13 Nisan 2021

Watt - Samuel Beckett

 

Watt, yüzyıla damgasını vurmuş birkaç yazardan biri olan Samuel Beckett'in yazdığı ikinci “roman.” 2. Dünya Savaşı sırasında yazılmasına ve Beckett'in Fransız direniş hareketine aktif olarak katılmış olmasına rağmen savaşla ilgili hiçbir şey içermiyor. Peki neyle ilgili bu roman? Hiçbir şeyle! Olay örgüsü yok (olay yok ki zaten); karakter deseniz, Watt'ı ya da Bay Knott'u ne kadar karakter sayabilirseniz o kadar var, yani hak getire; parlak cümleler, Joycevari üslup cambazlıklarıarıyorsanız, üzgünüz: Namevcut. Simgesever okurları da önceden uyarmalı: Beckett son cümlede, “yazdıklarımda simgesel anlamarayanların boynu altında kalsın” demekte, aman dikkat!Ne var peki? Watt diye bir adam var, gülmeyi bile bilmiyor, sessizsinema komikleri gibi yürüyor, acayip bir biçimde konuşuyor. Garip bir “anlamsal kesinlik” ihtiyacı içinde, her şeye bir de kendisinin ad vermesi; zihninde en sıradan işlerin (sözgelimi bir köpeğe yemek verilmesinin) olası bütün yürütülüş biçimlerini gözden geçirip en akla uygun biçimde yeniden kurması gerekiyor. (Metin bu türden, kimilerine iç bayıcıkimilerine ise çok eğlenceli gelebilecek, kılı kırk yaran akıl yürütmelerle dolu).

Watt, Bay Knott diye birinin evine uşak olarak giriyor, bir süre kalıyor, sonra da ayrılıyor. “Olay” bundan ibaret. Arada da birbirinden grotesk birkaç kişi girip çıkıyor metne. Hepsi bu!Başka ne var; eşi benzeri olmayan, müthiş bir kara mizah, “insan türünün soyluluğu” denen şeyin, özellikle de insan zihninin abuk sabukluğunun acımasızca teşhir edilmesi, olağanüstü yalın ve karmaşık olmayı inanılmaz bir biçimde birleştiren bir de dil var bizce.“Güldürürken can acıtan” bir kitap.“Zor” metinler okumayı göze alanlar için vazgeçilmez...

İnsan sefaletinin inanılmaz boyutlara ulaşan derecelerini ürkütücü bir biçimde kavraması Mr. Beckett'e dehşet ve şefkat hisleri veriyor olmalı. Öte yandanİrlandalılara özgü mizah duygusu ve gerçekçiliği, insanların alışamayacağı hiçbir şey olmadığını söylüyor herhalde ona...Cyril Connelly

Watt grotesk ve rahatsız edici ama olağanüstü komik bir hikâye. Mr. Beckett'in mizah anlayışı her zaman nezih şeylerden kaynaklanmıyor elbette. Ama Shakespeare'in mizahı da pek nezih sayılmazdı...Harold Hobson

 

Zamansız Sözler - Halil Cibran


 Aranızda bazıları, yalnızlığın korkusuyla konuşkan birini ararlar; Çünkü, tek başına olmanın sessizliği, gerçek ve çıplak kendilerini gözleri önüne serer ki onlar bundan kaçarlar.

Görmek ve duymak olmasaydı, ışık ve ses, karmaşa ve titreşimden ibaret olurdu. Aynı şekilde, sevdiğiniz şu kalp olmasaydı, rüzgârın savurduğu ve etrafa saçtığı toz olurdunuz.
 
İçimdeki hayatın sesi senin içindeki hayatın kulağına erişemez, ama ne olursa olsun, yalnızlığın ürküntüsünü hissetmemek için konuşalım.
 
Yalnızlığın elleri yumuşak, ipeksidir. Ama güçlü parmaklarıyla yüreği yakalar ve hüzünle acıtır. Yalnızlık, ruhsal coşkunun müttefiki olduğu kadar, hüznün de yandaşıdır.

Düşünce, boşlukta uçan bir kuş gibidir; kelimelerin kafesinde kanatlarını açabilir ama uçamaz.


Bana sessizliği ver ki, bilinmezliklerine dalayım gecenin.

Cehaletimin sebebini bilseydim, âlim olurdum.


Konuşmayı seven bazılarınız vardır ki, bilgisizce ve önceden düşünmeden, kendilerinin bile anlamadığı bir gerçeği ifşa edebilirler.
 
Sarhoş bir adam gördüğünde, “Belki bu adam sarhoşluktan daha kötü bir şeyden kurtulmak için içiyordur,” de.
 
Ancak bazılarınız ise içlerinde gerçeği taşır, ama onu kelimelerle dile getirmezler. Böylelerinin sinelerinde ruh, ritmik bir sessizlik içinde dinlenir.


Gerçekte biz kendi kendimizle konuşuruz; ama ara sıra diğerleri de bizi işitebilsin diye sesimizi yükseltiriz.


