09 Ocak 2022

İçsel Huzur İyi Yaşamın Kapısını Açar - Epiktetos

"Başkalarının size hayran olmasına bağımlı ol­mayın. Bunda hiçbir güç yoktur. Kişisel erdemleriniz dış bir kaynaktan çıkarılamaz. Kişisel erdemleriniz arkadaşlarınızda bulunmaz. Başka insanların size gösterdiği saygıda da bulunmaz. Diğer insanlar sizi sevseler bile sizin fikirlerinizle uyuşmazlar, sizi anlamazlar ya da sizin coşkunuzu paylaşmazlar. Bu bir yaşam olgusudur. Artık büyüyün! Başka insanların sizinle ilgili ne düşündüklerinden size ne? Kendi erdemlerinizi kendiniz yaratın."
 İçsel Huzur İyi Yaşamın Kapısını Açar
"Romalıların kölesi büyük filozof" Epiktetos, bütün yaşamını mutluluk, doluluk ve sakinlik yolunda harcamıştır. Yetkinleşmek yerine gelişmeyi vurgular ve günden güne geliştirilen erdemli bir yaşamı savunur."
 

08 Ocak 2022

Yapabilirlikler Yaratmak (İnsani Gelişmişlik Yaklaşımı) - Martha C. Nussbaum

Yapabilirlikler Yaratmak


“Kalkınma ve politika dünyasında artık yepyeni bir kuramsal paradigma var. ‘İnsani Gelişmişlik’ ya da ‘Yapabilirlikler Yaklaşımı’ olarak adlandırılan bu model çok basit bir soruyla işe başlar: İnsanlar gerçekte neler yapabilir ve ne olabilirler? Önlerinde ne gibi fırsatlar vardır? İnsan hayatı, doğası gereği, birbiriyle ilintili çok sayıda unsurun bir arada incelenmesini gerektirir, bu nedenle basit gibi görünen bu sorular aslında oldukça karmaşıktır. Zaten modeli cazip kılan özelliklerden biri de bu karmaşıklıktır: insan yaşamının ve insani çabanın kendi karmaşıklığına yanıt verecek donanıma sahip yepyeni bir yaklaşım olması. Her halükârda, modelin sorduğu sorularla insanlar günlük hayatlarında sürekli karşı karşıya kalırlar.”

Günümüz dünyası hâkim kalkınma paradigmasının içine hapsolmuş durumda. Bu kalkınma anlayışında insanlar hesaplanabilir hesaplanması gereken birimler, insan yaşamı ekonomik rasyonalizmin bir nesnesi, insanın en temel ihtiyaçları ise üzerinde pazarlık edilebilir “şey”ler olarak görülüyor. Ülkelerin gelişmişlik düzeyleri de bu paradigmayla koşutluk içerisinde gayri safi yurtiçi hâsıla gibi rakamlara göre belirleniyor; adil bölüşüm, temel ihtiyaçlar, ekonomik ve sosyal adalet, kamusal tartışmanın dışında konumlandırılıp “ideolojik” olmakla eşleştiriliyor. Martha C. Nussbaum elinizde tuttuğunuz bu kitapta, “Yapabilirlik Yaklaşımı” adını verdiği ve bir paradigma değişimini esas alan yaklaşımıyla yalnızca insanlar için değil, tüm canlılar için “yaşanabilir” bir dünya kurabilmenin incelikli arayışını sunuyor.

 Önsöz

Yoksul ülkelerin sorunları üzerine çalışan ekonomi uzmanları, yasa koyucular ve bürokratlar uzun zaman boyunca gerçekleri çarpıtan bir hikâye anlattılar. Bu uzmanların kullandığı belli başlı bütün modellerde ülkelerdeki yaşam kalitesinin ancak kişi başına düşen Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla(GSYİH) yükselirse iyileşeceği iddia edilmekteydi. Bu ham ölçü, halkın büyük çoğunluğu ülkenin genel ekonomik gelişiminden pay alamasa ve eşitsizlikler ürkütücü boyutlarda da olsa, çoğu zaman ülkeleri listelerde üst sıralara taşımaya yetiyor. Uluslararası itibarlarını etkileyen bu sıralamalara önem veren ülkeler de, söz konusu bu ham ve kaba yaklaşım nedeniyle, yoksul vatandaşlarının yaşam standartlarını dikkate almadan, ekonomik büyümeyle kendiliğinden ge- lişmesi mümkün olmayan sağlık ve eğitim sorunlarına eğilmeden, yalnızca ekonomik olarak büyüme hedefi için çaba göstermeyi yeterli buluyorlar.

