07 Ocak 2022

Oğluma Masallar "Palyaço Ve Küçük Çocuk"

 Page 1 

Bir zamanlar bir köyde çok iyi kalpli bir palyaço yaşarmış. İyi kalpli palyaçonun hiç kimsesi yokmuş. Evde tek başına yaşayan palyaçonun bu yüzden canı çok sıkılıyormuş. “Ah” diyormuş kendi kendine: “Ne olurdu benimde yakınlarım, çocuklarım olsaydı”. Sonra devam ediyormuş “Onlarla konuşur, sohbet eder, hatta onları eğlendirmek için elimden geleni yapardım”. 

Palyaço bu düşüncelerle evden çıktı, köyün sokaklarında dolaşmaya başladı. Böyle dolaşırken yolun kenarına oturmuş, içten içe ağlayan küçük, sevimli bir çocuk gözüne çarptı.

Çocuğun haline çok üzüldü. “Bu sevimli çocuğu çok üzen bir şeyler olmalı, acaba nedir” diye düşündü ve çocuğa sormaya karar verdi. Ağlayan çocuğun yanına sessizce yaklaştı, çocuğun başını okşayarak ve alçak bir sesle: 

“Söyler misin seni üzen nedir? Sen çok iyi bir çocuğa benziyorsun, sana nasıl yardım edebilirim?” diye sordu. 

Küçük çocuk, başını kaldırınca çok şaşırdı. Kendisiyle konuşan bu tuhaf elbiseli, tuhaf burunlu, yüzü boyalı adamı daha önce görmemişti. Adamın bu haline içinden gülmek geldi ama o kadar çok üzgündü ki, gülemedi. Sadece, hıçkırarak:

“Siz bana yardım edemezsiniz” diyebildi. 

Palyaço kendi yalnızlığını unutmuştu. Çocuğu bu haliyle bırakmamaya karar vermişti.

“Ama belli olmaz, bana niçin ağladığını söylersen belki de sana yardım edebilirim” diye üsteledi. 

Küçük çocuk, palyaçonun bu ısrarına dayanamadı ve niçin ağladığını anlatmaya karar verdi. Hıçkırıklar içinde; 

“Benim” dedi küçük çocuk “hiç arkadaşım yok. Kimse benimle oynamıyor, kimse benimle konuşmuyor, kendimi çok yalnız hissediyorum; oysa ben de diğer çocuklarla oynamak, koşmak, konuşmak istiyorum”

Palyaço, diğer çocukların kendisiyle niçin oynamadıklarını çocuğa sormadı. Az önceki kararı bir kez daha aklından geçti; çocuğu bu haliyle bırakmayacaktı. Çocuğun yanına oturarak; 

“Bak sana ne göstereceğim” diyerek cebinden küçük bir top çıkardı. 

Çocuk, Palyaçonun avucundaki topa bakarken palyaço iki elini üst üste koyup arkasından avuçlarını açınca topun kaybolduğunu gördü. Top yok olmuştu. Çocuk şaşkınlık içinde bakarken bu sefer palyaço topu şapkasından çıkardı. Sonra palyaço ayağa kalkıp önce tavşan arkasından maymun taklidi yaptı. Küçük çocuk ağlamayı unutmuş palyaçonun hareketlerine kahkahalarla gülüyordu. Palyaço da çok mutlu olmuştu. Çocuğu mutlu etmek kendisine yalnızlığını unutturmuştu. İkisi de o kadar çok eğlenmişlerdi ki, gülmekten yorgun düşmüşlerdi.İkisi de yolun kenarına oturup geçenleri sessizce izlediler. Palyaço, küçük çocuğu diğer çocuklarla nasıl arkadaş yapabileceğini düşünüyordu. Biraz zaman geçtikten sonra sanki ne yapacağına karar vermiş gibi birden ayağa kalkarak: 

“Gel” dedi küçük çocuğa. 