Akıllı insanlar tarafından söylenen sözleri ezberleyin, yaşayın. Gündelik yaşamınızda uygulayın onları, fakat olur olmaz yerlerde ezbere okumayın. Yoksa sırtına kitap vurulmuş bir eşekten farkınız kalmaz.

Bana kulak ver ki, sana ses verebileyim.

Yaşamın özüne ulaştığında, her şeyde güzellik bulursun, hatta güzelliği görmezden gelen gözlerde bile.
Hayatın gizemleri, aynı zamanda hayattan daha derin gizemlerin perdeleridir. 

Her çalışma nafiledir, aşk olduğu zaman başka. Ve her ne zaman aşkla çalışırsanız kendinizi kendiniz raptedersiniz ve ötekine ve Allah’a.
 
Bir yaşam tarzı olarak “ortayı” övenlere yanıtım şudur; Kim; sıcakla soğuk arasında ılık, ölümle yaşam arasında titrek ya da ne katı ne sıvı, pelte olmak ister?


Hayat büyük bir tören alayıdır. Yavaş yürüyen ona baktığında çok hızlı olduğunu sanır ve bu yüzden ondan uzak durur. Hızlı yürüyen onu yavaş zanneder ve o da uzak durur ondan.


Hayatın bütün esrarını çözdüğün vakit ölümü arzularsın. Çünkü o da hayatın sırlarından biridir.
 
Hayatın adaletine duyduğum inancı nasıl kaybedebilirim ki! Ben biliyorum ki kuş tüyünde uyuyanların düşleri toprak üstünde uyuyanlarınkinden daha güzel değil.
 
Yaşamın gerçekliği yaşamın kendisidir. Onun başlangıcı rahimde, sonu da mezarda değildir.
 

Yaşam yaşayan şeylerin hepsinden daha eskidir. Güzelliğin, dünyada güzel doğmaktan önce de var olduğu gibi.
 
Yaşam bizim sessizliğimizde şarkı söyler ve uykularımızda rüya görür.
 
Bir şey söylemeye geldim ve şimdi onu söyleyeceğim. Eğer beni ölüm engellerse, o yarın tarafından söylenecektir. Çünkü yarın sonsuzluğun kitabında hiçbir sır barındırmaz.
 
Herkesin yanında ve herkesin uğruna olmaya geldim ve bugün benim tek başıma yaptıklarım yarın yığınlardan yankılanacaktır. Şimdi neler söylüyorsam tek yürekten, yarın binlerce yürek tarafından söylenecektir.
 
Yenik ve düşkün olduğumuzda bile ağladığımız zaman, yaşam bize gülümser ve biz zincirlerimizi sürürken bile özgürdür.


Ölüm de, tıpkı yaşam gibi, yaşlıya yeni doğandan daha yakın değildir.
 
Öleceğim ve ruhum bir süre dinlenecek ve sonra bir kadın gebe kalacak bana ve yeniden dünyaya geleceğim.
 
Bir şey söylemeye geldim ve şimdi onu söyleyeceğim. Eğer beni ölüm engellerse, o yarın tarafından söylenecektir. Çünkü yarın, sonsuzluğun kitabında hiçbir sırrı saklamaz.


Bir hayvanı öldürdüğünde içinden şunları geçir: ”Seni kesip öldürten güç, günü gelince beni de öldürecek ve ben de senin gibi tüketileceğim. Seni benim ölümcül ellerime gönderen yasa, beni de daha güçlü bir ele teslim edecek. Senden ve benden akacak kanlar, ölümsüzler âlemindeki ağ köklerine inen birer damladan başka bir şey değildirler.”
 
Doğa, hoş geldin diyen kollarıyla uzanır bize ve onun kadınsı güzelliğinden haz almaya çağırır bizi; ama biz onun sükûnetinden ürker, kalabalık kentlere akın ederiz ve orada tıpkı vahşi bir kurdun önünden kaçışan koyunlar gibi birbirimizi sıkıştırarak yaşarız.
 
Doğa kanaat hakkındaki öğütlerimizi dinleseydi, ne bir denize akar ne de bir kış bahara dönerdi. Ve doğa, tutumlulukla ilgili bütün nasihatlerimize kulak verseydi, aramızda bu havayı soluyan kaç kişi kalırdı?
 
Toprağın neresini kazarsan kaz, bir define bulacaksın. Ancak bir çiftçinin inancıyla kazmalısın.
 
Kurbağaların sesi, sığırlarınkinden daha yüksek olabilir. Fakat kurbağalarla ne tarlayı sürebilirsin, ne üzüm sıkma cenderesini döndürebilirsin, ne de derilerinden ayakkabı yapabilirsin.
 
Bir balık istediğin halde sana bir yılan verenlerin ellerinde yılandan başka verecek bir şeyleri olmayabilir. Bu durumda onların davranışları bir özveri ve cömertlik sayılır. 

