18 Şubat 2019

Molière - Kibarlık Budalası

Kibarlık Budalası, (Fransızca Le Bourgeois Gentilhomme) Molière (asil adıyla Jean-Baptiste Poquelin 1622–1673) tarafından yazılmış, seyirlik bir oyundur. İlk temsili 14 Ekim 1670 Moliere'in aktörler trupu tarafından Şambord Şatosu'nda (Château de Chambord)'da Fransa Kralı XIV. Louis önünde yapılmıştır. Bu temsil beş-perdelik bir komedi-bale (yani konuşma kısımları bale dansı ile aralıklı olan bir oyun) olarak sahnelenmiş; oyun yazarı olan Moliere hem de başrol olan "Mösyö Jourdain" rolünü almış; müzik Jean-Baptiste Lully tarafından bestelenmiş; bale koreografisi Pierre Beauchamp; mizansen Carlo Vigarani ve kostümler Chevalier d’Arvieux tarafından hazırlanmıştı.

Oyun, 17. yüzyılda, Fransa'da geçmektedir. Molière'in 1670 yılında kaleme aldığı oyun, gülmece türünde olup, Paris başta olmak üzere Fransa'nın değişen çehresinin, el değiştiren zenginliğin ve gücün eleştirisi şeklinde yorumlanır. Bu oyun hem sosyal alanda asilzadelige yukselmeye calisan yuksek orta sınıfı hem de kendini begenmis; kof ve zuppe yuksek asil sınıfını hiciv etmektedir. Oyun nesir olarak yazılmakla beraber bale aralıkların başlangıçları şiir halindedir.

Bu eser ilk yazılıp, oynandığı sırada Fransa'da, özellikle Paris'te, Osmanlı Devleti ile ilgili her şey sosyal ilgiyi çekmekte idi. Bu oyun bundan ortaya çıkan "Türkeri (Turquerie)" modasını, ozellikle 4. v3 5. perdelerinde, yansıtmaktadır. Bu moda 1669da Fransa Paris'e elçi olarak gönderilmiş olan ve Fransa Kralı "XIV. Louis"'in huzuruna çıkmış olan "Müteferrika Süleyman Ağa" dolayısıyla ortaya çıkmıştı. Bu elçi Fransız Kralı'nın huzurunda, Osmanlı Sultanı'nın sarayının, kendine "Güneş Kral" ismini uygun gören, Fransız Kralı XIV. Louis'in sarayından kat kat güzel olduğunu söyleyerek Fransızlar arasında bir skandal yaratmıstı.

Cahil fakat saf, varlıklı orta sınıftan bir adam olan Mösyö Jourdain'in tek hedefi bir asilzade olmaktır. Soyluların yer aldığı sosyal statüye geçebilmek için elinden gelen her şeyi yapar. Aynı zamanda hedefinde soylu bir kadın olan Markiz'i baştan çıkarmak, kızını bir asilzadeyle evlendirmek gibi ara duraklar da bulunmaktadır. Kızı ise bir başkasını sevmekte, olaylar Jourdain'in dostu Kont, karısı ve hizmetçi çerçevesinde gülünç bir şekilde gelişmektedir.

Oyun. Türkiye'de Ragıp Haykır (Devlet Tiyatroları, 1959/60) ve Tiyatro Kedi (2007) tarafından sahnelenmiştir.

Tahsin Yücel " Ben, okudukça, öğrendikçe, söylenlerden kurtuluyor, düşten düşünceye geliyordum; okudukça, öğrendikçe, insanları geçmek değil, insanlara doğru gitmek gerektiğini anlıyordum."