Bu model günümüzde geçerliliğini koruyor. “Gelişmekte olan ülkeler”in ulaştıkları düzey değerlendirilirken –kalkınma ekonomileri araştırmalarında, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi kalkınmayla ilgili kurumlarda yapıldığı gibi– büyüme rakamları ısrarla kullanılmaya devam etmektedir. Dahası, “gelişme”nin ya da yaşam kalitesinin iyileşmesinin ne boyutta olduğunu anlamak için zengin ülkelerde de yaygın bir şekilde aynı modele başvuruluyor.(Genel olarak yoksul ülkeler böyle anılsa da, aslında her ülke “gelişmekte olan ülke”dir: vatandaşlarının tamamına iyi bir yaşam sağlamak için her ülke gelişmeye muhtaçtır.) Ay- rıca zengin ülkelerde de büyük eşitsizlikler vardır ve bu yaklaşım oralarda da benzer çarpıtmalara yol açar.

Kalkınma ve politika dünyasında artık yepyeni bir kuramsal paradigma var. “İnsani Gelişmişlik” ya da “Yapabilirlikler Yaklaşımı” olarak adlandırılan bu model çok basit bir soruyla işe başlar: İnsanlar gerçekte neler yapabilir ve ne olabilirler? Önlerinde ne gibi fırsatlar vardır? İnsan hayatı, doğası gereği, birbiriyle ilintili çok sayıda unsurun bir arada incelenmesini gerektirir, bu nedenle basit gibi görünen bu sorular aslında oldukça karmaşıktır. Zaten modeli cazip kılan özelliklerden biri de bu karmaşıklıktır: insan yaşamının ve insani çabanın kendi karmaşıklığına yanıt verecek donanıma sahip yepyeni bir yaklaşım olması. Her halükârda, modelin sorduğu sorularla insanlar günlük hayatlarında sürekli karşı karşıya kalırlar.

Bu yeni yaklaşımın, Dünya Bankası’ndan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’na (UNDP) kadar refahla uğraşan birçok uluslararası kuruluş üzerinde giderek artan bir etkisi olmuştur. 1990’dan beri Birleşmiş Milletler İnsani Gelişmişlik Raporu Bürosu tarafından yayımlanan İnsani Gelişmişlik Raporları’ndan ilham alarak, kendi toplumlarında farklı bölge ve grupların refahıyla ilgili yapabilirlikler temelli çeşitli çalışmalar yürütmeye girişmiş birçok çağdaş ülke bulunmaktadır. Öyle ki günümüzde bu tür bir rapor yayımlamayan çok az ülke kalmıştır. (Birleşik Devletler bile 2008’de gruba dahil olmuştur.) Arab Human Development Report (Arap İnsani Gelişmişlik Raporu) gibi bölgesel raporlar da yazılmaktadır. Ayrıca, 80 ülkeden yaklaşık 700 üyesi bulunan İnsani Gelişmişlik ve Yapabilirlik Derneği’nin (Human Development and Capability Association - HDCA) desteğiyle insani gelişmişlik ve yapabilirlik yaklaşımının ciddi katkılarının görüldüğü çok sayıda başlık altında kaliteli araştırma yapılmıştır. Yakın bir zamanda da, ekonomik performans ve toplumsal ilerlemenin ölçülmesi amacıyla kurulmuş bir komisyonun yazdığı Sarkozy Komisyon Raporu’nda modelin ciddi katkısı izlenmektedir.

