16 Haziran 2019

Mina Urgan


İnsanlar şaşırtıcı, hem de çok şaşırtıcıdırlar. Yakından tanıdığınız, bencil ve aptal sandığınız bir kişi günün birinde, öyle güzel bir şey yapar, öyle duyarlı, öyle derin bir söz söyler ki, afallayıp kalırsınız. Bunun tam tersi de olur ne yazık ki.

Ben insanları sadece sevmekle yetinmem. Tanıdıklarıma da, tanımadıklarıma da sonsuz bir merakla bakarım. Tanıdıklarımı daha çok, daha iyi anlamaya çalışır, uzun uzun incelerim. Tanımadıklarıma -örneğin vapurda karşımda oturan kişi fazla sevimsiz değilse- ona bakar bakar, hakkında çeşili öyküler uydurur, senaryolar kurgularım. İflah olmaz faşistleri, kendi inandıklarına inanmayanları kesmeye hazır köktendincileri ve doğuştan kötü yüreklileri kesinlikle dışlayarak, insanları severim. Kutsal Kitap’da çok güzel bir sözcük vardır, “loving-kindness.” işte ben insanlara, hem sevgiyle, hem de iyi yürekli olarak yaklaşmak isterim. Eğer biri faşist, köktendinci ya da kötü yürekli değilse; ama ben onu gene de sevemiyorsam, kusuru o insanda değil, kendimde bulurum ve ne yapıp yapıp, onu sevmenin yolunu bulurum sonunda.

Kaldı ki, insanlardan uzakta nefret etmek kolaydır da, onları kendi gözümüzle yakından görünce nefret etmek pek o kadar kolay değildir. Bunu Bodrum yarımadasının Karaincir kumsalında yaşadım. Yanımdaki arkadaşım, “bak, seninki orada” dedi. “Seninki” dediği tiksindiğim bir politikacıydı. Üniversitede meslektaşlarına doğru yolu gösterirken, “nabza göre şerbet vermeyin” gibi sözler söylemiş, sonra sağcı bir partinin milletvekili olmuştu. İkide birde televizyonlara çıkar, soğuk ve alaycı gözlerle, kendi söylediklerine kendi de inanmadığını belli ederek konuşur dururdu. Öfkeyle dönüp adama baktım. Onu canlı olarak ilk kez görüyordum. Yanında ona “baba” diyen küçük bir çocuk vardı. Oysa, kızı doğum yaparken öldüğü için, o çocuğun babası değil, dedesiydi. Sevgi dolu herhangi bir dede gibi, torununu yüzdürüyor, denizden çıkınca onu özenle kuruluyor, kumsalın kır gazinosunda tatli sözler söyleyerek ona yemek yediriyordu. Kinimin yok olduğunu hayretle anladım. Çünkü artık karşımda nefret ettiğim bir kavram değil, yani ahlâk düşkünü çirkin bir politikacı değil, etiyle kanıyla bir insan vardı. Artık çirkin politikacıyı değil; evlât acısı çekmiş babayı, sevecen dedeyi görebiliyordum sadece.

İnsanlar şaşırtıcı, hem de çok şaşırtıcıdırlar. Yakından tanıdığınız, bencil ve aptal sandığınız bir kişi günün birinde, öyle güzel bir şey yapar, öyle duyarlı, öyle derin bir söz söyler ki, afallayıp kalırsınız. Bunun tam tersi de olur ne yazık ki. Duyarlı ve zeki sandıklarınız, aklın alamayacağı kötülükler ya da aptallıklar yapabilirler. Hele tanımadıklarınızın dış görünüşlerine hiç, ama hiç aldanmamak: Bir gün Taksim’de otobüs bekliyordum. Demin söylediğim gibi, insanlar bende hep merak uyandırdıkları için, duraktakilere dikkatle bakıyordum gene. Bir genç kadın fena halde sinirime dokundu. Aşın süslüydü, rüküştü, kötü makiyajlıydı. Bayağılık akıyordu her bir yanından. On beş santimlik topuklarının üstünde zor durabildiğini belli ederek, aptal aptal sırıtıyor; çevresini, özellikle beyleri çapkın gözlerle süzüyordu. Derken, yanımızdaki elektrik direğini onaran orta yaşlı bir işçi direğe dayadığı yüksek merdivenden düştü. Bizler polise haber verilmesi, bir ambulans gelmesi için telâşlanırken, son derece sevimsiz sandığım o genç kadın, süslü giysilerinin kirlenmesine hiç aldırmadan, çamurlu kaldırıma oturdu. İnleyen işçiyi kucağına alıp, acı çeken çocuğunu avutan bir anne gibi, ona mırıl mırıl bir şeyler söyleyip durdu. Ambulans gelinceye kadar, yani bir hayli zaman, kucağından bırakmadı yaralı işçiyi. Ben defasına dikildim, içimden hep özür dileyerek, genç kadınla birlikte bekledim ambulansı.

