08 Mayıs 2013

Demirel'e Ülkenin Durumu Hakkında Ne Düşündüğü Sorulmuş...

Demirel de soruyu yönelten kişiye:
- "Bak sana bunu bir fıkrayla anlatayım da pazar neşesi olsun" demiş.
Demirel'in anlattığı fıkra şu:
Osmanlı döneminde yolsuzlukları ile ünlü Karakuşi adında bir kadı
varmış. Bir gün Karakuşi Kadı, bir fırının önünden geçerken burnuna
güzel bir koku gelmiş.Vitrinde güveç içinde nar gibi kızarmış sahibini
bekleyen nefis bir ördek var...Karakuşi Kadı, fırıncıya:
- 'Ben bunu aldım' demiş. Kadıya itiraz edilir mi? Fırıncı hemen
ördeği paket yapıp vermiş. Az sonra ördeğin asil sahibi gelmiş:
- 'Hani bizim ördek?' Fırıncı boynunu büküp:
-  'Uçtu' deyince iş kavgaya dönüşmüş. Kavga sırasında fırıncı, araya
giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü çıkarınca korkup kaçmaya
başlamış...  Gayrimüslim de peşinde kovalıyor...
Bir duvardan atlarken, bilmeden duvarın öteki
tarafındaki hamile bir kadının üstüne düşmüş. Kadın, çocuğunu
düşürdüğü için, kadının kocası da fırıncının peşine düşmüş. Can
havliyle kaçan
fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi bir vatandaş da
kızıp peşlerine takılmış... Sonunda duruma müdahale eden zaptiyeler
hepsini yakalayarak Karakuşi Kadı'nın karşısına çıkarmışlar. Kadı
sırayla sormuş...
Ördeğin sahibi,
- 'Bu adam ördeğimi hiç etti' diye
şikáyet etmiş. Karakuşi Kadı, fırıncıya sormuş:
- 'Ne yaptın bu adamın ördeğini?' Fırıncı
- 'Uçtu' demiş. Kadı, kara kaplı defterini
 açmış:
- 'Ördeğin karşısında tayyar yazılı. Tayyar 'Uçar' anlamına gelir. O
halde ördeğin uçması suç değil' diyerek, fırıncının ördek işinden
beraatına karar vermiş. Gözü çıkan gayrimüslim vatandaşa  sormuş.
Onun şikáyetine de kara kaplı defterden bir madde bulmuş:
- 'Her kim, gayrimüslimin iki gözünü çıkara, o müslimin tek gözü
çıkarıla... Davacı:
- 'Benim tek gözüm çıktı. Şimdi ne olacak?' diye sorunca Karakuşi Kadı,
- 'Şimdi' demiş, 'Fırıncı senin öbür gözünü de çıkaracak, biz de onun
tek gözünü çıkaracağız. Tabii gayrimüslim şikáyetinden hemen
vazgeçmiş, fırıncı bu davadan da beraat etmiş. Çocuğunu düşüren
kadının kocasına da Karakuşi
Kadı:
- 'Tamam' demiş, 'Karını vereceksin, bu adam yerine yeni çocuk
koyacak.'  Böyle olunca adam da şikayetini anında geri almış, fırıncı
bu davadan da kurtulmuş. Kadı dönmüş Yahudi'ye:
- 'Senin şikáyetin nedir bre?'…Yahudi bir süre düsündükten sonra
ellerini açmış,
 - 'Ne diyeyim kadı efendi' demiş, 'Adaletinle bin yaşa Sen, e mi !'
 
Demirel bu fıkrayı anlattıktan sonra kendisini dinleyen topluluğa
dönerek, kıssadan hisse:

- Ananı "öpen" kadı ise, kimi kime şikáyet
edeceksin?..  Bugün ülkedeki durum bu! Agnadın mı?

