Aynı şekilde Tanrı’nın var olmasını ummak da, onun var olmasını sağlamıyor. Tanrı’nın varlığı öznel bir konu değildir. O vardır ya da yoktur. Bu bir kişisel görüş meselesi değil. Elbette kendi fikriniz olabilir, ama kendi gerçeğiniz olamaz.
Neden mi Tanrı’ya inanmıyorum? Peki SİZ neden Tanrı’ya inanıyorsunuz? Elbette ki, kanıt sunma sorumluluğu inananlarda olmalı. Bunu en başta siz başlattınız. Karşınıza geçip “Neden uçtuğuma inanmıyorsunuz?” diye sorsam, yanıtınız “Neden inanayım ki?” olur. Hani inanç meselesiydi. Sonra desem ki, “Uçamadığımı ispatlayın. Hadi hadi uçamadığımı ispatlayın?” Ya yanımdan uzaklaşırdınız, ya güvenliği çağırırdınız ya da beni pencereden atardınız.
Elbette ruhani meseleler ve din bundan daha farklı. Aslında bir ateist olarak, Tanrı’ya inanmakta bir sakınca görmüyorum. Bir Tanrı yok evet, ama ona inanmanın da zararı olmaz. Eğer kişiye herhangi bir faydası oluyorsa, bana uyar. Ama bu inanç, diğer insanların haklarını ihlal etmeye başladığında endişeleniyorum. Tanrı’ya inanma hakkınızı asla inkar etmiyorum. Ben sadece, farklı tanrılara inanan insanları öldürmemenizi dilerdim. Ya da içinde “cinsellik ahlaksızlıktır” yazan kural kitaplarınıza dayanarak, kimseyi ölüme mahkum etmemenizi isterdim. Her şeye kadir olduğuna, her şeyi bildiğine, her şeyi yarattığına inanılan bir gücün, aynı zamanda insanları “oldukları kişi” nedeniyle yargılayıp cezalandırmak istemesi ne garip. Onun kurallarına göre, olabileceğiniz en kötü tip insan bir ateisttir. İlk dört emir bunu vurguluyor. “Bir Tanrı var, o benim, başkası değil, sen benim kadar iyi değilsin ve bunu sakın unutayım deme.“
Benim inançsızlığımı beni aşağılamak için kullanan biriyle karşılaşırsam eğer şöyle diyorum: “Tanrı beni böyle yaratmış.”
Ama aslında atesitler ne ile suçlanıyor?
Tanrının sözlük tanımı, “doğa üstü bir yaratıcı ve evrenin denetleyicisi”dir. Tüm güçleriyle semavi, tanrısal ve süper. Kaydedilen yeryüzü tarihe göre tarihçiler (ki yaklaşık 6000 yıl önce Sümerler’le başlar tarih yazıcılığı), 2870’i tanrısal nitelikler taşıyan, toplam 3700 doğaüstü varlığı kayıt altına almış.
Öyleyse bir daha biri bana Tanrı’ya inandığını söylediğinde, ona “Hangisi?” diye soracağım. “Zeus? Hades? Jupiter? Mars? Odin? Thor? Krishna? Vishnu? Ra?…” Eğer bana cevaben, “Tek Tanrı’ya inanıyorum” derse, ona neredeyse benim kadar ateist olduğunu söyleyeceğim. Ben 2,870 tanrının hiçbirine inanmıyorum ve onlar da 2,869’na.
Eskiden Hristiyanlar’ın tanrısına inanırdım.
İsa’yla aram iyiydi. Kahramanımdı. Kahramanlarım arasında, pop yıldızlarından ve futbolculardan daha ön sıradaydı. Hatta Tanrı’dan bile. Tanrı, herşeyi gücü yeten ve kusursuzdu. İsa ise sıradan bir adamdı. Amaçları için çalışması gerekiyordu. O mağlup edilmiş günahların cazibesini taşıyordu. Dürüst ve cesurdu. Ama kahramanın olmasının esas sebebi, kibarlığıydı. Herkese karşı kibardı. Baskıya, tiranlığa ve zalimliğe boyun eğmezdi. Herkesi, kim olduklarına aldırmadan severdi. Ne adam ama... Onun gibi olmak isterdim.
8 yaşındayken bir gün, İncil ödevimin bir parçası olarak, çarmıha gerilmiş İsa’yı çiziyordum. Sanatı ve doğayı da severdim. Tanrı’nın bunca kusursuz hayvanı yaratışına hayranlık duyardım. Mutlak güzellik... Bu, harika bir dünyaydı.
Kentleşmenin bozuk olduğu, fakir bir mavi yakalılar kenti olan Reading’de yaşıyordum. Londra’nın batısına 40 mil uzaklıktaydı. Babam işçi, annemse ev kadınıydı. Yoksuluğumuzdan hiçbir zaman utanç duymadım. Neredeyse asil bir yanı bile vardı. Üstelik tanıdığım herkes benimle aynı koşullarda yaşıyordu, bu yüzden ihtiyacım olan herşeye sahiptim. Okul ücretsizdi. Kıyafetlerim ucuzdu, her zaman temiz ve ütülüydü. Annem hep yemek yapardı. Haç çizdiğim gün de yemek yapıyordu.