Giderek etkisi artan Yapabilirlik Yaklaşımı bugüne kadar yalnızca konunun uzmanları için yazılmış makale ve kitaplarda ele alınmıştı ve genel okuyucu kitlesi ile lisans düzeyinde ders veren akademisyenler kapsamlı bir kitabın olmamasından uzun süredir yakınmaktaydı. Elinizdeki kitap bu boşluğu doldurmak ve yaklaşımın kilit unsurlarını ortaya koyarak rakip modeller karşısında değerlendirilmesi amacıyla yazılmıştır. Kitapta bu yaklaşım insan öyküleri içine yerleştirilerek anlatılıyor; amaç, yasa koyucuların bu hayatlara dair gördüklerinde bir farklılık yaratarak insan hayatına saygı gösteren ve insanların güçlenmesi için anlamlı müdahalelerde bulunabilecek yasalar oluşturulmasını sağlamak;entelektüel seçkinlerin önyargılarını yansıtmak değil.

İnsanların yaşam kalitesini iyileştirmek akılcı politik seçimlerde bulunmayı ve bireylerin kararlı eylemliliğini gerektirir. Bu nedenle, belki de her ne kadar öyküye dayalı olsa da, kuramsal bir kitap yazmak gereksiz görülebilir. Ne var ki, konunun çerçevesini çizen, görünür olanın algılanış biçimini belirleyen ve dolayısıyla tartışmayı kimi politikalara doğru çeken kuramlar günümüz dünyasının önemli bir parçasıdır. Her şeyin farkında olsalar da, bilge eylemcilerin iktidar koridorlarında hükümleri yok denecek kadar azdır.Politika tercihlerine yol gösteren eski ve başat kuramlarsa büyük ölçüde hatalıdır, ve iddiam odur ki, bu nedenle kalkınma politikaları yanlış yönlendirilegelmiş, herkesçe paylaşılan (eşitliğe ve insan onuruna saygı gibi) insani erdemler açısından bakıldığında, yanlış seçimler yapılmıştır. Politik tercihleri doğru yöne sevk edecek, kolay kolay değişmeyecek gibi görünen hatalı kuramlara meydan okuyacak bir karşı kurama ihtiyaç olduğu açık. Böyle bir karşı kuram bize önceliklerimizin ne olması gerektiğini gösteren yeni bir resim sunmalı ve kalkınma dünyası ile yeni bir biçimde ilişkilenmelidir. İnsani sorunların aciliyetini koruduğu ve kabul edilmesi mümkün olmayan haksızlıkların ve insani eşitsizliklerin yaşandığı çağımızda ihtiyacımız olan bu karşı kuram, Yapabilirlik Yaklaşımıdır.

 Kitaptan bir bölüm okumak için tıklayın.

 

07 Ocak 2022

İlber Ortaylı "Yalnız Kalmayı Blimek"

Ben gençlik yıllarımdan beri sabahları çalışmaya  gayret ettim. Okuyacaksam, sabahları okudum; yazacaksam, sabahları yazdım. İnsan sabah okuduğu metinleri asla unutmaz. Bunu da basit bir sebebi var. Zihin boşken, vücut diriyken, kafa dinçken okumak; çalışmanın verimini kat kat arttırır. Çok açık ki herkesin kendine göre bir hayatı, bir metodu vardır; yaşayışı ve becerisi de farklıdır ama diyebilirim ki sabahların bu hafasından herkes istifade edebilir. O yüzden kişi okuyacaksa, yazacaksa özellikle sabahları çalışmasını; bilhassa notlar alarak çalışmasını katiyetle öneririm. Ben geceleri okumayı 25 yaşından sonra geliştirdim, çok yaygın olarak da böyle çalışılırdı. Ama benim  yaşlarıma geldiğinizde geceleri çalışmak artık verimli olmuyor, onu da bilin.

