28 Ocak 2013

Özdemir Asaf’ın babası Türk siyasetinin önde gelen isimlerinden İstanbullu Mehmet Asaf’tır.


  Özdemir Asaf’ın babası Türk siyasetinin önde gelen isimlerinden İstanbullu Mehmet Asaf’tır. Şura-yı Devlet’in yani çağdaş sözle söylersek Danıştay’ın ilk kurucularından… 1922 yılında Mustafa Kemal’den bir haber gelir Mehmet Bey’e; “Asaf’a söyleyin, Ankara’ya gelsin.”
Bunun üzerine aile, İstanbul’dan Ankara’ya taşınır. Anne Hamdiye Hanım hamiledir. İkizlerin doğumu da, bu ara, Ankara’daki bir hastanede, Mustafa Kemal’in doktoru olarak da bilinen Mim Kemal Öke (1884 – 30 Ocak 1955) tarafından yapılır. Baba Mehmet Asaf, 1930 yılında ölünce, aile tekrar İstanbul’a taşınır. İkizler okul çağındadır. Mustafa Kemal, İsmet İnönü’ye “Asaf’ın çocuklarını bir okula yerleştirin” emrini verince ve o dönemde soyadı kanunu henüz çıkmadığı için, şair ilkokula, babasının adını kendi adına ekleyerek, Özdemir Asaf adıyla kaydedilir. 1934 yılında çıkan soyadı kanunuyla da, aile ‘Arun’ soyadını alır. Osmanlıca karşılığı, ‘iyi özellikleriyle tanınan, güzel huylular’ anlamına gelen Arun…
“Çevreme bakındım
Yalancıların çoğu unutkan ya da aptal
 Kötü ve korkak
Yalanı böylelerinin eline düşüren büyük zekâlara kızdım.”
Zekâ, Özdemir Asaf şiiri için bir başlangıç noktasıdır. O, sözleri takla attırarak ve hiçbir sanatsal anlayışın peşinden gitmeden yazdığı kendine özgü şiirlerinde, estetik derinliği, zekâ dolu sözcüklerde aramıştır ömrünce… Onun şiiri, toplumsal ilişkileri ‘sen ve ben’ üzerinden şekilleyen, bireysel bir şiirdir denir çokça… Kimileriyse, bir çeşit hesap yapmakla, insancıl derinliği ‘kurmakla’ suçlar Asaf’ı.  Bana kalırsa, somut ilişkiler ya da oluşu; estetik bir zekâ ve ulaşılabilecek en derin insancıl duygularıyla soyut bir düzlemde yeniden ele alıp, “başka, herkes için ve yeni bir somut yaratmayı başarmış” biridir Özdemir Asaf şiirinde. “Her insanın bir öyküsü vardır, ama her insanın bir şiiri yoktur.” sözünün başka türlü bir karşılığı olabilir mi?
Atilla Özkırımlı; şiir ve zekâ konusunda, Özdemir Asaf’ın,“kendisiyle insanlar ve dış dünya arasındaki bağıntılar üzerine kurduğu, düşüncenin temel alındığı şiirler” yazdığını söylerken, bir başka usta, Behçet Necatigil, bu konuda bakın nasıl bir değerlendirme yapar: “ Şairdeki ‘ikinci kişi’ problemini, ikinci kişi ile kendi arasındaki bağlantıları çeşitli yönlerden derinleştirdiği, yaşamını dolduran davranışları soyutlaştırarak bir düşünme planına yükselttiği, bunu yaparken da çelişmeli, oyunlu bir mantık düzeninde mısra sayısını çok kere en aza indirdiği görülür.”
Her iki yazar da, ‘bir düşünme planından’, bu düşüncenin de, Asaf’ın şiirinin temeli olduğunda hemfikirdirler. Bence de Özdemir Asaf, yıllar içinde yavaş yavaş ördüğü şiirini, düşüncelerin ve duyguların yoğunlaştırılmasında aramış bir şairdir. Şaşkınlık veren, heyecanlandıran ve neredeyse ‘atasözü’ sayılabilecek şiirleriyle, bir söz sihirbazı…
