24 Ekim 2017

Murathan Mungan "Her şeyi konuşmak iyidir sanıyorlar şimdilerde. Halbuki insan münasebetlerinin çoğu kelimesiz halledilir. "

Ne tuhaf! İnsanoğlunun yaşamda en geç keşfettiği şey şimdiki zamandı. 

Beklentisi yüksek kadınların yalnızlığı daha koyu olur. Büyük lafların gölgesinde geçen hayatlar, bir daha iflah olmuyor. Geçip gittiğiyle kalıyor zaman, aşk, her şey.

Takmayacaksın, takarsan daha çok üstüne gelirler. Yürüyüp geçeceksin, hep yürüyüp geçeceksin. Ben öyle yaptım. Hep yürüdüm. Herkesin, her şeyi anlamasını bekleyemezsin. Sen yürüyüp gideceksin. Anlayan anlayacak, anlamayan anlamayacak; dünyanın hepsine yetişemezsin ki! 

Osho - Yaşam Sevgi Kahkaha

Yaşam kendi içinde anlamlı değildir.Boş bir tuval gibidir.Anlamın yaşamın içinde yaratılması gerekir; anlam önceden verilmez. Sana özgürlük verilir, sana yaratıcılık verilir, sana yaşam verilir. Anlam yaratmak için gerekli olan her şey verilir. Anlamı oluşturan temel unsurların hepsi verilir, ama anlam verilmez, anlamı sen yaratmak zorundasın.Üzerine bir resim yap! 
 

Sevginin en üstün hali asla bir ilişki değil, sadece senin var olma halindir.

İnsanlar yavaş yavaş inanmamayı, güvenmemeyi, sevmemeyi,kronik şüpheciler olmayı öğrenir. Ve bu o kadar yavaş, o kadar küçük dozlarda olur ki, başına gelene karşı asla uyanık değilsindir. Bu gerçekleştiğinde, artık çok geçtir. İnsanların "tecrübe" dediği şey budur. Kalbiyle bağlantısını kaybetmiş bir insana tecrübeli derler: Onun çok deneyimli, çok akıllı, çok kurnaz bir insan olduğunu, onu kimsenin kandıramayacağını söylerler.

Belki onu kimse kandıramaz, ama o kendini kandırır. Değerli her şeyi kaybetti; hepsini kaybetti. O zaman çok tuhaf bir olay meydana gelir: İnsanlar, başka insanları sevemez, çünkü insanlar çok aldatıcı olabilir; nesneleri sevmeye başlarlar. Büyük bir sevgi ihtiyacı olduğu için, onun yerine koyacak bir şeyler bulmaya devam ederler: Kimisi evini sever, kimisi arabasını sever, kimisi elbiselerini sever, kimisi parayı sever. "

Hayat neşeyle karşılanmalıdır! Yaşam o kadar kahkahayla dolu, o kadar inanılmaz, o kadar komiktir ki, için tamamen kurumadıkça, ciddi olamazsın. Yaşama mümkün olan her yönden baktım. Neresinden bakarsan bak, hayat her zaman komiktir. Giderek daha da komikleşiyor! Yaşam, ahiretin güzel bir armağanıdır.
Her tür ciddiyete karşıyım. Benim yaklaşımım mizahtan yanadır ve en önemli özellik, mizah duygusudur - hakikat değil, Tanrı değil, erdem değil, mizah duygusu. Bütün yeryüzünü kahkahayla, dansla, şarkıyla doldurabilirsek -insanlar şarkı söylüyor ve tempo tutuyor!-, yeryüzünü bir keyif karnavalına, bir ışık festivaline dönüştürebildiğimizde, dünyaya ilk kez hakiki bir gerçeklik duygusu getirmiş olacağız.