Haney Yaşamalı – 1955 
Haney Yaşamalı 1956 yılı Sait Faik Hikaye ve Düşlerin Ölümü 1959 TDK Öykü Ödülü’nü kazanır.
   Karanlık odada duyulan bulantıya, karanlık odadan çıkılınca kavuşulan esenliğe karşın, Haney’e yeniden gidenler çoktu, ama düşlediklerinin önemsizliğini anlayanlar da yok değildi. Haney’in büyüklüğü burada işte. İşte bunun için ‘Haney yaşamalı!’ diyorum. Karanlık ve iğrenç bir odada, katlanılmaz kokusuyla, kirli paçavralarıyla, çopur yüzü, nasırlı elleri, kösele ayaklarıyla, önemlinin önemsizliğini göstermeye çalışmıştı sizlere, sizlere sözleriyle değil, bedeni ve devinileriyle, ‘Açın gözlerinizi, aptallar!’ diye haykırmış, bütün yaşamını bu yolda harcamıştı. Bunun için yaşamalı bu kadın diyorum.
Düşlerin Ölümü’nde yer alan Akça Gölge adlı öykü
   Duyuyorum; taramak gelirdi yaşayanların içinden günlerce, gecelerce taramak gelirdi. Dipleri saçların toprak olmasını istemezdi. Kesip alır, saklardı, ikide bir bohçasından çıkarır, öper, koklar, ağlardı, bazı bazı güldükleri de olurdu. Geçmişler saçlarla geri gelirdi, zaman yön değiştirirdi, çok şeyler görürlerdi.
Mutfak Çıkmazı – 1960
   Emel işkenceden bıktı. Sessizce çıktı odadan. Divitoğlu bütün varlığıyla ayak seslerini dinledi. Ama beyni uğultular içindeydi, dış kapının açılıp kapandığını duymadı. Duymayınca gene umutlandı. Birdenbire kalkıp kapıya koştu. Kapı çoktan kapanmıştı. Donakaldı. Bir zaman öylece durdu olduğu yerde. Sonra “Allah belasını versin!” diye söylendi. “Bana göre bir kız değil, insan bile değil!” Şimdi gerçek bir tiksinti duyuyordu içinde. Herşeyden, herkesten tiksiniyordu gene. “Allah bin bin belasını versin!” dedi. Bütün insanlardan tiksiniyordu. Evine kapanacaktı artık, hiç çıkmayacaktı, kendi kendisiyle yetinecekti, kararı karardı.
Ben ve Öteki – 1983
   Bir ölü mezarlığa götürülürken, çok olağan bir iş yapar gibi şaşırtıcı bir hafiflikle gider, tabuta omzunu verir insan, bir süre taşır, sonra aynı hafiflikte bir başkasına bırakır yerini. Tabuttaki bir yoksul ölüsü değilse, fazla fazla bir saniyelik iştir bu. İnsan, bu kısa sürede, omzunda bir ölü taşıdığını düşünse bile ürpermez, çünkü tabutun paylaşılmış ağırlığı bizim ölüm düşüncemizle oranlı olmadığından mıdır nedir, ölmüş bir insanı taşıma duygusu hele ilk duyuluşu da değilse, kolay kolay omuzlardan yüreğe inmez… Karadede evin avlusunda teneşirde yunurken, kefenine sarılırken Aşağı Camii’nin önünde namazı kılınırken, eller ve omuzlar üstünde ağır ağır Gariplik’e doğru ilerlerken, Gariplik’te aynı usta eller üstünde mezara inerken, Yarpızlı hep aynı biçimde, sessiz sessiz ağlıyordu. (Dönüşüm)
Aykırı Öyküler – 1989
   Uzun deneyimler sonucunda vardığı konuya göre, kadınlar belirli bir yaştan sonra çekmeye başlardı. Evet, böylesi beden yavaş yavaş uç noktalardan merkeze, yani kalçalara doğru çeker, yüz, eller, ayaklar, göğüs, kollar ve bacaklar kuruyup buruşurken merkez gittikçe genişleyip yuvarlaklaşırdı. Nedeni açıktı bunun her şeyi yozlaştıran zaman karşısında bağırsal bir korunma içgüdüsüyle, bedenin neredeyse bütün öz suyu aynı odakta toplanmaya yönelir, varlığı ardından sürükleyerek önlenemez çürümeden önce, burada uzun süre direnirdi.
Peygamberin Son Beş Günü – 1992
   Kolaylıkla kestirilebileceği gibi, bu alanda birbirlerini bütünlemeye yöneldiler hemen. Fehmi Gülmez eleştirmen, Rahmi Sönmez ozan olmaya karar verdi. Ancak her ikisi de çocukluk günlerinin kahramanlık yazınından uzaktı şimdi. Yazın öğretmenleri toplumsal bir ereğe destek olmayan bir yazının hiçbir biçimde çağdaş sayılamayacağını, bu toplumsal ereğin de tarihin durdurulamaz akışına uygun olarak, insanlığı sınıfsız bir dünya toplumuna götürecek evrensel devrimi gerçekleştirmek olduğunu vurguladığından, çağdaşlık gereği çağdaş dergileri izliyor ve gene çağdaşlık gereği başta Nazım Hikmet olmak üzere toplumcu ya da toplumsal gerçekçi ozan ve yazarların yapıtlarını yercesine okuyarak, onların açtıkları çığırdan gitmek istiyordu.
Bıyık Söylencesi – 1995
