11 Eylül 2015

İçimdeki Tanrı "Bu döngüyü her insanoğlu tamamlamak zorundadır, amacı budur."

Küçülmeden Büyüyemezsin

Küçülmeden büyüyemezsin. Küçücük minicik bir zerre olduğunu bilmezsen, büyüdüğünü sadece zannedersin.

Etrafına bir bak, bir düşün herşeyin önce bir çekirdek olduğunu, sonra yavaş yavaş gelişimini tamamladığını hatırla. Bu döngü canlı tabiatı için değişmez bir kuraldır.

Kalbinin derinliklerindeki o engin denize ulaşabilmek için önce küçük minicik bir su damlası olmayı isteyeceksin. Hemen okyanus olmak istersen sadece o olduğunu zannedersin, ben oldum dersin, içindeki Tanrı’yı bulduğunu zannedersin. Bulduğun sadece ve sadece senin sen olmana izin vermeyen benliklerinden başkası değildir.

Bir çiçek tomurcuk olmadan açamaz. Tomurcukluğun güzelliklerini ve zorluklarını bilmeden olgun bir gül olamaz.

Bulunduğun her evredeki seni seveceksin, eksikliklerinle seni seveceksin.

Kendinin hangi evrede olduğunu bilip, küçük adımlarla tortularını temizlemeye, eksikliklerini tamamlamaya ilerlersen, sendeki sene ulaşırsın.

Kum tanesi olmadan kumsal kumsal olur mu? Su damlası olmadan okyanus olur mu?

Varlığın bilir özünün ihtişamını. Fizik alemdeki şartlar unutturur ne kadar bene sahip olduğunu. O benliklerdir insanoğluna damla olmadan okyanus olduğunu zannettiren.

Varlığınla fizik alemdeki senin bir olması içindir bu çaba; o zaman tekliği asıl seni yaşarsın, bütün perdeler kalkar, hiçlik başlar. Artık sen, sen zannettiğin değil, olman gerekensindir. Başlangıçta olduğu gibi…

Bu döngüyü her insanoğlu tamamlamak zorundadır, amacı budur.

Hiç Olmak

“Hiç Olmak” kendini değersiz hissetmek değildir. Tam tersine içindeki zenginlikleri keşfedip, bedenli kimliğinin özüne göre bilgisinin hiçliğini fark etmektir. Bunu anlayan varlık küçüklüğünü anlar. Varlığın tekamül seviyesine göre gösterdiği dirayet, özveri, sadakat gibi düşünceler artık onunla bir olmaya başlar. Yalnızlık duygusu şuur sahasını kaplar. Çokluğun içindeki yalnızlıktır bu. Bu durumu kabullenmesi o kadar kolay değildir. Çoğalan yalnızlığında mutlu olmaya başlar. Bu insanoğlunun beşeri varlığıyla anlayabileceği bir mutluluk değildir. O artık içindeki Tanrı’yı bulma yolunda önemli bir adım atmıştır. Artık ne bir insan ne de bir Tanrı’dır. Teşevvüşü yaşamaya başlamıştır. Tıpkı kozasından çıkmayı bekleyen bir kelebek gibi kendindeki değişimi izlemeye başlamıştır. Artık içindeki benler azalmış, tam bir sakinlik hüküm sürmektedir. Duru, dup duru bir okyanus gibi. Baktığın zaman sadece dinginlik veren engin bir su, ama içine daldığında seni hayrete düşüren müthiş bir zenginlik…

Hiçlik insanoğlunun kendi içindeki okyanusu seyretmesi, içine dalıp zenginliklerini fark edeceği ana kadar sabırla beklediği durumdur.

Öyle bir durumdur ki; beklenti yoktur, acelecilik yoktur, kuşku yoktur. Sadece sakinlik vardır. Yalnızlık vardır…

Sabretmek

Sabretmek; neye sabretmek, niye ve kimin için sabretmek? Şunu anlamak gerekir ki hiçbir güç, hiçbir enerjinin insanoğlundan beklentisi yoktur. Buna ihtiyacı hiçbir zaman olmamıştır ve olmayacaktır. Önünde duran bu koca dağa kendin için tırmanıyorsun, zirvesindeki ödül için.