Sırtını güneşe çevirirsen gölgenden başka bir şey göremezsin. Onlara güneşi işaret ettim, onlar parmaklarıma baktılar.
 
Gündüzün güneşinin önünde özgürsün sen. Gecenin ayının ve yıldızlarının önünde özgürsün. Güneş, ay ve yıldızlar olmadığında yine özgürsün. Dahası, bütünüyle varlık gözlerinden silindiğinde de özgürsün. Ama sevdiğine kölesin, çünkü onu seversin. Bir de seveninin kölesisin, çünkü seni sever.


Güneşin ışınlarını ve esen yeli teninizin daha fazlasıyla ve giysilerinizin daha azıyla karşılayabilseniz ne iyi olurdu. Çünkü hayatın soluğu güneşin ışığında ve eli de esen yeldedir.


Aranızdan bazıları şöyle diyorlar, “Giydiğimiz giysileri dokuyan kuzey rüzgârıdır.” Ben de diyorum ki, doğrudur, onları dokuyan kuzey rüzgârıdır. Ama tezgâhı utanç, kullandığı iplik sönük ve cansızdı. Üstelik işini bitirdikten sonra ormanın kuytuluğuna çekilip gülmüştü.
 
Giysileriniz güzelliklerinizin büyük bölümünü gizler de güzel olmayanları pek örtemez. Gerçi sizler giysilere bürünmekle bireysel gizliliğinizin özgürlüğünü arıyorsunuz, ama onların içinde bulacağınız, vücudunuza vurulan koşumlar ve prangalardan başka bir şey olmayabilir.

Unutmayın ki, alçak gönüllü ve gösterişsiz olmak, temiz ve saf olmayanın bakışlarından korunabilmeye yarayan bir kalkandır. Hem, temiz ve saf olmayan ortadan kaldırılabilse, alçak gönüllü ve gösterişsiz olmak aklı kirleten ve aşağılayan bir zincir vurucudan başka nedir ki? Ve yine unutmayın ki, yeryüzü, sizlerin çıplak ayaklarınızı bağrında duymaktan hoşlanır ve rüzgâr da saçlarınızla oynaşmayı özler.
 
Kaplumbağalar yollar hakkında tavşanlardan çok daha fazla şey anlatabilirler.


Dostum, güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat arkana bakma. Kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de. Unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez. Yolcuya bakıp, yolunu tanıma. Yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver.
 
Vahim olan, yolun yolcusuz olması değil; asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır; yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal.
 
“En doğru yol: en dikensiz yoldur” diyenler seni aldatıyorlar. Onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır.
 
Aldırma, ayağına batan dikenler, aradığın gülün habercisidir. Dikenine katlanmaktan söz edenler, âşıkmış gibi davrananlardır. Gerçek âşık olanlarsa, dikenini de sever.

Dostum, yollar yürümek içindir fakat şu gerçeği de hiç unutma: yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir.

Dostum, güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat, arkana bakma.... kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de... unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez. yolcuya bakıp, yolunu tanıma. yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver. vahim olan, yolun yolcusuz olması değil; asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır; yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal....."en doğru yol: en dikensiz yoldur" diyenler seni aldatıyorlar. onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır. aldırma....ayağına batan dikenler, aradığın gülün habercisidir. dikenine katlanmaktan söz edenler, aşıkmış gibi davrananlardır. gerçek aşık olanlarsa, dikenini de sever. dostum, yollar yürümek içindir. fakat, şu gerçeği de hiç unutma: yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir. yol boyunca; yola çıkıp da yürümeyenleri, yola oturup, gelen-geçenin ayağına çelme takanları, yoldan metafizik uyuşturucularla keyif çatanları, tel örgülerle çevirdiği yolu kendisine zindan edip volta atanları, maratona 100 metre koşucusu gibi hızlı gidip, 50. metrede yola yatanları, yürüyüşün uzun ve yolun zahmetli olduğunu görünce, yolculuk üzerine zor atanları, yürümeyi bırakıp, yol-yolcu ve menzil üzerine kalem oynatanları, ayağına batan tek bir dikenin faturasını çıkarıp, ömür boyu tafra satanları, beyaz atlı kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıp bakıp dağıtanları, yanlış kılavuzlara kızıp yolu satanları göreceksin. aldırma, yürü. göğsüne yüreğinden başka muska takma. vahiy haritan, nebi kılavuzun, akıl pusulan, iman sermayen, amel azığın, sevgi yakıtın, ahlâk karakterin, edep aksesuarın, merhamet sıfatın, şeref ve izzet adın olsun.
 


Doğru yol: insanların çoğunun gittiği yol değildir, düşünen öz akıl sahiplerinin yoludur. 