Ağabeyim eve geldiğinde mutfak masasında oturuyordum. Benden 11 yaş büyüktü, yani o sıralar 19 yaşında olsa gerek. Tanıdığım herkes kadar zekiyken, çok da küstahtı. İnsanlara cevap yetiştirir, kavga ederdi. Bense iyi bir çocuktum. Kiliseye gider, Tanrı’ya inanırdım. Bir işçi sınıfı ailesi annesi için bundan büyük huzur olamaz. Yetiştiğim yerde anneler her zaman çocklarının büyüyünce doktor olmasını istemezdi. Hapse girmeyecek olması bile kimi zaman onlara yeterdi. Tanrı’ya inançlı büyüyen çocukların, ileri iyi ve kanunlara saygılı olacaklarına inanılırdı. Bu kusursuz bir sistemdi. Yani, hemen hemen...
Amerikalılar’ın %75’i içinde tanrı korkusunu hisseden Hristiyan’ken; mahkumların %75’i de yine içinde tanrı korkusunu hisseden Hristiyan’dır. Amerikalılar’ın %10’u ateistken; mahkumların yalnızca yüzde 0.2’si ateisttir.
Her neyse, o gün abim gelip “Tanrı’ya neden inanıyorsun?” diye sorana kadar, mutlu bir şekilde kahramanımı çizmekle meşguldüm. Basit bir soruydu, ama annem paniklemişti. “Kes sesini” anlamına geldiğini bildiğim bir tonda “Bob” dedi.
Bu neden sorulmaması gereken bir soruydu ki? Eğer Tanrı varsa ve benim inancım kuvvetliyse, kimin ne dediğinin ne önemi olabilirdi ki?
Ama…bekleyin biraz. Tanrı yoktur. Ağabeyim bunu biliyordu ve annem ruhunun derinliklerinde bunu hissediyordu. İşte bu kadar basit. O anda düşünmeye ve daha çok soru sormaya başladım. Takip eden bir saat içinde ateist olmuştum.
Eğer Tanrı yoksa ve annem bana bunca zaman yalan söylemişse, acaba Noel Baba konususunda da yalan söylemiş olabilir miydi?... Evet, elbette ama kimin umurunda? Hediyeler gelmeye devam ediyordu. Ve hediyeler benim yeni ateist dünyamı kalıba döküyordu. Gerçeği, bilimi ve doğayı anlatan hediyeler. Dünya’nın gerçek güzellikleri.
Sonra, ancak İngiltere’nin en büyük dehasının öne sürebileceği basitlikteki Evrim Teorisi’ni öğrendim. Bitkilerin, hayvanların ve bizlerin, hayal gücü, hür irade, aşk ve mizahla evrimi... Yaradılışım için bir nedene ihtiyacım yoktu artık, yaşamak içinse nedenlerim vardı. Hayal gücü, özgür irade, aşk, mizah, eğlence, müzik, spor, bira ve pizza... Yaşama sebeplerim için bunlar yeterliydi.
Fakat onurlu bir yaşam için, “gerçeğe” ihtiyaç duyarsınız. O gün öğrendiğim bir başka şey de buydu işte: Gerçek, sarsıcı yahut rahatsız edici de olsa, yolun sonunda sizi özgürlüğe ve huzura kavuştururdu.
Peki öyleyse, “Neden Tanrı’ya inanmıyorsun sorusu?” gerçekte ne anlama gelir.
Sanırım biri başkalarına bu soruyu sormaya başladığında, sanırım içten içe kendi inancını sorgulamaya başlamıştır. Aslında sorduğu şudur: “Seni bu kadar özel yapan ne?” “Nasıl olur da senin de beynin bizimkilerle birlikte yıkanmadı?” “Ne hakla bana aptal olduğumu ve cennete gitmeyeceğini söylersin?”
Haydi dürüst olalım; eğer aramızda bir kişi Tanrı’ya inanıyor olsaydı, onun deli olduğunu düşünürdük. Bugün bunu, yalnızca çok popüler bir bakış açısı olduğu için olağan kabul ediyoruz. Peki neden popüler bir bakış açısı bu?.. Çok açık değil mi, çünkü “bana inan ve sonsuza dek yaşa” gibi çekici bir teklifle sunuluyor.
“Kendine yapılmasını istemediğin şeyleri, başkalarına yapma”, gerçekten pratik bir kural. Ben buna göre yaşarım. Bağışlayıcılık, iyi ahlakın belki de en önemli niteliği. Ama aslında “iyi ahlak” nedir ki? Sadece Hristiyan iyi ahlakını kastetmiyorum. “İyi olmak” kimsenin tekelinde değil. Ben de iyiyim. Tek farkım, bu iyiliğimin cennete gitmekle ödüllendirileceğine inanmıyorum. Benim ödülüm burada ve şimdi. Doğruyu yapmak için çabaladığımı bilmek bana yetiyor. Benim iyi hayat anlayışım bu. İşte dinsellik tam da burada, insanları bu amaç uğruna sopa ile dürtmeye başladığında, yolunu kaybediyor. “Bunu yap, yoksa cehennemde yanarsın.”
Cehennemde yanmayacaksınız. Ama yine de “iyi” olun.
Ricky Gervais
- Kömen