Memet Fuat, 1996 yılında yayınlanan, Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi’nin, 38. sayfasında Özdemir Asaf için bana çok ilginç gelen bir tanımlama yapar; “Düşünceleri, duyguları yoğunlaştırıp kısacık şiirler yazışıyla Uzak Doğu ülkelerinin bilge şairlerine benziyor…”
Özdemir Asaf’ın şiiri hep merak uyandırmıştır okuyucusunda. Bir yanıyla, bir seferde kolay kolay anlaşılmayan derin bir felsefe ama aynı anda bunca kısa dizelere sığdırılmış, çok büyük zekâ ve duygu kaynaşması nasıl bir arada olabilir? Bu konuda, oğlu Olgun Arun’la yaşanmış bir anısı, onun şiir anlayışını açıklamak için iyi bir örnek sayılabilir.
“Özdemir Asaf oğlunu yanına alıp dışarı yemeğe çıkar. Mevsimlerden sonbahardır ve yollar kurumuş yapraklarla örtülüdür. Otururlar bir lokantaya ve yemek yerler. Yemek bittikten sonra, oğluna manzarının çok hoşuna gittiğinden bahseder şairimiz. Bir müddet sonra kâğıt kalemini çıkarıp yazmaya başlar. Düşünmeden büyük bir hızla yazmaktadır. Kâğıdı arkalı önlü doldurur ve bitirir şiirini. Sonra okur. Bitirir tekrar okur. Biraz düşünür ve ilk ve son satır hariç tüm satırları karalar. “Zaman herşeyi süpürebilir /Sonbaharı süpüremez.”  sözleri kalır geriye ve şiirde bu kadardır işte…
Özdemir Asaf, “r” harfini söyleyemezmiş. Bu da onu çok sempatik kılarmış. Bu konuda birçok anısını anlatır dostları ama bilmeyenler için ben en sevdiğim anısından söz edeceğim. 1950’lerde, şairler, yazarlar el üstünde tutulurmuş. Bu yüzden edebiyat matineleri diye bir kültür bile oluşmuş. O günleri anlatan Ülkü Tamer bakın neler diyor bu sanat buluşmaları için; “1950’lerde edebiyat matineleri pek gözdeydi. Öyle ki, edebiyat matinesiz hafta geçmezdi neredeyse. Yazarlar, özellikle şairler, bir matineden bir matineye koşturur dururlardı. Bunun şiirini bile yazan Behçet Hoca (Necatigil), “yahu,” demişti bir keresinde, “her gün sahnelere çıkıp okuyoruz. Müzeyyen Senar’ı bile geçtik.”
Dinleyicinin ilgisi inanılmaz ölçüdeydi. Okul salonları, halkevleri, tiyatrolar dinleyicilerle dolup taşardı. Ayakta kalanlar bile olurdu. Dinleyiciler dedim… Aslında seyirciler demem gerekirdi belki. Çok kişi sanatçıları seyre gelirdi çünkü. Asaf Halet Çelebi’nin sahneden “Kendimi sirkte vahşi hayvan gibi hissediyorum” dediğine tanık olmuşumdur. En büyük ilgiyi ise her zaman Attila İlhan’la Özdemir Asaf çekerdi. Çoğunlukla sona bırakılırdı onlar. Attila siyah balıkçı kazağıyla sahneye çıkıp uzun atkısını arkaya fırlattığı zaman,  korkunç bir alkış kopardı. Tempo tutulurdu: “Pia! Pia! Pia!” Attila da gözlerini kısıp ufuklara bakarak başlardı “Pia”yı okumaya.
