08 Mart 2021

Ölü Canlar - Nikolay Gogol

 
Nikolay Vasilyeviç Gogol (1809-1852): Ukrayna'da, orta halli toprak sahibi bir ailede dünyaya geldi. Çocukluğunu etkileyen köy yaşamı ve Kazak gelenekleri eserlerine yansıdı, Ukrayna halk kültürünün ögeleriyle işlenmiş öyküler yazdı. Mizah anlayışı, gerçekçi tutumu ve canlı anlatımıyla Rus edebiyatında önemli bir yeniliğin öncüsü oldu. Bu yenilik, Dikanka Yakınlarında Bir Çiftlikte Akşam Toplantıları, Petersburg Öyküleri ve Mirgorod Öyküleri'nde mizahın yanı sıra yaşam karşısında karamsarlık ve dünyanın kötülüğü üzerine düşünceleriyle şekillendi. Müfettiş adlı oyununda yozlaşmış bürokratları acımasızca alaya aldı. Gogol, Ölü Canlar adlı romanıyla 19. yüzyıl Rusyası'nda toplumsal düzenin ve bireylerin eleştirisini eşsiz bir başyapıt olarak ortaya koymuştur.
 
 
Nikolay Vasilyeviç Gogol 1809'da Ukrayna'daki Soroçintsi-Poltava yakınlarında doğdu. Renkli köy yaşamı,Kazak gelenekleri ve halk kültürüyle Ukrayna, Gogol'un çocukluğunun arka plânını oluşturuyordu. Orta hâilitoprak sahibi bir aileden gelen Gogol, 12 yaşında Nejin'deki liseye gönderildi. Burada iğneleyici dili, birdergide yayımlanan şiirleri, yazıları ve okulda sahnelenen oyunlardaki mizah yeteneğiyle dikkati çekti.Memurluk, oyunculuk, şairlik gibi birçok işi denediyse de başarılı olamadı. Almanya'ya gitti; fakat parasıbitince yeniden Petersbourg'a döndü. Bir yandan iş ararken bir yandan da dergilere yazılarını yolluyor, buyazılarda Ukrayna'daki çocukluk anılarına sığınıyordu. Ukrayna'nın güneşli manzaraları, köylüler ve köyünkabadayı gençleriyle ilgili bütün anılarını kâğıda döktü. Şeytanlar, cadılar, cinler ve Ukrayna halk kültüründekiçeşitli fantastik öğelerle dolu öyküler yazdı. Geçmişin romantik öyküleriyle, günün gerçekçi olaylarının iç içegeçmesiyle Gogol'un gülmece anlayışı ve kötülük duygusu biçimlenmeye başladı. Bu sürecin sonunda sekizöyküden oluşan Dikanka Yakınlarında Bir Çiftlikte Akşam Toplantıları adlı kitabı yayımlandı. Konuşma dilinede yer veren canlı bir anlatımla yazılmış olan yapıt, Rus edebiyatına yeni ve diri bir hava getirdi. Halk kültürünün havasını yansıtması, Ukrayna sözcük ve deyişlerine yer vermesi Gogol'un alışılmışın dışına çıkananlatımı sayesinde bu öyküler, Rus edebiyat dünyasında büyük ilgi topladı. Bir Delinin Hatıra Defteri'nde, Petersbourg öykülerinde, ne bu dünyaya uyum sağlayabilen ne de ondan kaçabilen ve bu nedenle de onun bayağılığını ve kötülüğünü sergilemeye çalışan bir romantiğin saldırgan gerçekçiliği egemendir. Nevski Bulvarı'nda romantik bir hayalci ile kaba bir maceracı karşı karşıyadır. Müfettiş'te ise Çar I. Nikolay dönemindeki yozlaşmış bürokrasiyi acımasızca alaya alır. Gogol başyapıtı olan Ölü Canların büyük bir bölümünü Roma'da yazmıştır. Bu roman serflik düzeni ve devlet yönetimindeki adaletsizlikleriyle feodal Rusya'yı yansıtır. Romanın kahramanı kibar dolandırıcı Çiçikof, birkaçkez servetini yitirdikten sonra kısa yoldan zengin olmaya karar verir. Çeşitli toprak sahiplerinden, yeni ölen, fakat henüz resmi kayıtlara geçmediğinden yaşıyor görünen serfleri (Rusya'daki adlarıyla "Canlar"ı) satınalmaya başlar. Çiçikof bu "Canlar"ı bir bankaya rehine koyup, elde edeceği parayla saygı değer bir kişi olarak uzaktaki bir bölgeye yerleşmek amacındadır. Sonunda plânı ortaya çıkan Çiçikof, kentten kaçar. Böylece serflerin hayvan gibi alınıp satıldığı Rusya'nın acıklı durumu sergilenir.Ölü Canlar, Gogol'u ününün doruğuna çıkardı ve Belinski gibi demokrat aydınların kendi liberal düşünce veözlemlerini bulmasını sağladı. Fakat bir süre sonra Gogol yaratıcılığını giderek kaybettiğini fark etti. Romanın ikinci bölümü için on yıldan uzun bir süre çalıştıysa da olumlu bir sonuç alamadı. 1852'de de notları arasında bulunan dört bölümün taslağı ile beşinci bölümün bazı parçalarını, etkisi altına girdiği bağnaz bir rahibinemriyle yaktı. Böylece kitabın ikinci bölümüyle ilgili hiçbir bilgi kalmamış, kitap da tamamlanamamış oldu. Ongün sonra da yarı çılgın bir hâlde öldü.
 
