24 Temmuz 2022

" Lozan Barışı, Türk tarihinde bir dönüm noktasıdır." M.Kemal Atatürk

 

Atatürk, 1927 yılındaki ünlü Söylev’inde bu antlaşma için: “Lozan Barış Antlaşması’nın içerdiği esasları, diğer barış teklifleriyle karşılaştırmaya yer olmadığı fikrindeyim. Bu antlaşma, Türk ulusu aleyhine, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması’yla tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasî zafer eseridir.” diyordu.


Lozan Antlaşması'nın 99.Yılı Kutlu Olsun.

 

17 Temmuz 2022

Diplomasi - Henry Kissinger


YENİ DÜNYA DÜZENİ

 O anki bir doğa kanunuymuş gibi, her yüzyılda tüm uluslararası sistemi kendi değerlerine göre yeniden biçimlendirecek kuvvet, irade ve entellektüel ve moral güce sahip olan bir ülke ortaya çıkmaktadır. XVII. Yüzyılda Kardinal Richelieu’nün yönetimindeki Fransa, uluslararası ilişkilere, ulus-devlet kavramına dayanan ve nihai amaç olarak ulusal çıkarlardan güç alan modern bir yaklaşım getirmiştir. XVIII. Yüzyılda, Büyük Britanya, sonraki 200 yıl boyunca Avrupa diplomasisine egemen olan güç dengesi kavramını geliştirmiştir. XIX. Yüzyılda, Metternich’in Avusturyası, Avrupa Anlaşması’nı yeniden kurmuş ve Bismarck’ın Almanyası da Avrupa diplomasisini soğukkanlı güç politikası oyununa döndürerek bu anlaşmayı yıkmıştır.

XX. yüzyılda, uluslararası ilişkileri hiç bir ülke Birleşik Devletler kadar kesin, fakat aynı zamanda kararsız bir şekilde etkilememiştir. Hiçbir toplum, onun kadar başka devletlerin içişlerine karışmama ilkesinde veya kendi değerlerinin bütün dünyaca uygulanması düşüncesinde onun kadar ateşli olmamıştır. Hiçbir ülke, kendi diplomasisinin bugünden yarına uygulamasında onun kadar pragmatik veya tarihsel ahlak görüşlerinin izlenmesinde onun kadar ideolojik olmamıştır. Hiçbir devlet, örneği olmayan genişlikteki bir anlaşma ve yükümlülükler altına girerken kendi dışındaki işlerle uğraşmak konusunda onun kadar isteksiz hareket etmemiştir.

Amerika’nın, tarihi boyunca sahip olduğunu düşündüğü kendine özgü özellikler, dış politikaya karşı iki birbirine zıt tavır yarattı: Birincisi, Amerika’nın kendi değerlerine göre en iyi şekilde kendi ülkesinde demokrasiyi kusursuz hale getirip, böylece insanlığın geri kalanı için bir ışıldak olarak hizmet edebileceği görüşüdür. İkincisi ise, Amerika’nın değerlerinin, ülkeye, bunları bütün dünyaya yayma yükümlülüğü getirdiği görüşüdür. Temiz bir geçmişe hasretle, mükemmel bir geleceğe istek arasında bocalayan Amerikan düşüncesinde, her ne kadar II. Dünya Savaşı’ndan beri karşılıklı bağımlılığın gerçekleri ağır basmakta ise de, yalnızlık politikası ile yükümlülüklere girme politikası arasında bir saat rakkası gibi gidip gelmektedir.

 Her iki düşünce ekolü – yani Amerika’nın aydınlatıcı bir ışıldak olması veya kendi değerlerini bütün dünyaya yayma görevi yapması – demokrasi, serbest ticaret ve uluslararası hukuka dayanan bir küresel uluslararası düzeni, normal düzen olarak öngörmektedir. Böyle bir sistem hiç var olmadığından bunun yaratılması gerekmektedir ve bu, diğer uluslara aptalca değilse bile, daima ütopik olarak görünmüştür. Ancak yabancıların şüpheciliği, Woodrow Wilson, Franklin Roosevelt yahut Ronald Reagan’ın veya XX. Yüzyılda her hangi bir Amerika başkanının idealizmini hiçbir zaman söndürememiştir. Bu şüpheciliğin bir etkisi olduysa, bu ancak Amerika’nın, tarihinin üstesinden gelinebileceği ve dünya gerçekten barış istiyorsa, Amerikan ahlaki reçetelerini uygulamasının şart olduğuna olan inancını güçlendirmek olmuştur.

Her iki düşünce ekolü de Amerikan deneyimi ürünleridir. Her ne kadar başka cumhuriyetler mevcut idiyse de, hiçbirisi, Amerika gibi özgürlük fikrini yüceltmek için bilinçli bir şekilde kurulmamıştır. Hiçbir ülkenin halkı, Amerikan halkı gibi özgürlük ve herkese refah sağlanması adına yeni bir kıtanın liderliğine soyunmamış ve onun vahşi doğasının terbiye etmeye kalkışmamışlardır. Böylece, yalnızlık veya misyonerlik şeklindeki iki görüş, birbirinin zıttı gibi görünüyorsa da, temelde yatan ortak bir inanışı yansıtmaktadır: Birleşik Devletler, dünyadaki en iyi yönetim sistemine sahiptir ve insanlığın geri kalan bölümü, ancak geleneksel diplomasiyi terkedip, onun uluslararası hukuk ve demokrasiye olan saygısını kabul ederse, barış ve refaha kavuşabilir.

Amerika’nın uluslararası politika deneyimi, inancın deneyime karşı bir zaferi olmuştur. Amerika 1917’de dünya politikası arenasına adım attığından beri güç bakımından o kadar ağırlığını hissettirmiş ve ideallerinin doğruluğuna o kadar inanmıştır ki, Milletler Cemiyeti ve Briand-Kellogg Paktı’ndan, Birleşmiş Milletler Antlaşması ve Helsinki Nihai Senedi’ne kadar bu yüzyılın başlıca uluslararası anlaşmaları, Amerikan değerlerinin hayata geçirilmesi niteliğindedir. Sovyet komünizminin çöküşü ise, Amerikan ideallerinin entelletüel haklılığını doğrulamış ve Amerika’yı tarihi boyunca yüzyüze gelmekten kaçındığı türde bir dünya ile karşı karşıya getirmiştir. Ortaya çıkan uluslararası düzende, milliyetçilik yeni hayat bulmuştur. Uluslar, yüksek ilkeler yerine, daha sık olarak kendi çıkarlarının takipçisi olmuşlar ve işbirliği yapmak yerine daha çok rekabet yolunu seçmişlerdir. Bu eski davranış biçiminin değiştiğini veya ilerideki onyıllarda değişebileceğini gösteren çok az belirti vardır.