Özdemir Asaf mikrofona çağrıldığında ise gülüşmeler başlardı. Bir güldürü oyuncusu gibiydi Özdemir Asaf. Uzun uzun mikrofonu ayarlar, sessizce seyircileri süzer, tam şiirini okumaya başlayacakken susar, yine seyircilere bakardı sessizce. Kahkahalar dinince aynı şeyleri yineler, sonunda “r”leri “ğ” gibi söyleyerek okurdu: “Bütün ğenkleğ aynı hızla kiğleniyoğdu / Biğinciliği…” Seyirciler bir ağızdan tamamlardı: “… beyaza veğdileğ.”
İlginç adammış Özdemir Asaf… 1951 yılında Sanat Basımevi’ni kurar ve kitaplarını Yuvarlak Masa Yayınları adı altında yayınlamaya başlar. Örneğin, 1955 yılında, ‘Yuvarlak Masa Yayınları’ndan çıkan “Dünya Kaçtı Gözüme” adlı ilk kitabı, alışılmış ya da beklenen fiyattan çok daha yüksek bir fiyat yapıştırılmış olarak sürülür piyasaya. O zamanlar yeni bir şiir kitabı yayınlandığında fiyatı aşağı yukarı 100 kuruş civarındayken, bu kitap 250 kuruş gibi astronomik bir fiyatla çıkınca, edebiyat dünyasında bunun nedenini merak ederler. Aslında biraz da kıskançlık vardır işin içinde. Bu fiyat konusu çok konuşulur, çok eleştirilir. En sonunda biri dayanamaz, bunun nedenini Özdemir Asaf’a sorar. Aldığı yanıt, şiirlerindeki zekânın sahibini ortaya koyması adına son derece hoş bir anı olarak kayıtlanır edebiyat tarihine; “İçinde 47 şiiğ vağ. Şiiğ başına 5 kuğuş çok mu!”
Bu “r” engeli birçok yerde başına iş açar Özdemir Asaf’ın. Kızı Seda Arun’un, babasıyla ilgili anlattığı anılarından iki tanesi oldukça hoştur. İlk anısında; şair iş yerinden çıkıp Karaköy’e gitmek için bir taksiye biner. İşe bakın ki, taksinin şoförü de “r”leri söyleyemeyen biridir. Sorar:“Neğeye biğadeğ?” Asaf, Karaköy’e gidecektir ama şoföre, “Kağaköy” dese kendisiyle alay ettiğini düşünür mü diye, içinde hiç “r” harfi geçmeyen Eminönü’nü seçer yön olarak. Eminönü’den Karaköy’e kadar da yürüyerek döner.
İkinci anı, 1950 yılında Cağaloğlu’nda matbaa açacağı günlerde, açılış işlemleri için gittiği vergi dairesindeki memurla ilgili bir anıdır. İşlemleri yapacak memur, Özdemir Asaf’a adını sorar. “R”leri “ğ” olarak söyleyen Özdemir Asaf, “Halit Özdemiğ Ağun”der. Özdemir, bilinen bir isim olduğu için memur belgelere Halit Özdemir Ağun yazar. Bankonun üzerinden eğilerek bakar Asaf. Yanlış yazıldığını görünce “Soyadımı yanlış yazdınız. Doğğusu Ağun” der. Memur yüzüne bakar Özdemir Asaf’ın. “Evet, Ağun” der. “Hayığ, hayığ Ağğun” diye düzeltmeye çabalar Özdemir Asaf. “Beyefendi anladım. Ağun işte.” Şair sinirlenir. Cebinden kalemini kâğıdını çıkarır, kocaman harflerle ‘Arun’ yazar kâğıda, “r”lere basa basa yüksek sesle okur. “Ağğğğğun.”
“Anlaşıldı  / Bu ‘r’lerin intikamı  / Onlar yuttu Özdemir Asaf’ı.” (Can Yücel’in, Özdemir Asaf’ın, cenaze töreninin yapıldığı Bebek Camisi’nden alınıp, son dinlenme yeri olan Aşiyan Mezarlığı’na bırakıldıktan sonra, geri dönerken yazdığı ‘Cenaze Dönüşü’ adlı şiirinden – 28.01.1981)