O dağa her insanoğlu tek başına çıkmak zorunda. Yoluna çıkan taşları tek tek aşmalı. Bunu yaparken canı yanacak, vazgeçecek ama sonra tekrar kalkıp yoluna devam edecek. Başka çaresi yok. Yolun sonunda ödülü kendisi. Özünü bulmaya gidiyor. Kendiyle buluşmaya, bir olmaya… Bu çağrıya kulak vermese olur mu?

Dağa tırmanırken önüne çıkan en büyük taş sabırdır. Hiçbir şey bilmeden, ne olduğunu bilmeden sabretmek, tevekkül etmek, dünya hayatında yaşadığı zorlukları kendi özünün hazırladığını, kendi iyiliği için olduğunu bilmeden sadece hissederek beklemek, güvenmek, isyan etmemek. Bu dağın kendi içinde, kalbinin üzerinde olduğunu bilmemek, hissetmemek.

Her bir taşı aştığında hislerin artar, zirveye çıkmak için acele edersin. Şunu unutma ki bu yolda aceleciliğe yer yok. Aldığın her yeni bilgi özüne işlemezse ileriye tek bir adım atamazsın, yerinde sayarsın.

Sabretmek, beklemek, beklentisiz beklemek, ne olacağını bilmeden beklemek tam bir teslimiyet gerektirir. Kendine, özüne güven. Bilsen ki o dağın zirvesinde dup duru bir okyanus var. O okyanus seni o kadar uzun zamandır bekliyor ki…


TIK

İçimdeki Tanrı 


Can Dündar "Pastırma yazı biterken."

Günlerdir hangi bulvara çıksam, tepemde yazdan kalma nazlı bir ışıltı......hep aynı yaprak sarısı yollarda......ve dilimde o eski Joe Dassin şarkısı:"Biliyor musun, hiç mutlu olmadım bu sabahki kadar /Benzer bir plajda yürümüştük yine... mevsim sonbahar".Şarkının anlattığı, Marie Laurencinin suluboya tablolarını andıran uzun etekli kadınla rastlaşır gibiyim her köşe başında.... şarkıdaki adama vaat ettiğini, bana da fısıldıyor sanki:"Bir yıl, bir asır veya bir ömür / Bu pastırma yazının renkleri dolacak hayatımıza...

Uzun sürmüş bir yazdan artakalan bu arsız güneş; mevsime inat masmavi gülümseyen bu çapkın gökyüzü, yaz uykusundan uyanmaya çalışan sokakları kolundan çekiştirerek eski tembelliğine çağıran bu hınzır rüzgar......nasıl da ilkyaza benziyor bu sahte bahar...Olgunluk çağı gibi ömrümüzün; ilkbahar sanmak işten değil, kanmak öyle kolay...Öyle kolay, bitmesini hiç istemediğimiz bir yazın uzatma dakikalarını, bahara yeni başlarmış gibi yaşamak...Yüreğimizin hala eski coşkuyla çiçeklenmesine içten içe sevinerek, o çiçeklerin çabuk yaprak dökeceğini ve ardından sıkı bir yağmur geleceğini bilerek, bilmezden gelerek, düşünmeye üşenerek rüzgara kapılmak öyle kolay...

Pastırma yazındaysanız hayatın, 2 adım gerisi yazdır, 3 adım ötesi kış...Yaz yorgunu yüreğiniz, sonbahar sızlanmalarına başlamadan, son uçurtmaların ipine tutunup salınmak ve çocuksuluğuyla avunmak ister.Güneş, nüfus kağıdına aldırmaksızın seven bir aşık gibi, takvime inat, salar saçlarını erken inen akşamlara...Ufuktaki bulutları sezenler, ışığın kıymetini daha iyi bilir.O yüzden pastırma yazı, bahardan daha değerlidir.