Elinden tutup ayağa kaldırdı sonra doğruca diğer çocukların oynadığı parka gittiler. Parkta oynayan çocuklar, yanında küçük bir çocuk olan palyaçoyu görünce meraktan hemen yanına koştular. Palyaço çocukların ilgisini görünce fırsatı kaçırmadı. Hemen cebinden küçük topunu çıkardı, az önce yaptığı küçük sihirbazlık numarasını yaptı; arkasından maymun taklidi yaptı. Çocuklar onun hareketlerine kahkahalarla gülerken o başka başka hareketler yapıyor, onları daha da güldürüyordu.

O gün bütün çocuklar evlerine mutlu şekilde dönmüşlerdi. Anneleri ve babaları çocukların bu neşesine hem şaşırmış hem de sevinmişlerdi. Çünkü çocuklarını hiç bu kadar neşeli ve mutlu görmemişlerdi. O günden sonra palyaço, küçük çocukla birlikte diğer çocuklarla her gün buluşmaya, hava kararıncaya kadar birlikte eğlenmeye başladılar. Küçük çocuk diğer çocuklarla kaynaşmış, arkadaş olmuş, yalnızlıktan kurtulmuştu.

Ama küçük çocuk palyaçoyu üzen bir şeyin olduğunu farketmişti. Gerçi palyaço kendisiyle ilgili hiç bir şey anlatmamıştı ama çocuklardan ayrılır ayrılmaz düşüncelere daldığını, üzüldüğünü hissetmişti. 

Bir gün bunu palyaçoya soracak gibi oldu ama palyaço konuyu hemen değiştirmişti. Bunun üzerine küçük çocuk palyaçoya yardım etmek için onun “sırrı”nı öğrenmeye karar verdi.

Yine böyle bütün çocuklarla eğlendikleri bir günün sonrasında palyaçoyu uzaktan görünmeyecek şekilde takip etmeye başladı. Palyaço takip edildiğinden habersiz, diğer evlerden oldukça uzak olan evine gitti. Hava biraz kararmıştı. Işığı yakıp yatağına sırtüstü uzandı. Belli ki yorgundu. Küçük çocuk sessizce pencereye yaklaştı ve palyaçonun ne yaptığını görmeye çalıştı. Bir de ne görsün.. Çocukları eğlendiren o neşeli, hep gülen, komik hareketler yapan palyaço gitmiş, yerine düşünceli, üzüntüden gözlerinden sessizce yaşlar akan bir adam gelmişti. Palyaço birisiyle konuşur gibi ağzını kımıldatıyordu. Kulağını pencereye dayadı ve palyaçonun ne söylediğini duymaya çalıştı. Palyaçonun şöyle dediğini duyar gibi olmuştu:

“Ben neden bu kadar yalnızım, neden benim kimsem yok, neden kimse benimle arkadaş olmuyor? Evet çocuklarla birlikte olmak, onları eğlendirmek, mutlu etmek çok güzel bir şey. İnsan kendisi için bir şey istemeden başkalarını mutlu edebiliyorsa o zaman kendisi de mutlu olabiliyor. Ama ben kendimi yine de çok yalnız hissediyorum. Çocuklar gibi büyükler de benimle arkadaş olsalar ne kadar mutlu olurdum”

Küçük çocuk bu sözleri duyunca çok üzülmüştü. Daha fazla dinlemeye dayanamadı ve koşarak eve gitti. Anne babasına kendisini bu kadar eğlendiren adamın aslında ne kadar mutsuz olduğunu bütün duyduklarını aktararak anlattı. Çocuğun annesiyle babası hem palyaçonun durumuna üzülmüşlerdi hem de kendilerinin ne kadar yanlış yaptıklarını anlamışlardı. Nasıl olurdu da çocukları bu kadar mutlu eden adamı bir gün olsun merak edip çağırmazlardı? O adamı eve davet etmek, onunla tanışmak neden hiç akıllarına gelmemişti?