Ortaya çıkan dünya düzeninde yeni olan şey, Birleşik Devletler’in, ilk kez olarak, ne dünyadan elini eteğini çekebilmekte, ne de ona hükmedebilmekte olmasıdır. Amerika, tarih boyunca üstlendiği rolü nasıl algıladığını değiştiremez; bunu istememelidir de. Amerika uluslararası arenaya girdiği zaman yeniydi, kuvvetliydi ve uluslararası ilişkilere bakış biçimini dünyaya kabul ettirme gücü vardı. 1945’te II. Dünya Savaşı son bulduğunda, Amerika o kadar güçlüydü ki (bütün dünya ekonomik üretimin %35’i Amerika’ya aitti) dünyaya, kendi tercihlerine göre şekil vermesi kaçınılmaz görünüyordu.

 1961’de John F. Kennedy, Amerika’nın, özgürlüğünün başarısı için “her bedeli ödeyecek, her yükü çekecek kadar” kuvvetli olduğunu söyledi. Otuz yıl sonra, Birleşik Devletler bütün isteklerinin hemen gerçekleştirilmesi için ısrarlı olacak bir konumda değildir. Diğer ülkeler büyüyerek Büyük Devlet statüsüne kavuştular. Artık Birleşik Devletler, amaçlarının her biri Amerikan değerleri ve jeopolitik gerekliliklerin birer karışımı olan aşamalarla gerçekleştirmenin zorluklarıyla karşı karşıyadır. Yeni gerekliliklerden birisi, birbirine denk güçte birçok devletten oluşan bir dünyanın düzenini, bir denge kavramı üzerine oturtmak zorunda olmasıdır ki, Amerika, hiçbir zaman bu fikri rahatlıkla içine sindirememiştir.

Dış politikaya ilişkin Amerikan düşünce biçimi ile Avrupa diplomatik gelenekleri, 1919 Paris Barış Konferansı’nda karşı karşıya gelince, tarihi deneyimdeki farklılıklar, dramatik bir şekilde ortaya çıkmıştır. Avrupalı liderler, var olan sistemi bilinen yöntemlerle tekrar kurmak isterken, Amerikan barış kurucuları, Büyük Savaş’ın başa çıkılması zor jeopolitik uyuşmazlıkların değil, Avrupa’nın kusurlu uygulamalarının sonucu olduğuna inanmaktadırlar. Meşhur Ondört Nokta’sında Woodrow Wilson, bundan böyle uluslararası sistemin güç dengesine değil, etnik self-determinasyon prensibine, devletlerin güvenliklerinin askeri anlaşmalarla değil, ortak güvenlik sistemine ve diplomasilerinin de uzmanlar tarafından gizlice yürütülmeyip, “açıkça varılan antlaşma” esaslarına dayandırılmasını Avrupalılardan istemiştir. Açıkça görülüyor ki Wilson, Paris’e, savaşı sona erdirme şartlarını tartışmak veya var olan uluslararası düzeni yeniden kurmak için değil, hemen hemen üçyüzyıldan beri uygulanan bu uluslararası ilişkiler sistemini değiştirmek için gelmişti.

Amerikalılar, dış politika hakkında düşünmeye başladıklarından beri, Avrupa’nın çektiği sancıları, hep güç sistemi dengesi sistemine bağlamışlardır. Avrupa’nın da, Amerikan politikası ile ilk kez ilgilenmek zorunda kaldığı zamandan beri, Avrupalı liderler, Amerika’nın kendine tanıdığı küresel reform misyonuna kuşku ile bakmışlardır. Her iki taraf da, sanki diğer taraf diplomatik davranış biçimini serbestçe seçmiş ve daha akıllıca veya saldırgan, sanki daha kabul edilebilir başka bir davranış biçimi seçebilirmiş gibi davranmıştır.

 Gerçekte, dış politikaya Amerika’nın ve Avrupa’nın yaklaşımları, kendi koşul ve çevrelerinin ürünüdür. Amerikalılar, yağmacı güçlerden iki geniş okyanusla korunmuş ve zayıf ülkelerle komşu olan hemen hemen boş bir kıtaya yerleşmişlerdir. Amerika, denge kurulmasını gerektiren herhangi bir güçle karşılaşmadığından, liderleri de, Avrupa koşullarını tekrarlamak gibi garip bir fikre saplansalar bile, arkasını Avrupa’ya dönmüş bir halk topluluğu arasında denge sorunlarıyla ilgilenemezlerdi.

Avrupa ülkelerine acı çektiren güvenlik konusundaki çıkmazlar, Amerika’da yüz elli yıl boyunca hemen hemen hiç hissedilmemiştir. Hissedildiği zaman ise, Amerika Avrupa ülkeleri tarafından çıkarılan dünya savaşlarına iki kez girmiştir. Amerika’nın her savaşa girişinde, güç dengesi, daha evvel işlemez hale gelmiş ve şu paradoksu yaratmıştır: Bir çok Amerikalının beğenmediği güç dengesi, kuruluş maksadına uygun çalıştığı sürece, Amerika’nın güvenliğini sağlamış ve çalışmayınca da Amerika’yı uluslararası politikaya çekmiştir.

Avrupa ulusları, güç dengesi politikasını, doğuştan var olan kavgacıkları veya Eski Dünya’nın entrika düşkünlüğü nedeniyle ilişkilerini düzenleme aracı olarak seçmiş değildir. Demokrasiye önem verme ve uluslararası hukuk, Amerika’nın kendine özgü güvenlik duygusunun bir sonucu ise, Avrupa diplomasisi de döğülerek şekil verilen demir gibi zorluk altında biçim almıştır.

Avrupa, ilk tercihi olan Orta Çağ’ın dünya imparatorluğu rüyası çökünce ve eski hayallerin külleri içinden aşağı yukarı birbirine denk güçte devletler ortaya çıkınca, ister istemez güç dengesi politikasını kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu şekilde kurulan bir grup devlet, birbiriyle uğraşmak zorunda kalınca yalnızca iki olasılık ortaya çıktı: Ya bu devletlerden birisi, çok güçlenerek diğerlerini egemenliği altına alacak ve bir imparatorluk yaratacaktır veya hiç bir devlet bu amacı gerçekleştiecek kadar güçlenmeyecektir. İkinci olasılıkta, uluslararası topluluğun en saldırgan üyesinin istekleri diğer devletlerin bir araya gelmesiyle, başka bir deyişle, güç dengesi yoluyla kontrol altında tutulmuştur.

Güç dengesi sistemi, krizleri, hatta savaşları önlemek iddiasında değildir. Düzgün işlediği zaman, hem bir devletin hem de diğerlerini egemenliği altına alma arzusunu, hem de anlaşmazlıkları sınırlamak amacındadır. Bu sistemin amacı, barıştan çok istikrarın va aşırılıklardan kaçınmanın sağlanmasıdır. Bir güç dengesi düzenlemesi, tanımı gereği uluslararası sistemin her üyesini tatmin etmez. Fakat hoşnut olmayan tarafın hoşnutsuzluğu, uluslararası düzenin bozmaya kalkışacağı düzeyin altında kaldığı sürece, sistem iyi çalışmış demektir.