Düşünmek içinse bir yöntemim yok. Elbette ki seyahatte, kafan boşaltılmışken iyi düşünürsün; bir yerden bir yere giderken iyi düşünürsün; yürürken, yemek yerken iyi düşünürsün. Tuvalette bile düşünürsün yahu! Ama iyi düşünmek için esasen yalnız kalmak gerekir. Yalnız kalmayı bilmeyen milletlerden fazla bir şey çıkmaz. Mesela iyi bir düşünür çıkmaz. Maalesef biz Türklerin böyle bir  kabiliyeti yok, bu yüzden de bizden iyi düşünür pek çıkmıyor. Aptal olduğumuz için mi? Estağfurullah. Ama şu var; Türk yalnız kalamaz, milletlerimizde böyle bir huy yoktur. Beraber ders çalışır, beraber yazı yazar, beraber gezmeye gider, beraber aylaklık eder. Türkler sinemaya bile  tek gitmez; yalnız kalmayı bilmez, sevmez. Yalnız olmamanın getirdiği garantiye, yani tehlikeden uzak yaşamanın konforuna güvenir. Ama işte bu garanti de yaratıcılığı sakatlar, iş çıkarma kabiliyetini azaltır. 

Yalnız kalamayan insanın dü şünce ve gözleme kabiliyeti yarım oluyor. Bu yüzden ben insanlara yalnız
kalmayı öğrenmelerini öneriyorum. Yalnız kalmayı bilmek iyidir, önemlidir; Türkiye gibi bir yerde avantajdır. Zira evlilik müessesi bile bizde yalnız kalmamak üzerine kurulmuştur. Halkımız evliliğin gerçek mahiyetini anlamaz. Evlenince kumrular gibi dip dibe oturmaları gerektiğini zanneder. Öyle  şey olur mu? Biraz da birbirinden ayrı duracaksın. Nefes alacak aldıracaksın. Evlilik sürekli dip dibe duracak, yan yana 
yürüyecek bir şey değildir. Çok açık ki bunu da artık anlaşılması lazım. Tabi herkesin kendisini, yaşamının onda sekizinde aynı yerde bulması da evlilikle bağdaşmaz. 

Örneğin trende hakikaten verimli düşünürsün. Uçakta okurken de iyi düşünürsün. Düşünmesini bilirsen rüyada da düşünürsün. Nitekim bir çok iyi fikir insana rüyada gelir, birçok problemi rüyada çözersin. Matematikçiler, satranççılar bunu çok yaşar. Bu çok enteresan bir durumdur ama yaşanır. Bana da birçok fikrim rüyada gelmiştir, kafamdaki soruların üstesinden rüyada gelmişimdir.   

Şimdi rüyada gelenleri artık unutuyorum çünkü ileri yaşlarda gördüğün rüya dağılıyor, akılda kalmıyor. Oysa gençken zihinde yer edebiliyor. O yüzden rüyalar konusunda biraz daha dikkatli olun. Rüya deyip geçmeyin, nitekim onların sürpriz bir şekilde işe yaradığı çok an vardır.  

Soruna dönersek meselenin özü düşünmeyi bilmektir; kafanı açık tutmak, daha çok da kafayı açık tutabileceğin anları aramaktır. İşte trende yanında manzara akıp giderken  böyle bir rahatlığa kavuşabiliyorsun. Düşünmeyi bilmek biraz da budur. Ama tam da o anda telefonunu açıp bakarsan yandın, ortada ne düşünce kalır ne de başka bir şey. 

"Bir Ömür Nasıl Yaşanır"  

Emile Zola "Yeryüzünde tek bir mabet taşı kalsa ve ona sahip çıkacak tek bir din adamı bulunsa, yine uygarlık için ciddi bir engeldir! "

 


 

Oğluma Masallar "Palyaço Ve Küçük Çocuk"

 Page 1 

Bir zamanlar bir köyde çok iyi kalpli bir palyaço yaşarmış. İyi kalpli palyaçonun hiç kimsesi yokmuş. Evde tek başına yaşayan palyaçonun bu yüzden canı çok sıkılıyormuş. “Ah” diyormuş kendi kendine: “Ne olurdu benimde yakınlarım, çocuklarım olsaydı”. Sonra devam ediyormuş “Onlarla konuşur, sohbet eder, hatta onları eğlendirmek için elimden geleni yapardım”. 