Şiirlerinde Aziz Nesin - Ayten Mutlu


 
O’nu tanıyordum. Sanırım doğduğun günden beri…Dede Korkut’u, Nasreddin Hoca’yı, Yunus Emre’yi… nasıl tanıyorsam, onu da öyle tanıyordum. Yani hücrelerimle. belleğimle. Aziz Nesin’lik hayatlar yaşıyorduk biz toplum olarak çünkü.
O’nu ilk ne zaman gördüm, anımsamıyorum şimdi. Ama kitap fuarlarındaki imza günlerinde, Türkiye Yazarlar Sendika’sındaki toplantılarda sık sık karşılaştık. Hep uzaktan baktım ona. Duruşuna, yüzündeki ifadeye, davranışlarına…Onu tanıyordum ama, bilmek de istiyordum besbelli. Çünkü o benim için, toplumsal belleğin bir fotoğrafı, bir aynası, kısaca dışavurumuydu bana göre.
Şimdi hep o ciddi duruşunu, hiç gülmeyen yüzünü anımsıyorum. Hep öfkeli miydi, hep karamsar mıydı, bilmiyorum. Ama sanki güldürürken ağlatan, komik şeyler anlatırmış gibi yaparken düşündüren ondaki o gizil gücü, yüzünün çizgilerine sinmiş o kederden alıyordu sanki.
 Etkinliklerdeki ya da kitap fuarlarındaki imza günlerinde, hep Aziz Nesin ve diğer yazarlar olarak ikiye ayrılır gibiydik. Çünkü onun önünde, dolana dolana uzayan kuyruklar,
Ellerinde Aziz Nesin kitaplar, sabırla sırasının gelmesini bekleyen, güler yüzlü kadınlar, gülümseyen gençler ve çocuklar olurdu. Bizlere ise, tek tük birileri, çoğunlukla da eş dost uğrardı ara sıra. Biraz burkularak, ama hiç kıskanmadan izlerdik onu. Kıskanmazdık onun okurlarını, çünkü o okurların binlerce mislini hak ettiğini ta yüreğimizde bilirdik
O’nu son görüşüm müydü, Sivas katliamından sonra Asım Bezirci’nin cenazesini TYS’’den almaya gittiğimizde? Bir masanın köşeciğine çökmüş, oturuyordu. Küçük, karaya, hayır o rengi bilemeyeceğim, belki mora, belki yeşile kesmiş yüzü, minnacık kalmış gövdesiyle. Bir kenara çekilip ona uzun uzun baktığımı anımsıyorum. Kendisi bir keder fotoğrafı gibiydi ve ben ona tek bir teselli sözcüğü bile bulup söyleyememiştim.
 Çok da fazla sürmedi ondan sonra dünyadaki yolculuğu zaten. Ülkesinin içine düştüğü o ateşten kaosa daha fazla dayanamadı insan yüreği.
 O bir efsane gibiydi. Dilden dile dolaşırdı yazdıkları, söyledikleri, eyledikleri. Kimi zaman, dişini tırnağına takarak yemeden içmeden hayata geçirdiği vakıfla ilgili fıkra gibi anekdotlar anlatılırdı, Çatalca’daki dost ağırlamalarında, “tam Aziz Nesinlik “ tutum içeren, çalışmaya, zamana verdiği önemi öne çıkaran davranışları, kimi zaman nerde nasıl yiğitçe bir karşı duruş sergilediği. Beni en çok etkileyenlerinden biri de Almanya’ya kendisini bir ödül vermek için davet ettiklerinde, bir radyo konuşmasında, ülkesiyle ilgili maksatlı bir soru karşısında; “Siz bana ülkemi kötülettiremezsiniz!” diyerek programı yarıda keserek çekip gidişiydi. Bir aydın duruşunun, bir yurtsever tavrının ne olduğunu bize öğretenlerden biriydi o.
 “Bir Başka Türlü Sevmek” şiiri şöyle bitiyor:

Aziz Nesin’e sordular savcılar, yargıçlar
 Yurdun ile , halkın ile, dünya ile hoş musun
 Hoş olayım, olmayayım, o yurt benim, o halk benim
 Dünya benim, size ne!

O hep dünyanın sahibi, dünyadaki bütün dertlerin,sahibi olduğu, bir yanlışlık varsa, onun düzeltilmesinden sorumlu olduğunu bilerek, inanarak yaşadı ve çizgisinden, duruşundan, insanlığından hiç ödün vermeden yaşadı ve öyle öldü.
 Ara sıra şiirlerine rastladım bir iki dergide. Sağlığında yayımlanan 99 kitabının beş tanesinin şiir kitabı olduğunu öğrendiğimde şaşırmıştım. Şiirlerini okumaya başladıkça şaşırmadım ama. Onu , o asık yüzünün ardındaki Aziz Nesin’i daha derinden tanımaya başladığımı fark ettim. Çünkü şiirleri öylesine içten, sade, duygunun duyarlıkla ustalıkla buluştuğu şiirlerdi ki…Kendisine sakladığı hayatının dizelere düşmüş aynalarıydı sanki.