Güç dengesi teorisyenleri, bu sistemin, uluslararası ilişkilerin doğal şekli olduğu izlenimini yaratmaktadırlar. Gerçekte, insanlık tarihinde güç sistemleri çok seyrek olarak yer almıştır. Batı yarımküresinde hiç görülmemiştir; çağdaş Çin topraklarında ise, iki bin yıl önceki savaşçı devletler devrinden beri güç sistemi dengesi olmamıştır. İnsanlığın büyük bölümü ve tarihin en uzun devreleri için tipik devlet modeli, imparatorluktur. İmparatorluklar ise, uluslararası sistem içinde hareket etmeye ilgi duymazlar, bizzat kendileri uluslararası sistem olmak çabası içindedirler. İmparatorlukların güç dengesine gereksinimi yoktur. Birleşik Devletler, Asya’da Amerikalarda ve Çin tarihinin çoğu döneminde dış politikalarını böyle yürütmüştür.

Batı’da güç dengesi sistemlerinin uygulandığı örneklere, eski Yunanistan’ın ve Rönesans İtalya’sının şehir devletleri arasındaki sistemde ve 1648 Vestfalya Barış Antlaşması’nın ortaya çıkardığı Avrupa Devlet Sistemi'nde rastlanır. Bu sistemlerin ayırıcı özelliği, birbirine denk güçte devlerin var olması gerçeğini yücelterek, dünya düzeni için yol gösteren bir ilke haline getirmek olmuştur.

Entellektüel olarak da güç dengesi kavramı, Aydınlanma Döneminin belli başlı politik düşüncelerinin inançlarını yansıtmaktadır. Bu düşünürlerin görüşlerine göre, politik dünya dahil, tüm evren, her biri diğerini dengeleyen akılcı prensiplere göre yönetilmektedir. Mantıklı insanlar tarafından görünüşte rastlantısal olarak yapılan eylemler, sonunda ortak iyiliğe dönüşmektedir. Otuz Yıl Savaşları'nı izleyen neredeyse sürekli anlaşmazlıklarla dolu yüzyılın ise, bu görüşü desteklediği pek söylenemez.
 

 Adam Smith, Ulusların Zenginliği (The Wealth of Nations) kitabında, “görünmeyen bir elin” bencil kişisel ekonomik eylemleri damıtarak, bunu genel ekonomik refaha dönüştürdüğünü söylemektedir. Madison, Federalist Yazılar’da, kendi çıkarlarını bencilce savunan bir çok politik “hizbin”, yeterince büyük bir cumhuriyette, sonunda bir çeşit otomatik mekanizma yoluyla bir iç uyum yaratabileceğini savunmuştur. Montesquieu tarafından algılandığı ve Amerikan Anayasası’nda somutlaştığı biçimiyle, kuvvetler ayrılığı ve kontrol ve denge (checks and balances) kavramları da aynı görüşü yansıtmaktadır. Kuvvetler ayrılığından maksat, uyumlu bir yönetime ulaşmak değil, diktatörlüğü önlemektir; hükümetin her kanadı kendi çıkarını temsil ederken aşırılıkları sınırlar ve böylece ortak iyiliğe hizmet eder. Aynı prensipler, uluslararası ilişkilere de uygulanacaktı. Kendi bencil çıkarını savunan her devletin, sanki seçme özgürlüğü sağlanınca görünmeyen bir el herkesin refahını garanti ediyormuş gibi, ilerlemeye katkıda bulunacağı varsayılıyordu.

Bir yüzyıl boyunca, bu beklenti gerçekleşmiş görünmektedir. Fransız Devrimi ve Napoleon Savaşları’nın sebep olduğu karışıklıktan sonra, Avrupa liderleri güç dengesini 1815 Viyana Kongresi ile sağladılar ve uluslararası işbirliğini ahlaki ve hukuki bağlarla daha ılımlı hale getirerek, kaba kuvvete olan güveni de yumuşattılar. Bununla beraber, XIX. Yüzyılın sonuna kadar Avrupa güç dengesi sistemi, yeniden güç politikasının ilkelerine dönerek daha da acımasız bir çevre yarattı. Düşmanını küstahlıkla sindirmek, diplomasinin geçerli metodu haline geldi ve kuvvet gösterileri birbirini izledi. Sonunda 1914’te kimsenin bir adım geri atamayacağı bir kriz doğdu. I. Dünya Savaşı felaketinden sonra, Avrupa hiçbir zaman dünya liderliğini elde edemedi. Birleşik Devletler diplomaside egemen oyuncu olarak sahneye çıktı; fakat Woodrow Wilson, ülkesinin oyunu, Avrupa kurallarına oynamayı reddettiğini açıkça belirtti.

Birleşik Devletler, tarihinde hiçbir zaman bir güç dengesi sistemine katılmadı. İki dünya savaşından önce, Amerika, güç dengesinin diplomatik manevralarından uzak durup, canı istediğinde bunu eleştirmenin keyfini de çıkarırken, güç dengesinden yararlandı. Soğuk Savaş sırasında, Amerika Sovyetler Birliği ile güç dengesi sisteminden büsbütün farklı prensiplerin geçerli olduğu iki kutuplu bir dünyada, çatışmanın ortak iyiliğe hizmet ettiği hiçbir şekilde ileri sürülemez; bir tarafın kazancı, öbür tarafın kaybıdır. Amerika Soğuk Savaş’ta, savaş yapmadan zaferi gerçekleştirmiştir. Öyle bir zafer ki, şimdi Amerika’yı George Bernard Shaw’un söylediği çıkmazla karşı karşıya getirmektedir: “Hayatta iki tradeji vardır: Biri gönlünün istediğine kavuşamamak, diğeri de ona kavuşmaktır.”

 Amerikan liderleri, kendi değerlerini o kadar doğal bir şeymiş gibi kabul etmişlerdir ki, bu değerlerin başkalarına ne kadar devrimci ve herşeyi yerinden oynatacak nitelikte göründüğünü kavrayamamışlardır. Ahlaka uygun hareket etme ilkesinin uluslararası uygulamalarda da tıpkı bireyler arasında olduğu gibi geçerli olduğunu başka hiçbir toplum ileri sürmemiştir ki, bu fikir Richelieu’nün (raison d’état) Ulusal Güvenlik Çıkarının tam karşıtıdır. Amerika’ya göre, savaşı önlemek diplomatik meydan okuma olduğu kadar, hukuki bir sorundur ve Amerika’nın karşı çıktığı bu tür bir değişme olmayıp, değişmenin sağladığı yöntem, özellikle de kuvvet uygulamasıdır. Bir Bismarck veya bir Disraeli, dış politkanın, içerikten çok yönteme ilişkin olduğu fikrini anlayabilselerdi, bunu çok saçma bulurlardı. Dünyada hiçbir ulus, Amerika kadar kendini ahlaki değerlere bağlamış değildir. Dünyada başka hiçbir ülke tanımı gereği mutlak olan değer yargıları ile bunların uygulaması gereken somut durumlar arasındaki boşluğu doldurmak için kendine bu kadar eziyet etmemiştir.