Palyaço bu düşüncelerle evden çıktı, köyün sokaklarında dolaşmaya başladı. Böyle dolaşırken yolun kenarına oturmuş, içten içe ağlayan küçük, sevimli bir çocuk gözüne çarptı.

Çocuğun haline çok üzüldü. “Bu sevimli çocuğu çok üzen bir şeyler olmalı, acaba nedir” diye düşündü ve çocuğa sormaya karar verdi. Ağlayan çocuğun yanına sessizce yaklaştı, çocuğun başını okşayarak ve alçak bir sesle: 

“Söyler misin seni üzen nedir? Sen çok iyi bir çocuğa benziyorsun, sana nasıl yardım edebilirim?” diye sordu. 

Küçük çocuk, başını kaldırınca çok şaşırdı. Kendisiyle konuşan bu tuhaf elbiseli, tuhaf burunlu, yüzü boyalı adamı daha önce görmemişti. Adamın bu haline içinden gülmek geldi ama o kadar çok üzgündü ki, gülemedi. Sadece, hıçkırarak:

“Siz bana yardım edemezsiniz” diyebildi. 

Palyaço kendi yalnızlığını unutmuştu. Çocuğu bu haliyle bırakmamaya karar vermişti.

“Ama belli olmaz, bana niçin ağladığını söylersen belki de sana yardım edebilirim” diye üsteledi. 

Küçük çocuk, palyaçonun bu ısrarına dayanamadı ve niçin ağladığını anlatmaya karar verdi. Hıçkırıklar içinde; 

“Benim” dedi küçük çocuk “hiç arkadaşım yok. Kimse benimle oynamıyor, kimse benimle konuşmuyor, kendimi çok yalnız hissediyorum; oysa ben de diğer çocuklarla oynamak, koşmak, konuşmak istiyorum”

Palyaço, diğer çocukların kendisiyle niçin oynamadıklarını çocuğa sormadı. Az önceki kararı bir kez daha aklından geçti; çocuğu bu haliyle bırakmayacaktı. Çocuğun yanına oturarak; 

“Bak sana ne göstereceğim” diyerek cebinden küçük bir top çıkardı. 

Çocuk, Palyaçonun avucundaki topa bakarken palyaço iki elini üst üste koyup arkasından avuçlarını açınca topun kaybolduğunu gördü. Top yok olmuştu. Çocuk şaşkınlık içinde bakarken bu sefer palyaço topu şapkasından çıkardı. Sonra palyaço ayağa kalkıp önce tavşan arkasından maymun taklidi yaptı. Küçük çocuk ağlamayı unutmuş palyaçonun hareketlerine kahkahalarla gülüyordu. Palyaço da çok mutlu olmuştu. Çocuğu mutlu etmek kendisine yalnızlığını unutturmuştu. İkisi de o kadar çok eğlenmişlerdi ki, gülmekten yorgun düşmüşlerdi.İkisi de yolun kenarına oturup geçenleri sessizce izlediler. Palyaço, küçük çocuğu diğer çocuklarla nasıl arkadaş yapabileceğini düşünüyordu. Biraz zaman geçtikten sonra sanki ne yapacağına karar vermiş gibi birden ayağa kalkarak: 

“Gel” dedi küçük çocuğa. 

Elinden tutup ayağa kaldırdı sonra doğruca diğer çocukların oynadığı parka gittiler. Parkta oynayan çocuklar, yanında küçük bir çocuk olan palyaçoyu görünce meraktan hemen yanına koştular. Palyaço çocukların ilgisini görünce fırsatı kaçırmadı. Hemen cebinden küçük topunu çıkardı, az önce yaptığı küçük sihirbazlık numarasını yaptı; arkasından maymun taklidi yaptı. Çocuklar onun hareketlerine kahkahalarla gülerken o başka başka hareketler yapıyor, onları daha da güldürüyordu.