”Söylediklerini örtebildiğin kadar ört…Yalnız dolambaçlı konuşma, yüzüme karşı konuş, içine doğru değil. Susacaksan, istediğin kadar sus…Yalnız kendine doğru susuk durma. Bana doğru susuk dur. Dolambaçlı konuşursan… emici susmalarla durursan… ben senin gözlerinin dışından içine inerim… Ama sen… sen de benim gözlerimin içinden dışarıya düşersin sonra.”
Dilindeki peltek hali yüzümüzü güldüren Özdemir Asaf’ın şiirlerindeki egemen duygu yalnızlıktır. Yalnızlık, onun yazmaktan asla uzak duramadığı, belki de şiirimizdeki en güçlü yalnızlık sözlerini yazan şairin, hayatla ilgili bir ciddi sıkıntısının sonucudur, kim bilir? Belki de, yalnızlığı, güven duygusuna ait bir eksiklenmedir? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz ama bildiğimiz o ki; şaire göre yalnızlık kişisel birşeydir ve paylaşılamaz.
“Yalnızlık, yaşamda bir an
 Hep yeniden başlayan
Dışından anlaşılmaz…
Ya da kocaman bir yalan
 Kovdukça kovalayan
Paylaşılmaz…
Bir düşün’de beni sana ayıran
 Yalnızlık paylaşılmaz
Paylaşılsa yalnızlık olmaz.”
En ünlü şiirlerinden biri kabul edilen ‘Yalnızlık Paylaşılmaz’ adıyla bildiğimiz bu şiir, 1978 yılında yayınlanan Özdemir Asaf kitabının adıdır da aynı zamanda. Özdemir Asaf’ın özgün el yazmaları ve daktiloya çekilmiş müsveddelerinin kalıbıyla basılan bu kitap, her dönem genç kalmayı başarmış, her dönem gençleri şaşırtmış bir kitap olarak hafızalardaki yerini sıkı sıkıya korumaktadır. Kitaptaki her bir şiir, uzun ve içli bir yolculuk başlatır duygularımızda… Bilmem ki, Asaf okuyup da, etkilenmeyen biri var mıdır? Yazdıkları için güçlü aşk şiirleri diyenlere çok kızar şair. Ona göre aşk şiirleri yazmamıştır kendisi, onun yazdıkları ‘aşk’a yazılmış şiirlerdir.
Aşk demişken, Özdemir Asaf’ın 1957 yılında yazdığı ve en çok bilinen, en çok sevilen şiiri ‘Lavinia’dan da -kısacık da olsa- söz etmeden geçmeyelim. Hani şu, şairin ‘kalbinin zulasındaki aşkı’ Lavinia…
“Sana gitme demeyeceğim
Üşüyorsun ceketimi al
 Günün en güzel saatleri bunlar
 Yanımda kal.
Sana gitme demeyeceğim
Gene de sen bilirsin
 Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim
 İncinirsin.
 Sana gitme demeyeceğim
 Ama gitme, Lavinia
 Adını gizleyeceğim
Sen de bilme, Lavinia.”
Mehmet Fuat bir yazısında; “Özdemir Asaf’ın unutulmaz bir yanı da 1950’lerin ünlü edebiyat matinelerindeki tavırlarıydı. Son derece tatlı bir havayla gelir, kendine özgü peltek konuşmasıyla şiirini söyler, alkışa boğulur, iki elini birden kafasının iki yanına götürerek çift yanlı asker selamı verir, koca bıyıklarıyla gülümser, gösterisini genel istek üzerine ‘Lavinia’ adlı şiiriyle noktalardı” der.
Uzun yıllar ‘Lavinia’ adındaki bu esrarengiz kadının hayalî bir kadın olduğu sanıldı. Hani şairlerin böyle düşsel kadınları olur ya, o türden bir imge olduğu düşünüldü. Ancak o işin sanıldığı gibi olmadığı, Lavinia’nın kim olduğu, tiyatro adamı Mücap Ofluoğlu’nun 1985 yılında yayınladığı “Bir Avuç Alkış” adlı kitabında söz ettiği bir anısıyla anlaşıldı.