22 Ekim 2017

Ortega y Gasset - Sevgi Üstüne 'Sevgide Seçmenin Payı'


1

Bireyselliğimizin   temel   çekirdeğini    fikirlerimiz    ve    yaşantılarımız   oluşturmaz;   bu   bireysellik,  yaratılışımız  üzerine  değil,  daha  ince,  daha  uçucu  ve  bütün  bunlardan  bağımsız  bir  şey  üzerine  kurulmuştur. Bizler,  her  şeyden  çok,  içsel  bir  seçmeler  ve  itmeler dizgesinden oluşmuşuzdur. Her birimiz, dizgesini içinde taşır; bu dizge az ya da çok ölçüde, hemen yanımızdaki kişinin dizgesine benzer; her zaman tetikte ve hazırdır; hoşlandığımız ve hoşlanmadığımız şeylerden oluşan bir piller dizini gibi, bizi bir şeyden yana  ya  da  bir  şeye  karşı  harekete  geçirmeyi  bekler.  Bir  benimseme  ve  yadsıma düzeneği  olan  yürek,  kişiliğimizin  temelidir.  Bir  durumu  bütünüyle  tanımadan,  belli  bir  yönde,   belli   değerlere   doğru   çekilmekte   olduğumuzu   görürüz.   Bundan   dolayı, yeğlediğimiz  değerlerin  öne  çıktığı  durumlarda  olağanüstü  bilgeleşir,  duyarlıklarımıza yabancı  olan  değişik  eşit  ya  da  üstün  değerlerin  öne  çıktığı  durumlarda  da  görmez  oluruz.
 
Büyük  bir  düşünürler  topluluğunun  bugün  candan  desteklediği  bu  fikre,  başka  hiçbir  yerde rastlamadığım ikinci bir fikir eklemek istiyorum.
 
  Başka  bir  insanla  birlikte  yaşarken,  en  çok  ilgimizi  çeken  şeyin  onun  inandığı  değerler dizisi,  yeğlediği şeyler  olmasında  anlaşılmayacak  bir  şey  yoktur  çünkü,  o  insanın varlığının  kökeninde  ve  kişiliğinin  kaynağında  bunlar  yatar.  Benzer  biçimde,  bir  çağıanlamaya  çalışan  tarihçi  de,  her  şeyden  önce  o  dönemde  yaşayan  insanların  ağır basan değerlerinin bir listesini çıkarmaya çalışır.
 
  Yoksa  o  çağın  belgelerinin  tarihçiye  açıkladığı  gerçekler  ve  bildiriler,  ölü  birer  mektup,  birer  bilmece,  birer  sessiz  oyun  olup  çıkar;  derinlerine  inemediğimiz,  o  kişinin  gizli  ben'inde  ne  gibi  değerlere  hizmet  ettiğini  yakalayamadığımız  zaman,  başkalarının  söz  ve davranışları da tıpkı böyledir. Bu ben, yüreğin oluşturduğu bu çekirdek, aslında büyük ölçüde   onu   içinde   taşıyan  daha   doğrusu   onunla   birlikte   doğmuş   olan-   bizden,   kendimizden   bile   saklanmıştır.   Bu   çekirdek,   yeraltının   yarı   karanlığında,   kişiliğin mahzeninde  iş  görür;  onu  algılayabilmek,  ayaklarımızı  bastığımız  toprak  parçasınıgörmek  ölçüsünde  güçtür.  Gözbebeği  de  kendisini  görmez. Üstelik,  yaşamlarımızın büyük  kesimi  kendi  çıkarımız  için  oynadığımız  iyi  niyetli  bir  güldürüden  oluşur.  Bize  ait  olmayan  davranışlar  edinir,  üstelik  bunları,  başkalarını  kandırmak  için  değil,  kendi  gözümüzde  kendimizi  yüceltmek  için,  tüm  içtenliğimizle  oynarız.  Kendimizi  oynayan  bizler, toplumsal çevrenin ya da istemimizin organizmamız üzerinde yarattığı ve gerçek yaşamlarımızın şimdilik  yerine  geçen  yapay  etkilerin  dürtüsüyle  konuşur  ve  davranırız. Okur bir an durup da kendini çözümlemeye girişirse, "kendi" fikri ve duygularının büyük bir   kesiminin   kendisine   ait   olmadığını,   bunların   kişisel   ben'inden   kendiliğinden doğmadığını,  tersine  yoldaki  tozun  gelip  yolcunun  üstüne  konması  gibi,  toplumsal  çevreden  gelerek  onun  içindeki  en  derin  koyakta  birikmiş  başıboş  fikirler  ve  duygular  yığını olduğunu şaşkınlıkla -belki de korkuyla- keşfedecektir.
 