Ertesi gün küçük çocuğun babası palyaçoyla sokakta karşılaştı. Küçük çocukda babasının yanındaydı. Baba Palyaçonun yanına yaklaştı ve kendisiyle tanışmak istediklerini, uygun bir zamanda eve akşam yemeğine beklediklerini söyledi. Palyaço böyle bir şeyle karşılaşacağını hiç düşünmemişti. Teklifi memnuniyetle kabul etti. O akşam palyaço küçük çocuğun ailesiyle tanıştı ve ondan sonra hep dost olarak kaldılar.

Çocuklarını mutlu eden palyaçonun durumunu öğrenen diğer çocukların aileleri de palyaço ile tanışarak o günden sonra onu hiç yalnız bırakmadılar. İnsanların sevgisi palyaçoyu çok mutlu etmişti. 

Derleyen Adı :Sena Şat

 

06 Ocak 2022

Michael Laitman - Kabala, Bilim Ve Hayatın Anlamı “Çünkü hayatınızın bir anlamı var”

 

ÖNSÖZ
İnsan doğasının özü, haz için sürekli gelişmekte olan arzusudur. Bu arzuyu yerine getirebilmek için, kendimizi, gerçekliğimizi bulmak, keşfetmek ve geliştirmek zorunda hissederiz. Tarih boyunca, arzunun haz için kademe kademe yükselişi, insanoğlunun gelişiminin arkasındaki itici güç olmuştur.

Haz için arzu, çeşitli aşamalardan geçerek gelişmiştir. İlk aşamada, kendini gıda, üreme ve aile gibi temel ihtiyaçların karşılanmasında göstermiştir. İkinci aşamada, zenginlik için olan arzu yükselmiştir ve üçüncüsünde şan, şöhret, güç ve onur için şiddetli bir arzu doğmuştur. Bu üç seviyenin gelişimi insan toplumunda büyük değişikliklerin olmasına neden olmuş ve insanlık çeşitli farklı sınıflardan oluşan bir topluluk haline gelmiştir.

Dördüncü aşama öğrenme, bilgi, bilgelik için olan özlemimizi ortaya çıkarmıştır. Bu aşama kendini bilimin, eğitim sistemlerinin ve kültürün gelişiminde ortaya koymuştur. Bu seviye Rönesans ve bilimsel reformlar ile ilişkili olup halen günümüzde de hâkimiyetini sürdürmektedir. Bilgi için olan arzu, etrafımızdakileri anlamamızı gerektirmektedir.

İnsanlığın mevcut durumunu ve geleceğe dair beklentilerini anlayabilmemiz için bilimin gelişimi sırasında geçmiş olduğu çeşitli mihenktaşları arasında bir köprü inşa etmemiz gerekir. Bu dönüm noktaları bizim yaşama olan bakış açımızı önemli derecede etkilemişlerdir.

 16. yüzyıldan itibaren meydana gelen bilimsel devrimler düşünce yapımızda bizlere büyük değişiklikler getirdiler. Bu zamanlarda, araştırmacılar teorilerin mutlaka deneyler ve gözlemler ile test edilmeleri gerektiğine inanıyorlardı. Aynı zamanda mitolojik ve dinsel açıklamalardan kaçınmamız konusunda bizleri uyarıyorlardı. Bilimsel düşüncenin merkezinde, gerçekliğin analizi ve yüzyıllık eski sorulara bilimsel yanıtlar aramak yer alıyordu. Bu ana kadar, bu başlıklar ilahi güce atfediliyorlardı.