Füruğ Ferruhzad - İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına

ve bu benim
yalnız bir kadın
soğuk bir mevsimin eşiğinde,
yeryüzünün kirlenmiş varlığını anlamanın
                    başlangıcında
ve gökyüzünün yalın ve hüzünlü umutsuzluğu
ve bu beton ellerin güçsüzlüğü

zaman geçti
zaman geçti ve saat dört kez çaldı
dört kez çaldı
bugün aralık ayının yirmi biridir
ben mevsimlerin gizini biliyorum
ve anların sözlerini anlıyorum
kurtarıcı mezarda uyumuştur
ve toprak, ağırlayan toprak,
dinginliğe bir belirtidir.

zaman akıp geçti ve saat dört kez çaldı

sokakta rüzgâr esiyor
sokakta rüzgâr esiyor
ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum
cılız, kansız saplarıyla goncaları,
ve bu veremli yorgun zamanı
ve bir adam ıslak ağaçların yanından geçiyor
damarlarının mavi urganı
ölü yılanlar gibi boynunun iki yanından
yukarı süzülmüştür
ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi
yineliyorlar
-selam
-selam
ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum

soğuk bir mevsimin eşiğinde
aynaların ağıtı topluluğunda
ve uçuk renkli deneyimlerin yaslı toplantısında
ve suskunluğun bilgisiyle döllenmiş bu günbatımında

gitmekte olan o kimseye böyle
dayançlı
ağır
başıboş
nasıl dur emri verilebilir.
o adama nasıl diri olmadığı söylenebilir, hiçbir
                zaman diri olmadığı.

sokakta rüzgâr esiyor
inzivanın tekil kargaları
sıkıntının yaşlı bahçelerinde dönüyorlar
ve merdivenin boyu
ne kadar kısa

onlar bir yüreğin tüm saflığını
kendileriyle masallar sarayına götürdüler
ve şimdi artık
nasıl birisi dansa kalkacak
ve çocukluk saçlarını
akan sulara dökecek
ve sonunda koparıp kokladığı elmayı
ayakları altında ezecek?

sevgili, ey biricik sevgili
ne de çok kara bulut var güneşin konukluğunu
                        bekleyen.
uçuş düşlediğin bir yolda bir gün
o kuş belirdi
sanki yeşil hayal çizgilerindendi
esintinin şehvetinde soluyan taze yapraklar
sanki
pencerenin lekesiz belleğinde yanan o mor yalaz
lambanın masum düşüncesinden başka bir şey
değildi.