Soğuk Savaş boyunca Amerika’nın dış politikaya yaklaşımı var olan soruna hayret edilecek bir şekilde uygun düşüyordu yalnız bir ülke, Birleşik Devletler, komünist olmayan dünyanın savunmasını organize etmek için politik, ekonomik ve askeri tüm araçlara sahipti. Böyle bir konumdaki bir ulus, görüşlerinde ısrarlı olabilir ve daha az önemli ulusların devlet adamlarıyla ters düşme probleminden de çoğunlukla kaçınabilir: Bu devletlerin sahip oldukları araçlar, onların umutlarına göre daha az ihtiraslı amaçlar izlemelerini ve bu amaçlara bile aşamalar halinde yaklaşmalarını zorunlu kılar. 

Soğuk Şavaş dünyasında geleneksel güç kavramı kökünden yıkıldı. Genellikle tarih, çoğu zaman birbiriyle simetrik olan bir askeri, siyasi ve ekonomik güç sentezi göstermiştir. Soğuk Savaş devrinde gücün farklı elemanları birbirinden oldukça bağımsız bir hale geldi. Eski Sovyetler Birliği, askeri bir süper güç iken, ekonomik bakımdan bir cüceydi. Yine Japonya örneğinde olduğu gibi bir ülke ekonomik bakımdan bir dev iken, askeri bakımdan adı bile geçmeyebilirdi.

Soğuk Savaş sonrası dünyada, gücün çeşitli unsurlarının, daha uyumlu ve daha simetrik bir şekilde büyümeleri almaları olasıdır. Birleşik Devletler’in göreceli askeri gücü zamanla azalacaktır. Belirgin bir düşmanın olmaması, kaynakların savunmadan diğer öncelikli alanlara doğru yönelmesi için iç baskıları ortaya çıkaracaktır ki, bu süreç hala başlamış durumdadır. Tek bir tehdit olmadığı zaman, her ülke kendisine yönelen tehlikeleri, kendi ulusal perspektifi içinde kavrayacak, Amerikan koruması altında yaşayan ülkeler, kendi güvenlikleri için daha büyük sorumluluk yüklenme zorunluluğunu hissedeceklerdir. Böylece yeni uluslararası sistemi bunun gerçekleşmesi birkaç on yıl alabilirse de askeri alanda bile bir dengeye doğru işleyecektir. Bu eğilimler, Amerikan egemenliğinin gittikçe azaldığı ekonomi alanında daha da belirgin olacak ve Birleşik Devletler’e meydan okuma daha güvenli sayılacaktır.

XXI. yüzyılın uluslararası sistemi, görünüşte bir karşıtlıklar sistemi olacaktır: Bir tarafta bölünmeler, diğer tarafta ise giderek artan küreselleşme. Devletler arasındaki ilişkiler düzeyinde ise, yeni düzen, Soğuk Savaş’ın katı kalıplarından çok XVIII. Ve XIX. Yüzyıl Avrupa devlet sistemine benzeyecektir. Yeni düzen, en az altı büyük güçten – Birleşik Devletler, Avrupa, Çin, Japonya, Rusya ve olasılıkla Hindistan – ve küçük ve orta büyüklükteki birçok devletten oluşacaktır. Aynı zamanda uluslararası ilişkiler ilk kez gerçekten küreselleşmiş olmaktadır. Günümüzde haberleşme anında yapılmakta, dünya ekonomisi bütün kıtalarda eşzamanlı olarak işlemektedir. Nükleer yayılma, çevre, nüfus artışı ve ekonomik karşılıklı bağımlılık gibi ancak tüm dünya bazında çözümlenebilecek yeni bir sorunlar dizisi su yüzüne çıkmıştır.

Amerika için, önemli ülkeler arasındaki çok farklı tarihi deneyimleri ve farklı değerleri uzlaştırmak yeni bir deneyim ve aynı zamanda geçen yüzyılın yalnızlık politikalarından ve Soğuk Savaş’ın de facto hegemonyasından temel bir ayrılış olacaktır ki, bu kitabın aydınlatmaya çalıştığı konuda da bu ayrılıştır. Aynı ölçüde diğer belli başlı oyuncular da, yeni ortaya çıkan dünya düzenine uyum sağlama güçlükleriyle karşı karşıyadırlar. 

 Modern dünyanın çok devletli bir sistemi işleten tek parçası olan Avrupa, ulus – devlet, egemenlik ve güç dengesi kavramlarını yaratmıştır. Bu kavramlar üç yüzyılın büyük bölümünde uluslararası uygulamalara egemen olmuştur. Ancak artık Avrupa’nın eski raison d’etat uygulayıcılarından hiçbirisi ortaya çıkan yeni uluslararası düzende önemli rol alacak kadar güçlü değildirler. Bu göreceli zayıflıklarını dengelemek için birleşmiş tek bir Avrupa yaratmaya çalışmaktadırlar ki, bu çaba enerjilerinin büyük bölümünü tüketmektedir. Başarılı olsalar bile küresel sahnede birleşmiş tek Avrupa’nın küresel sahnede işlemesi için hazır, otomatik olarak uygulanabilecek bir kılavuz yoktur; çünkü daha önce böyle bir siyasi oluşum hiçbir zaman var olmamıştır.

Bütün tarihi bayunca Rusya özel bir durum oluşturdu. Rusya, Fransa ile Büyük Britanya, durumlarını sağlamlaştırdıktan çok sonra, Avrupa sahnesine girmiş ve Avrupa diplamasisinin geleneksel prensiplerinden hiçbirisi onun için geçerli olmamıştır. Üç farklı kültür alanına komşu olan Rusya – Avrupa, Asya ve İslam dünyası - , bu üç grup insandan oluşan nüfusu ile hiçbir zaman Avrupa’nın anladığı anlamda bir ulus – devlet olamamıştır. Yöneticileri tarafından komşu ülkelerin toprakları, kendi topraklarına katılan ve bu suretle devamlı sınırları değişen Rusya, herhangi bir Avrupa ülkesi ile kıyaslanamaz büyüklükte dev bir imparatorluk olmuştu. Üstelik, heryeri fetihle topraklarına yeni, huzursuz ve Rus olmayan asi etnik gruplar katılmış ve devletin karakteri dedeğişmiştir. Rusya’nın kendisini, dış güvenliğine yönelebilecek olası bir tehditle ilgisi olmayan bir büyüklükte dev ordular beslemek zorunda hissetmesinin nedenlerinden birisi de budur.