Sait Faik, (ki anlar dilinden çiçeklerin, ağaçların, otların) der ki;"Çiçekler, ağaçlar ve otlar ağır ağır yaprak dökerken, insanlara ümitlerinden ve zaaflarından bahsederler son defa..."Ümit, hala ışıldamasındadır güneşin...Zaaf, erken solmasında, çabuk yorulmasındadır.Hala içimizi ısıtıyor olmasının coşkusu, yakında solacak olmasının hüznüne bulaşır."Gelecekse gelsin artık sonbahar" ile "Hiç bitmese şu yaz" arasında sıkışıp kalmış bir ruh hali yakamıza yapışır.Ümit, zaafa karışır.Kalpte eskiden kalma, tanıdık bir karıncalanma, her sabah "Acep bulutlandı mı hava" endişesiyle bakıp camlara, aynalara; yakarırız:"Nolur bir güneşli sabah daha!.."

Sonra, kısalır güneşin saçları, akşamları...Pastırma yazının hayatımıza dolan renkleri solar.Vedalaşır göçmen kuşlar... Son uçurtmaları toplar çocuklar...Eski Fransızca şarkı, bir soruyla biter :"Bugün çok uzağındayım o pastırma yazının / Bir yıl, bir asır, bir ömür geçti / Acaba beni hala hatırlıyor musun?" 
 

Frida Kahlo'nun birbirinden güzel 7 eseri ve hikayesi

1.FRIDA AND DIEGO RIVERA
Frida Kahlo deyince akla gelen ilk isim Diego Rivera'dır elbette. Ne yaparsa yapsa onu sevmekten vazgeçmedi Frida. "Senin çirkin olduğunu söyleyen annemden nefret ettim. Sana benim gibi bakamayan herkesten. Senin güzelliğini görememelerini anlayamadım hiç…" diyen Frida bu eserinde de büyük aşkı Diego'su ile düğün günlerini resmetmiştir.
 
 1. Frieda and Diego Rivera 
2. WITHOUT HOPE
Frida Kahlo küçükken geçirdiği çocuk felci ve ardından yaşadığı trafik kazası sonucunda yatağa bağımlı hale gelmiştir. Hayatı boyunca bu sağlık sorunları peşini bırakmamıştır. Yatağın üzerinde şövale benzeri bir düzeneğe tutturulmuş huni yardımıyla yediği sakatatlar o sıralarda hastalığına çare olması umuduyla yediği sakatatlardır.
2. Without Hope
3. SELF PORTRAIT WITH CROPPED HAIR
Frida, Diego ile çok büyük bir aşk yaşamıştır, fakat bu büyük aşk aynı zaman da büyük ayrılıklarla doludur. İlk ayrılıkları sonrasında Frida yaptığı bu resimde de olduğu gibi girdiği bunalım sonucu tüm saçlarını kesmiştir. "Böyle bir bunalıma sebep olan ayrılığı nedeni ne olabilir ki?" Diyecek olursanız eğer, Ressam Diego Rivera çok çapkın ve kadın tutkunu olan bir adamdır ve evlilikleri sırasında biseksüel olan Frida ile birbirlerini defalarca kez aldatmışlardır. Ama bardağı taşıran son damla ve bu resmin mimarı olan olay Diego'nun Fridayı öz ablasıyla aldatması olmuştur.
3. Self-portrait with Cropped Hair 
 4.HOSPITAL HENRY FORD
Frida Kahlo'nun rahmi ve yumurtalıkları geçirdiği trafik kazası sonucu çok hasar görmüştür. Bunun sonucunda hamile kalması çok riskli olduğu gibi doğum yapabilme ihtimali çok düşüktür. Evlilikleri boyunca iki kez hamile kalan Frida iki bebeğini de doğuramamıştır. Bu resminde Frida, Diego'nun isteksizliğine rağmen sıkı sıkıya sarıldığı ilk bebeğini düşük yaparak kaybedişini anlatmıştır.
 