  Öyleyse edimler ve sözler, bir konuşucunun içindeki en derin gizleri çözmeye giden en iyi ipuçları değildir. Bunların ikisi de hem denetlenerek değiştirilebilecek hem de taklitle edinilebilecek şeylerdir.  Suç  işleyerek  bir  servet  biriktiren  hırsız,  bir  gün  bir  insanse-verlik ediminde bulunabilir ama gene de hırsız olmaktan kurtulamaz. Sözleri ve edimleri çözümlemek yerine, önemsizmiş gibi görünen şu şeylere bakmak daha yararlıdır: el kol hareketleri,   yüzdeki   anlatım.   Önceden   düşünülüp   hazırlanmadıkları   için   bunlar,   derinlerde yatan gizleri ele verir, genellikle tam bir doğrulukla yansıtırlar.
 
  Yaşamda  öyle  durumlar,  öyle  anlar  vardır  ki  insan  hiç  farkında  olmadan  kişiliğinin özünü,  gerçek  yaradılışını  büyük  ölçüde  ortaya  koyar.  Bu  durumlardan  biri  de  sevgidir.  Sevgililerini  seçişleriyle  erkekler  de,  kadınlar  da  temel  yaradılışlarını  ortaya  koyarlar.  Yeğlediğimiz insan tipi, kendi yüreğimizin çizgilerini taşıyan kişidir.
 
  Sevgi,   varlığımızın   en   derinlerinden   doğan   bir   tepidir;   yaşamın   görünür   yüzeyine   çıkarken, deniz kabuklarından ve yosunlardan oluşan bir alüvyonu da kendisiyle birlikte derinlerden   sürükleyip   getirir.   Yetenekli   bir   doğa   bilimci   ayırıp   sınıflandırarak   bu   malzemelerin sökülüp getirildiği okyanus tabanını kurarak yeniden oluşturabilir.
 
  Birisi  çıkıp, çoğu  zaman  üstün  kişilik  yapısında  saydığımız  bir  kadının  hevesini  düşük düzeyli,  aptal  bir  adama  yönelttiğini  söyleyerek  çürütmek  isteyebilir  bu  görüşü.  Ama  bana  öyle  geliyor  ki  böyle  bir  yargıda  bulunanlar,  hemen  her  seferinde  bir  görsel yanılsamanın  kurbanı  olmaktadırlar;  yargılarını  çok  uzaktan  bakarak  vermektedirler;  oysa  sevgi  son  derece  narin  iplerden  örülmüş  çok  ince  bir  ağ  olduğundan,  ancak  çok  yakından  gözlenebilir.  Pek  çok  durumda,  sevgi  yalnızca  dışa  yansıyan  bir  hevestir:  gerçekteyse yoktur. Gerçek sevgi de, yalancı sevgi de -uzaktan bakıldığında-kendilerini aynı  edimlerle  belli  eder.  Ama  biz,  böyle  bir  hevesin  gerçek  olduğu  bir  durumla  karşıkarşıya  olduğumuzu  varsayalım:  Ne  düşünmemiz  gerekir?  Şu  iki  şeyden  birini:  Ya  o  adam  sandığımız  ölçüde  kötü  birisi  değildir;  ya  da  kadın,  aslında,  sandığımız  kertede  seçkin bir kişilikte değildir.
 