Son yayımlanmış şiir kitabı olan Sivas acısının girişindeki “Sunu” adını verdiği şiir şöyle;

Bu seviyi ben kanımdan canımdan damıttım
Görülmez duyulmaz oldu öylesine arıttım
Seksen yılın özetidir seçtiğim bir bir
Bu bir tutam öyküyle bu bir demet şiir"

 Sanırım bu bir rehber şiir aynı zamanda. Çünkü onun hemen hemen bütün şiirlerinde yaşamından, anlık duygularından izdüşümler bulmak mümkün. Örneğin aşık mı oldu, kendinden hayli genç birisine, Şöyle bir şiirden öğreniyoruz düş kırıklığını: 

SEVGİ DURAĞI
Söz verdiğimiz yerde buluştuk
söz verdiğimiz zamanda değil.
ben yirmi yıl erken gelip bekledim
sen geldin yirmi yıl geç
ben seni beklemekten yaşlıyım
sense beklettiğin için genç

Ya da, mutlu mu sevdiğiyle, bunu da hemen dizelere aktarıveriyor;

ASLINDA BU DENLİ GÜZEL KOKMAZ
Aslında bu denli güzel kokmaz hiç bir karanfil,
Onda seni kokladığımdan bunca güzel.
Aslında bu denli güzel olmaz hiç bir Sarıyer,
Orda seni öptüğümden bunca güzel.
Aslında bunca güzel olmaz hiç bir dünya,
Seni sevdiğim için dünya da böyle güzel.
Aslında bu denli deli değildim sor kime istersen,
Sevince seni delilik bile bak ne güzel.
Aslında sen dünya güzeli değilsin,
Sevdiğim için dünyada tek güzelsin...

  İronik söylemlerin altından ince ince sızan gözyaşları hemen bütün şiirlerinde dokunuyor kirpiklerinize. Durup düşünüyorsunuz. “Evet evet, ben de merak ediyorum, eşin dostun halini onun gibi,” diyebiliyorsunuz ve şiir işte burada buluşuyor sizinle;

MERAK
içimde bir merak
öyle bir merak ki
ölümümden bir ay sonra
bir güncük yaşamak
ve
dostu düşmanı
suç üstü yakalamak.

Onun şiirlerini poetik bir açıdan değerlendirmek haddim değil. Ama belirmeliyim ki, İçerik bir şiiri şiir yapmaya yetmese de, yazılan şiir bazen bu kaygının önüne geçecek kadar değerli olabiliyor. İşte benim Aziz Nesin’in şiirlerinden öğrendim bir başka şey de bu oldu. Ama şiirlerinde ilk göze çarpan özellikleri de söylemeden geçemeyeceğim.
 Onun şiirlerinde akıcı ve rahat bir anlatım, konuşma dilinin sadeliği var. Dupduru bir Türkçe ile yazmış şiirlerini. Dosdoğru söylemiş söyleyeceğini. Ama şiirin şiir gibi olması gerektiğini de hiç unutmadan. Zaman zaman halk şiiri tarzına yaklaştığı da olmuş. Ama onun kaygısı,ille de en güzel şiiri yazmak değil besbelli. Ve sadece kendi ruhuna kapandığı anların ürünleri değil bu şiirler. Gönül gözü hep açık , olan bitene, olacak olana. O şiir yazarken de insanlara bir şeyler göstermek istemiş, bir şeyler duyumsatmak, onları sarsmak, onlara öğüt vermek istemiş. Ders veriri bir tarzda didaktik şiirler de değil bunlar. Tersine yumuşak bir anlatımla söylüyor öfkesini de, sevgisini de, öğütlerini de. Ve gittikçe çürüyen dünyamızda, çürümenin karşısına duracak, onu engelleyecek tek güç olan insana sevdası gülümsüyor bütün dizelerinden. Günümüzde boğulan insana olduğu gibi, kendi boğazında bütün dünyadaki kötülüklerin elini hisseden şaire de söyleyecek sözü, verecek öğütleri olmuş:

BOĞULAN ŞAİR 
Senin seyircilerin düşman
Senin yargıcıların düşman
Öylesine yenmek zorundasın ki
Kıl payı bırakmadan

Sayısız genlerle donatmalısın
İmgeden kristallerini
Ki kamaşsın gözleri
Yüreğinden yansıyan ışıltılardan

Elmasını öyle yontmalısın ki sözcüklerden
Bakırı kükürdü çevirip altına
Ki gözlerini alsınlar da kör olsunlar
Kanının akkora kesmiş parıltılarından