Doğal Felsefe’nin Matematiksel Temelleri (1687), isimli kitabında, Isaac Newton (1642-1727), bizleri herhangi bir cismin bir kuvvet ile etkilenmesi halinde hareketinde meydana gelen değişimi hesaplamamızı sağlayacak mekaniksel bir teoriyi ortaya attı. Newton’un teorisinin başarısı tamamen yeni bir dünya görüşünü ortaya çıkardı. Newton’un bu nedensel bakış açısı, herhangi bir olayda, olayın kendi doğasından bağımsız olarak, belli bir doğa kanununun kendini göstereceğini ifade etmiş oldu. İlahi gücün varoluşu, tüm hareketin izlediği yolun sabit olmasından dolayı küçük bir önem teşkil ediyor ve İlahi gücün buna bir müdahalesi yoktu.

Nedensellik yaklaşımı Gökbilimci Pierre Simon Laplace (1749-1827) tarafından, Napolyon’a Güneş Sistemimiz’in nasıl oluştuğunu anlatmaya çalıştığı sırada çok güzel bir şekilde kullanılmıştı. Napolyon ona bu süreç içerisinde Tanrı’nın rolünü sormuştu, Laplace’in yanıtı ise: “Bu hipoteze burada ihtiyacım yok” şeklinde olmuştu.
 
 Bu yüzden, bilim kendi limitlerinin dışındaki görüşlerin varlığına, buna bizim algılamamıza gizli durumda olan gerçekler de dâhil olmak üzere, yer bırakmadı. Herkes, insanlığın dünyayı olduğu gibi anlamak için gerekli olan ölçümleri keşfettiğine inandı.

1800’lü yılların sonlarına doğru, klasik fiziğin, araştırmacılara her türlü doğa olayına karşın tüm kanunları sağladığına inanıldı. Birçok araştırmacı bu kanunların gizemli kalan bir kaç fenomeni dahi açıklayabilmelerine kendilerine yardımcı olacakları inancını sürdürmeye devam ettiler. Fizik her zaman için tüm bilimlerin anası olarak değerlendirildiğinden ve teknoloji ile deneylerin önsaflarında yer aldığından, fiziğin buluşları aynı zamanda diğer bilimlerdeki araştırmalara da kaynak olmaya hizmet etti.

Modern fiziğin çağı 1900’lü yılların başlarında Albert Einstein’ın (1879-1955) devrimsel buluşları ile başladı. Einstein’ın İzafiyet Teorisi, zaman, uzay, kütle, hareket ve yerçekimi ile ilgili bilinen her şeye olan bakış açısında temel değişiklikleri doğurdu. Einstein’ın teorisi zaman ve uzayı tek bir oluşumda birleştirdi (Uzay zamanı). Bu, uzay ve zamanın mutlak olduklarına dair ilk inanışları iptal etti.

1930’larda başka bir teori ortaya atıldı: Kuantum Mekaniği, aynı zamanda Kuantum Teorisi olarak da bilinir. Kuantum Teorisi, fizikte sürekli devam eden bir devrime yol açtı. Tüm ölçümlerin sadece yaklaşık kantitatif sonuçlar verdiği bir ortamda, Kuantum Teorisinin hesaplamaları, olasılıkları yorumlamak olacaktı.
 
Kuantum Teorisi, daha önceki teoriler ile açıklanamayan çeşitli fenomen olayları açıklayabilecek durumdaydı. Bunlardan en meşhur olanı, Dalga – Parçacık İkilik durumuydu. Elektron gibi mikroskobik düzeydeki cisimler bazı koşullar altında dalga, bazı koşullar altında ise parçaçık olarak davranmaktaydılar.

Kuantum Teoreminin temel konsepti “Belirsizlik Prensibi”dir. Bu prensibe göre gözlemci gözlenen olayı etkilemektedir. Bu yüzden kilit soru şudur: “Ölçümler gerçekte neyi ölçmektedirler.” Bu prensip, “objektif süreç” konseptinin geçersiz olduğu anlamına gelmektedir. Hatta daha fazlası, ölçülen sonuçların ötesinde, “objektif gerçeklik” basit anlamda var dahi olamaz.