4. Hospital Henry Ford 
 5. FRIDA AND CAESAREAN OPERATION
Yaşadığı ikinci ve son hamileliği de düşükle sonuçlanmıştır. 3 aylık hamileliğinin sonunda rahatsızlanan Frida bebeğini aldırmak zorunda kalmıştır. Her zaman ki gibi hislerini sanatıyla yansıtıp, doğurmayı çok istediği bebeğini kaybedişini bu şekilde resmetmiştir.
5. Frida and Caesarean Operation 
 6.THE TWO FRIDAS
Frida'nın 1939 yılında Diego'dan ayrıldıktan sonra çizdiği resimlerden biridir The Two Fridas. Sağ tarafta ki Frida Avrupa kültürlü bir kadın rolünde, solda ki ise Meksika yerlisi Frida'dır. Avrupalı Frida‘nın kalbinden çıkan damar burdan uzanıp Meksikalı Frida‘nın kalbine,oradan da Frida'nın elinde duran küçük bir aksesuara bağlanmıştır. Bu aksesuarın üzerinde Diego‘nun çocukluk resmi vardır. Burada Frida Diego‘yu hem kocası hem çocuğu gibi gördüğünü anlatmak istemiştir.
6. The Two Fridas 
 7. PORTRAIT OF ALEJANDRO GOMEZ ARIAS
Alejandro Gomez Arias Frida Kahlo'nun okul arkadaşıdır. O talihsiz günde, Diego Rivera'nın ders verdiği okullarına giderken yaşadıkları trafik kazasında beraberlerdi. Fakat Alejandro bu kazadan Frida'nın aksine fazla yara almadan kurtulmuştur. Ardında bu kazadan sonra yatağa mahkum olan Frida'yı bırakarak aynı yıl ülkeden ayrıldı. Alejandro ile Frida bir süre mektuplaşmayı sürdürdüler. İlişkilerini bitirdikleri sene olan 1928'de Frida bu portreyi yapmıştır.
7. Portrait of Alejandro Gomez Arias 
 (Onedio)
 

Ümit Yaşar Oğuzcan - Yaşanmamış Hatıralar

I
Yaşanmamış hatıralar bilirim
Büyülü sonbahar akşamlarında
Bulutlar üstünde su kenarında
Yalnız hayal edilen hatıralar
İşte; en ürpertici nağmelerle
Bizim şarkımızı söyliyen rüzgar
Sen dudağında gülümsemelerle
Ben gözyaşlarımla, bu alemdeyim
Fakat yine bizbize, başbaşayız
Duymasan düşünmesen de; unutma
Bir daha bu anı yaşayamayız.
II
Görülmemiş manzaralar bilirim
Karda, kışta, belki de ilkbaharda
Hür denizlerde, kuytu ormanlarda
Sadece hissedilen manzaralar
Bak. Dinle, neler anlatıyor yağmur
Üşüyorum üşüyorum beni sar
Karanlık başladı, gitme ne olur
İnan değişen manzaralar değil
Kilometreler ayıramadı bizi
Fakat bir gün gelir de birleştirir
Beyaz bir güvercin kanadı bizi
III
Söylenilmemiş mısralar bilirim
Hüzün dolu yağmurlu gecelerde
Alev çalgıların sustuğu yerde
Yalnız, yalnız düşünülen mısralar
Bilinen şeyler huzur içinde
Bilmenin bilinmez bir korkusu var
Bak bütün rüyalarım nur içinde
Çünkü, bugün havasını kokladığın
Denizaşırı bir diyar bilirim
Ve o diyarda seninle beraber
Yaşanmamış hatıralar bilirim 


10 Eylül 2015

İçimdeki Tanrı "Özünüz öyle muhteşem, öyle saf, öyle temiz ki. Çünkü onda “Tek” olandan bir parça var. "