O genç kadını bir tek kez gördüğüm halde hiç unutamadım. Çok eskiden Alanya’da gene bir tek kez gördüğüm Osman Efendiyi de unutamadım. Bir rakı sofrasmdaydık ve Osman Efendi herkesten çok içiyordu. O masada oturanların biriyle ilgili, şimdi ne olduğunu anımsamadığım ve sevecenliğini açığa vuran, çok ince, çok derin bir söz söyledi. Ben de “ne kadar iyi yüreklisin, Osman Efendi” deyince, “yüreğim temizdir; çünkü onu her akşam rakıyla yıkarım” dedi.

Öğrenciliğimde Üniversitenin kayak ekibiyle Uludağ’a yaya çıkarken, Karabelen’den sonra bize refakat eden Karadenizli Mustafa Çavuşu da ancak birkaç kez gördüğüm halde, hiç unutamam. Okuması yazması kıt bu köylü, doğuştan bir aristokrattı. Her sözünde, her davranışında ortaya çıkardı soyluluğu. 1930’lu yılların bir çavuşu değil, Rönesans’tan kalma bir şövalyeydi. Örneğin Uludağ’dan Bursa’ya inerken, bir çam ormanından geçtiğimiz sırada, bana bir çam dalı koparmasını rica ettim. Uzun boylu olduğu için, kolunu kaldırıp, karşısına gelen ilk ağaçtan bir dal koparacağını sandım. Oysa Mustafa Çavuş başını kaldırıp etrafa bakındı bir süre. Sonra diz çöktü, tüfeğini omuzuna dayadı ve çamların en yükseğinin en tepesindeki o tek dala nişan alıp, tam isabet bir tek kurşunla, bir bıçakla ke-sercesine, ağacın gövdesinden kesti. Önümde eğilip, “buyrun” diyerek, tepedeki o dalı bana uzatınca, birdenbire bir kraliçe hissettim kendimi. Sir Walter Raleigh, Kraliçe Elizabeth’in ayakları kirlenmeden geçebilsin diye, sırtındaki pelerini çıkarıp Çamurlu yere serince, Elizabeth nasıl onurlandınldıysa, ben de öyle onurlandırıldım sanki.

İnsanlar, kişilikleri ya da davranışlarıyla sadece şaşırtıcı olmakla kalmazlar; akıllara sığmaz yücelikleri de vardır onların. Bir genç kadın, uzun süre birlikte olduğu erkekten ayrılır. Sevgilisi başkasına âşık olmuş; ya da kendini âşık sanmıştır. Aradan üç yıl geçer. Kadın ona ihanet eden erkeğe sağlıksız bir saplantısı olmadığından, yeni bir sevgili de bulmuştur kendine. Derken eski sevgili ölümcül bir hastalığa tutulur. Genç kadın o zaman, hastanın kardeşten öte anası olur. Onu evine alır. Kendi işini ihmal ederek, ancak bir annenin duyabileceği hayranlık uyandıran bir sabırla, tam bir özveri ve sevecenlikle, hasta ölünceye kadar, ona iki yıldan fazla bakar.

Çoğu insanlar mutsuzdur. Walt Whitman’dan sonra on dokuzuncu yüzyılın en büyük Amerikalısı Thoreau’nun dediği gibi, “most people lead lives of quiet desperation.” Acılarına sessizce katlanırlar; bedensel sakatlıklarına da yiğitçe dayanırlar. Bir yakın arkadaşım üç dört kez beyin ameliyatı geçirdi, her ameliyattan sonra, beyni eskiden olduğundan bile daha iyi işlemeye başladı sanki. Bir yanı felç oldu, ancak bir bastonla birkaç adım atabilmeye, çoğu zaman bir koltukta oturmaya mahkûmdu artık. Ağzını açıp da bir tek kez “ben neden böyle oldum” diye yakınmadı. Dünyaya küsmedi. Hiçbir şey olmamış gibi, ülkesinin sorunlarını yakından izleyerek, kitap okuyarak, eşinin dostunun dertlerine çare arayarak, çevresine sevgi dağıtarak, yaşamını dirençle sürdürdü. Arkadaşım Server Tanilli, tekerlekli sandalyesinde hiç yakınmadan oturur; sürekli çalışmaya, sürekli üretmeye devam eder. Üstelik umutla ışıldayan gözlerle bakar dünyaya. Bir genç avukat tanırım. Bir kaza sonucu bebekliğinden beri hiç göremiyor. Hukuk Fakültesi’ni birincilikle bitirmiş, yakışıklı bir adam. Evinde tek başına oturur; otobüslerle vapurlarla tek başına işine gidip gelir. Bir gece bir dost evinden dönerken, sözde onu korumak için koluna girdim. Ama ben onu değil, o beni korudu. “Dikkat edin, burada bir çukur var” dedi gülümseyerek. Başımız biraz ağrısa, sızlanıp dururuz. O görmeyen genç ise hep gülümser.