Her şair gibi değilsin sen
İşin zor ki ne zor
Yargıcıların bakışlarında parlıyor
Keskin dişleri köpekbalıklarının
Her şairin bir çalgısı var
Senin tek çalgından duyulmalı orkestralar

Her şair senin gibi değil
İşin zor ki ne zor
Seyircilerin tırnakları sende
Yargıcıların dişleri sende
Her şairin bir sesi var
Senin sesinden haykırmalı korolar

Yine de yenik sayarlarsa
Yok sayarlarsa yine de
Öylesine yok olmalısın
Taksınlar nişan diye cinayetlerini
Şiirin koynundayken suç üstünde
Seni boğdukları zaman

 “Çocuklarıma” adını verdiği şiirde ise, bütün dünyadaki çocuklarına seslenerek yinelemiş öğütlerini:

ÇOCUKLARIMA
Diyelim ıslık çalacaksın ıslık
Sen ıslık çalınca
Ne ıslık çalıyor diye şaşacak herkes
Kimse çalmamalı senin gibi güzel

Örnegin kıyıya çarpan dalgaları sayacaksın
Senden önce kimse saymamış olmalı
Senin saydığın gibi doğru ve güzel
Hem dalgaları hem saymasını severek

De ki sinek avlıyorsun sinek
En usta sinek avcısı olmalısın
Dünya sinek avcıları örgütünde yerin başta
Örgüt yoksa seninle başlamalı

Diyelim zindana düştün bir ip al
Görmediğin yıldızları diz ipe bir bir
Sonra yıldızlardan kolyeyi
Düşlemindeki sevgilinin boynuna geçir

Say ki hiçbir işin yok da düşünüyorsun
Düşün düşünebildiğince üç boyutlu
Amma da düşünüyor diye şaşsın dünya
Sanki senden önce düşünen hiç olmamış

Dalga mı geçiyor düşler mi kuruyorsun
Öyle sonsuz sınırsız düşler kur ki çocuğum
Düşlerini som somut görüp şaşsınlar
Böyle dalgacı daha dünyaya gelmedi desinler

Dünyada yapılmamış işler çoktur çocuğum
Derlerse ki bu işler bişeye yaramaz
De ki bütün işe yarayanlar
İşe yaramaz sanılanlardan çıkar

 Ah, nasıl unutmaya başladı insanlar güzel şeyleri, değerli şeyleri…erdemli olmanın ayıp sayıldığı, aptallık sayıldığı bir dünyadır şimdi yaşadığımız. Keşke diyorum, keşke, şimdi aramızda olsaydı da, gözlerimizin içine baka baka, neler yitirmekte olduğumuzu, nasıl sevgisizleştiğimizi, nasıl da yalnızlaştığımızı bir kez daha anımsatsaydı bize:

ÇOĞALMAK
Kalabalıkta kalabalıkça yalnızlık
Yalnızladıkça birbirimizi
Haydi çoğalalım
Çoğaltarak kendimizi
Bir canım çoğal da bin can ol
Isıt yaşlıların yalnızlıklarını ilinsin üşümüşlüğü bırakılmışların
Çoğalın dudaklarım çoğalın sonsuz
Öpün bütün ağlayan çocukları kimsesiz
Çoğal gözlerim çoğal
Gör bütün görmeyenlerde yapayalnız
Ellerime tutunun ellerime çoğalın
Okşayın sevecenlikle çocukları
Hıçkırırlarken uykularında bile

Hep anlatmak istedi. Anlatabildi mi. Evet! Ama anlatamadığı bir şeyler olduğunu düşündü hep:

DAR DÜNYA 
Yüreğim gövdeme sığmıyor
Gövdem odama
Odam evime sığmıyor
Evim dünyaya
Dünyam evrene sığmıyor
Patlayacağım

Acımın acısından susmuşum
Ki suskunluğum göklere sığmıyor
Böyle bir acıyı kimlere nasıl anlatacağım
Gönül dar geliyor sevgime
Kafam beynime
Ah şakaklarım
Çatlayacağım
Anladım artık anladım
Kimselere anlatamayacağım

Hep yetişememe duygusuyla koşup durdu, en uzun maraton koşucusu olduğunu bilerek. “EN GÜZEL ZAMANIMDA” verdiği şiir şöyle başlıyor :

zamanın ardından koşuyorum
 yetişemiyorum, yetişemiyorum yaşama

Ama o inancını hiç kaybetmedi, yetişecek, yetişecekti, o en uzun maratonda, en bilinmeyene bile olsa ilk yetişen o olacaktı. 