sokakta rüzgâr esiyor
bu yıkımın başlangıcıdır
senin ellerinin yıkıldığı gün de rüzgâr esiyordu
sevgili yıldızlar
kartondan yapılı sevgili yıldızlar
gökyüzünde, yalan esmeye başlayınca
artık yenik peygamberlerin surelerine nasıl
                    sığınılabilir?
biz binlerce bin yıllık ölüler gibi birbirimize
                varırız ve o zaman
güneş cesetlerimizin boşa gitmişliğini yargılayacak.

ben üşüyorum
ben üşüyorum ve sanki hiçbir zaman ısınmayacağım
sevgili, ey biricik sevgili, "o şarap meğer kaç
yıllıkmış?"
bak burada
zaman nasıl da ağır
ve balıklar nasıl da benim etlerimi kemiriyorlar
neden beni hep deniz diplerinde tutuyorsun?

ben üşüyorum ve sedef küpelerden nefret ediyorum
ben üşüyorum ve biliyorum
yabanıl bir gelinciğin tüm kızıl evhamlarından
birkaç damla kandan başka
hiçbir şey arda kalmayacak.
çizgileri bırakacağım
sayı saymasını da bırakacağım
ve sınırlı geometrik biçimler arasından
enginin duyumsal düzlemlerine sığınacağım
ben çıplağım, çıplağım, çıplak
sevgi sözcükleri arasındaki duraksamalar gibi çıplak
ve aşktandır tüm yaralarım benim
aşktan, aşktan, aşktan.
ben bu başıboş adayı
okyanusun devriminden geçirmişim
ve dağ patlamasından.
ve paramparça olmak o birleşik varlığın giziydi
en değersiz zerresinden güneş doğdu.

selam ey masum gece!

selam ey gece, ey çöl kurtlarının gözlerini
inanın ve güvenin kemiksi oyluklarına dönüştüren!
ve senin pınarının kıyısında, söğütlerin ruhları
baltaların sevecen ruhlarını kokluyorlar
ben düşüncelerin, sözlerin ve seslerin aldırmazlık
                dünyasından geliyorum
ve bu dünya yılan yuvasına benziyor
ve bu dünya
öyle insanların ayak sesleriyle doludur ki
seni öpüyorken
kafalarında seni asacakları urganı örüyorlar.

selam ey masum gece!

pencereyle görmek arasında
her zaman bir aralık var.

niçin bakmadım?
bir adam ıslak ağaçların yanından geçtiği zamanki
                        gibi...

niçin bakmadım?
annem o gece ağlamıştı sanırım
benim acıya ulaştığımı ve dölün biçimlendiği gece
benim akasya başaklarına gelin olduğum gece
İsfahan'ın mavi çini tınlamasıyla dolduğu gece
ve benim yarı yanım olan kimse, benim dölümün
                    içine dönmüştü
ve ben onu aynada görüyordum
ayna gibi duru ve aydınlıktı
ve ansızın çağırdı beni
ve ben akasya başaklarının gelini oldum.
annem o gece ağlamıştı sanırım.

bu tıkalı küçük pencereye nasıl da boş bir aydınlık
                        uğradı
niçin bakmadım?
tüm mutluluk anları biliyorlardı
senin ellerinin yıkılacağını
ve ben bakmadım
ta ki saatin penceresi
açıldı ve o özgün kanarya dört kez öttü
dört kez öttü
ve ben o küçük kadınla karşılaştım
gözleri, simurgların boş yuvaları gibiydi
baldırlarının kımıltısında giderken sanki
benim görkemli düşümün kızlığını
kendisiyle götürüyordu gecenin yatağına.

acaba saçlarımı yeniden
rüzgârda tarayacak mıyım?
acaba bahçelere menekşe ekecek miyim
ve sardunyaları
pencere ardındaki gökyüzüne koyacak mıyım?
dans edecek miyim yeniden bardaklar üstünde?
kapı zili acaba beni
yeniden sesin bekleyişine doğru götürecek mi?