Saplantılı güvensizlik duygusu ile coşku ve Avrupa istekleri ile Asya’nın çekici yönleri arasında bocalayan Rusya, Avrupa dengesinde her zaman bir rol almıştır; fakat duygusal olarak hiç bir zaman onun bir parçası olmamıştır. Fetih ve güvenlik gereksinimleri, Rus liderlerin kafasında birleşmiştir. Viyana Kongresi’nden buyana Rusya İmparatorluğu, silahlı kuvvetlerini, diğer önemli devletlerden daha sık bir şekilde yabancı topraklarda tutmuştur. Analizciler çoğu zaman Rus yayılmacılığını güvensizlik duygusuna yormaktadır. Fakat Rus yazarlar Rusya’nın dış dünyaya doğru baskısını bir nevi misyonerlik hizmeti olarak görmüşlerdir. İlerleyen Rusya , nadir olarak bir sınır duygusuna sahip olmuş ve hareketi önlenince de kızgınlık göstermiştir. Tarihi boyunca Rusya her zaman fırsat kollayan bir devlet konumunda olmuştur. Komünizm sonrası Rusya, kendisini tarihte benzeri olmayan sınırlar içinde bulmuştur. Avrupa gibi Rusya da, enerjisinin çoğunu kimliğini yeniden tanımlamaya harcayacaktır. Acaba tarihi ritmine dönme ve kaybettiği imparatorluğunu yeniden kurma arayışı içinde olacak mı? Ağırlık merkezini doğuya kaydıracak ve Asya diplomasisinde daha aktif bir rol alacak mı? Hudutları çevresindeki ve özellikle de çalkantılı Ortadoğu’daki karışıklıklara karşı hangi prensip ve metodlarla tavır alacak? Rusya dünya düzeni için her zaman gerekli olacaktır ve bu sorulara verilecek cevaplarla bağlantılı olarak ortaya çıkacak kaçınılmaz karmaşada, dünya düzenine karşı potansiyel bir tehdit de oluşturacaktır. 

 Çin de, kendisi için yeni olan bir dünya düzeni ile yüzyüzedir. İkibin yıl boyunda Çin İmparatorluğu, kendi dünyasına tek bir imparatorluk egemenliği altında birleştirmiştir. Bu egemenlik zaman zaman aksamıştır da. Çin’de savaşlar, Avrupa’da olduğu kadar sık olmuştur. Fakat bu savaşlari imparatorluk üzerinde iddia sahibi kimseler arasında olduğu için uluslararası savaştan çok, iç savaş niteliğinde olmuş ve er veya geç yeni bir merkezi gücün ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır.

Çin, XIX. Yüzyıldan önce hiçbir zaman kendisine kafa tutacak güçte bir komşuya sahip olmamıştır ve böyle bir devletin ortaya çıkabileceğini de düşünmemiştir. Dışarıdan gelen işgalciler Çinli hanedanları devirmişlerdir; ancak Çin kültürü içinde öyle bir şekilde kaybolmuşlardır ki, sonunda Orta Krallık geleneklerini devam ettirmişlerdir. Çin’de devletlerin eşit bağımsızlığı fikri hiçbir zaman var olmamıştır; yabancılar barbar kabul edilir ve yalnızca ikinci sınıf bir ilişkiye tabi tutulurdu. – XVIII. Yüzyılda İngiliz Sefiri Beijing de böyle kabul edilmiştir. – Çin, dışarıya elçi göndermeyi küçümseyerek bakmıştır; fakat uzaktaki barbarları yakındaki barbarların hakkından gelmek için kulllanmada bir sakınca görmemiştir. Ancak bu uygulama olağanüstü durumlar için geçerli olan bir stratejiydi; Avrupa güç dengesi gibi işleyen günlük bir sistem değildi ve Avrupa’nın ayırıcı özelliği olan devamlı diplamatik temsilcilikler kurulması sonucunu da doğurmadı. Çin XIX. Yüzyılda Avrupa sömürgeciliğinin aşağılanan bir subjesi olduktan sonra, tarihinde görülmemiş bir şekilde son yıllarda yeniden II. Dünya Savaşı’ından bu yana çok kutuplu dünya sisteminde ortaya çıkmıştır.

Japonya da kendisini dış dünyayla olan bütün ilişkilerden uzak tutmuştur. Japonya, 1854’te Kaptan Matthew Perry tarafından açılana kadar, geçen beşyüzyıl boyunca, ne barbarları birbirine karşı dengelemeye, ne de onlar için Çinlilerin yaptığı gibi ikinci sınıf ilişkiler yaratmaya tenezzül etmişti. Dış dünyadan soyutlanmış olan Japonya, kendine özgü gelenek ve göreneklerinden gurur duymuş, askeri geleneğini iç savaşlarla tatmin etmiş, iç yapısını ise, kültürünün dış tesirlerden hiçbir şekilde etkilenmeyeceği, kendi kültürünün üstün olduğu ve diğer kültürleri özümlemek yerine, onları bir gün yeneceği inancına dayandırmıştır.

Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği, kendisi için sürekli bir güvenlik tehdidi oluştururken, Japonya dış politikasını binlerce mil ötedeki Amerika’yla birlikte tanımlayabilmiştir. Sorunlarının bolluğuyla yeni dünya düzeni, geçmişiyle bu derece gurur duyan bu ülkeyi, tek bir müttefike dayanma politikasını yeniden gözden geçirmeye mecbur edecektir. Japonya, Asya güç dengesine karşı Amerika’dan daha hassas olmak zorundadır. Çünkü farklı bir yarımkürede üç değişik yöne bakmaktadır – Atlantik’e, Pasifik’e ve Güney Amerika’ya -. Japonya için, Çin, Kore ve Güneydoğu Asya, Birleşik Devletler’den daha farklı bir önem kazanacak ve Japonya, daha bağımsız ve daha kendine has bir dış politika başlatacaktır. 

 Güney Asya’da da büyük bir güç olarak ortaya çıkan Hindistan’a gelince, bu ülkenin dış politikası pek çok yönüyle Avrupa sömürgeciliğinin en iyi günlerinin son izlerini taşımakta ve eski kültürün gelenekleriyle yoğrulmuş bulunmaktadır. İngilizlerin gelişinden önce, bu ülke, bin yıldır tek bir politik birlik olarak yönetilmemiş durumdadır. İngilizlerin sömürgeleştirmesi küçük askeri kuvvetlerle gerçekleştirilmiştir. Çünkü, herşeyden önce yerel halk, bu kuvvetleri, bir grup işgalcinin yerini, yeni bir grup işgalcinin alması olarak görmüştür. Ancak tek bir yönetim kurulduktan sonra, Hindistan’a kendisinin getirdiği halk hükümeti ve kültürel milliyetçilik değerleri, İngiliz İmparatorluğu’nun altını oymuştur. Bununla beraber, bir ulus-devlet olarak Hindistan dünya sahnesine yeni çıkan bir devlettir. Büyük nüfusunu doyurma savaşıyla uğraşan Hindistan, Soğuk Savaş esnasında bağlantısızlık hareketiyle kendini oyalamıştır. Fakat artık uluslararası politika sahnesinde büyüklüğüyle uyumlu bir rol alması gerekmektedir.

Sonuçta, yeni dünya düzenini kurmaları gereken en önemli ülkelerin hiçbirisinin ortaya çıkmakta olan çok devletli sistem konusunda deneyimi yoktur. Daha evvel hiç bu kadar çok sayıda farklı algılama biçimini biraraya getirmesi gereken veya bu kadar küresel çapta bir yeni dünya düzeni kurulmamıştır. Bunun gibi, daha önceki düzenlerden hiçbirisi küresel demoktatik düşüncelerle ve çağımızın hızla gelişen teknolojisi ile tarihten gelen güç dengesi sistemlerinin özelliklerini bir araya getirmek zorunda olmamıştır.