Zaten insanlar gülümseyerek mutsuzluklarını hem gizlemesini, hem de biraz yenmesini öğrenirler. Gülümsemeyi, gülmeyi/ gülmece yeteneğini, “humour” denilen şeyi, yani başkalarının halinden çok kendi haline gülebilmeyi işte bu yüzden önemserim. Bu gülmece yeteneğinden yoksun olanlar, kendilerini hafiften alaya alamayanlar, tam insan değildirler benim gözümde.


Honore de Balzac "Hayatta en büyük hediye sağlıktır.En güzel tavır kanaat,En iyi ilişki ise sadakattir."

Yaşlanarak değil yaşayarak tecrübe kazanılır; zaman insanları değil, armutları olgunlaştırır...Peyami Safa 
 
Eski başka, eskimiş başkadır.Nice eskiler vardır ki, hiç eskimez...Peyami Safa 
 
Dağın öte yüzü güneşe bakıyormuş çocuklar De hadi davranın, Güneşle sohbetimiz var, geç kalmayalım...Yaşar Kemal 
 
Kedilere benzeyebilseydik keşke. Öyle diyesim geliyor sık sık, bu son yıllarda...Bilge Karasu 
 

Nefesler - Attila İlhan

su dinlerim gök anlarım 
alevi tenime sığmaz 
teni canla bütünlerim 
büyür bedenime sığmaz 

demiri tavında dövmeli 
emekten ürünü sağlamalı 
yarını bugünden giymeli 
yarıyolda durmak olmaz
değiştir ki değişesin 
karşıtınla çelişesin 
bileşim yollar uğrağı 
gelişim sınır tanımaz 


Şairler - Fakir Baykurt

Hiçbir çağda bilmediler  
Hala da bilmiyorlar  
Demiri büker betonu deler şairler  
At gibi onurlu, aydınca inat 
Bambaşkadır yürekleri 
Geçerler duvarları şiirleriyle 
Girerler kapalı sınırlardan, varırlar insanlara

Gün ışığı gibidir gerçek şairler 
Kimi durgun, kimi coşkun 
Dün vardı bugün de varlar çok şükür  
Onlar besini bilincimizin, onlar ışığımız
Onlar aydınlatır gözlerimizin önünü, ardını 
Onlar besler yüreklerimizi...(1988) 


15 Haziran 2019

M.Ömer Dedeoğlu "İzmir Suikastı"

Büyük liderler kolay yetişmez. Onları keşfetmek, yetiştirmek ve gözünün bebeği gibi korumak ulusların görevidir. Her zaman ortaya çıkmazlar. Bazen doğumları, asırlar süren ve zorlu geçen bir toplumsal gebelik sonucu olur. Bilinçli bir ulus bu değeri harcamaz ve yüceltir.

15 Haziran 1926 günü Giritli Şevki isimli motorcu, İzmir Valisi Kazım Dirik’in kapısına dayanır. Ulu Önder’e bir suikast girişimi olduğunu ihbar eder. Gazi’ye hitaben bir mektup kaleme alır. Mektubunda Yunan harbinden tanıdığı Sarı Efe Edip’in kendisini bir önceki akşam Çopur Hilmi ve Lazistan mebusu Ziya Hurşit isimli birileriyle tanıştırdığını söyler. Gazi’ye suikast düzenleyeceklerini ve bunun için kendisinden yardım istediklerini anlatır. Bu yardım, suikast sonrası canileri motoru ile Sakız Adası'na kaçırmaktır. Giritli Şevki kimseye güvenemediğini ve bu sebepten doğrudan Gazi’nin kendisine mektubu yazdığını belirtir.