EN UZUN MARATON 
Yüz metrede beni herkes geçer
Dörtyüz metrede pekçokları
Geçer çoğu sekizyüz metrede
Ama ben bırakmam yarışı

Beni bin metrede geçersin
Ben yine koşarım
On bin metrede öndesin
Koşarım ben yine
Yirmi kilometrede geçersin
Hep koşmaktayım

Otuz kilometrede
Kırk kilometrede de geçersin
Ben koşuyorum hâlâ
Ama ellinci
Yada altmışıncı kilometrede
Soluğun tükenip bir yerde
Dayanamaz düşersin

Bak koşuyorum hâlâ
Çünkü ben bir yaşam maratoncusuyum
Bu yüzden yaşamın en yalnızıyım
Bu sonsuz yarışın sonunda
Beni geçemezsin
Ölümün en büyük ödül olduğunu bilemezsin
Yine ben olurum ilk göğüsleyen ölümü

Son kitabına adını verdiği “Sivas Acısı” şiiri şöyle bitiyor:
Ey yüreğimin onmaz acıları
Ey beynimin dinmez sancıları
Suç ne bende, ne sende
Suç seni karanlıklara gömenlerde
Ne de olsa yurttaşımsın
Kapalı olsa da bütün vicdan kapıları yüzüne
Bilmelisin bir yerin var can evimde

Nasıl da kocaman bir yürek taşıyormuş meğer! Her şiirinde bunu bir kez daha öğrendim. Ve çok kızdım kendime. Keşke Sivas kıyımından sonra gidip ellerine sarılıp, “Yalnız değilsin, ben varım, biz varız.” diyebilmiş olsaydım ona. Diyemedim.
Ona şimdilik onun dizeleriyle hoşça kal! diyelim hep birlikte, hiç eğilmemiş başının önünde eğilerek:

ÖLÜME EĞİLMEK 
Uyumaya değil
Rüyalarıma gidiyorum
Orada yaşayacağım isteğimce
Uyanıkken hiç yaşayamadığım

Hepsi de gençti güzeldi
Sevdim sevildim diye aldanarak
Son gördüğüm onlar olacak
Bunca yıldır sevgiye dayanamadığım

Ölüme değil
Sonsuzluğa gidiyorum
Orda dinleneceğim gönlümce
Yaşarken hiç mi hiç dinlenemediğim

Kalemim yine elimde
Kağıtlarım da önümde
Son uykusunda düşecek başım
Sağlığımda hiç eğmediğim
nesinvakfı.org

06 Mayıs 2013

"Tanıdığım en güzel insanlar, yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi ve kaybı yaşamış olan ve diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş romantik ve anarşist olan insanlardır."Elisabeth Kubler Ross

 
Tanıdığım en güzel insanlar, yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi ve kaybı yaşamış olan ve diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş romantik ve anarşist olan insanlardır. Bu kişiler yaşama karşı geliştirdikleri kendine has takdir, direniş, duyarlılık ve anlayışla; şefkat, nezaket, bilgelik ve derin sevgiden kaynaklanan bir ilgi ve sorumlulukla doludurlar. Güzel insanlar öylece ortaya çıkmazlar; onlar oluşurlar…

" Ne tuhaf haldir bu; söylenmiş bir şey daha evvel söylenmiştir diye, söylenmemiş bir şey de daha evvel söylenmemiştir diye söylenmiyor." Fuzili





Uzun Bir Adam - İlhan Berk

Nedir sıkıntı? Neye benzetebiliriz onu? Neyle karşılaştırabiliriz? Bir sözcük olarak onu (aynı anlama gelmese bile) başka hangi sözcüğün yanına koyabiliriz. Sıkıntının tanımı bana dünyanın en güç sözcüklerinden biri olarak görünmüştür. Valéry’nin onu “derin düşüncenin kaynağı” olarak görmesineyse şaşmamak elde değil. Sıkıntının tanımının zorluğu bütün insanlarca paylaşılmamasından, bilinmemesinden geliyor. 

Ben şiirin gücünü hiçbir şeye değişmem: Değişmem, çünkü -savaş da dahil-  şiirin bütün kötülüklerin, pisliklerin üstesinden geleceğine inanırım. Bundan da hiçbir kuşkum olmamıştır. Niçin olsun ki? Şiir dediğimiz bu ele avuca sığmayan şeyin ( evet şeyin) tanımı bile yapılamamasına karşın canlı bir varlıktır.