"bitti artık" dedim anneme
"hep düşünmeden önce olur olanlar
gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz" dedim

boş insan
güvenle dolu, boş insan
bak dişleri nasıl
çiğnerken marş söylüyor
ve gözleri nasıl
yırtıyor dikizlerken
ve o nasıl ıslak ağaçların yanından geçiyor
dayançlı,
ağır,
başı boş.

saat dörtte,
damarlarının mavi urganı
ölü yılanlar gibi iki yanından boynunun
yukarı süzülmüş oldukları an
ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi
yineliyorken
-selam
-selam
sen asla o dört su lalesini
kokladın mı hiç?...

zaman geçti
zaman geçti ve gece akasyanın çıplak dallarına düştü
gece pencere camlarının ardında kayıyor
ve soğuk diliyle
geçmiş günün artıklarını içine çekiyor.

ben nereden geliyorum?
ben nereden geliyorum?
böyle bulaşmışım gecenin kokusuna?
mezarımın toprağı tazedir hâlâ
o iki genç yeşil elin mezarını söylüyorum...

ne de sevecendin ey sevgili, ey biricik sevgili!
ne de sevecendin yalan söylerken
ne de sevecendin aynaların göz kapaklarını kapatırken
ve avizeleri
tel saplarından koparırken
    ve acımasız karanlıkta beni aşk ovalarına götürürken
ta ki susuzluk yangınının uzantısı olan o şaşkın
            buğu uyku çimenliğine oturdu
ve o karton yıldızlar
sonsuzun çevresinde dönerlerdi.
sözü neden sesli söylediler?
bakışı neden görüşmenin evinde konuk ettiler
neden okşayışı
kızoğlankız saçların arına götürdüler?
bak burada nasıl
sözle konuşanın
bakışla okşayanın
ve okşayışla ürkmekten dinginleşen canı
sanı direklerinde
çarmıha gerilmiştir.
ve gerçeğin beş harfi olan
senin beş parmağının dalı
onun yanaklarında nasıl iz bırakmıştır!

suskunluk nedir, nedir, nedir ey biricik sevgili?
suskunluk nedir söylenmemiş sözlerden başka
ben susuyorum fakat serçelerin dili
doğa şöleninin akan sözcüklerinin yaşam dilidir
serçelerin dili yani; bahar. yaprak. bahar.
serçelerin dili yani; meltem. koku. meltem.
serçelerin dili fabrikada ölüyor.

bu kimdir, bu sonsuzluğun caddesi üstünde
birlik anına doğru yürüyen
ve her zamanki saatini
matematiğin eksiltmeler ve ayırmalar mantığıyla
                        kuran
bu kimdir bu, horozların ötüşünü
gündüzün yüreğinin başlangıcı diye bilmeyen
kahvaltı kokusu başlangıcı diye bilen
kimdir bu, başında aşk tacı taşıyan
ve gelinlik giysileri içinde çürüyen.

demek sonunda güneş
aynı zamanda
umutsuz kutuplarının ikisine birden ışımadı.
sen mavi çini tınlamasından boşaldın.

ve ben öyle doluyum ki sesimin üzerinde namaz
                        kılıyorlar...

mutlu cenazeler
üzgün cenazeler
suskun düşünür cenazeler
güleryüzlü, güzel giysili, obur cenazeler
belirli saatlerin duraklarında
ve geçici ışıkların kuşkulu zemininde
ve boşunalığın çürük meyvalarını satın alma
                    şehvetinde...
ah,
kavşaklarda ne insanlar var olayları merak ediyorlar
ve bu, dur düdüklerinin sesi
zamanın dişlisi altında bir adamın ezilmesi
gerektiği, gerektiği, gerektiği bir anda
ıslak ağaçların yanından geçen adam...

ben nereden geliyorum.

"bitti artık" dedim anneme,
"hep düşünmeden önce olur olanlar
gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz" dedim

selam sana ey yalnızlığın garipliği,
odayı sana bırakıyorum
kara bulutlar her zaman çünkü
arınmanın yeni ayetlerinin peygamberleridir
ve bir mumun tanıklığında
apaydın bir giz var onu
o sonuncu ve o en uzun yalaz iyi biliyor

inanalım
soğuk mevsimin başlangıcına inanalım
düş bahçelerinin yıkıntılarına inanalım
işsiz devrik oraklara
ve tutsak tanelere.
bak nasıl da kar yağıyor.

belki de gerçek o iki genç eldi, o iki genç el
durmadan yağan karın altında gömülmüş olan
ve bir dahaki yıl, bahar
pencerenin arkasındaki gökyüzüyle seviştiğinde
ve teninde fışkırdıklarında
uçarı yeşil saplı fıskiyeler,
çiçek açacak olan o iki genç el
sevgili, ey biricik sevgili

inanalım soğuk mevsimin başlangıcına.