Yolda vereceğin her molayı öz eleştiri durağında vermelisin. Unutma, tövbe özeleştiridir. Her molada yolda olup olmadığını, yürümen gereken menzil istikametinde yürüyüp yürümediğini kontrol etmen, pişman olmaman için elzemdir. Yön tayini sık sık gerekli olabilir. Haritayı saklayabileceğin en güvenilir yerin yüreğindir.
 
Mevsim sonbahara erdiğinde, bağından üzümleri toplayıp da cendereye doldurduğunda, içinden şunları geçir: “Ben de sizler gibi bir asmayım ve benim yemişim de bir gün toplanıp aynı cendereye doldurulacak. Ve tıpkı yeni bir şarap gibi sonsuzluğun fıçılarında saklanacağım.”
 
Mevsim kışa erdiğinde, hazırladığın şarabı içerken, doldurduğun her kadeh için yüreğinde bir şarkı olsun. Ve o şarkıda, sana hasat günlerini, üzüm bağını ve cendereyi anımsatan sözcükler bulunsun.

Nasıl bir meyvenin çekirdeği, kalbi güneşi görebilsin diye kabuğunu kırmak zorundaysa, siz de acıyı bilmelisiniz. Meşe ile çınar birbirlerinin gölgesinde büyümezler.


Eğer sırrını rüzgâra açarsan, sırrını ağaçlara söyledi diye rüzgârı suçlayamazsın.
 
Senin işlediğin suçun yarı sorumluluğunu üstlenen kişi, gerçek bir dindardır.
 
Kaç defa asla işlememiş olduğum suçları yükledim omzuma, sırf kendimi benimle arkadaşlık eden kötülerden daha iyi göstermemek için.

Birlikte güldüğün birini unutabilirsin ama birlikte ağladığını asla!
 
Eğer biri seni incitirse bunu unutabilirsin; ama sen onu incitirsen bunu hep hatırlarsın. Aslında öteki, senin başka bir bedendeki en duyarlı benliğindir.
 
Bir tilki gün doğarken gölgesine bakıp dedi ki, “Bugün öğle yemeği için bir deve bulacağım” ve bütün sabahı bir deve arayarak geçirdi. Öğle üzeri tekrar gölgesini gördü ve “Bir fare bana yeter” dedi.
 
Bir elmayı dişlediğinde de içinden şunları geçir: “Tohumların benim vücudumda boy atacak, senin geleceğinin tomurcukları, benim yüreğimde yeşerecek, senin kokun, benim soluğum olacak ve her mevsimi birlikte karşılayıp, birlikte kutlayacağız.”
 
Doğuştan gelen kusurlarını sonradan edindiğin erdemlerinle örtmeye kalkma ne olur. Ben küçük kusurlarıma son derece bağlıyım. Çünkü onlar, bana has birer zenginliktir.


Kaynağı adalet olan bir dünya, kaynağı merhamet olan bir dünyadan daha büyüktür.


Adaletin yarısı merhamettir. Ey siz, doğruluktan yana olması gereken yargıçlar, dış görünüşüyle dürüst, fakat ruhen hırsız biri için nasıl bir ceza düşünürsünüz? Gövdesi ile katil, ruhuyla kurban olan biri için hangi cezayı uygun görürsünüz? Olay sırasında hain ve saldırgan davranmış olan, bir o kadar da incitilmiş ve öfkelendirilmiş olan birini nasıl sorguya çekersiniz? Sonra, çektiği pişmanlık yaptığı hatalardan kat be kat yüksek olanları nasıl cezalandırırsınız? Hem, pişmanlığı tattırmak sizlerin hizmet edebilmeye uğraştığınız kanunun öngördüğü Adalet’in hedefi değil mi?
 
Eğer aranızdan biri çıkar da ihanet etti diye bir zevceyi yargılanmak üzere ortaya getirirse, O kadının kocasının kalbi de teraziye konsun ve ruhu ölçeklerle ölçülsün. Suçluyu tokatlayacak olan kimse, suçun işlenmesine neden olan kimsenin de yüreğine baksın. Aranızdan biri çıkıp ta hak saydığı için kötü bir ağaca baltasını indirmeye kalkarsa, ilkin köklerine de bir göz atsın. Çünkü orada, toprağın sessiz yüreği
 içinde, iyi ve kötü, bereketli ve bereketsiz köklerin bir arada sarmaş dolaş bulunduklarını görecektir. 

Öldürülen, kendi ölümünden dolayı sorumsuz değildir. Ve soyulan, soyguna uğradığı için suçsuz değildir. Doğru olan, kötülerin yapıp ettiklerine bakılarak masum sayılamaz.
 

Nasıl ki bir yaprak, tüm ağacın sessiz bilgisi olmadan sararmazsa, hata işleyen de sizlerin tümünün gizli isteği ve onayı olmadan hata işleyemez. Tıpkı bir sürecin kendi başına işleyişi gibi, sizler de hep birlikte Tanrısal benliğinize doğru ilerliyorsunuz. Bu ilerleyiş de, yol da, yolcu da sizlersiniz. Aranızdan biri tökezler de düşerse, arkasından gelenler için düşmüş demektir; onun ayağına takılan taş arkasındakilere uyarı olmalıdır. Aynı şekilde, düşen, önde sağlam ve hızlı adımlarla yürüyenler için de düşmüş demektir; çünkü onlar geçip giderlerken taşı bir kenara itmemişlerdir.
 