Bu ihbar üzerine tutuklamalar başlar. Suikast timini oluşturan Ziya Hurşit, Laz İsmail ve Gürcü Yusuf o gün yakalanır. Çopur Hilmi de aynı gün ele geçer. Sonradan anlaşılacağı üzere Sarı Efe Edip suikast günü olarak belirlenen ve Gazi’nin yurt gezisi kapsamında İzmir’e geleceği 15 Haziran günü İstanbul’a gitmiş, kendisi de işin içinde olan Şevki sabırsızlanmış ve paniğe kapılmış, Sarı Efe’nin ihbarda bulunacağından şüphelenmiş ve daha önce davranıp suçlamalardan kurtulabilmek için Valiye koşmuştur. Sarı Efe’de aynı gün İstanbul’da yakalanır. 


Ankara İstiklal Mahkemesi, 17 Haziran 1926 günü özel bir trenle İzmir’e giderek olaya el koyar. Mahkeme, Ziya Hurşit’in ilk ifade- sine dayanarak eski İttihatçıların öncülüğünde, gericiler ve bölücülerin aynı çatı altında toplandığı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mebuslarının görüldükleri yerde tutuklanmaları talimatını verir. Bu, fırka ile suikast girişimi arasında bir bağlantı kurulduğunun göstergesidir. Hayata geçirildiği günden itibaren bazı basın organlarının da desteğiyle ölçüsüz bir muhalefet yapan cumhuriyetin bu ilk muhalefet partisi, devrimlerin uygulanmasına, yerleşmesine ve gidişatına zarar vermektedir. Cumhuriyet karşıtı tüm unsurlar bu Fırkayı destekler. Genç Cumhuriyet hassas bir dönemdedir. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurulduğu günden itibaren güttüğü komitacılığa dayalı iktidar ele geçirme hırsı hâlâ devam etmektedir. 


Bu cemiyetin Türk demokrasisinin tesisinde ve ulus benliğinin yeşermesinde katkısı büyüktür. Kurucularının vatanperverliği tartışılmazdır. Fakat maceraperest Panturanizm ve Panislamizm hayalleri, iktidar hırsları, yönetimde kalabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaları (ki bunun içinde suikast, baskın ve bombalamalar da vardır) ülkeye Osmanlı’nın son günlerinde çok zarar vermiş ve çöküşü hızlandırmıştır. 

Tutuklamalar Kazım Kara- bekir ve Ali Fuat Cebesoy gibi Anadolu direnişini Mustafa Kemal ile birlikte ateşleyen ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının başında olan paşalara kadar uzanır. Bu isimler hilafet konusunda Gazi ile ters düşmüşlerdir. Başbakan İsmet İnönü en başta, Kazım Karabekir’in tutuklama kararını kaldırtır. Bunun muhalefeti bütünüyle susturmak için yapılan düzmece bir komplo olduğunu zanneder. Bu müdahalesi üzerine Mahkeme İnönü hakkında da tutuklama kararı çıkarır. Atatürk buna engel olur ve İsmet İnönü’yü, konuyu yerinde incelemesi için İzmir’e çağırır. Duruşma ve sorgulamaları dinleyen İnönü gerçekten bir suikast planı olduğunu anlayınca İstiklal Mahkemesi başkanlığına hitaben 22 Haziran 1926 özür mahiyetinde bir mektup yazar ve konu hallolur. 


Yargılama sonucu suçunu itiraf eden Ziya Hurşit, bu işe para için karışan Laz İsmail ve Gürcü Yusuf’tan oluşan suikast timi başta olmak üzere, perde arkasından hain planı kurgulama suçuyla mebuslardan Şükrü, Arif, Abidin, Halis Turgut, İsmail Canpolat ve Rüştü Paşa ile birlikte toplam 18 kişi idam edilirler. İttihat ve Terakkinin önde gelenlerinden “Küçük Efendi” lakaplı Kara Kemal ve eski Ankara valisi Abdülkadir Bey firaridir ve gıyaben idam cezasına çarptırılırlar. Kara Kemal gazeteci bir arkadaşının evinde saklanırken polis baskını olur ve intihar eder. Abdülkadir Bey yakalanıp idam edilir. Kara Kemal’in hain planda oynadığı rol tam olarak kanıtlanamaz. Abdülkadir’in diğer kişileri ikna etmek için onun adını kullandığı da iddia edilir. Diğer taraftan onun en başından beri işin içinde olduğuna dair deliller de vardır. Kara Kemal hem çok zeki hem de çok iyi bir teşkilatçıdır. Talat, Enver ve Cemal’in ölümleri ardından cemiyetin gizli lideri konumundadır. Komitacılığı meşhurdur. Hep arka planda kalmıştır. Abdül kadir ve Kara Kemal İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni tekrar canlandırmak istemektedirler. 