O gün anneme İzmir’i, yani deniz gördüğümü söylemedim. Sanırım hiçbir zaman da söylemedim. Baygın yattım, onu biliyorum. Bu benim dünyayı görmeye ilk çıkışımdı. Ve deniz dedikleri artık yalnız bir sözcük değildi. Yalnız o mu? O denli ilginç olan bir sözcük daha vardı ki o benim bütün çocukluğumu büyülemişti. Dünya dedikleri şeyin de yerini alıyordu. İzmir’di bu. Deniz gibi o da çocukluğumun en büyülü sözcüğü kaldı. İzmir adını bir tabelada yazılı gördüğüm zamanki sevincim korkunçtur. Beyaz bir yüzeye yazılmıştı. Bir dikdörtgendi ve kıyıları siyah çizgilerle çevrilmişti. Bunu görünce işte dünyayı görmeye çıktığımı asıl o zaman anlayıverdim. Yerkürenin kabuğunu böyle çatlattım.

Dünyaya gelişimle ilgili hiçbir şey anımsamıyorum. Gök, her zamanki gök, evler, sokaklar, çarşılar her zamanki evler, sokaklar, çarşılar olacak. Başka türlü olsaydı anımsardım, diyorum. Belki de bakmak, görmek, işitmek beni bugünkü gibi ilgilendirmiyordu. Kim bilir? Dünyaya gelmiş olmak, bir bunu bilmek bana yetiyordu. Dünyaya gelen her şey de böyle olmalıydı. Her şey: -DÜNYADAYIZ! diyor ve benim gibi de başka bir şey bilmek istemiyordu.

Dünya dediğimiz karalar, denizler, insanlar, hayvanlar, bitkiler kentler değil de, yalnız bir ev. Sanki çocuk olmamışım ben. Bunu böyle istemiş olabilir miyim? Sanmıyorum. Çocukluğunu, bunu kim bilmek, anımsamak istemez. Çocukluk gibi güzel bir şey var mıdır bu dünyada? Yani bu dünyayı kendi malın gibi bilmek, onu öyle kullanmak, onda evinin bahçesinde dolaşırmış gibi dolaşmak, oynamak… Bunu kim istemez? Kim böyle bir dünyada çocukluk yok diyebilir? Ama bunu ben diyorum. Çocukluğunu yaşamış olanlarla benim aramdaki ayrım nedir? Öyleyse sanıyorum ki benim çocukluğum olmadı derken, babamı, bir onu düşünüyorum da böyle diyorum. Aslında benim “Babam olmadı, ben baba nedir bilmiyorum” demek yerine, “Çocukluğum olmadı benim,” diyorum. 

Babam, ben doğunca çekip gitmiş, bir daha da eve ayak basmamıştı. Bir yeniyetmeyken öldüğünü öğrenince de hiçbir şey duymadım. Bugün mezarı nerededir? Onu da bilmiyorum. Merak da etmiyorum. Bütün bunlara şaşmamak elde değil. Çocukluk nasıl unutulur? Nasıl yadsınır? İşte bunları düşünüyorum da belki de ben çocukken daha belleğim oluşmamış, kurulmamış, gelişmemişti diyorum. Böylece de bütün bir çocukluk çağı kapalı bir sandık gibi bir kıyıya atılmış ve hiç açılmamıştı. Sonra da bir gün bu sandık açıldığında, artık bu dünyada yeri olmadığı da anlaşılmış ve daha bir kıyılara atılmıştı. Sonunda da o da kendini silip atmıştı. Böyle olmalı.

Cebimde parayla pek eve döndüğüm, paramla kendime bir şeyler aldığım yok usumda. Para hep elime değer kalırdı. Bakardım paralara ve çok severdim. Ustamın yine dükkânda olmadığı bir gün, sattığım bir ciğerin parasını tam cebime atıyordum ki ustam çıkageldi ve benim parayı cebime koyduğumu gördü. Hiçbir şey demedi, baktı öyle yüzüme, ben de parayı çıkarıp yerine koydum. Kızarıp bozardığımı iyice anımsıyorum. O akşam eve süklüm püklüm gittim. Ciğerci çıraklığım da böylece son bulmuştu. Bir daha o sokaktan geçmedim. Hepsi bu. Para çalmıştım ve atılmıştım. Bugün bunu anımsarken hiçbir utanç duymuyorum, neredeyse doğal bile buluyorum. Sanırım o zamana değin parayı bilmiyordum, insanların istediği şeyi, istediği şeye çeviren bu büyülü, o denli de güçlü şeyi, ben de bilmek isterdim elbet. Hem niçin çalışıyordum? Para hep elime değecek ve hiç kullanamayacak mıydım? Ama yazık ki başaramamıştım işte, yine elimde gidip gelmişti, o kadar. Bir daha elime ne zaman para geçti, ne zaman onu istediğim bir şeye çevirdim, o büyüyü tattım? Bilmiyorum. Yazık!