  Söyleşilerde  ve  üniversitede  verdiğim  derslerde  ("kişilik"  dediğimiz şeyin  anlamını belirlemek gerektiği zamanlarda) bu yoldaki inancımı gene gene ortaya koydum; hemen her  seferinde  de  bunun,  birdenbire  doğuveren  bir  karşı çıkma  tepkisi  ve  dirençle  karşılaştığını  gördüm.  Fikrin  kendisinde  sanki  insanları kızdıran  ya  da  yakıcı  bir  şey varmış  gibi  -  genel  bir  tez  olarak,  seçtiğimiz  sevgililerin,  gizli  varlıklarımızın  belirtisi  olduğunu  söyleyerek  neden  övmüş  olmayalım  kendimizi?  -  İşte  kendiliğinden,  hemen  doğuveren  bu  direnç,  bu  fikrin  doğruluğunu  onaylamakla  aynı  anlama  geliyor.  Birey,  kapatamadığı bir açıktan dolayı, kendini apansız, herkesin gözü önünde yakalanıvermişgibi  hissediyor.  Kişiliğimizin,  ihmal  yüzünden  ele  verdiğimiz  bir  yanından  dolayı  başka birisi    bizi    yargılamaya    kalktığında    hep    canımız    sıkılır. İnsanlar    bizi    habersiz    yakalamışlardır;  bu  da  bizi  rahatsız  eder.  Aslında  istediğimiz,  yargılanmadan  önce  uyarılmak ve fotoğraf çektiriyormuş gibi, kendi istemimizle denetim altına alabileceğimiz bir  duruma  girerek  poz  vermektir.  ("Anlık"  olandan  dehşete  kapılma.)  Elbette,  insan  yüreğini  araştıran kişinin  görüş açısından  bakıldığında  en  ilginç  serüven,  insanın başka birisinin içine en beklemedik yerden sızması ve onu in flagranti yakalamasıdır.
 
  İnsan    istemi,    kendiliğindenliğin    yerine    tümüyle    geçebilseydi,    kişiliğinin    gölgeli    derinliklerine  dalmak  için  hiçbir  neden  kalmazdı.  Ne  var  ki  istem,  kendiliğindenliğin taşıdığı canlılığı her seferinde ancak birkaç dakika için engelleyebilir. Bütün bir yaşamın akışı  içinde,  istemin,  kişiliğin  işine  karışma  oranı  hemen  hemen  sıfırdır.  Varlığımız, yalancılığı   istem   yoluyla   ancak   bir   ölçüde   hoşgörebilir:   Bu   ölçü   içinde   istemin,   yalancılaştırmaktan  çok  bizi  tamamladığı  ve  mükemmelleştirdiği  söylenebilir.  Bunlar,  zihnin  -zekânın  ve  istemin-  bizi  ilk  oluşturan  toprağa  uyguladığı  son  düzeltmelerdir.  Tinsel  gücün  böylesi  bir  kutsallıkla  işe  karışması,  dilerim  tüm  görkemiyle  uzun  süre  yaşar. Ne var ki, insanın bu konuda kapıldığı yanılsamayı düzeltmesi ve bu olağanüstü etkinin  belli  bir  sınırı aşabileceğine  inanmaktan  kurtulması  gerekir.  Bu  sınırın  ötesinde,  gerçek  yalancılaştırmalar  başlar.  Gerçek  şudur  :  Tüm  yaşamı  boyunca  içgüdüsel  eğilimlerine  ters  giden  insan,  sonuçta  yalancılığa  doğru  bir  eğilim  geliştirir.  Ayrıca gerçek bir içtenlikle yalancı ya da doğuştan sahte olan insanlar da vardır.
 
  Günümüzde ruhbilim,  insan  düzeneklerinin  derinlerine  sızdıkça,  istemin  ve  genelde  zihnin rolünün yaratıcı olmaktan çok, salt düzeltici olduğu açık seçik bir kez daha ortaya çıkışıyor.  Bilinçaltından  hayvanca  doğan şu  ya  da  bu  istem  dışı  tepiyi,  istem  yaratmaz,  tersine  saptırır;  öyleyse  istemin  araya  girmesi,  olumsuz  bir  etki  yapıyor.  Bize  bazen  bunun  tersi  doğruymuş  gibi  geliyorsa,  nedeni  şudur:  Eğilimlerimizin,  iştahlarımızın, isteklerimizin  karma karışık  etkileşimleri  içinde  bunlardan  birinin  öbürü  üzerinde  etki  yaratması sürekli görülen bir şeydir. İstem, bu etkiyi saptırdığında, takıntıya uğramış olan eğilimin   rahatça   akmasına,   bütünüyle   ortaya   dökülmesine   olanak   sağlamış   olur.   "İstememiz"  etkin  bir  güç  yaratmış  gibi  görünür;  oysa  yaptığı şey  yalnızca,  zaten  var  olan bir tepiyi engelleyen kapıları açmak olmuştur.
 