   Öyle oldu: Birçok tanıdığa rastladılar. Cumali kimilerini daha o sabah görmüştü, kimileriyle döneli beri ilk kez karşılaşıyordu. Ama hepsi de merhabanın hemen arkasından bıyık konusuna geçti. Yarım saatlik bir sürede, üç aşağı beş yukarı aynı sözler yirmi kez yinelendi belki.
“ Ne o Cumali kardaş, bıyığın ucunu koyvermişsin.”
“Niyetlendik, berber Ziya öyle istedi.”
“Çok iyi, çok iyi berber Ziya ne istediğini bilir.”
“O istedi işte Vaysal burada.”
“Hayırlı bıyıklar olsun.”
“Sağ ol.”
Arada bir, bir topluluğa katılıyor, sonra ne oluyorsa oluyor gene baş başa kalıyorlardı. Cumali beş yüz metrelik bir yol parçasında bu tek düze gidiş, gelişlerden, özellikle de bıyık konuşmalardan sıkıldı.
“Daha bu sabah sakallıydım, kimse sakal mı bıraktın demiyordu” dedi.
Yalan – 2002
   Çocuk doğru dürüst konuşmayı beceremese de, bu tutumu açıklamak daha kolay olurdu, ama bülbül gibi konuşuyordu işte. Sınıfta ansiklopedilerden nasıl yararlanmak gerektiğini ya da bir matematik probleminin nasıl çözüleceğini çoğu öğretmenlerden daha güzel açıklıyordu. Gene de en azından oğluyla baş başa olduğu zamanlarda, belki gereksiz gevezeliklerin işleri karıştırmaktan başka bir işlevi bulunmadığına inandığından belki yokluğun ya da yalnızlığın etkisiyle Refika Hanım gereksiz devinimlerden de, gereksiz söylemlerden de hiç mi hiç hoşlanmadığını hemen belli ediyordu. Her şey şu ya da bu ansiklopedide yazılıyken, yazılmışı yinelemeyi bir savurganlık olarak görüyordu. Başvurulacak kitapları tek bir türe, ansiklopedilere indirgemiş olması da savurganlığa karşı bir tutumun sonucu olarak nitelendirilebilirdi. “Dünyadaki kitapları okumakla bitiremezsin hiç kimse bitiremez. Ama dünyanın en iyi ansiklopedilerini elinin altında bulundurabilirsin, üstelik dünyanın tüm bilgilerini ansiklopedilerde bulabilirsin” deyip durması da bunu gösterirdi.
Kumru ile Kumru – 2005
   Tüm evlerde, her şeyi dikkatle inceledi, televizyon, telefonu, düdüklü tencereyi, elektrikli fırını, saç kurutma makinesini, buzdolabı, blendere, çamaşır ve bulaşık makinelerini en azından adları ve işleyişleriyle tanıdı, bildiğinden daha büyük bir dünyanın kapısını aralar gibi oldu, ama özellikle ilk aylarda, kentlilerin kendileri gibi bunlar da bir başka göründü gözüne.
Gökdelen – 2006
   Bu evin bahçe kapısından girdi gireli, gerçek dünyadan kopmuştu sanki. Daha sonra, Hikmet Bey’in önerisi üzerine çıktıkları bahçede önündeki sehpanın üstünde yeşil ve kırmızı nakışlı plastik tepsi, tepsinin üstünde iki su bardağıyla küçük bir sürahi, karşısında yaşlı hemşerisi, öyle otururken, yalnızca kedileri ve taşıyabilecekleri korkunç hastalıkları değil, buraya neden geldiğini de unutmuştu sanki, yüksek duvarların dibinde renk renk açmış hercai menekşelere, gölgesinde oturduğu çam ağacına, en çok da onun tam karşısına düşen fındık ağacıyla, onun solundaki nar ağacına bakıyor, tüm varlığını benzersiz bir esenlik havasının sardığını ve bundan hiç mi hiç rahatsız olmadığını duyuyordu.
Sonuncu – 2010
   'Baba ben felsefeciyim, kitabımın romanla, öyküyle, şiirle en ufak bir ilgisi olmayacak’ demişti. Hayrettin Bey bu yanıtı da çok beğenmişti.
“Anladım senin gözlerin, çok daha yukarılarda, bu da çok güzel bir belirti” demiş, sonra yüzünde mutlu mu mutlu bir gülümseme bir kez daha bana dönmüş. “İşte biz böyle bir aileyiz gelin hanım, büyük işler kutsal görevler için yaratılmışız” diye eklemişti. İçimden gülmüştüm bu sözlere. Ne var ki bir hafta sonra Hayrettin Bey dünyamızdan göçtüğü zaman aynı sözler başka türlü görünmüştü gözüme. “Belki de gerçeği dile getiriyordu” demiştim. Öyle ya kısa bir süre Dış İşleri Bakanlığı da yapmış olan Paşa Dede Boğaz’ın bu yakasında kendi beyliğini kurmak istemiş, bu nedenle de yememiş, içmemiş merkez Kandilli olmak üzere Üsküdar’la Beykoz arasında hepsi birbirinden büyük hepsi birbirinden değerli bir sürü arsa kapatmış, kıyıda da herkesi hayran bırakan görkemli bir yalı yaptırmıştı. Bu arada Taksim’i, Şişli’yi, Karaköy’ü, Eminönü’yü öksüz bırakmamış, oralarda birbirinden değerli hanlar, apartmanlar, arsalar almıştı.