Ben çocuk olduğum dünyayı alevler içinde buldum. Beş yaşındaydım ve Manisa yanıyordu. Bütün kent bir gömlekle dağa çıkmıştı. Askerlerimiz aşağıda düşmanla çarpışıyordu. Silah sesini ilk o zaman duydum. İlk topu, ilk uçağı da o zaman gördüm. Düşman sözcüğünü de ilk o gün öğrendim, bir daha da unutmadım. Düşman yangın, top, tüfek demekti; daha çok da ölüm.

Benim çocuk dünyamdaki annem konuşmazdı. Göllere, kımıltısız, duru göllere benzerdi. Sessiz bakardı ve gülerdi. Soran, sorular soran hep ben olurdum. Yanıtlarını o verirdi bütün sorularımın. Ondan en çok duyduğum sözcükse “Allah”tı. Ben de ona en çok Allah’ı sorardım:
-Anne, Allah hiç bize gelmez mi?
-Gelir elbet!
-Ama ben onu hiç görmedim.
-Onun geldiği zamanlar sen hep uykudaydın.
-Bir daha geldiğinde beni uyandır, olur mu?
İncecik ellerini başıma kor “Olur” derdi. Onu işte böyle hep soru yağmuruna tutardım ve hiç kızmazdı. Annemi süslenmiş, kaşlarına, gözlerine sürmeler, rastıklar çekmiş, dudaklarını boyamış, saçının bir telini akıtmış, yeni esvaplar giymiş hiç görmedim. Küçük evimizde işini büyük sessizlik içinde yapardı. Dünya dediği de evimizdi. Sokak onun için dünyanın öbür ucundaki bir yerdi, gereği de pek yoktu. Uzun beli kuşaklı entarisiyle odanın içinde gider gelir, bu da ona yeterdi sanki. Annem için dünyada olmak demek böyle bir şeydi. Annem böyleydi.

 Böyle görüyorum işte kendimi, bir yazıya vurmuş, bir yazı olmuş beni.

Dört erkek kardeştik: Hüseyin, Tevfik, Halil İbrahim ve ben. Hüseyin ağabeyim çocukluğum, gençliğim demek. Ve en çok şu dizelerde var o:
Şiir:
Uzun biri ve tabancasıyla gider gittiği yere ve
her sabah atı bağlanır
Ve dip odalı evler gibi sinirli gergin ve karanlık.

Benim hiç oyuncaklarım olmadı derken, ben bu dünyada çocuklar gibi oynamadım, koşmadım, atlamadım, yüzmedim, ağlamadım gülmedim demek istemiyorum elbet. Yalnız dünün, bugünün çocukları gibi, benim tahta atlarım, kurşun askerlerim, toplarım, silahlarım, taşbebeklerim, su kovalarım, küreklerim, bilyelerim olmadı demek istiyorum. Öte yandan, çocukluğumu düşününce oyuncaklarımın olup olmaması da pek önemli değilmiş gibi geliyor bana. Bir çocuk için oyuncağın ille de pahalı, güzel, değerli olması diye bir şey yoktur biliyorum. Çocuğun oyuncak dediği yeryüzündeki her şeydir: Bir yaprak, bir tahta, bir taş parçası, kırık bir sandalye, bir cam, bir ağaç dalı da oyuncaklarıdır onun. Oyuncak çocuğun “benim” diyebileceği her şeydir. Bunun için de sokağa çıkması yeter. Sokaksa evden çok çocuklarındır.

Ortaokuldayken çekilmiş başka bir fotoğrafta papyon takıyorum. Son sınıfta olmalıyım. Bütün sınıf ayakta. MANİSA ORTAOKULU  yazılı bir tabelanın önünde durmuşuz. Okul şapkamı sola eğmişim. Gözlerim kara, pırıl pırıl.  Temiz giyinmişim, en güzel arkadaşlarımla bir sıradayım. Yakışıklıyım. Saçlarım briyantinli, parlak, ortadan ayırmışım, üstümden özen akıyor. Bir elim pantolon cebinde, öbür elimle ceketimin yakasını tutmuşum. Ellerimi böylece belki de ilk kez koyacak bir yer bulmuşum (ellerim beni çocukluğumdan beri hep uğraştırmıştır, nereye koyacağımı bir türlü bulamamışımdır, hâlâ da öyleyim.