 

06 Mart 2021

Vedat Günyol - Çoğalma

Doğa, insan olsun, hayvan olsun, bitki olsun, her alanda çoğalıp üremek ve üretmekte buluyor varlığının özünü, nedenini, geçerliğini ve yaşamsallığını.

İki türlü çoğalma var: Biri niteliksiz, hamhalat, gelişigüzel, hesaba kitaba sığmayan, uluorta niteliksiz bir çoğalma, öbürü de nitelikli, adına selection denen, seçmeli, seçilmeli, tartılı biçili bir çoğalma.

İlkel, eğitimsiz toplumlarda, çoğalma, nüfusça çoğalma, insanlığın kuyusunu kazan, onu bir kör inanç temelinde yokluğa götüren çoğalmadır. Bir de bunun karşıtı, nitelikli çoğalma var. Uygar Batı ülkelerinde, örneğin Fransa’da, Avusturya’da, ne bileyim Almanya’da daha başka yerlerde, nüfus durağan bir düzeyde, sayısal bakımdan belli bir sınırda donup kalmakta.

Batıda, taş çatlasa her ailede çocuk sayısı ikiyi geçmezken, Doğu’da bu sayı on-onbeşi bulmakta. İki çocuklu Batılı ailelerin yaşam ve geçim sıkıntıları yanında, en az 12 çocuklu Doğulu ailelerin akıl almaz bir aşağı ve aşağılık düzeyde sürüp gitmektedir. Amerikan toplumlarında lise çıkışlı gençler, ana baba ocağının dışında, dışarda kazanmaya itiliyorlar. Bizde ve doğu ülkelerinde, otuzunu bulmuş, kızlı erkekli çocukların, baba ocağında, baba mutfağının nimetlerinden ömür boyu yararlanmaları doğal karşılanırken, aynı durumun, batı ülkelerinde onur kırıcı olduğunu unutmayalım.

Allah rızkını verir inancı, kör inancı ile en az on çocuk sahibi olan insanlarımın acınası durumları karşısında, eli kolu bağlı seyirci olmak ve buna hayıflanmaktan öte ne yapılabilir? Nüfusça çoğalmak, hem de tam niteliksiz, kör inançlara batmış sayısız insan kalabalığı ile çoğalmak, geleceğimiz için korkunç bir yıkım kaynağıdır. Türkiyemize bakalım. Nüfusça çoğala çoğala nereye vardık? Yoksulluğa, eğitimsizliğe bırakılmış köylerimizi, kasabalarımızı boşalttık. Kentlere akın akın göçmelere zorladık adeta.

Bugün büyük kentlerimizin varoşları, işsiz, ekmek peşinde, aç susuz, hepsinden beter, eğitimsiz köylülerimizin akınına uğramakta, çerden çöpten, kaçak kulubelerde yaşamaya bırakılarak. Öyle ki bugün İstanbul varoşlarına kapağı atmış sahipsiz köylülerimizin oluşturduğu çember içinde İstanbulluluktan çıkmış, İSTANGUL olmuştur. Dangul dungulluğa tutsak düşerek. Ayrıca, varoşlar, varlıklı kent yaşayışına imrenme ötesinde birer kin yuvası haline gelmektedir. Bunun sonu nereye varacak dersiniz?