 Yenidendoğuş'tan  bugüne  en  büyük  yanlışımız  -Descartes'la  birlikte-  yaşamımızın, varlığımızın, bilincimizin açıkça gördüğümüz ve istemimizin dayandığı o küçük kesimini, yönettiğine  inanmaktır. İnsanın  usçu  ve  özgür  olduğunu  söylemek,  bence  neredeyse  yanlış sayılabilecek bir önermeyi dile getirmektir. Aslında usumuz da, özgürlüğümüz de vardır elbette; ama bu güçlerin ikisi de, varlığımızı saran ince bir zar oluşturur; bu zarın içindekiler  ne  ussaldır  ne  de  özgür.  Usu  oluşturan  fikirler,  bilincimizin  altında  bir  yere  yerleştirilmiş  uçsuz  bucaksız,  karanlık  bir  kaynaktan  hazır  olarak  gelir.  Benzer  biçimde  istekler    de,    gölgeli,    gizemli    kulislerden,    kostümleri    içinde    dupduru    zihnimizin    oluşturduğu sahneye çıkıp ezberledikleri dizeleri okuyan oyuncular gibi dolaşırlar.  
 
  Tiyatroyu, ışıklı  sahnesinde  oynanan  oyunla  karıştırmak  nasıl  yanlış  olursa,  insanın  da  yaşamını,  bilincinin,  ruhunun  içinden  yönettiğini  savunmak  bence  aynı  ölçüde  yanlışolur. Gerçek şudur: İstemimizin yapay olarak işe karışması dışında, bilincimize boşalan ve  içimizdeki  gizli  kaynaktan,  aslında  bizi  belirleyen  görünmez  derinliklerden  doğan usdışı bir yaşam sürdürürüz. Yukarıda sayılan nedenlerden dolayıruhbilimci, bir dalgıca dönüşmeli  ve  insanların  söylediklerinin,  edimlerinin  ve  düşüncelerinin  derinliklerine  dalmalıdır; çünkü bunlar derin suları gözlerden saklayan yüzeysel görünüşlerdir. Önemli olan şeyler,  görünenlerin  ardında  yatar.  Seyirci  için,  Hamlet'in,  nevrastenisini  kurmaca  bir  bahçede  sürükleyip  dolaşışını  seyretmek  yeterlidir.  Oysa  ruhbilimci  onun  sahneden  çıkmasını  bekler;  perdenin  ve  sahne  süslerinin  oluşturduğu  yarı  karanlıkta  Hamlet'i  oynayan oyuncu'nun kim olduğunu bilmek ister.
 
 Öyleyse  ruh bilimcinin,  bireyin  gizli  yanına  sızabileceği  gizli  kapılar ve çatlaklar araması doğaldır.  Sevgi  de  işte  bu  gizli  kapılardan  biridir.  Öylesine  seçkin  görünmeye  çalışan, bizi  aldatmaya  çalışan  hanımefendi  boşuna  uğraşmaktadır.  Biz  bir  zamanlar  onun  bilmem  kimi  sevdiğini  görmüşüzdür.  Bilmem  kim  de  aptalın,  kaba  adamın  biridir;  düşündüğü yalnızca kravatının düzgün durması ve Rolls-Royce'unun cilasıdır...

José Ortega y Gasset - Sevgi Üstüne

21 Ekim 2017

Ahmet Taner Kışlalı - Kınıyorum! (Son yazısı)


Anısına
Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı bu yazıyı 21 Ekim 1999 günü saat 09.28 geçe Cumhuriyet'e faksladıktan sonra saat 09.40'da Ankara'da evinin önünde uğradığı bombalı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Akit gazetesi suikastten önce hakkında bir haber yapmış ve Kışlalı'nın üzerine çarpı atılmış fotoğrafını manşetten vermişti.
Yazı, 22 Ekim 1999 günü Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı.
Çayyolu Engürü Sitesi. 21 Ekim 1999:
Saat 09.28: Cumhuriyet gazetesine 'Kınıyorum' başlıklı yazısını faksladı.
Saat 09.35: Eşi Nilüfer Kışlalı ve minik bebeğini kente indirecek, sonra derse girecek. 'Nilüfer' dedi, 'Ben arabayı ısıtayım. İki-üç dakika sonra gelirsiniz.' Evden çıktı.
Saat 09.40!:
Nilüfer Kışlalı, 'Çok neşeli bir sabahındaydı' dedi...