Küllerin Şöleni - Giordano Bruno

Tanrı evrensel sonsuzluğun aracılığı ve sayısız dünyaların çoğul sonsuzluğu ile 'dile gelen' Varlığın Birliğidir; Tanrı Birlik-'i ve Varlık'ı güvence altına alır, evrenin birlik halindeki bütünlüğünü sağlar ve sonuç olarak Brono'nun düşünce birliği, onun içindedir.
Bu özgür insanın örnek cesareti, kendi düşüncesine ihanet etmektense, Engizisyon ateşinde yanmayı yeğler; bu nedenle en derin saygıya layıktır. Tıpkı kendini sık sık karşılaştırdığı Actaeon gibi

   Böylece benim kendi düşüncelerim,
   Tanrısal bir avın peşindeyken.
   Bana karşı oldular ve beni
   Korkunç saldırılarıyla öldürdüler.

Halinden Hoşnut Olmayana
Eğer azgın bir diş saldırısıyla etini ısırdımsa,
Kınanacak kimse yine sensin, zavallı kabadayı taslağı.
Senin sopan ve demir çubuğun vız gelir bana.
Daha iyi edersin benimle alay etmekten uzak dursan.
   Sen bana saygısızca davranıyorsun
Ben senin derini sepilerim, aklını başına getiririm;
Seni sonra yere yıkıp, tozları yalatmalıyım,
Artık bundan böyle senin utancın elmasta yazılsın.
   Acı bal çalmak için soyunma;
Ekmeğimi yemeye kalıkışma, kırarım dişlerini,
Tarlama diken tohumu ekme, baldırı çıplak adam.
   Sen ki sadece bir böceksin, dikkat et örümcek ağlarına;
Seni sıçan yavrusu, dolaşma elmalıkta;
Ve sen bir tavuk olarak, sakın tilkiden.
   İncil'e inanç kat,
Çünkü sana söylenmiştir ve yine söyleniyor:
Kim ki bizim tarlalara kötülük eker
Sonunda ceza biçer.

15 Şubat 2019

The Incredible Turk (İnanılmaz Türk, Muhteşem Türk ya da Müthiş Türk)

The Incredible Turk (İnanılmaz Türk, Muhteşem Türk ya da Müthiş Türk), 1958 yılında Amerika Prudential Insurance Şirketi tarafından, Mustafa Kemal Atatürk hakkında hazırlanan belgesel filmdir. Film '20. yüzyıl serisi' için yapılmış ve Walter Cronkite tarafından sunulmuştur.