Kuantum Fiziği’nin keşifleri bilim insanlarının yaklaşımlarını sert bir şekilde değiştirdi. Fiziğin, doğa hakkında kesin varlığını tarif eden ve objektif gerçeklerini ortaya koyan nedensellik yaklaşımı, reddedildi.

Bu görüş, fiziğin doğanın gerçek niteliğini bilmediği anlayışı ile yer değiştirdi. Fizik, sadece paradigmalar, modeller ve belli olasılık sınırları içinde bir deneyin sonuçlarını hesaplayacak formülleri inşa etmeye yardım edebilirdi.

 Çağdaş bilim, gözlemcinin tarif edebileceği gerçeklik ile gözlemciden bağımsız varolan “asıl gerçeklik”i birbirinden ayırır. Günümüzde, araştırmacılar bir zamanlar “mutlak gerçek” olarak tarif edilenin yeni sonuçlara ve yeni deneylere yol vermiş olduğunu anlamışlardır. Bu, karşılığında artık daha da yeni formül ve deneylerin var olmasını sağlayacaktır.
 
 Artık açık bir şekilde bellidir ki, bilim mutlak gerçeği değil de mevcut deneyler, algılamalar ve paradigmalar ile dünyanın resminin bir tasvirini ortaya koyabilirdi. Dahası, dünya hakkında daha fazla bilgi sahibi oldukça, daha da fazla belirsizlik ve çelişkiler ile yüzleşmekteyiz.
 
 Yukarıdakileri kabul etmemiz doğal bilimin üstünlüğünü genelde ve fiziğin özelinde önemli ölçüde azalttı. Bunun yerine bilimi, mutlak gerçeğin yerine gerçekliğin limitli bir kısmının örtüsünü açan bir araç olarak konumlandırdı. Asıl gerçek bizlerden gizlidir, onu bilimsel araştırmalar sayesinde keşfedemeyiz. Son yıllarda, birçok bilim insanı çeşitli dinler, Yeniçağ teorileri ve mistizm ile ilgili olmaya başladılar. Bilim insanları, geleneksel yöntemler kullanarak elde edilemeyen gerçekliğin gizli parçalarını anlamak için yeni araçlar ve yeni yollar bulmaya çalışıyorlar.

Bilimsel çıkmaz, yeni yüzyıla girmemiz ile birlikte, içinde yaşamakta olduğumuz dünyanın bütün resmini ortaya çıkarmak ve doğa ile insanlığı yönetmekte olan kanunları anlamak için yeteneklerimizi zorlayarak bizleri bir kriz içine soktu.

İnsanlık, bilgi, bilgelik ve araştırılabilen görünen gerçeklik için arzusunu tüketttiği zaman yeni bir arzu ortaya çıktı. Konseptlerin en yükseğini ve gerçekliğin gizli parçasını bilmek. Bu, insanlığın arzularının gelişiminin bugün ulaştığı seviyedir.
 
Bu, İnsanlığa yeni bir bakış açısı, Kabalistlerin binlerce yıl önce keşfetmiş olduğu bilimsel bir dünya görüşü sunan Kabala Bilgeliği’nin ortaya çıkması için bir arkaplan oluşturmuştur. Tüm gerçekliği bilmek isteyen şu anki arzumuz göstermektedir ki insanlık Kabala’yı açığa çıkarmaya hazır durumdadır. Dünyanın Kabalistik algılanması, diğer dinlerin inanç hakkında kabul etmiş olduklarını, bilimsel bir yaklaşım ile birlikte katlayarak içermektedir.

Kabala, bizleri içimizde kapsamlı gerçeklik içine taşıyan ve onları araştırmamız için yöntemler sağlayan araçlar geliştirmektedir.