Prof. Dr. Haluk Oral’ın, “Şiir Hikayeleri” adlı kitabında da açıklanan anı şöyle:  “1958-1959 tiyatro mevsiminde, Strindberg’in “Matmazel Jüli”sini sahneye koyarlar. Mücap Ofluoğlu bu oyunun giysilerini Mevhibe Beyat’ın çizdiğini belirttikten sonra; “Mevhibe, Güzel Sanatlar Akademisi’nde okuduğu yıllardan beri güzelliği ve cana yakın dostluğu ile çevresini etkilemiş, sevgilileriyle, şiirlere yansıyan çekiciliğiyle ünlü bir şairimizin ‘Lavinia’sı olmuştu.” (Mücap Ofluoğlu, Bir Avuç Alkış, Çağdaş Yayınları, İstanbul 1985, sf.354)
Peki kimdir Lavinia? Lavinia, tam adı Mevhibe Meziyet Beyat olan, 1925 yılında doğup, 11 Eylül 2007’de hayata veda etmiş bir resim öğretmenidir. Aynı zamanda amatör bir şair ve stilisttir. 1952 yılında İlhan Selçuk’la evlenmiş ancak kısa süren bu evlilik bittikten sonra ünlü sinema oyuncusu Öztürk Serengil’in eşi olmuş; ancak bu evlilik de sürmeyince üçüncü ve son eşi fotoğrafçı ve kameraman Muhlis Hasa’nın eşi; *Oktay Akbal’ın* gizliden gizliye âşk duyduğu ve yazılarında ‘Hisya’ adıyla andığı platonik sevgilisi olan kadındır.
Özdemir Asaf’a hiç âşık olmadığını söyleyecektir yıllar sonra ama Asaf’ın kızı Seda Arun’un anılarından öğrendiğimize göre; şairin son günlerini geçirdiği hastanede başındaki 3 kadından biri de ‘Lavinia’dır. Diğer iki kadınsa; Seda Arun’un annesi ve şairin ilk eşi Sabahat Hanım ve şimdi aynı mezarda yattığı, Asaf’ın ikinci eşi Yıldız Moran Hanım’dır.
Yazımızı, şairin, 1970 yılında yayıncılığı bırakıp, Bebek’te açtığı ve çok sevdiği meyhanesiyle ilgili bir anısıyla bitirelim. Şair için, Bebek’teki meyhanesi neredeyse evi gibiymiş. Orada yatar kalkar, zaman zaman aklına gelen şiirleri küçük kağıtlara yazar, bunları biriktirir, bunların bazılarınıysa meyhanenin duvarlarına yapıştırırmış. Akrebi ve yelkovanı olmayan sadece saniyesi çalışan bir de saat varmış meyhanenin duvarında. İşte o sadece saniyesi çalışan saatin altına bu küçük karalama şiirlerinden birini yapıştırmış şair; “Bir bakıyorsun üç / Bir bakıyorsun hiç.”
Özdemir Asaf’ı  28 Ocak 1981 günü kaybettik. Karaciğer kanserinden öldü. 58 yaşındaydı henüz, gencecikti… Ahhhh, şairler, şu kahrolası şairler… Bir bakıyorsun burada, bir bakıyorsun hiç’likte… Sanat adına katran koyuluğunda bir vahşetin yaşandığı günümüzde, ‘kendi bahçesinde dal bile olamayanların, bizim bahçemizde ağaçlık tasladığı’ bu -mutlaka bitecek karanlık çağda-, kendi sesiyle söylersek; “off dudağım acıyor’ dediğimde, ‘öpeyim de geçsin’ diyen sevgilinin, ‘yüreğim acıyor’ dediğimde çekip gittiği” bugünlerde, Asaf’ı okuyarak direniyoruz biraz da… Çünkü hayatı bir şair gibi duymak, yaşananları anlamlı kılmak, acıları dirençli bir umuda dönüştürmek için en güvenli yollardan biridir. Çünkü, ne olursa olsun, hayatta hayat kadar güzel başka birşey yoktur.