 

03 Mart 2021

Ahmet Oktay - Toplu Şiirler (1963-1996)

Toplu Şiirler (1963-1996) – Ahmet Oktay 

 Ahmet Oktay, “Mavi” hareketinden 2. Yeni’ye, oradan bugüne, özel bir şiir güzergahı geliştirdi. Kıvrak ritmi, söz ile yazı’nın bütün kutuplarına uğrayan teknik çoğulluğu, yaralı dünyasını bir eleveren bir gizleyen imge yapısıyla kişisel mitologyasını kurdu, geliştirdi, açtı, “Toplu Şiirler”i, gülden zakkuma toplu tohumlarını bir araya getiriyor.

UMU

Oyuncak kentler kuruyor acının elyazıları
yağan kar gölgelerinden.
Birer birer gitti onlar.
Mayısta, Haziranda akşamüstü, sabaha doğru ya da
masalların mısır patlatılan gecesinde uyuya kalan
bir çocuk gibi elleri yumuk,
gittiler.
Korkularını değil
ikindi yağmurundan ayıran taş duvarlarına,
seni güvercin gürültüleriyle dolu bir alanda bırakıp
aşklarının sıcaklığını götürdüler.
Buruk şarapları nasıl ustaca içerlerdi,
yatardı ayaklarının altında bin renkli deniz,
acılara, ölümlere karşı bir silah gibi kullanırlardı
doğada yaratılmış bunca güzel olan
şiiri, öpüşü, gül dalını.
Onları altın buğulu bir şafakta yeniden bulmak
aklımızda kalan gözleri hiçbir şey yitirmemiş,
eflâtun geceleri hep öyle şarkılı.

Yüzlerini tek tek karşıma alıyorum karanlıkta
sevdiklerinin, şaraplarının adını unutmamışlar,
birgün dönecekler biliyorum.
Nicedir uzak kaldıkları iki’nin ay ışığı tarlasında
toplayıp yasemin öpüşleri
onlara saklıyorum.

ÇALGICILAR

Uyandırdı kış gecesini altın sesli şarkıcılar
acı çiçek demetleri dağıtarak
karın portakal rengi ışıklardan döküldüğü sokaklara.

Ağlıyor kadife şarkıların yastığında soyunuk
günahlarını minyatür gibi saklayan gece yarısı kadınları.

Silahlarını bırakıp askerler uzakta
bellekte uzanan lacivert oymalı korulukları
elindeki karanfili düşüren kadını yaşıyorlar.

Toprağın üstünde bulutsuz bir akşam
silahlar şarkılardan utanıyor.

Gitaralar neden bu kadar dokunaklı?

Matbaa mürekkebine batmış küçük evliyâlar
sesleri kovalıyor ıslık çalarak.

Dinle aşkım benim
yalandan güzel şeyler var.
Onlar söylüyor öpüşü
kötü savaşı söylüyor,
ne çıkar bu şarabı beraber içmiyorsak?
Büyük bir sabırla dokuyor geceyi
kırağı düşmüş çiçek yüzleriyle kasketli adamlar.

Acı bizi dünyaya bağlamak için
sevinç bizi dünyaya bağlamak için,

Onlar güvercin şarkıcıları
denizin şarkıcıları onlar.
Dinle aşkım benim
onlar sana seslendiğim yerlerin şarkıcıları.

KARA YAZI

Yollar yollara bağlı vay bacım,
hangisinin sonunda yitecek dersin
süt beyaz etindeki sancı.
Uykulara vuran alaca dağlar,
arkası senin kahrın el harmanlarında.
Güneye insem
portakal, mandalin bahçeleri.
Ağıtlarda kirpiklerin hep ıslak
gözlerin uçurumlu.
Uzamış kıtalarda yalnızlığın,
Afrika’da kara
Çukurova’da anlatılmaz.

Bin renkle açar çiçek
döner gazel yaprağı rüzgârda.
Gün olur omzunda mermi, elinde mavzer
dağlarda düşmana konuşursun
kız memelerin ayaz,
gelin aynası gözlerin yangında.

Kurakta gök katına açılır ellerin,
ki duymuş başka şeylerden
yediveren toprağın özlemini.
Sıkılır dişlerin bir gece
vakterer aşktan,
kıskanır ağrını karanfil
canlar verirsin geceye.

Nice ölüm, nice gurbet
alıp giderler.

Bir sabah
sabrın konuşur taşta.

NİNNİ

Yağmur vurur camlara inceden
durmadan ağlarsın yağmura.
Analık dediğin bir tür ağrı
gelip geçer ninnilerden,
mavi gözlüm uyu.