Kabala, Bilim ve Hayatın Anlamı; bilim insanlarından gizli olan, gerçekliğin görünümünü araştıran bilimin temellerini sunmaktadır. Bu gizli parçaları keşfettiğimiz zaman, içinde yaşamakta olduğumuz dünyaya ait bilgimiz tamamlanmış olacaktır. Gizli olan ve ifşa olanı birleştirdiğimiz zaman kendimizi kesin bilimsel araştırmalara ve gerçek formülleri keşfetmeye hazırlamış olacağız.

Gizli olanı açığa çıkararak, dünya hakkındaki görüşümüz bütün, relatif algılamanın sınırlamalarında bağımsız hale gelecek ve bizler gerçekliğin varolan tüm parçalarını zaman, uzay ve hareketin ötesinde ortaya çıkarabileceğiz. Kabala Bilgeliği, yukarıda yer alanların tümünü, onu gerçekten arayan herkese sunar.

Bu kitap, yazar tarafından verilen konuşmalardan oluşmuş ve öğrencileri tarafından derlenmiştir.
 
 
 
Seçkin Bilim insanlarının Kabala Hakkında Yazdıkları

Johannes Reuchlin (1455- 1522) Reuchlin, Alman bir humasit, Başbakanın politik danışmanı, bir âlim ve antik diller (Latin, Yunan ve İbranice) ve gelenekler uzmanıdır. Platonik Akademisinin merkezine kabul edilmiştir. “Felsefenin babası hocam Pisagor, bu öğretileri Yunanlılardan değil, daha ziyade Kabalistlerden almıştır. Dolayısıyla ona “bir Kabalist” demeliyiz, aynı zamanda Yunanlıların bilmediği ‘Kabala’ adını ilk kullanan kişidir.” “Pisagor’un felsefesi Kabala’nın engin denizinden yayılmıştır.” “Kabala, hayatımızı sadece yeryüzünde yaşamamıza izin vermez, daha ziyade varlığın en yüksek amacına bizi yükseltir.”

-Reuchlin, De Arte Cabbalistica Giovanni Pico della Mirandola (1463- 1494) İtalyan bilim insanı ve Platocu felsefeci, 1846 yılında yazdığı De Hominis Dignitate oratio (Adamın Şerefi Üzerine Nutuk) eseri tipik bir Rönesans çalışmasıydı. Diğer tüm felsefelerin en iyi unsurlarını alıp kendi eseriyle birleştirdiği metodunu yansıtır. Ek olarak, della Mirandola onları kendi orijinal dillerinde okuduktan sonra Kabala’yı, İncil’i ve Kuran’ı araştırdı. “Tanrısal gelenekte, Musa’ya verilen kanunların gerçek yorumuna Kabala denir ki, bunun bizim için anlamı almaktır.” “Bütünde iki tane bilim vardır: Bir tanesi birleştirme sanatıdır ve bilimdeki ilerlemenin ölçüsüdür. Diğeri ise yüksek olan güçleri inceler. İbranîler ikisine de Kabala adını verirler.”

Pico della Mirandola, Özetler Paulus Ricius ( 1470- 1541) Avusturya’nın Pavia Üniversitesinde felsefe Profesörü ve fizikçidir. Alman Kralı, Kutsal Roma İmparatorunun ve Macar Kralının kişisel danışmanı olmuştur. “İnsan sırlarının ve maneviyatın, yorumlama yeteneğine Kabala denir.” “Kutsal yazıların yalın anlamı, zaman ve yer olgusunu ileri sürer. Kabalistik yaklaşım ise zamandan ve yerden bağımsız olarak yüzyıllarca devam eder.”

Paulus Ricius, Introductorai Theramata Cabalae Philippus Aureolus Paracelsus (1493-1541) Alman - İsviçreli hekim ve simyacı olan Paracelsus ilaç kimyanın önemli rolü vardır. Modern bilimin kurucularından biri olarak kabul edilir. “Gizli Kabala’yı öğren, çünkü her şeyi o açıklar.”