Tuğgeneral Prof. Yalçın Işımer'i hiç tanımazdım. Önce TV'de gördüm, ardından gazetelere yansıyan birkaç tümcesini okudum. Ve gönülden alkışladım.
Derken dinci ve gerici çevrelerden yaylım ateşi geldi.
Merak ettim, GATA'daki öğretim yılını açış dersindeki konuşmasının tümünü buldum. Özenle ve giderek artan bir coşku ile okudum.
Kendisine saygım katlanarak arttı. Ve o konuşmanın tümünü milyonlarca kişinin okumamış oluşundan dolayı hayıflandım. Özellikle de iki kişiyi üzülerek kınamak geldi içimden.
Birisi dinci, diğeri ise ''milliyetçi-mukaddesatçı''. Düşüncelerini genelde paylaşmasam da, saygı duyduğum iki kişiyi. (Sayın Recai Kutan ve Sayın Avni Özgürel).
Ya ''Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oldukları'' için.. Ya da -daha kötüsü- bilerek ''bilmezden geldikleri'' için!
* * *
Sayın Işımer'in konuşması ''ulus, din ve dil'' bağlantısı üzerine kurulmuş. Dili çok önemseyen, Tanrı'ya inanan, Kemalist bir düşünürün, büyük bir birikimini yansıtıyor o konuşma.
Özünde ne diyor?
Başka bir ulusun diliyle konuşanların, giderek o ulus gibi düşüneceğini.. Ülkemizde, dilimizin Arapça-Farsça sözcüklerden arındırılmasına karşı çıkanların, Kurtuluş Savaşı'na ve devrime karşı da olumsuz bir tutum takındıklarını.. Tanrı'ya öz dilimizle ulaşmanın daha kolay olduğunu.. Hazar Türkleri'nin Museviliği benimseyip İbraniceyi öğrenmeleri ile giderek Yahudileştiklerini.. Arthur Koestler'in belgelediği gibi, Hitler'in Yahudi soykırımından Macaristan ve Polonya'daki Hazar Türkleri'nin de nasibini aldığını...
Ve ekliyor:
''- Türkçe ninnilerle büyüdük, dualarımız da Türkçe olacak...''
''- Tanrı her yerdedir, her şeyi bilir. Kuşkusuz Türkçeyi de...''
''- Din adamları bin yıl boyunca Kuran'ı Türkçeye çevirtmemiş, ibadetin Türkçe yapılmasına rıza göstermemişlerdir. Atatürk'ten başka hiçbir devlet adamı neden Türkçe değil de Arapça diyememiştir, bugün de diyememektedir. Tanrı kişilerin bireysel ihtirasını, ulusal çıkarların önüne koymasın. Amin...''
''- Tanrı Arabistan sınırlarının çok ötesine taşmıştır. O, evrenin ulu yaradanıdır...''
Bu mudur dine ve inanca saldırdığı öne sürülen konuşma?
* * *
Sayın Işımer dinine de saygılı, diline de. Konuşması, ünlü dilcilerin Türkçe üzerindeki övgülerinden örnekler de içeriyor.
Max Müller: ''Türkçe, Türk düşüncesinin yaratıcı gücünün eseridir. Bu dil, insan aklının üstün kudretinin ürünüdür. Türkçe kadar kolay anlaşılan, zevk verici pek az dil vardır.''
Paul Roux: ''Türkçe akıl ve düşünce dolu, matematiksel bir dildir.''
Molière: ''Şu Türkçe ne hayran olunacak bir dil, az sözcük çok şey söyler.''
Sayın Işımer, keşke Nâzım'ın Ferhat'ının Şirin'e seslenişine de yer verseydi:
''Konuştuğum dil kadar, Türkçem kadar güzelsin!''
Dile saygılı... Dine saygılı.. Ulusa saygılı...
Öyleyse bazı dincilerin ve ''milliyetçi-mukaddesatçı''ların hışmı neden?
* * *
''Atını dövemeyen semerini döver'' derler. İşte Arap kültürünü İslam adına Türkiye'ye dayatmak isteyenlerin buldukları semer de şu tümcelerdeki tek sözcük:
''- Kuran'ı Türkçeye çevirmedi, Atatürk'ün ricasını yerine getirmedi diye onu aziz kılanlar, şimdilerde Mehmet Akif Üniversitesi kurma çabasındalar. O üniversiteden çıkan kafalar, bilinmelidir ki Al-Azhar kafalı adamlar olacaklar. Arabın adamı olacaklar. Biz bu adamlara adam sen de demeyeceğiz, bu adamları belleyeceğiz.''
''Belleme'' sözcüğünün sözlük anlamını *Oktay Akbal* geçenlerde ayrıntılı bir biçimde köşesine aldı. Sayın Işımer'in ''Onları öğreneceğiz ve unutmayacağız'' demek istediği açık. O tümcenin cumhuriyete inananları uyarmak için konduğu da açık.
Ama bizimkiler ''belleme''yi sözlük anlamında değil de, ''argo''daki anlamında değerlendirmekte ısrarlılar. Çünkü Türkçe değil Osmanlıca düşünmeye alışmışlar. Belki de küfürlü düşünmeye alışmışlar.
Bu kadar düzeyi yüksek, dili alkışlanacak bir konuşmada ve böyle bir bütün içinde ''belleme''nin ancak tek bir anlamı olacağını göremiyorlar.
Ya da görmezden geliyorlar...
Çünkü konuşmanın bütününün sırtlarına yüklediği suçlamaya verebilecekleri hiçbir inandırıcı yanıt yok!
Konuşmanın tümünü okumadan konuşmuşlarsa ayıp! Okudukları halde aynı saldırıları yapmışlarsa, daha da ayıp!
Cumhuriyet gazetesi, General Işımer'in ''Atatürk'üm ve Türkçem'' başlıklı açış dersi metninin tümünü yayımlamalıdır. Yayımlamalıdır ki, bazıları daha çok bilinçlensin ve bazıları da daha çok utansın... 