Sadece kovalandığında hızlı koşabilirsin.


Sizin Tanrısal benliğiniz, tıpkı bir okyanus gibi, hiçbir zaman kirletilemez. Ve tıpkı yaşamın gücü gibi, ancak kanatları olanları yüceltir. Tanrısal benliğiniz hatta bir güneşe bile benzetilebilir; O güneş ki ne köstebeğin dolambaçlı yollarını bilir, ne de yılanın deliğini arar.
 
Aranızdan çoğu, içleri sıra insanlaşmışsa da, birçoğu henüz insanlaşabilmiş değildir. Bu gibiler, sisler arasında amaçsızca dolaşarak uyanışını arayan biçimsiz vücutlu bir cüceye benzerler.

Ruhunuzun rüzgârın önüne katılıp gittiği zamandır ki, yalnız ve bekçisiz kalarak, bir başkasına, dolayısıyla da kendinize karşı bir hata işlersiniz. Ve işlenen bu hata nedeniyledir ki, kutsallığın kapısını çalmak ve bir süre önemsenmeden beklemek zorundasınız.

Ne kadar güzelsin, Dünya, ne kadar görkemli! Işığa itaatin ne kadar kusursuz ve güneşe teslimiyetin ne kadar asil! Ne kadar sevgi dolusun, gölgenin altında   yüzün ne kadar cazibeli, bilinmezlikle maskelenmiş! Şafağın şarkısı ne kadar huzur verici ve ne kadar haşin akşamının övgüleri! Ne kadar kusursuzsun, Dünya, ne kadar büyük!

Bilinmeyen hazinenizi tartmak için tartı aramayın ve bilginizin derinliğini değnekle veya iskandil ipiyle ölçmeye kalkmayın. Çünkü kişi, ölçüsüz ve sınırsız bir deniz gibidir. “Tek doğruyu buldum’ değil, “Bir doğruyu buldum” deyin. “Ruha giden yolu buldum” değil, “Kendi yolumda yürürken ruhu buldum” deyin. Çünkü ruh, her yolda yürür. Ruh ne bir çizgi üzerinde yürür; ne de bir kamış gibi dümdüz büyür. Ruh, sayısız taç yaprakları olan bir lotus çiçeği gibi açılır.
 
Kendimi senin bildiklerinle doldurmuş olsaydım, bilmediklerimi hangi odama yerleştirirdim.
 
Yanlışlarımızı doğrularımızdan daha büyük bir coşkuyla savunmamız ne gariptir!


Pek çok insan kendimi savunayım derken, kendini öldürür. Kendimi savunmak, çoğu kez beni nefrete sevk etti. Ama daha güçlü olsaydım, böyle bir çareye sığınmazdım.
 
Yürüyenlerle birlikte yürümeyi yeğlerim, durup yürüyenlerin geçişini seyretmeyi değil.
 
Hakikat parçalanamaz. Hakikat iki kişiye muhtaçtır: biri onu dillendiren, diğeri onu anlayan.

Hakikate kulak veren, hakikati dillendirenden daha basit değildir.

Ben hakikati bilmiyorum. Ama cehaletimin önünde tevazuuyla eğiliyorum. Övüncümde bundadır, kazancım da.
 
Gerçek, bir çocuğun en içten gülüşü ya da bir sevgilinin öpüşüyle donanmış olarak seslenir bize; ama biz sevginin kapısını onun suratına çarpar ve sanki düşmanımızmış gibi davranırız.
 
Bir gerçek her zaman bilinmek, ama ara sıra söylenmek içindir.
 
Asıl gerçek, içimizde sessiz; kulaktan dolma bilgilerse, gevezedir.
 
Doğa’yı aşabilen yüce gerçek, bir varlıktan diğerine insanoğlunun sözleriyle aktarılamaz.
 
Gerçek, ne demek istediğini seven gönüllere aktarabilmek için sessizliği seçer.

Bir adam bir düş gördü ve uyandığında yorumcuya giderek düşünü kendisi için yorumlamasını istedi. Yorumcu adama dedi ki, “Bana uyanıkken gördüğün düşlerle gel ki anlamlarını söyleyebileyim. Ama uykunun düşleri ne benim bilgeliğime aittir ne de senin imgelemine.”
 
Kişinin hayal gücüyle, düşlerinin gerçekleşmesi arasındaki mesafe, yalnızca tutkuyla aşılabilir.
 
İyi zevk, doğru tercihi yapmakta değil, nitelik ile nicelik arasındaki doğal bütünlüğü algılamaktadır.
 