“İzmir Suikastı: Bir Suikastın Perde Arkası” isimli kitabında Doç. Dr. Cemal Avcı şu tespitte bulunur: 
“İzmir Suikastı ile ilgili büyük tartışmalar yaşanmaktadır. Bu konuda başlıca üç görüş ileri sürülebilir: 
1-Suikasta tüm muhalif ittihatçıların katıldığı yolundaki görüş. 
2-Suikast olayının uydurma olduğunu ve muhalefeti bastırmak amacı güttüğünü savunan görüş. 
3-Suikast olayı bir ittihatçı tertibidir; ancak bu tertibe sadece iktidar hırslarını önleyemeyen komitacı ittihatçılarla Mustafa Kemal’e şahsi kinleri veya suikast işinden maddi çıkarları olanlar katılmıştır şeklindeki görüş.
Burada üçüncü görüş ağır basmakta. Çünkü ortada bir suikast vardır. Suikastçılar silahları ile yakalanıp suçu itiraf etmişlerdir. İşin içinde ittihatçılar vardır. Ama Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın programı dahlinde olduğunu kanıtlayacak yeterli delil de mevcut değildir. 

1926’da Cumhuriyet ve devrimler daha çok yenidir. Bunlar kolay elde edilmemiştir. Bu devrimlerin devamı ve tamamlanmasının Atatürk’ün hayatına bağlı olduğunu unutmamak gerekir. Mahkemelerin aldığı kararları bunun ışığında değerlendirmekte fayda vardır. Eğer Gazi bu dönemde bir suikasta kurban gitseydi ülke karışıklığa sürüklenebilir, dış düşmanlar tekrar müdahale edebilecek zemini bulabilirlerdi. O yüzden planlanan bu hain saldırı sadece Atatürk’e yönelik değil tüm Türk milletine yöneliktir. 

Asırlar sonra çıkardığımız bu en önemli ve en büyük halkçı lidere suikast düzenleyebilecek kadar gözleri dönmüş ve bunu vatan sevgisi uğruna yaptıklarını iddia edebilecek kadar gaflete düşmüş bir zihniyetin olması çok acı. İzmir suikastı önlenmiş, Atatürk ömrü vefa ettiği kadar devrimleri korumuş, tatbiklerinin teminatı olmuş ve Cumhuriyeti sağlam temeller üzerine oturtmuştur. Yeraltına çekilen ve pusuda bekleyen bu menfur zihniyet onun ölümünden sonra dış mihraklarında desteğiyle faaliyetini çoğaltmış ve zemin buldukça büyümüş ve gelişmiştir. 15 Haziran 1926’da İzmir’de amacına ulaşamayan bu zihniyet günümüzde Atatürk’ün manevi mirasına, kurduğu ve Türk halkına armağan ettiği Cumhuriyete, devrimlerine, ailesine ve dehasına suikast girişiminde bulunmaya devam etmektedir. Heykellerini yıkarak veya okul kitaplarından çıkararak ona zarar verebileceğini düşünmektedir. Onun 15 yıl içinde kurduğu cumhuriyet kurumlarını yıkarak veya satıp yiyerek onu kalplerden ve zihinlerden söküp atabileceğini düşünmektedir. 

Bu tutumları kanımca, “kindar” olarak yetiştirmeyi planladıkları nesillerde merak uyandırmakta ve ters tepmektedir. Bu merak sayesinde de Atatürk’ü çok iyi okuyup, anlayacak bir nesil yetişmektedir. Merak bilimsel düşüncenin başlangıcı, bilim de Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yoludur. Bazı şeylerin önüne geçmek mümkün değildir. 

Gazi suikast planı ortaya çıktıktan sonra Anadolu Ajansına verdiği demeci şu sözlerle noktalar: “Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır; fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” Yaklaşık yetmiş yıldır kötü yönetilen cumhuriyetimiz gerçekten de “payidar kalma” mücadelesi vermekte. Cumhuriyeti ve devrimleri emanet ettiği gençler ise onun yolundan ısrarla ilerlemekte... 
butundunya.com