Geçmişe bakacak olursak, bütün uluslararası sistemlerin kaçınılmaz bir simetrileri olduğunu görürüz. Bu sistemler birkez kurulunca başka tercihler yapılmış olsaydı, tarihin nasıl bir gelişme göstereceğini veya diğer tercihlerin yapılmasının olası olup olmadığını saptamak çok zordur. Bir uluslararası düzen ilk oluştuğu zaman birçok tercih yolu henüz açıktır. Fakat yapılan her tercih,geri kalan seçenekler evrenini daraltır. Karmaşıklık, esnekliği azalttığı için bu ilk tercihler hayati önem taşır. Uluslararası düzenin Viyana Kongresi’nden sonra ortaya çıkan düzen gibi kararlı mı, yoksa Vestfalya Barış Antlaşması ve Versay Antlaşmaları’ndan sonra ortaya çıkan düzenler gibi son derece değişken mi olacağı sorunu, kurucu toplumların adil kabul ettikleri şartlarla kendilerini güvende hissetmelerini sağlayan şartları birbiriyle uzlaştırabilme derecelerine bağlıdır.

Oluşan sistemlerin en istikrarlıları olan Viyana Kongresi sistemi ile II. Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşik Devletler’in enpoze ettiği sistem, aynı algılama biçimlerine sahip olma avantajına sahiptirler. Viyana’daki devlet adamları, o kadar karmaşık ve dev bürokrasi orduları yönetmektedirler ki, enerjilerinin çoğu amaçların belirlenmesi çabası içinde değil, yönetim mekanizmasında tüketilmektedir. Bu devlet adamları, yönetim için gerekli olmayan ve uluslararası bir düzen kurmaya daha da az uygun olan yetenekleri ile yükselmektedirler. Elde bulunan yegane çok devletli sistem modeli ise, Batı toplumları tarafından kurulmuş olandır ve katılanların birçoğu da bu modeli reddedebilir. 

Yine de Vestfalya Barış Antlaşması’ndan günümüze kadar olan ve birçok devlete dayanan dünya düzenlerinin yükselişi ve çöküşü, çağdaş devlet adamlarının karşı karşıya bulunduğu sorunları anlamaya çalışırken örnek alınabilecek tek deneyimdir. Tarih çalışmaları gösteriyor ki, otomatik olarak uygulanabilecek bir el kitabı yoktur. Tarih, karşılaştırma yoluyla birbirlerine benzer durumların olası sonuçları üzerine ışık tutar. Fakat her kuşak hangi durumların karşılaştırılabilir olduğuna da kendisi karar vermelidir.

Entellektüeller uluslararası sistemlerin çalışmasını analiz ederler; devlet adamları ise, bu sistemleri kuran kişilerdir. Bir analistin bakış açısı ile bir devlet adamının bakış açısı arasında büyük farklılık vardır. Analist hangi sorunu inceleyeceğini kendisi seçebilir; devlet adamı ise sorunları önünde bulur. Analist açık bir sonuca varmak için ne kadar zaman gerekiyorsa o kadar zaman kullanabilir; devlet adamı için asıl sorun zamanın darlığıdır. Analist üzerine risk almaz. Vardığı sonuçlar yanlış çıkarsa, başka bir inceleme yazabilir. Devlet adamı ise, tek bir tahmin yapma hakkına sahiptir; yaptığı yanlışlardan geri dönüş yoktur. Analistin elinde bütün bilgiler vardır ve bunlar analistin entellektüel gücüne göre değerlendirilir. Devlet adamı ise, doğruluğu henüz kanıtlanmamış tahminlere göre karar verir; kaçınılmaz değişimi ne derece akıllıca yönlendirdiğine ve her şeyden önce barışı ne kadar iyi koruduğuna göre tarih tarafından değerlendirilir. İşte bu yüzden devlet adamlarının dünya düzeni sorunu ile ne kadar başarılı veya başarısız bir şekilde ilgilendiklerini araştırmak, çağdaş diplomasiyi anlamanın sonu değil, belki de başlangıcıdır.


13 Temmuz 2022

"Saltanat ve İktidar, küfürle payidar olabilir de zulümle payidar olamaz." Maverdi

 


 

Çevre Doğa Seçme Sözler


 Anayasa’nın  56.  maddesine  göre;  “Herkes,  sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.” Bu hükmün yasal yansıması 2872 sayılı Çevre Kanunu’dur.

“Doğa! En küçük bir çaba harcamadan ve mükemmel bir kusursuzlukla en basit maddeden son derece farklı şeyler yaratıyor. Hepsinin üzerine de ince bir tül örtüyor. Yarattığı her bir parçanın kendine has özellikleri, her bir durumun ayrı açıkla-ması var, ama sonuçta hepsi birlikte bir bütünü oluşturuyorlar.” Goethe

“Dünya herkesin ihtiyacına yetecek kadarını sağlar, fakat herkesin hırsını karşılamaya yetecek olanı değil.” Mahatma Gandhi

“Şu anda yarının artık bugün olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. Çok geç kalmış olmak diye bir şey vardır. Sayısız uygarlığın beyazlamış kemikleri üzerinde şu acıklı sözcükler yazılı. Çok geç,  eyleme  geçmezsek  merhameti  olamadan  güce,  ahlaklı olamadan kudrete, kavrayışı olamadan kuvvete sahip olanlar için ayrılmış zaman koridorlarına sürükleneceğimiz kesin.” Martin Luter King

“19. Yüzyıla kadar hiç sona ermeyen zorlu görev, insan soyunun ve  çevresinin  doğal  etkenlere  karşı  korumasıydı,  ama  bu  yüzyıl-da yeni bir ihtiyaç doğmuştur; doğayı insana karşı korumak.” Peter Drucker

“En yakındakine duyulan sevgiden daha yücedir en uzaktakini ve gelecektekini sevmek nesneleri ve hayal edilenleri sevmek, uzaktaki insanı sevmek yakındakine duyulan sevgiden daha yücedir.” Nietzsche

Frida Kahlo Üzerine Bir Kitap

Frida Kahlo, 20. yüz yılın başlarında Alman bir babanın ve Meksika'nın yerlisi, dinine, geleneklerine bağlı bir annenin kızı olarak dünyaya gelir. Babası, Nürnberg Üniversitesi'nde okurken, geçirdiği kaza sonucu öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kalır. Baba Kahlo, babasının yaptığı evliliği hazmedemeyerek, Meksika'ya yeni bir hayat kurmak umuduyla gider. Orada iki evlilik yapar. İkinci evliliğinden olan Frida Kahlo , romantik bir Alman olan babasının gözdesi olur. 