Kömürümüz kalmadı buza kesiyor hava.
Çamaşıra gittiğimde gördüğün yataklar
ince beyler, ince hanımlar yavrum
nice düş olacak sana.
Kalmadı daha söyleyecek dillerim,
odamız soğuk, içtiğimiz acı su,
mavi gözlüm uyu.

Kimler korkmuyor karanlıkta?
Ütülmüş devlere cümle kişi
bize kalmış ölüm de, açlık ta.
Uzayıp gider hayın geceler,
baban açıkta yavrum,
perde olamadı evimize dokudukları
sedire örtü olamadı.
Dönüp duruyor tezgâhlar uykusunda,
on dokuz binin uykusunda.

Yağmur vurur camlara,
baban kahrolur arından.
Kimsenin kimseden haberi yok,
mahzun bakar, incelir gitgide
bencileyin garip analar.
Günlerle attı çaresizliğimiz.

Mavi gözlüm uyu
uyu fukara yavrum
uyu umudum.

CHARLES CHAPLIN

Acuna çevrili kristal mercekler
herkesin kendini bıraktığını görüyordu sağır bir düzende
nasıl hasis gözlerin, nasıl bir kan küreciğinin ortasında,
çaresiz elin, aklın gücü
çocuklar nasıl hasta.

Silah fabrikaları, polis copları, asık suratlar
geçip gidiyor sincapların mavi ışıklı gecesinden.
Namluların önünde bir göz, bir dudak
yalnız mı, yenik mi, umutsuz mu?
Yarıda kalıyor gözün bakışı
dudağın öpüşü yarıda.

Bir mimik kapıları zorluyor, duvarları.

Ay ışığında seviştiğimizi ansana.
Korkuya, zulma, ölüme inat
yitmeyen, koparılmayan bir yönümüz var.
Alıp götürülenler sohbetimizden ansana
bahçemize bir daha dönmeyenler
nasıl geçirdiler üç yılı, beş yılı ansana.

Büyük avuntuları var küçük şeylerin onunla
aşkımız perçinli, yüreğimiz kavi,
yeniden onarıyoruz evleri, sokakları onunla,
toplar susunca erikler çiçek açıyor.

Baston diye bağırdı çocuklar
boksoyu kötümserliklerin ortasına,
balıklar kumsala çıktı baston diyerek,
şarkıda ağız mızıkaları, laternalar,
mavi bir kesit vurdu pencere pervazına.

 

Aslan Kral - Muazzez Uslu Avcı


 

 “Aslan Kral” ormanda yaşayan hayvan halkı metaforuyla toplumlardaki korku, bencil ve otokrat yaşamı sorguluyor. Otokrat rejim kimi zaman bir aile içinde erkek zihniyetinde kimi zaman ise bir devletin yönetim şeklinde vücut buluyor. Toplumda her bir bireyin yeteneği vardır. Fakat üretim ve paylaşım modelleri bireylerin yeteneklerini köreltiyor, tek düzeye indirgiyor. “Aslan Kral” ile ormanda yaşayan diğer canlılar arasında ki ilişkilerde hor görülüp ezilen orman halkının kendi gücünü fark etmesini öğreniyoruz. Tek bir güç, sonra toplumsal bir güce dönüşüyor ve orman halkının yeni dünyasını kuruyor.

 * * *

Evvel zaman içinde, şimdiki zaman dışında, balta girmemiş ormanların birinde orman halkında bir huzursuzluk başlamış. Ne tilki mutlu, ne tavşan umutlu, ne maymun neşeliymiş. Ayı kış uykusunu uyuyamıyor, kurt istediği zaman uluyamıyor, baykuş bir ağaca tüneyip efkârlanamıyormuş…Tüm bu olanların nedeni, ormanın kralı aslanın kibri, açgözlülüğü ve tüm orman  halkını aşağılamasıymış. Aslan ormanda yürürken ve hiçbir neden yokken karşısına çıkan tavşanı: “Ne biçim kulaklar bunlar!”
Tilkiyi: “Ne biçim kuyruk bu!”
Kurdu: “Ne biçim dişler bunlar!” diye aşağılar ve sırf keyif için onları tokatlarmış.
Hayvanları yalnız aşağılamakla yetinmez, onlara karşı gücünü de kullanarak yemeklerini ellerinden alır, içtikleri suyu bulandırırmış.
Canı sıkıldıkça ormana yeni yasalar getirirmiş.

 

The Best of Vivaldi