  Hayrettin Filiz

26 Ocak 2013

Tanrılar Okulu - Stefano D'Anna

Tanrılar Okulu
 İtalyan asıllı yazar ve modern çağ filozofu Prof. Stefano D’Anna, Tanrılar Okulu kitabı ile insanın kendi yaşamına dair devrim niteliğinde bir bakış açısı ortaya koyuyor. Eserinde bireyin hayata bir edilgen değil, tüm iyi ve kötü etkenlerin faili olarak bakması gerektiğini vurgulayan yazar, hikayeleştirme tekniği ile bunu oldukça etkileyici bir şekilde aktarıyor.

Okurlarıyla ilk kez buluştuğu 2002 yılından günümüze dünya çapında büyük bir beğeni toplayan kitap, felsefi öğretisinin yanı sıra kişisel gelişim alanında da eşsiz bir rehber niteliği taşıyor. Bu kitabı okurken sadece yazarın yaşamında değil, kendi iç dünyanızda da el değmemiş derinliklere doğru bir yolculuk yapacaksınız.

Tek Çıkış Yolu, İnsanın Kendisidir

İnsanın hayatında olup biten her şeyin asıl sorumlusu kendisidir. Kişiyi bugüne koşullar değil, kişinin kendi kararları getirmiştir. Ve karşısına çıkan tüm aksilikler; korkularının, karamsarlığının ve kendisine olan özgüvensizliğinizin somut bir yansımasıdır.

Tanrılar Okulu kitabında Prof. Stefano D’Anna, bu gerçekleri kendi yaşamından ve düşünsel tecrübelerinden yola çıkarak güçlü bir şekilde ifade ediyor. Kitapta gerçekleşen olaylarda düş ve gerçek kavramını iç içe geçiren yazar, böylece okurlarına tam olarak şu mesajı veriyor: Gerçeklerin düşlere yön vermesi kadar, kurulan bütün düşler de gerçekleri inşa ediyor.

Geçmişin Gerçekliğinden Gelen Bir Hayal

Hayatı tüm hızıyla yokuş aşağı giden bir adam… Başarısız bir sosyal yaşam, gelgitli ilişkiler, unutulmayan pişmanlıklar… Ve bir gün bu adam zavallılığının son sınırına kadar dayanmışken, birden karşısında baştan sona gerçeğe bürünmüş bir hayal görüyor. Bu hayal, onun gerçekleri düş penceresinden görmesini sağlayarak kişisel devrimine ön ayak oluyor.

Kendisine Dreamer adını veren bu hayali varlık, aslında adamın kanserliyken yüzüstü bıraktığı ve tek başına ölmesine göz yumduğu eski eşinden başkası değil. Ancak onun aksine Dreamer, somut varlığından sıyrılmış olsa dahi adama yardım eli uzatıyor. Artık bir eski eşten çok adamın yaşamında ulvi bir öğretmen olarak yer alan Dreamer, hayattaki çeşitli olgulara dair kurduğu diyaloglarla, kahramanın yaşam yolculuğunda ilerleyeceği çizgiyi kendisinin belirlemesini sağlıyor.
 
Gerçekleştirecek düşü olanlar için
Bir Varoluş Okulu, bir üniversite kuracaksın…
Bu Okulda 'düş'ün var olan en gerçek şey olduğu…
insanın gerçek diye nitelediği şeyin,
kendi düşünün yansımasından başka bir şey olmadığı öğretilecek.

Bir sorumluluk Okulu kuracaksın
eylem filozofları için
mutluluğun ekonomi anlamına geldiğini
ve zenginliğin, refahın, güzelliğin
her insanın doğuştan hakkı olduğunu öğreten
bir Okul...

Sonsuzluğa uzanan bir Okul kuracaksın,
nefesim nefesi olacak, adımlarımdan yol bulacak,
bir Tanrılar Okulu…
Dört koldan engellendiğini göreceksin
hiçbir saldırı seni korkutmasın ve bil ki,
aslında her zorluk ve düşman gerçekte sana
senin en yakın müttefikin olduğunu,
bu okulun yeri doldurulamaz, tek ve bütün parçası olduğunu gösterecektir.
 