Paracelsus, Das Buch Paragranum Christian Konrad Sprengel (1750-1816) Alman botanikçi ve öğretmen bitkilerdeki döllenme çalışmalarıyla tanınır. “İlk insan olan Âdem, Kabala’ya aşinaydı. Âdem, her şeyin özelliğini biliyordu ve bu sebeple hayvanlara kendi doğalarını en iyi anlatan adları verdi.” Kurt Sprengel, Versuch einer Pragmatischen Gesvhichte der Arzeikunde

Raymundus Lullus (1235- 1315) Lullus, bir İspanyol yazar ve felsefeci, Palma Mayaorka’da zengin bir ailede dünyaya gelmiş, iyi bir eğitim almış ve Aragon Kralı İkinci James’in özel hocalığını yapmıştır. “Yaratılış ya da dil, ikisi de Kabala ilminde eşit ağırlığa sahiptir. Çünkü yaratılış veya dil, her şeyin yasasının köküdür, şu açıktır ki Kabala ilmi tüm bilimlere hükmeder.” “Teoloji, felsefe ve matematik gibi bilimler köklerini ve prensiplerini Kabala’dan almıştır. Dahası tüm bilimler, bu ilmin prensiplerine ve kurallarına bağlıdır ve bilimin kanıtlama yöntemleri Kabala olmadan eksiktir.”

Raymundus Lullus, Raymundi Lulli Opera Giardano Bruno (1548-1600) Bu İtalyan felsefeci, astronomi, matematikçi ve okülist zamanının çok önündeydi. Teorileri modern bilimin öncülüğünü yaptı. Bunlardan en kayda değer olanı sonsuz evren ve dünyaların çeşitliliği teorileriydi. Brun kazıkda bağlanarak trajik bir biçimde öldürüldü. Kendi inançlarının kurbanıdır çünkü Ortadoks inançlarına ters düşmüştür. “Kabala önce en yüksek ilkeye tarifsiz bir ad verir: Bu şekilde, tüm türlere hükmeden güçler Tanrı, melek, sebep ve güç isimlerini alır. Şu ortaya çıkmıştır ki tüm maneviyat, özgürce parlayan bir ışık gibi tek kaynağa bağlanır ve sayısız değişik aynaya bölünerek, bireysel nesnelere dönüşen görüntüleri oluşturur ve tüm bu görüntülerin hepsi en yüce ilkeye geri döner yani tüm görüntülerin kaynağına.”

-Giardano Bruno, Le Opere Italiene Gottfried Wilhelm Leibnitz (1646-1716) Alman bir filozof, matematikçi, politik danışman, metafizikçi ve mantıkçı olan Leibnitz kendi bağımsız buluşu olan diferansiyel ve integral hesaplamalarıyla tanındı. 1661 senesinde bir hukuk öğrencisi olarak Leipzig Universitesine girdi; burada Galile, Francis Bacon, Thomas Hobbes ve Rene Decartes gibi bilim ve felsefede köklü değişiklikler getiren bilim insanların fikirleriyle tanıştı. 1666 senesinde modern bilgisayarların teorik atası olan bir model formüle ettiği De Arte Combintoria (Kombinasyon Sanatı Üzerine) adlı eseri yazdı. “İnsanların gizli olanı açacak doğru anahtarı olmadığından, bilgiye duydukları susuzluk, onları sihir adı altında gerçek Kabala ile hiç ilgisi olmayan bir çeşit bayağı bir Kabala yaratmalarına sebep olmuştur.”