16 Ekim 2017

Fakir Baykurt ve Annesi


O günlerde şimdi herkesin bildiği çayın yeni yeni içilmeye başladığı yıllarmış. Evlerinin önüne açılan kahveden gelen, hoş kokulara dayanamayan Fakir Baykurt bir gün: ”Çay isterim, ille de çay!” diye tutturmuş, anası oğluna kıyamamış, elinden tutup kahvenin önüne götürmüş, Kahveci Topal Hüseyin’i çağırmış: ”Hüseyin bir bardak çay getir!
Çay gelmiş, çayın nasıl içileceğini bilmeyen Fakir Baykurt, sıcak çaydan hızla bir yudum içmiş ama ağzı yanınca bardağı yere atmış. Çay döküldü ama toprak kaba olduğundan bardak kırılmadı, diyor. ”Anam şimdi vuracak? Şurama mı vuracak? Burama mı vuracak?” diye korkarken anası kahveciyi yeniden çağırmış: ”Hüseyin bir çay daha ver!”

Fakir Baykurt’a ikinci çay gelmiş. Çayı üfleyerek içmiş. Yıllarca anasına sormuş durmuş: ”Anacığım o gün çayı döktüm, bir tokat vurmadın; neden vurmadın?” Bu sorunun yanıtını anası yıllar sonra oğlunun öğretmenlik yaptığı köy okulunda vermiş. Oğlunun sınıfını görmek isteyen Elif Baykurt o gün sınıfa girer, oğlunun ders verişini izler. Beş sınıfı birden okutan Fakir Baykurt anasının ders izlemeye geldiği günü şöyle anlatıyor: “Sınıfta estim, gürledim!”

Ders bitince dışarıya çıkıyorlar, yazar anasına soruyor: “Anacığım, beğendin mi öğretmenliğimi?” Anası: “Eh, işte fena değil!” diyor… “Nasıl fena değil, müfettişler geliyor; iyi veriyor, pekiyi veriyor. Sen de fena değil diyorsun, nasıl olur böyle?”

Anası: “Yıllarca sordun, durdun. Şimdi söylüyorum, aç kulağını dinle! Ben sana çay döktüğün gün kızsaydım, içindeki aslan küserdi. Dövseydim, o aslan ölürdü! Böyle öğretmen falan olamazdın. İşte, sen de benim yaptığımı yap ve sakin ol. Dayak atıp bu çocukların içlerindeki aslanı sakın öldürme!…”