 Daha İlkokul sıralarında Frida ve Christina , babalarının Alman olması nedeniyle, tam bir yerli olmadıklarını, "öteki" olduklarını duyumsarlar. Bu durum özellikle Frida'yı biraz daha asi olmaya iter. O dönemde, Frida ateşli bir hastalığa yakalanır, ailesinin durumu geç kavramasından dolayı çocuk felci geçirir. Bu hastalık, bedeninde, özellikle de, sağ bacağında ağır bir hasar bırakır. Babası bu olaydan sonra Frida'ya daha çok destek verir, onu bir erkek çocuk gibi yetiştirir. Çünkü, Frida'nın iyi bir Lise’ye, oradan da Üniversiteye giderek doktor olmasını hayal eder. 

Daha çok zengin erkek çocuklarının ve az sayıda kızın gittiği, Latince, Fransızca, İlahiyat gibiderslerin okutulduğu , National Preparatory School -Prepa- Meksika 'nın en önemli ikinci Orta Eğitim Kurumu'ydu. Christina'nın böyle bir okula gitmesi istenmeyip desteklenmezken, Frida Kahlo ise bu okula gitmeyi kafasına koyar. Beklenildiği gibi, giriş sınavlarını kazanır. Öğrencilerin hepsi birbirinden akıllıydı ve geleceğin Meksikası'nda önemli roller üstleneceklerdi. İber- Amerikan Kütüphanesi öğrencilerin okuldan sonra uğrak yeriydi.Orada felsefe ve edebiyat okuyorlar, tartışıyorlardı. Frida babasının kütüphanesi sayesinde Alman felsefesi hakkında pek çok şey öğrenmişti. Ancak, Christina böyle konulara ilgi duymuyor, ayrıca yüreklendirilmiyordu da. Bu sıralarda, Frida, Alejandro adlı okul arkadaşınailgi duymaya başlar, ilk başlarda karşılık göremese de sonunda onu ikna etmeyi başarır. 

Frida Kahlo, 1.80 boyunda 140 kilo ağırlığında olan Meksikalı ressam Diego Riviera ile tanışmayı aklına koyar. O sırada, Bolivar Amfitiyatrosu 'nun freskleriyle uğraşan Diego'yla tanışması için bir kız arkadaşı yardım eder ona. Orada çalışan herkesin gitmesini bekler, Diego'nun yalnız kaldığını görünce kapılara yüklenir, iki kız ve kapıyı açmayı başarırlar. Şaşıran Diego, Frida'nın kendisini izlemesine izin verir. Frida saatlerce, kıpırdamadan onu izler. 

FRİDA KAHLO ÜZERİNE BİR KİTAP Sanatçıların yaşamları üzerine birçok yazılar kaleme alınıyor, biyografileri kitaplaştırılıyor. Frida Kahlo'nun yaşamı da dilimize kazandırıldı. Sözünü edeceğim kitap, kurmaca biyografi türünde ve Barbara Mujica'nın, " Frida " adlı romanı. Zeynep Akkuş çevirisiyle Oğlak Yayınları tarafından 2001 yılında yayımlandı. Çok çocuklu ailelerde bazı kardeşler arasında gel - gitli de olsa özel bağlar oluşabilir.Yazar, romanı, Christina'nın ablası Frida Kahlo, Diego Riviera, ailesi ve o dönemin Meksika'sı üzerine anlattıklarını kurmaca biyografi olarak oluşturuyor.Frida Kahlo, 20. yüz yılın başlarında Alman bir babanın ve Meksika'nın yerlisi, dinine, geleneklerine bağlı bir annenin kızı olarak dünyaya gelir. Babası, Nürnberg Üniversitesi'nde okurken, geçirdiği kaza sonucu öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kalır. Baba Kahlo, babasının yaptığı evliliği hazmedemeyerek, Meksika'ya yeni bir hayat kurmak umuduyla gider. Orada iki evlilik yapar. İkinci evliliğinden olan Frida Kahlo , romantik bir Alman olan babasının gözdesi olur. Daha İlkokul sıralarında Frida ve Christina , babalarının Alman olması nedeniyle, tam bir yerli olmadıklarını, "öteki" olduklarını duyumsarlar. Bu durum özellikle Frida'yı biraz daha asi olmaya iter. O dönemde, Frida ateşli bir hastalığa yakalanır, ailesinin durumu geç kavramasından dolayı çocuk felci geçirir. Bu hastalık, bedeninde, özellikle de, sağ bacağında ağır bir hasar bırakır. Babası bu olaydan sonra Frida'ya daha çok destek verir, onu bir erkek çocuk gibi yetiştirir. Çünkü, Frida'nın iyi bir Lise’ye, oradan da Üniversiteye giderek doktor olmasını hayal eder.Daha çok zengin erkek çocuklarının ve az sayıda kızın gittiği, Latince, Fransızca, İlahiyat gibiderslerin okutulduğu , National Preparatory School -Prepa- Meksika 'nın en önemli ikinci Orta Eğitim Kurumu'ydu. Christina'nın böyle bir okula gitmesi istenmeyip desteklenmezken, Frida Kahlo ise bu okula gitmeyi kafasına koyar. Beklenildiği gibi, giriş sınavlarını kazanır. Öğrencilerin hepsi birbirinden akıllıydı ve geleceğin Meksikası'nda önemli roller üstleneceklerdi. İber- Amerikan Kütüphanesi öğrencilerin okuldan sonra uğrak yeriydi.Orada felsefe ve edebiyat okuyorlar, tartışıyorlardı. Frida babasının kütüphanesi sayesinde Alman felsefesi hakkında pek çok şey öğrenmişti. Ancak, Christina böyle konulara ilgi duymuyor, ayrıca yüreklendirilmiyordu da. Bu sıralarda, Frida, Alejandro adlı okul arkadaşınailgi duymaya başlar, ilk başlarda karşılık göremese de sonunda onu ikna etmeyi başarır.Frida Kahlo, 1.80 boyunda 140 kilo ağırlığında olan Meksikalı ressam Diego Riviera ile tanışmayı aklına koyar. O sırada, Bolivar Amfitiyatrosu 'nun freskleriyle uğraşan Diego'yla tanışması için bir kız arkadaşı yardım eder ona. Orada çalışan herkesin gitmesini bekler, Diego'nun yalnız kaldığını görünce kapılara yüklenir, iki kız ve kapıyı açmayı başarırlar. Şaşıran Diego, Frida'nın kendisini izlemesine izin verir. Frida saatlerce, kıpırdamadan onu izler.Romanın devam eden bölümlerinden biri de Diego'nun yaşamı üzerine de bilgiler içeriyor. Babası oğlunun general olmasını istediğinden onu askeri okula yazdırır, bunu duyan Diego çılgına döner ve San Carlos Güzel Sanatlar Fakültesi 'ne gitmek için babasını ikna eder. Her zaman olayların ortasında olan Diego, Devrim öncesi öğrenci olayları sırasında okuldan uzaklaştırılır. Bunun üzerine fırçalarını toplar, akademi kurallarını geride bırakıp, dört sene boyunca Meksika taşrasında dolaşır, gördüğü her şeyin resmini yapar. Ünü Meksika'da yayılmasına rağmen, Diego, Avrupa'ya gitme tutkusuyla yanıp tutuşur, ancak oraya gidecek parası yoktur. Kendisinin ve babasının çabasıyla, İspanya 'ya gitmek üzere bir burs alır. İspanya'da resimden çok siyasetle ilgili birçok şey öğrenir. Hollanda, Belçika ve İngiltere 'ye gider ve orada büyük ustaların eserleri üzerinde çalışır. Sonunda kendini bulacağı yere, Paris 'e gider ve burada Picasso 'yla arkadaş olur. 