O gün bütün çocuklar evlerine mutlu şekilde dönmüşlerdi. Anneleri ve babaları çocukların bu neşesine hem şaşırmış hem de sevinmişlerdi. Çünkü çocuklarını hiç bu kadar neşeli ve mutlu görmemişlerdi. O günden sonra palyaço, küçük çocukla birlikte diğer çocuklarla her gün buluşmaya, hava kararıncaya kadar birlikte eğlenmeye başladılar. Küçük çocuk diğer çocuklarla kaynaşmış, arkadaş olmuş, yalnızlıktan kurtulmuştu.

Ama küçük çocuk palyaçoyu üzen bir şeyin olduğunu farketmişti. Gerçi palyaço kendisiyle ilgili hiç bir şey anlatmamıştı ama çocuklardan ayrılır ayrılmaz düşüncelere daldığını, üzüldüğünü hissetmişti. 

Bir gün bunu palyaçoya soracak gibi oldu ama palyaço konuyu hemen değiştirmişti. Bunun üzerine küçük çocuk palyaçoya yardım etmek için onun “sırrı”nı öğrenmeye karar verdi.

Yine böyle bütün çocuklarla eğlendikleri bir günün sonrasında palyaçoyu uzaktan görünmeyecek şekilde takip etmeye başladı. Palyaço takip edildiğinden habersiz, diğer evlerden oldukça uzak olan evine gitti. Hava biraz kararmıştı. Işığı yakıp yatağına sırtüstü uzandı. Belli ki yorgundu. Küçük çocuk sessizce pencereye yaklaştı ve palyaçonun ne yaptığını görmeye çalıştı. Bir de ne görsün.. Çocukları eğlendiren o neşeli, hep gülen, komik hareketler yapan palyaço gitmiş, yerine düşünceli, üzüntüden gözlerinden sessizce yaşlar akan bir adam gelmişti. Palyaço birisiyle konuşur gibi ağzını kımıldatıyordu. Kulağını pencereye dayadı ve palyaçonun ne söylediğini duymaya çalıştı. Palyaçonun şöyle dediğini duyar gibi olmuştu:

“Ben neden bu kadar yalnızım, neden benim kimsem yok, neden kimse benimle arkadaş olmuyor? Evet çocuklarla birlikte olmak, onları eğlendirmek, mutlu etmek çok güzel bir şey. İnsan kendisi için bir şey istemeden başkalarını mutlu edebiliyorsa o zaman kendisi de mutlu olabiliyor. Ama ben kendimi yine de çok yalnız hissediyorum. Çocuklar gibi büyükler de benimle arkadaş olsalar ne kadar mutlu olurdum”

Küçük çocuk bu sözleri duyunca çok üzülmüştü. Daha fazla dinlemeye dayanamadı ve koşarak eve gitti. Anne babasına kendisini bu kadar eğlendiren adamın aslında ne kadar mutsuz olduğunu bütün duyduklarını aktararak anlattı. Çocuğun annesiyle babası hem palyaçonun durumuna üzülmüşlerdi hem de kendilerinin ne kadar yanlış yaptıklarını anlamışlardı. Nasıl olurdu da çocukları bu kadar mutlu eden adamı bir gün olsun merak edip çağırmazlardı? O adamı eve davet etmek, onunla tanışmak neden hiç akıllarına gelmemişti?

Ertesi gün küçük çocuğun babası palyaçoyla sokakta karşılaştı. Küçük çocukda babasının yanındaydı. Baba Palyaçonun yanına yaklaştı ve kendisiyle tanışmak istediklerini, uygun bir zamanda eve akşam yemeğine beklediklerini söyledi. Palyaço böyle bir şeyle karşılaşacağını hiç düşünmemişti. Teklifi memnuniyetle kabul etti. O akşam palyaço küçük çocuğun ailesiyle tanıştı ve ondan sonra hep dost olarak kaldılar.

Çocuklarını mutlu eden palyaçonun durumunu öğrenen diğer çocukların aileleri de palyaço ile tanışarak o günden sonra onu hiç yalnız bırakmadılar. İnsanların sevgisi palyaçoyu çok mutlu etmişti. 

Derleyen Adı :Sena Şat