Birbirinizden Farklı Değilsiniz
Koca bir dağı bir anda yıkabilir misin?
Kalbinin üzerine katman katman döktüğün katranları da bir anda temizleyemezsin. Bunları bir anda temizlememen gerekir. Hemen tam bir temizliği insanoğlu kaldıramaz; ya delirir ya da inanç sistemini sorgulamaya başlarsın. Yavaş yavaş, sindire sindire. Özünüzle buluşmak için acele etmeyin. Acelecilik sizdeki katmanların azalmasına değil artmasına yol açar.
Uygulama:
Yalnız olarak rahat bir ortama girin. Çevrenizdeki herhangi bir varlığa odaklanın; bir yaprak, bir çiçek… Onun enerjisiyle bir bütün olduğunuzu düşünün, ondan farkınız olmadığını düşünün.
Saçma mı geldi? O zaman yapmayın, hazır değilsiniz…
Onunla bir bütün olduğunuzu, o olduğunuzu hissedin. Onun karşılaştığı zorlukları kendiniz karşılaşmış gibi hissedin. Onun etrafına yaydığı güzellikleri de siz yayıyormuşsunuz gibi hissedin.
Sırayla bu tekniği hayvanlar ve en son da hiç tanımadığınız insanlarla deneyin. O hissi yakalayabilirseniz, o varlığa bir daha asla eskisi gibi bakamazsınız.
Hiçbirinizin birbirinizden farkı olmadığını, birbirinizin tamamlayıcısı olduğunuzu ve her birinizin özünün ne kadar güzel olduğunu anlarsınız.
Madde aleminin insanoğluna giydirdiği katman katman elbiseye bakma. Onun saf, temiz, çıplak olan özüne bakmayı öğren. Hiçbiriniz birbirinizden farklı değilsiniz. İyi insan kötü insan diye birşey yok. Eksikliklerini fark eden ya da henüz fark etmeyen insan vardır. Bunu sakın unutma…
Engeller Gelişiminiz İçindir
Özünüz öyle muhteşem, öyle saf, öyle temiz ki. Çünkü onda “Tek” olandan bir parça var…
Birer tohumsunuz siz. Düzgün mükemmel tohumlarsınız. Dünya’ya, madde alemine saçıldınız, toprakla buluştunuz, filiz vermeye başladınız. Fırtına, rüzgar, kuraklık gibi dış etkenler sizin özünüzün ne güzel bir tohum olduğunu unutturdu.
Büyük bir mücadele başladı. Siz mücadele ettikçe dış etkenler daha da arttı. İsyan ettiniz. Neye, kime, niçin isyan ediyorsun? Bu oyunu sahneye koyan da, oynayan da, seyreden de sensin.
Halbuki, gelen fırtınanın senin bitkini nasıl güçlendirdiğini düşünsen, bir sonraki fırtına için daha hazırlıklı olmanı sağladığını düşünsen, sabırla o fırtınanın sana öğrettiği bilgiyi içine alsan, bir daha öyle bir fırtınayla karşılaşmazsın.
Karşınıza çıkan her engel sizin gelişiminiz içindir.
Karanlık Zannettiğin Aydınlık
Kim bilebilir senin içindeki zenginliği senden başka. Ararsın senin içindekini birinin söylemesini, sana yol göstermesini. Boşuna; bu zamanda böyle birini bulamazsın. Herkes kendi iç dünyasını anlamakla uğraşırken kimse kimseyle ilgilenemez. Siz beşer varlığınızla anlayamazsınız fakat hepiniz kalplerinizin derinliklerinde hissediyorsunuz, kum saatindeki kumların azaldığını.
Bilmeden, aradığınızın ne olduğunu bilmeden, istediğinizin ne olduğunu bilmeden aramak. Karanlıkta yolunu bulmak için bir ışık ararsın, küçücük bir ışık, yolunu aydınlatacak, bilmediğin, karanlık ama bir o kadar da muhteşem bir çekimin olduğu yolu aydınlatsın diye. Kimseyi arama sana fener tutması için; kalbine bak, bak nasıl ışıldıyor, pürüzsüz, kesiksiz bir ışık. Dikkat edersen, o ışığın önündeki yoldaki her zerreyi nasıl aydınlattığını görürsün.
Sır sensin. Senin kalp ışığının aydınlattığı gibi hiç bir beşer varlık senin yolunu aydınlatamaz. Her varlık kendi yolunu kendi aydınlatabilir. Yolun sonunu mu merak ettin, ne mi var? Teklik var, bir olmak var, sen varsın. Asıl senle buluşma var. Bunu kalbinin derinliklerinde hissediyorsun, bunun için sana zifiri karanlık gelse de, bu yolda yürümek istiyorsun. Onun için bir rehber arayıp duruyorsun…
Bu zamanda dünya realitesindeki varlıklar kendilerine rehberlik yapabilecek durumdadırlar. Sadece ilk kıvılcımı yakacak birilerine ihtiyaç duyabilirler.
Artık kalplerin dillenme zamanı geldi.
 
TIK

İçimdeki Tanrı