Diego’nun, Paris’te, kendi biçemi belirmeye başlar. O sıralarda, Kübizm, Plastik Sanatlarda ağırlığını hissettiriyordu. Diego, Picosso, Juan Gris ve Modigliani , Paris’te tutunmaya çalışan sanatçılardı ve içlerinden biri resim sattığında- ki bu çok olmuyordu.- diğerleri de bir araya gelip karınlarını doyuruyorlardı. Diego, 1921’de Meksika’ya döner ve Meksikalılara kendi tarihsel değerlerini öğretecek, duvar resimleri projesine katılmak üzere Vasconceles tarafından davet edilir. Frida ise ailesinin bozulan ekonomik durumuna katkıda bulunmak için çeşitli işlere girip çıkar. Sekreter olabilmek, özel şirketlerde iş bulabilmek umuduyla steno ve daktilo öğrenir. Ne var ki o yıllarda Mexico City ’de sekreterlik daha çok erkeklerin yaptığı bir iştir. 

Sonunda bir kütüphanede memur olarak çalışırsa da bu uzun sürmez. Baba Kahlo, arkadaşı Fernando Fernandez ’in matbaasında çırak olarak çalışmasını sağlar. Stüdyoda birçok Empresyonist ( izlenimci ) ressamın tıpkı basımlarıyla karşılaşır ve bazı kopyalar yapması için Fernandez tarafından yüreklendirilir. 17Eylül 1925 Christina için önemli bir gün olacaktır. Onunla evlenmek isteyen Pinedo isimli genç, babasıyla görüşmeye gelecektir. Ancak, o gün, Frida’nın başına gelenler, Christina’nın geleceğini etkileyecektir. O gün, Alex’le şehirde geziye çıkan Frida, eve dönüş için bindiği troleybüsden iner. Çünkü Alex’in kendisine hediye ettiği şemsiyeyi aldığı yerde unuttuğunu fark eder. Şemsiyeyi alıp geri döndüğünde, troleybüs yerine, daha yeni kullanılmaya başlanan renkli otobüse binerler Alex’le. Çok geçmeden, otobüs şoförünün troleybüsten önce geçme ısrarı nedeniyle troleybüs otobüsü ikiye böler ve korkunç kaza meydana gelir. Alex fazla yara almazken, Frida ağır yaralanır, hastaneye kaldırılır. Frida için ikinci bir darbe olacaktır bu kaza. Hayatta kalmasınınmucize olacağını söyler doktorlar. Yine de Frida beklenildiğinden daha kısa sürede ayağa kalkar. İlk yaptığı iş, Alex’i görmeye gitmek olur. Ancak bir kız arkadaşı, ona, Alex’in peşini bırakmasını söyler. 

Frida fiziksel ağrıları nedeniyle günlerinin bir bölümünü yatakta bir bölümünü ise evde dolaşarak geçirmek zorundadır. Resim yapmaya karar verir. Babasından yıllardır bir köşede duran boyalarını ister. Baba Kahlo önce hayır derse de kızını kıramaz, sonunda resim malzemeleri vermeye razı olur. Uzun süre ayakta kalamadığından, annesi, yatakta resim yapabilmesi için bir şövalye ve ayna astırır yatağına. Frida, başlangıçta, yaptığı resimlerden hoşnut kalmaz, hatta bir gün yaptığı resimlerden birini, yatağını, üstünü başını kırmızıya boyar, sinirden çıldırmış gibidir. Onun bu zor günlerinde hep yanında olan Christina ise evlilik hazırlıkları yapmak istemekte, ancak ailenin geçtiği bu zorlu dönemeçte gerekli ortamı yakalaması mümkün değildir. 

Frida, yaptığı resimlerini bir bilene gösterme ihtiyacı duyar. Resme devam etmeli mi yoksa bırakmalı mıdır bu uğraşı? Christina, resmini Diego’ya göstermesini önerir ona. Frida ise Diego’nun kendisini hatırlayıp hatırlamayacağından emin değildir. Christina’nın da yardımıyla resimlerini Diego’ya göstermek üzere birlikte yola çıkarlar. 

O sıralarda Eğitim Bakanlığı binasının Fresklerini yapan Diego’nu n yanına giderler. Christina’ya dışarıda beklemesini söyler. Çünkü resimlerini tek başına göstermek ister. Diego,Frida’nın resimlerine bakmaya ikna olur. Frida’ya “ yetenekli “ olduğunu, resimleri içinden ençok kendi portresini beğendiğini söyler. Frida bir adım daha atarak, evlerine gelmesini, diğer resimlerine bakmasını ister Diego’dan. Çok meşgul olduğunu bilse de adresini verir ona ve bir Pazar günü beklediğini söyler. Diego, çok bekletmeden Frida’yı ziyaret eder hem ailesiyle tanışır hem de resimlerini görür. Frida, Diego’dan düşüncesini çok açık olarak iletmesini ister.Bunun üzerine Diego, onu resme devam etmesi konusunda cesaretlendirir. Frida, bu sıralarda yirmi bir yaşında Diego ise kırk yaşındadır. Frida’nın annesi, bu tombul, komünist ve ateisttenhiç hoşlanmasa da Diego, her Pazar Frida’yı ziyaret etmeye başlar. 

Bu arada Christina evlenmiş ilk çocuğunu da doğurmuştur. Frida ise 21 Ağustos 1929’da evlenir Diego’yla. Dini tören yapılmadığından annesi ve kız kardeşleri bu mutlu günekatılmazlar. Sadece baba Kahlo kızını yalnız bırakmaz evlilik töreninde. Frida’nın sanatsal kariyeri bundan sonra ivme kazanacaktır. Diego’nun sadakatsiz oluşu, özelliklede kız kardeşi Christina’yla olan ilişkisi Frida’yı çok kıracaktır. Yine de zaman zaman Frida, Diego’nıun bu davranışlarını sanatçı kişiliğine bağlayıp affetmeye çalışır, ancak sırası geldiğinde intikamını da alır. Bütün çatışmalara karşın Diego, Frida’yı sanatında destekleyecekti sonuna kadar. 

 “Frida” romanını özetlemeye çalışmamın elbette bir nedeni var. Bir kadın sanatçının hayatına ışık tutmayı, aynı zamanda, hiçbir sanatçının tek başına var olamayacağını, yaşamını etrafındaki insanların etkilediğini, Frida Kahlo’yu anlatan bu yapıtla örneklemeyi ve bu tür kitaplara ilgi çekmeye amaçladım. İmren Çalışkan Tüzün