Sonsuzluğu istiyorum. Çünkü yazılmamış şiirlerim ve çizilmemiş resimlerimle buluşacağım orada.
 
Bana, “Siz bir sanatçı ve şairsiniz, ve bir şair ve sanatçı olmaktan dolayı da memnun olmalısınız” diyorsunuz. Ama ben, ne bir sanatçı, ne de bir şairim... Günlerimi ve gecelerimi resim çizmek ve yazı yazmakla geçirdim, ama ‘ben’ (yani Benliğim) ne günlerimde ne de gecelerimde
bulunmakta. Ben bir pusum. Her
şeyi örten, ancak hiçbir zaman bir araya getirmeyen bir pus. Yağmur suyu haline dönmeyen bir pus. Ben bir pusum; ve pus benim yalnızlığım, tek başıma oluşumdur, ve bunların içinde açlığım ve susuzluğumdur.
 
Sanat çalışması, bir şeklin içine dökülmüş sistir.
 
 Sanat, tabiatın sonsuzluğa attığı bir adımdır.
 
Büyük güzellik beni tutsak eder, ama daha da büyük olanı kendimden dahi özgürleştirir.
 
Güzellik bütün bir hayatımız boyu aradığımız yitiğimizdir.
 
İçinde güzellik olmayan ne bir din vardır ne de ilim.


Güzelliği türküleriyse eğer söylediğin, çölün ortasında bile olsan seni dinleyen birilerini bulursun.
Yalnızca güzelliği keşfetmek için yaşarız, başka her şey bir bekleyişten ibarettir.


Güzel’in kendisi yolunuza çıkmaz ve kılavuzunuz olmazsa güzeli nerede ve nasıl ararsınız?

 Arzulayanın kalbinde güzellik, onu görenin gözlerinkinden daha fazla parıldar.
 
Güzel’e dair söylediğimiz bunca söz, gerçekte güzel için değil, doyurulmamış eksiklikler içindir. Oysa güzel, bir gereksinim değil, bir doygunluğun kıvancıdır. Ne susuz kalmış bir ağız, ne de açılmış boş bir
eldir. Bir yürektir tutuşmuş, bir Can’dır büyülenmiş. Ne göze görünür bir tasarım, ne de kulaklarınızın duyacağı bir türküdür. Ne ağacın soyulan kabuğunun altından akan öz suyu, ne de bir pençeye takılmış kanattır. Sonsuza değin çiçekli kalacak bir bahçe, sonsuza değin gezinecek bir melekler birliğidir.
 
Güzel, görkemliliğin tahtına oturur oturmaz gösterir kendini bize; ama biz şehvet adına ona yaklaşır, onun saf ve temiz tacını parçalarız, çirkin girişimlerimizle kirletiriz, üstündeki şalı.
 
Hiçbir zaman girmek istemediğin birinin yüreğine, hiçbir zaman ulaşmaya çabalamayışın değil midir senin çirkinlik dediğin?
 
Eğer çirkinlik diye bir şey varsa, o da, gözlerimizdeki önyargılı ölçekler ve kulaklarımızı tıkayan balmumunun ta kendisidir.
 
Şiir, birazı sözcükten; çoğu sevinç, acı ve hayretten oluşan bir şeydir. Şiir bir düşüncenin ifadesi değildir. O, kanayan bir yaradan veya gülümseyen bir ağızdan yükselen bir şarkıdır.
 
Şiir, bütünü anlamaktır. Bunu sadece bir parçasını anlayana nasıl anlatabilirsiniz?

Şiir, yürekteki bir alevdir, ama hitabet sanatı, kar taneleridir. Alev ve kar nasıl bir arada olabilir?
 
Şiir, ruhun sırrıdır; neden bunu sözlerle açığa çıkarasınız ki?

Kalbi büyüleyen bir felsefedir şiir. Felsefe, fikir şarkıları söyleyen bir şiirdir. İnsanın kalbini büyüleyip aynı anda fikir şarkılarını da söyleyebilseydik, o zaman Tanrı’nın gölgesinde yaşayabilirdik.
 
Bir defasında bir şaire dedim ki: “Senin değerini, ancak sen öldükten sonra anlayacağız.” Onun yanıtı şöyle oldu: “Evet, ölüm gerçeğin yüzündeki perdeyi kaldırır daima. Ama gerçek değerimi ölümümle anlamayı temenni ediyorsanız, bu olamaz. Çünkü dilimdekinden fazlası kalbimdedir ve elimde olandan fazlası özlemlerimde.”
 
Eğer şiir yazma gücü ile yazılmamış olanın tutkusu arasında seçim yapmam gerekseydi, tutkuyu seçerdim. Çünkü tutku şiirden üstündür. Ama sen ve bütün komşularım ve tanıdıklarım kötü olanı seçtiğime eminsinizdir her zaman. 

Yazmak için içinde bir istek duyuyorsan -ki bu isteğin sırrını sadece azizler bilir-sende şunlar bulunmalı; bilgi, sanat ve büyü: yani kelimelerin müziğinin bilgisi, sadelik ve içtenlik sanatı, okurlarını sevmenin büyüsü.
 