Günlük Şiirler - Onat Kutlar

Sen gittikten sonra, iki çalgıcı
Turnalar semahını çaldı ve kimse dinlemedi onları
Benden başka. Sarımsak kokusunun
Yoksulluk ve rakıyla buluştuğu saygısız kalabalıkta,
Kimse duymadı beni terkeden
Kanatların bıraktığı esintiyi. Biri incecik, öbürü kalın
İki tel vururken çalgının yüreğine,
Nicedir aklımı kurcalayan Bertold Brecht´in
'Sevenler' şiirini düşündüm, bir yaşamdan ötekine
Yanyana uçan iki turnayı. Taa yirmisekizlerden.
'Güneşin ve ayın az değişken dilimleri altında
Uçup giderler yine, böyle tutkun birbirine.
Hey, nereye gidersiniz? - Hiç bir yere - Nerden gelirsiniz?
Her yerden. Sorarsınız, ne zamandır birliktesiniz? diye.
Az zamandır. Ne zaman ayrılacaksınız peki? - Yakında.'
Çıktığımda hava açıktı, ikindi güneşi gibi
Nicedir ısıtmayan parlak ayın az değişken dilimleri altında
Yürürken, sordum kendi kendime. Nereye gidiyorsun?
Hiç bir yere. Ne zamandır yalnızsın? Bilmem, denize
Ve ayışığından yapraklar kesen
Şiire sormalı bunu. Daha yazılırken
Bir anıya dönüşen şiirlere..
Sordum kendi kendime, ne yapılabilir çamurdan? Heykel
Acılardan? Aşk. Yoksulluklardan
Bir devrim bile yapılabilir. Ama hiç bir şey,
Hiç bir şey yapılamaz ayrılıklardan.

Sen, çalgıcılar ve ayışığı çekip gittiniz. Uykunun
Eşiğine vurulmuş bir turna gibi dönerek
Düşerken sordum otuzdokuzlardan Bertold Brecht´le birlikte
'Ne yapmalı peki?' Aklım dokunacak
Bir başka akıl arıyor. Nicedir yabancı denizlerde
Yıkanan tenim başka bir teni. 'Ne yapmalı?'
Biliyorum yağmur yağmaz yukarı doğru yeniden,
Acımaz olur, silinir gider izi bıçağın.
Ama hiç bir rüzgar dolduramaz boş kalan yerini,
Bir yaşamdan ötekine
Birlikte uçan turnaların yerini
Gökyüzünde...

Ermiş, Sörfçü ve Patron - Robin Sharma

   
 Ferrarisini Satan Bilge’nin Yazarından Yüreğinin Peşinden Gidenlere Muhteşem Bir Hikaye
“Robin Sharma’dan muhteşem, yaşam değiştiren bir eser…” Mark Victor Hansen, Yazar
“Harika bir hayat yaşamaya hazırsanız, bu sıradışı kitabı okuyun!” Richard Carlson, Yazar

Bu sıradışı kitabın sayfaları arasında, hayatınızı baştan yaratmanın ve kişiliğinizin en iyi haliyle tekrar bütünleşmenin pratik ve güçlü sürecini keşfedeceksiniz. Etkileyici hikâyesiyle Ermiş, Sörfçü ve Patron size derin bir bilgelik ve kaderinizi keşfetmenize yarayacak pratik öğretiler sunuyor. Varoluş sebebinizi bulun ve aradığınız sonsuz mutluluğa erişin.
Hayatınızı en iyi şekilde yaşamanıza rehber olacak bu devrim niteliğindeki kitapta:
• Gerçek niteliklerinizi açığa çıkarıp hünerlerinizi sergilemeye,
• Korkularınızı özgürlüğe, yaralarınızı bilgeliğe çevirmeye,
• Zihninize hükmedip kalbinizi açmaya ve ruhunuzu beslemeye,
• Gerçek sevgiyle dolu, güzel ilişkiler yaşamaya,
• Macerayı, gizemi ve eğlenceyi yaşamınıza tekrar katmaya,
• Kariyerinizde başarıya ulaşıp refaha kavuşmanıza yardımcı olacak bilgiler bulacaksınız.