Filmde Osmanlı İmparatorluğu, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet devrimleri konu edilmektedir. Sırasıyla Osmanlı İmparatorluğu'nun son durumu; Çanakkale zaferi; İstanbul'un İngiliz ve Fransızlar tarafından, İzmir'in Yunanlar tarafından işgali; Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'nı başlatması ve başarıya ulaşması; cumhuriyetin ilanından sonra yapılan, Ankara'nın başkent ilan edilmesi, soyadı kanunu, kadınlara eşitlik verilmesi, şapka kanunu, alfabe değişikliği, sanayi ve ekonomik alandaki gelişmeler, anayasanın kabulü, dış ticaret ve dış ilişkiler gibi devrimler işlenmiştir.

Filmin önemi, Mustafa Kemal Atatürk'ün en belirgin konuşmasını içermesidir. Daha önceleri nutuk ve birkaç kısa konuşması dışında görüntülü ses kaydı bulunmayan Atatürk'ün, ABD elçisi Joseph Clark Grew ile birlikte Çankaya Köşkü bahçesinde yaptığı konuşmaya bu filmde rastlanmaktadır. Bu kayıt, Atatürk'ün sesinin daha gür ve tok olduğunu kanıtlamıştır. Hem bu belgeselin yapılmasını ilk olarak teklif eden hem de Atatürk'ün bu ses kaydını film yapımcılarına gönderen kişi Türk gazeteci Altemur Kılıç'tır.

Bu konuşmada Atatürk şunları söylemiştir:
Türk milleti tab'en (yaratılıştan/doğası gereği) demokrattır. Bu yüksek gayede zaten çok yükselmiş bulunan Amerika milletinin, Türk milletiyle beraber olduğundan hiç şüphem yoktur. Bu kadarla da kalmayacaktır. Belki bütün beşeriyeti; birbirini sevmeye, eski husumetleri unutmalarına ve sulh içinde bir arada yaşamalarına medar (yardımcı) olacaktır.

14 Şubat 2019

Bahçenin Fethi - Füruğ Ferruhzad

Başımızın
Üstünden uçan
Ve giren serseri bir bulutun karışık düşüncelerine
Ve sesi kisa bir mızrak gibi geçen, ufku baştanbaşa
O karga
Kente götürecek bizim haberimizi
Herkes biliyor
Herkes biliyor
Sen ve ben o soğuk asık yüzlü delikten
Bahçeyi gördük
Ve kopardık elmayı
0 oynaşan ve uzak daldan
Herkes korkuyor
Herkes korkuyor ama sen ve ben
Ulaştık ışığa, suya, aynaya
Ve korkmadık
Ne pamuk ipliğiyle birleşmesi iki adın, söylemek istedigim
Ne de bir buluşma yıpranmış bir defterin sayfalarında
Benim mutlu saçlarımdır söz konusu olan
Senin yanık kırmızı şakayık öpüşlerini taşıyan saçlarım
Ve içtenliği tenimizin
Çıplaklığımızın parıltısı
Balık pulları gibi
Söz konusu olan gümüş rengi türküsüdür yaşamın
Tan ağarırken kaynaktan fışkıran
Biz o yeşil ve akan ormanda
Bir gece yaban tavşanlarından sorduk
Ve kaygılı, soğukkanlı denizde
Incilerle dolu istiridyelerden
Ve o tuhaf ve fatih dağda
Genç kartallardan sorduk
Ne yapmalıyız?
Herkes biliyor
Herkes biliyor
Sessiz ve soğuk uykusuna ulaştık biz simurgların
Gerçeği bahçede bulduk
Bilinmez bir çiçeğin utangaç bakışında
Sınırsız bir anda bulduk ölümsüzlüğü
Iki güneş birbirine bakıp dururken
Söylemek istediğim korkak fısıltılar değil karanlıkta
Gündüzdür söz konusu olan ve ardına kadar açık pencere
Ve tertemiz hava
Ve bir ocak tüm yararsız şeylerin yanıp gittiği
Ve apayrı bir ekinin tohumlarını taşıyan tarla
Ve doğum ve gelişme ve gurur
Bizim seven ellerimizdir söz konusu olan
Bir köprü kuran kokular, ışıklar ve esintilerle
Gecenin üstünde
Çimenliğe gel
Kıyısız çimenliğe ve çağır beni
Ibrişim çiçekleri usulca nefes alırken
Çağır bir ceylan eşini çağırır gibi
Perdeler bir gizli acıyla dolu
Ve toprağa bakıyorlar
Masum güvercinler
Kendi beyaz burçlarının tepelerinden