Leibnitz, Hauptschriften zur Grundlegung der Philosophie Firedrich von Schlegel (1772 -1829) Alman yazar, eleştirmen ve filozof, Göte’nin, Schiller’in ve Novalis’in akranı. Karşılaştırmalı Indo- Avrupa dilbilimi ve filoloji ile ilgili bir öncü olan Schegel Alman Romantik Hareketini çok derinden etkilemiştir. Romantik terimini literatürde resmileştiren kişi olarak bilinir. “Gerçek estetik Kabala’dır”, Schlegel, Kritische F. Schlegel-Ausgabe publisher: Ernst Behler 35 Bde., Paderborn (Aralık, 1802)

Johann Wolfgang von Goethe (1749-1832) Alman ekolünün en tanınan yazarıdır. Alman Romantik dönemi, Goethe’nin dönemi olarak bilinir. Aynı zamanda şiir ve roman yazmış, sanat ve edebiyatta bir teorisyen ve eleştirmen olmuştur. Hayatının son otuz yılında Alman kültürünün ikonu olmuştur. “Tora’nın kabalistik değerlendirmesi bizi, içeriğiyle ölçülemez olan muhteşem benzemezliğe, çeşitliliğe ve bağımsızlığa ulaştırır.” 

Goethe, Materialien zur GeschichtederFarbenlehre

 

05 Ocak 2022

Beynimizde Aşk ve Nefret Arasındaki İnce Çizgi

Hepimiz aşık olmaya eşlik eden belirsiz hislere aşinayızdır. Siz ve partneriniz duygusal olarak bağlanır, desteklenir ve tamamlanırsınız. Aşk karmaşık ve uzun bir yolculuktur fakat bilimadamları spesifik bir nöropeptid olan oksitosinin daha kur yapma esnasında yani siz henüz yolculuğun başındayken bu hisleri başlattığını bulmaktadırlar.

Aslında geçtiğimiz birkaç onyılda araştırmacılar oksitosini aşk hormonu olarak adlandırmışlardır ve bunun salınımını insanları birbirine bağlayan bir yapıştırıcı olarak görmüşlerdir. Oksitosinin aşık edici etkisi sadece romantik aşka özel değildir. Bunun yanında farklı toplumsal ilişki şekillerinde de etkileri gözlenebilir. Hamilelik ve doğum esnasında anne-bebek bağlanmasını kuvvetlendirecek şekilde de doğal yollarla oksitosin salınımı yapılır. Ayrıca doğum sırasında oksitosin salınmasının uterus kasılmasını sağlayarak doğumu kolaylaştırdığı ve doğum sonrasında da memelerden sütün fışkırmasını sağlayarak emzirmeyi kolaylaştırdığı bilinmektedir.

Erkeklerlere oksitosin verildiğinde ise, birtakım sosyal defisitlere sahip olan erkeklerde güven ve anlayış artışı hatta empati kurma becerilerinde gelişme bulunmuştur. Bununla birlikte oksitosin bilimadamlarının dediği gibi en çok bizi tek eşli olarak partnerimize bağlı tutma özelliği ile bilinir.

Ama oksitosin gerçekten de sosyal yaşamın üzerine serpilmiş bir tatlandırıcı mıdır? Yakın tarihli bulgular öyle olmadığını söylüyor. Oksitosin değer verdiğimiz insanlarla aramızda pozitif duygular ve sosyallik oluştursa da bunun yanında yakın olmadığımız insanlara karşı negatif görüşlere ve davranışlara sebebiyet verebilir. Sosyal Psikoloji araştırmaları gösteriyor ki insanlar kendi sosyal çevrelerindeki kişilere karşı kayırmacı bir tavırla yaklaşırken, yakın çevrelerinden olmayan insanlara karşı dışlayıcı yaklaşım gösteriyorlar. Nihai sonuç olmamasına rağmen yakın zamanlı bulgular oksitosin verilen erkeklerin sadece grup içi kayırmacılıklarının değil bazı durumlarda grup dışındaki insanlara karşı savunmacı tutumlar sergilediğini de göstermiştir.

Etnik merkezciliğin sebep olabileceği zulümler göz önüne alındığında ve oksitosin salınımının grup içi yanlılık da yaratacağı düşünüldüğünde oksitosinin hala beynin güzel aşk kimyasalı olduğunu söyleyebilir miyiz?

 Melis Demircioğlu