Sözler zamansızdır. Onları zamansızlıklarını bilerek söylemeli ya da yazmalısın.
 
Sözlerimizin hepsi aklımızın ziyafetinden arta kalan kırıntılardır ancak.
 
Kalemlerini yüreklerimizin kanına batırırlar, sonra da ilham iddiasında bulunurlar.


Esin daima şarkı söyler; asla açıklamaya çalışmaz.
 
Ağaç hayat hikâyesini yazabilseydi, onun öyküsü, herhangi bir kavmin tarihinden farklı olmazdı.
 
Ağaçlar yeryüzünügök kubbeye yazdığı şiirlerdir. Ama biz onları devirir ve boşluğumuzu kaydedebilmek için kâğıda dönüştürürüz.

Sözcüklerin dalgası hep üstümüzde olsa da, derinliklerimiz daima dinginliğini korur. 

Sözcükler, ne dili ne de kendilerine kanat takan dudakları yanında götürebilirler. Yapayalnız dağılırlar boşluğa ve yapayalnız ararlar yaşamın gücünü.

Kulağa gelen müzik tekse de, onu oluşturan notalar farklıdır.

Ey Müzik, içimizin derinliklerinde yüreklerimizi ve canlarımızı gizleriz. Sensin öğreten bize, kulaklarımızla görmeyi ve yüreklerimizle işitmeyi.
 
Yüreğimin sevdiceğiyle oturdum yan yana ve onun sözlerini dinledim. Evrenin bir düş, bedenin de daracık bir hapishane gibi göründüğü sonu belirsiz mekânlar içinde gezindi ruhum. Doldu yüreğime sevdiceğimin büyülü sesi. Ah dostlar, müzik budur işte. Çünkü ben; onu sevdiğimin iç çekişlerimden ve dudaklarından belli belirsiz dökülen sözcüklerden bildim.
 
Dostlarım; Müzik ruhların dilidir. Onun nağmesi, sazın tellerini sevgiyle titreten tatlı melteme benzer. Müziğin zarif parmakları duygularımızın kapısını çaldığında, geçmişin derinliklerine gömülüp kalmış olan anılar uyanır. Müziğin gamla yüklü olanı yaslı ve sakin olanı da mutlu anıları getirir bize. Tellerden çıkan ses sevdiğimiz birinin ayrılışında ağlatır bizi ya da gülümsetir, Tanrı’nın bağışladığı huzurdan ötürü.
 
Tanrı, insanı yarattığında ona tüm dillerden farklı bir dil olan Müziği verdi. İlk insan yabanıl çevresi içinde söyledi onun görkemini ve o hükümdarların yüreğini oynatıp tahtlarından etti onları.
 
Ruhlarımız, Yazgı’nın sert rüzgârlarının merhametindeki çiçekler gibidirler. Sabah melteminde titreşir ve gökyüzünden dökülen kırağının altında boyunlarını eğerler.
 
Kuşların cıvıltısı insanoğlunu uykusundan uyandırır ve onu, kuşların cıvıltısını yaratmış olan Sonsuz Zekâ’nın görkemi için söylenen kutsal şarkılara katılmaya çağırır. Bu tür müzik, kendi kendimize kadim kitaplarda yer alan sırların anlamlarını sormaya iter bizi.
 
Kuşlar cıvıldadıkça acaba tarlalardaki çiçeklere mi seslenmektedirler? Yoksa ağaçlarla mı konuşmaktadırlar? Yoksa derelerin mırıltısını mı yansıtmaktadırlar? Çünkü insanoğlu kendi anlayışı ile kuşların ne söylediklerini, derelerin ne mırıldandıklarını ve dalgaların kıyıya usul usul çarparken ne demek istediklerini bilemez.


İnsanoğlu kendi anlayışıyla yağmurun ağacın yapraklarına ya da pencerenin kenarlarına düştüğünde ne dediğini anlayamaz. Bilemez meltemin tarlalardaki çiçeklere ne dediğini. Ama insanoğlunun yüreği kendi duyguları üstünde oynaşan bu seslerin anlamını duyar ve içinde saklar. Sonsuz Zekâ, çoğu kez gizemli bir dille konuşur ona. Ruh ve doğa kendi aralarında bu söyleşiyi sürdürürken insanoğlu dikilip kalmıştır, şaşkın ve suskun, bir kenarda. Ama insanoğlu bu sesleri hiç mi duymamış  ya da ağlamamıştır? Onun döktüğü gözyaşları eğer bir anlayış değilse nedir?
 
Büyük şarkıcı, sessizliğimizin şarkılarını söyleyendir.
 
Eğer ağzın yemekle doluysa, şarkı söyleyemezsin. Ve altınla doluysa elin, kaldıramazsın onu şükür için.
 