 Yazı yazmaktan ne anlıyorum? Beni ortaya koymasını, bana tanık olmasını dedim. Bir kişi, bir birey olmak istemekten başka ne demektir bu? Evet, yazmaktan anladığım bu işte: Bir birey olmak.

Hiçbir zaman iyi bir öğrenci oldum diyemem. Yazmak tutkusu ilkokulda yapıştı yakama, bir daha da bırakmadı. Bütün öğrenimim boyunca da bana musallat oldu. Beni her şeyimden, ailemden, arkadaşlarımdan, dünyadan uzaklaştırdı. İçime kapattı. Bu yüzden yalnız çocukluğum değil, gençliğim de durgun geçti. Yazmanın dışında bir şey düşünemez, görmez olmuştum: Varsa yoksa şiir. Ders çalışmak bir cehennemdi benim için. Öğrenciliğimi anımsadıkça korkular basar bana. Bu hâlâ düşlerimde bile sürer, korkularla uyanırım. Hiçbir dersi, hiçbir öğretmeni sevmedim. Bu yüzden hiçbir dersi dinlemezdim. Dersler benim için tam kendimi dinleme yeriydi. Her şeyden bir kurtuluştu sanki.

Gövdeden çıkmayan bir sözcükle yazılmaz. Sözcükler, “arzunun bu karanlık nesneleri”, gövdenin yörüngesine düşmeye görsünler, tepeden tırnağa arzuyu kuşanırlar. Yazıya giren her sözcük -en masumları bile- yazmak eyleminin arenasına girdiklerinde, gövdenin cehenneminden kurtulamazlar. Gövde çünkü aşkla yapar her şeyi. Arzusuz gövde ölü doğmuş gövdedir. Yani herhangi bir sözcüğü değiştirmeyen, onu gövdesinde duymayan, ona başkaldırmayan (iktidar, mülk, işkence), ya da onunla olumlu olumsuz ilişkiye girmeyen gövde yoktur. Vücuduma baktığımda bütün bunları görüyorum.

Yüzümü bilmiyorum ben.  Oysa herkes yüzünü avucunun içi gibi bilir: Ben bilmem. Hem sık sık aynaya bakarım ben. Sıkar yüzüm beni. Öte yandan çocukluğumdan beri yüzüm biricik ilgi alanım olmuştur. Kimin olmamıştır? Bugün de bundan kurtulmuş değilim. Bu böyle ama, öyle bir yere vardım ki yüzümü unutmak istiyorum artık. Yüz ki kimliktir; belki de bu kimlik sıkıyor beni. Değil mi ki her yere onu taşıyoruz ve ondan kurtuluş yoktur. Bundan sıkıcı ne olabilir? Hem yalnız yüz mü? Ad da yüz gibi bağlamıyor mu bizi? Onu da her yere götürmüyor muyuz? Adımızı bırakmaya alışık değiliz. Korkunç bu.

Yüz ölüm taşır: Radikal, kışkırtıcı, kaotik. Gene yüzüme dönersek bütün yüzler gibi benim yüzüm de kendinden başka hiçbir şeye benzemez: Benzersizdir yüz.  Her şeydir. Yüzü kurcalamalı. Yüzüm üstüne bu yazıyı bitirirken son olarak gene ona bakıyorum: Gülüyor bana.

Anlatıya kavuşmuş her şey ölüdür’ü Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum kitabımda söyledim. Gene de öyle diyorum. ‘Okunmayan kitap var olamaz.’ Bu gün de böyle düşünüyorum. Her şey yerinde doğrulanır. Fırtına fırtına olduğunu bilmez. Bilse de değişmez. Bilmeye değer şeyin öğretilemeyeceğini de bilelim: Us her şey değildir.

Büyük bir şiir hiç mi hiç anlam kokmaz, yoksa da dolaylı kokar. Şiiri us yürütmez çünkü. Şiirde us hiç mi hiç işe yaramaz: yarar: aksak bir us olarak yarar.

Ben şiirin gücünü hiçbir şeye değişmem: Değişmem, çünkü -savaş da dahil-  şiirin bütün kötülüklerin, pisliklerin üstesinden geleceğine inanırım. Bundan da hiçbir kuşkum olmamıştır. Niçin olsun ki? Şiir dediğimiz bu ele avuca sığmayan şeyin ( evet şeyin) tanımı bile yapılamamasına karşın canlı bir varlıktır.