08 Ağustos 2021

HalikarnasBalıkçısı - İlhan Berk

Uzanmış duruyor uzun boylu
Uzanmış uzun bir sokak gibi.

'Al sana Cevat. İşte Arşipel!’
Halikarnas Balıkçısı kırk beş yıl önce bir sürgün olarak Bodrum ya­rımadasını görünce, böyle bir çığlık koyuverir. Enginin, maviliklerin, göğün:
— ‘Nerdeydin?’ sorusuna yanıtı da hazırdır:
— ‘Sorma! Sorma! Karakollar, koğuşlar mı dersin, tâ buraya gelinceye kadar karaları anlata anlata dilim kurudu. Geldim. Ver mavini serinleye­yim biraz, al canımı.’
Dünyayla olan serüveni böyle başlar. Böylece, yaşamdan aldığım yine yaşama vermeye hazırlanacaktır. Bunun için buraların sahurluğuyla özdeş­leşmeyecek midir: ‘Sahurluk vardır, güneşin ateş yağdırdığı iklimlerde biter. Anasının memesini tutup emen yavru gibi, topraklan kavrayan köklerinden, uçları süngülü dik yapraklannı salar. Cehennemde yanan ifrit gibi, on yıl alev­lerde yavaş yavaş büyür ve güneşte parlayan bitkisel bir amt olur. On yıllarca aldığı ışıkla sıcaklığın -bir kıymığını bile alıkoymadan- bir kıyafetinde yine yaratılışa verir. Böylelikle, en yalın tarifiyle iyi insana benzer. Hayattan aldığını fazlasıyla gene hayata verir.’t Artık durmadan sorular soran engini, mavi göğü anlatmaya geçecektir.


Burası, engin göklerin memleketidir. İçten gelen bir türküyü kapıp koyverin, uzaklaştıkça türkü gökte masmavi olur. Işık burada yalnız karanlığı aydın­latmakla kalmaz, aydınlattığı maddeyi değiştirir ve görülene bir şair rüyası ha­li verir. Başka yerde ölüp nur içinde yatılacağma burada nur içinde yaşa­nır.’ Öyle de olacak, kendini bin göz bin dudak halinde yaşamaya bırakacak­tır. Cennetin de, cehennemin de yeryüzü olduğunu ilan ediverecektir. Ay­lığı yirmi beş kuruş olan evi kiralayıp, denize açılan evin arka kapısının kol demirini kaldırıp, denizle, gökle ilk kez karşılaşıyormuş gibi de o dünyay­la kucaklaşmak isteyen ‘Merhaba!’sini salıverecektir. Böylece de kuşların, kurtların, böceklerin, otların, çiçeklerin, dağların, kayaların, denizlerin, balıkların, insanların, yıldızların, hayvanların, suların, ırmakların ölümsüz ulusuyla yaşamaya başlayacaktır. Yaşamak sözcüğü, birden sözlüklerdeki yerinden oynayacak, onun kılığına girecek, sokakları, yolları, denizleri, dağları, tepeleri arşınlayacaktır. Bu iki dükkânlı, bir fırınlı, kilitsiz, anahtarsız yer, koca bir dünyadır sanki, o da bu dünyanın içinde bir çocuk gibi mutludur. Değil mi ki Babıâli yokuşunun boyunduruğunu atmıştır, ve birden sıradan insanların, o sadeliğine bürünmüştür. Böylesine yalm bir sevinçtir işte ilk anda içini dolduran. Sanki bir kalebent, bir sürgün değil de, bir yeryüzü vatandaşıdır. Dünyamızın, bu yeryüzü denen dünyamızın taşlarının, sularımn, kuşlarının, göğünün, deni­zinin, karalarının haritasını çıkarıyordun Eline kalemi bunun için alır, bunun için su yolları, kanallar açar, ağaçlar diker, balıkların, denizlerin di­lini öğrenir, doğanın büyük kitabına başlar. Değil mi ki yaşadıkları kendini aşmaya başlamıştır, o halde yazacaktır. Hem dünyanm dört bucağından getirttiği tohumlar yeşermiş, insanlarla, doğayla alışverişi sürgünlerini vermiştir. Artık sürgünün sabanı toprakları kabartmalı, ocakları tüttürmelidir. Bundan böyle sürgünün karanlık tarihi, maviye dönmelidir. Dönerde. 

Üç yıllık sürgünlüğü bir buçuk yıla indirilince, kurtulur, soluğu İstanbul’da ahr ama, yüreği Bodrum’dadır yine de. İstanbul’da çevirilerden, kitaplar­dan kazandığıyla tarım kitapları, balıkçı gereçleri ahr. Sonra bir gün yeniden ver elini Bodrum diyecektir. Bu kez kendi kendini sürgün edecektir. İstan­bul’dan tohumlar, fidanlar, tarım kitapları, balıkçı gereçleriyle gelmiştir. İlk iş olarak kayınvalidesinin bahçesini seçer. Orasını çapalar, eker. Kendine yeni bir ev yapma işine geçer sonra. Bunun için betonarme kitapları getir­tir, ilk kez Bodrum’da betonarmeyi uygular. Her işi hemen hemen kendi yapar, taşı kumu kendi çeker, duvarı kendi çıkar, sıva, badana, boya hep onun elinden çıkar. Artık uzaktan baktığı, bir buçuk yıl da gitmek için can attığı engini yanı başında duymaya başlamıştır. Balık takımlarını yanma alıp ilk kez özgürlüğün ne olduğunu tatar. Sonraları balık takımlarını kendi yapar artık. Bir gün de, on beş orfoz takımıyla balıkçıların kahvesine dalar, hepsinin eline birer takım verip orfoz avına çıkarlar. Balıkçılık birden en sevdiği işler arasına girer. Ama tuttuğu balıkları satacağı yerde dağıtır.