Robin Sharma’nın çarpıcı kurgu stiliyle yazılmış olan bu kitap, hayatta tuttuğu yol Robin Sharma’nınkine oldukça benzeyen Jack Valentine isimli bir adamın hikâyesini anlatıyor. Hayatında bir şeylerin eksik olduğunu hisseden Jack daha mutlu, daha sağlıklı ve daha güzel bir hayat yaşayabilmek uğruna yola koyularak üç etkileyici öğretmenin öğrencisi oluyor. Son derece güçlü bir felsefenin varlığını keşfederek içinde yaşadığı gerçekliği değiştirmek ve kaderine ulaşabilmek için adımlar atıyor.

Çevirmen:     Filiz Gülerkaya

Buddha Ahlak Felsefesi

 

M.Ö. 563 – 483. Hindistan’da yaşayan, ruhani öğretici. Budizm’in kurucusu. Uyanmış kişi anlamına gelen bilge.
Uyanmak, idrak etmek, bilinçlenmek. Uyanmış, aydınlanmış kişi, karanlık gece
lere doğan güneş gibi, yanlışlarla, hatalarla dolu karanlığı bilgi ışığıyla aydınlatır.

 
1.
Budizm Erdemleri :
•
Öldürmeyin
•
Yalan söylemeyin
•
Sarhoş olmayın
•
Başkalarının malını almayın
•
Acılara katlanın
•
İyilik yapın
•
Merhametli olun
•
Kin gütmeyin
•
Fedakâr olun
2.
Sorunları çözebiliyorsan endişelenmene gerek yoktur. Çözemiyorsan da endişelenmenin yararı yoktur.
3.
Gökyüzünde doğu ya da batı ayrımı yoktur, ayrımları zihnimizde yaratırız ve sonra gerçek olduğuna inanırız.
4.
Binlerce savaş kazanmaktansa kendini feth etmen en büyük zaferdir, artık o senden ne melekler ne şeytanlar tarafından alınabilir.
5.
Varmaktansa yolculuk etmek yeğdir.
6.
İnsan hayatının labirentlerinde güvenle yol alabilmek için insanın bilgeliğin ışığına ve erdemin kılavuzluğuna ihtiyacı vardır.
7.
Ayak, ayak olduğunu ancak yere bastığında hisseder.
8.
Gerçeğin yolunda yapılabilecek iki hata vardır. Birincisi devam etmemek, ikincisi de hiç başlamamak

 9. Mutluluklar paylaşmakla azalmaz.
10.
Üç şey fazla saklanamaz. Güneş, ay, gerçek.
11.
Ne düşünürsek oyuz.
12.
Gerçek mucize, doğruyu açıklamak ve insanların doğruyu kavramalarını sağlamaktır.
13.
Huzur içten gelir, onu onsuz arama.
14.
Öfkelendiğimiz anda gerçeği aramak için mücadeleyi bırakıp, kendimizle uğraşmaya başlarız.
15.
Öfkeye tutunmak, zehiri kendin içip ötekinin ölmesini beklemek gibidir.
16.
Varoluşun sırrı korkusuz olmaktır.
17.
Ne alev ne yel, ne doğum ne ölüm, hiçbir şey iyiliklerinizi silemez.
18.
Önce kendi gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk.
19.
Geçmişle yaşamayın, geleceğin hayalini kurmayın, aklınızı şu ana yoğunlaştırın.
20.
Aylak olmak ölüme doğru kısa bir yoldur ve çalışkan olmak bir yaşam biçimidir. Ahmaklar aylaktır, zeki kişiler ise çalışkan.
21.
Nedensellik, etkileşim, koşullar ve ayırt edici algılama. Dört büyük element bunlardandır.
22.
Nefret sevgiyle yok edilir, bu ölümsüz kanundur.
23.
Açgözlülüğü cömertlikle, yalanı gerçekle yen.
24.
Sizi kendinizden başka hiç kimse kurtaramaz. Kendi kendinize ışık olun.
25.
Derin düşünen bilge kişinin tek bir günlük yaşamı, bilgisiz ve kontrolsüz kişinin bütün bir yaşamından daha değerlidir.