Denizle böyle haşır neşir olduktan sonra, karaya döner. Getirdiği tarım kitaplarını açar, ilk kez narenciye yetiştirmek için halkı seferber eder. Ordan ağaçlara geçer, ilk kez adlarını duyduğumuz ağaçlar onunla Bodrum’a so­kulur. Yalniz ağaçlar mı? Türlü çiçekler, türlü otlar da onunla ekilir, biçi­lir, yetiştirilir olur. Korkunç mutludur. Kentin dört bir yamna ünlü Mer­habası!’sini haykıra haykıra dağıtarak dolaşır. Artık Cevat Şakir adı, bir sürgün, bir kalebent adı olan bu ad, Halikarnas Balıkçısı’yla yer değiştirir. Kitaplar da birbirini izlemeye başlar: Merhaba Akdeniz, Aganta Burina Burinata, Ötelerin Çocuğu, Mavi Sürgün, Uluç Reis, Turgut Reis, Deniz Gurbetçileri, Anadolunun Sesi, Hey Koca Yurt vb- Böylece bir kentin elinden tutmuş, kentle birlikte de büyümesini bil­mişlerdir.

Bugün onun ‘iki dükkânı, bir fırını olan yer’ dediği (eskiden çünkü herkes evinde yapıyordu ekmeğini) Bodrum’un ağaçlarını (o da bazılarını) kimi evlerini, sokaklarım, yollarını, bahçelerini, kimi insanlarım, kaleyi, kimi hayvanlarını, böceklerini, kimi kuşlarım, otlarım bir yana bırakırsak, o Bodrum’dan hiçbir şey kalmamıştır. Turizm denen canavar onu hallaç pamuğu gibi atmış, yersarsıntısma uğratmıştır. Artık Belediye alanındaki ‘ağaçtan ziyade kat kat ormana benzeyen ne ulu çınar, ne milyarlık ağustos-böceği, ne onları kovalamak için kilisenin çanı, ne kilisenin (güzelim kili­senin) kendisi, ne güzelim küçük sokakları, ne o iyi insanlar, ne o tepeler, körfezler, balıklar, kuşlar, bükler, ayazmalar, türküler, hayıtlar, bella sombralar, süsenler, ladinler, sığırcıklar, tarlakuşları, bıldırcınlar, ne de o çılgın kargalar, lahoslar, orfozlar, ahtapotlar, İstakozlar, dalgıçlar, deniz diplerini dolduran süngerler kalmıştır. Gök de o gök değildir artık- Halikamas Balıkçısı sanki gerisinde hiçbir şey bırakmak istememiş gibi, kendisiyle birlikte, bütün o güzellikleri yüklenip gitmiştir. Gerisinde salt bir beyazlık kalmıştır, karanlık gecelerde takımyıldızlar gibi bazı bazı parlayan.


Şimdi seninle yürürlüğe giriyor
Apansız bir beyaz Halikarnassos’da.
Bir mavi senin yazdığın
Simgesi dirimin.
Arı, duru bir gök
Nazım’dan iki satır gibi.
Sen ki demircisiydin yağmurun
Ve coğrafyanın.
Ölüm,
Yazamaz yazısını.

Bugün onun yapıtlarına baktığımız zaman bütün büyük yazarların ter­sine, Halikarnas Balıkçısı bu dünyaya yazmak için değil de, yaşamak için gelmiş gibidir. Yapıtını değil, yaşamasını bir yapıta çevirmek istemiş gibi­dir. Yazmak, bu dünyada bir ad bırakmak, sanki onun aklından geçmemiş­tir. Yaşama, bir ona bakmak, bir onunla yetinmek ereğidir sanki. Yazmak, bu yüzden ona ikinci bir iş gibi gelmiştir. Yazdıklarına bu gözle bakıldığı zaman, onların daha da bir anlam kazanacağını sanıyorum. Yapıtlarından çok, yaşamıyla bir ozandır o! Yaşamın bir denizkurdu, bir doğakurdudur. Sanki Bodruma sürülmese, sürgünlüğü böylesine onu büyütmese, elinden tutmasa, yazmayacaktır. Yaşamın kendisini bu denli yücelttiği için olacak, yapıtları yaşamın kendisi gibi salt bir türküdür sanki. Yazdıklarının konuşma diline yakınlığı, yazmayı ayrı bir dil olarak almayışı, dile yaslanmayışı, an­latıyı önemsememesi hep yaşama ters düşmek istemeyişinden gelir sanki.