Derler ki, bülbül aşkının şarkısını söylerken, bir dikenle bağrını delermiş. Hepimiz onun gibiyiz. Başka türlü olsa nasıl şarkı söyleyebilirdik?
 
Dâhilik, geç gelen baharın başında bir kuşun söylediği şarkılardır.
 
Deli de senin benim kadar müzisyendir. Ne var ki, onun çaldığı alettenmelodi sesi gelmiyor.


Ve deliliğimde hem özgürlüğü hem güvenliği buldum; yalnızlığın özgürlüğü ve anlaşılmazlığın güvenliğini, bizi anlayanlar bizden bir şeyleri tutsak ederler çünkü.


Karnı aç olana şarkı söylersen, seni midesiyle dinler.


Bir şarkıcı, söylediği şarkıdan zevk almıyorsa, asla dinleyicisini mutlu edemez.


Tanrı’nızı tanımak için muammaları çözmeye kalkışmayın. Daha fazla etrafınıza bakınız, çünkü O, sizin çocuklarınızla oynuyor.”
 
Tanrı, veren kimselerin elleriyle konuşur ve onların gözleri içinden bütün dünyaya gülümser.


Tanrı kendisinin insanlardan gizli kalmasına, ne de sözlerinin insanın yüreğindeki cehennemde üstü örtülü yatmasına dayanamaz.
 
Tanrı’ya yakın olabilmek için halka yakın olun.

 Ey Tanrım, tavşanı bana av yapmadan önce beni aslanlara av yap.
 
Çiy damlaları ve gözyaşlarıyla beraber hepimizi içecek Tanrımız, kutlu susuzluğunda.
 
Göğsümün bir yanında Hz.İsa, diğer yanında ise Hz. Muhammed oturur. 

İçinde saklı olanı bilseydi Hz. İsa’nın dedesi, kendi kendisinden dehşete kapılmaz mıydı?
 
Kardeşimiz İsa’nın kitapta yazılmamış üç mucizesi vardır. İlki, O, senin ve benim gibi bir insandı. İkincisi, kıvrak zekâ ve espri gücüne sahipti; üçüncüsü, yenildiği halde bir galip olduğunu biliyordu.


Bunlar ve diğer öğretilerden söz edişim nedeniyledir ki cezaya çarptırılıp, sürgüne gönderildim ve kilise tarafından aforoz edildim. Geçirdiğim yıllarda hiçbir pişmanlığa kapılmış değilim. Gerçeği arayıp da onu insanlara açıklayan herkes acı çekmeye mahkûmdur.

 

12 Nisan 2021

Picasso'nun Gezisi - Jacques Prevert

  Pablo Picasso et Jacques Prévert en 1963
 
Picasso'nun Gezisi

Yus yuvarlak gem gerçek bir tabakta
Bir elma durmakta
Karşısında bir gerçek resimcisi
Çizmek istiyor elmayı
Tam nasılsa öyle
İyi ama
Kaptırmıyor kendini elma
Ressam çize dursun
Eli armut toplamıyor elmanın da
Başlıyor dönmeğe
Gerçek oturağının üstünde
Sinsi sinsi, belli belirsiz
Dönüyor kendi çevresinde
Zorla resmini çekecekler diye
Taka takıştıra, süre sürüştüre
Süslü püslü
Bir meyva duvaklı peçeli
Ve işte o zaman
Anlamaya başlıyor ki gerçeğin ressamı
Kendisine karşıymış gerçekten
Elmanın bütün görünüşleri
Ve bir zavallı yoksul gibi
O sözüm ona hayır sever
O sözüm ona fakir sever
Sevmezce sever severce sevmez
O korkunçça iyi iyice korkunç
İyilik kurumlarının eline düşmüş
Bir çaresiz, bir dertli insan gibi
Gerçeğin zavallı ressamı
Ava giderken avlanıp
Bir sürü düşünce, esinti ve çağrışımların
Akışına kaptırıverlyor kendini
Fırıl fırıl dönen elma
Elma ağacını getiriyor aklına
Derken cennet sökün ediyor,
Arkasından Havva sonra Adem
Sonra altın elma veren bahçeler
Sonra su sonra yaprak sonra toprak
Sonra Kanada sonra Normandia
Derken yılan yalan falân fişmekan
Günâha giren insan
Sanatın ilk kaynakları
Sonra birden İsviçre ve Guillaume Tell
Hattâ hattâ Isaak Newton
Ve yer çekimi kanunları
Dünya sergisi salonları
Derken ressam dalıyor derin uykulara
Ne elma kalıyor ne ressam
Ve işte tam o zaman Picasso
Geçiveriyor oradan
Geçer a, geçmediği yer mi var?
Her gün her yerde kendi evinde gibi adam
Bakıyor bir tabak bir elma bir de uykuda ressam
Bak şuna, diyor Picasso,
Elmanın resmini yapmak ta ne oluyor
Alıp elmayı yiyor Picasso
Eksik olma, diyor elma
Tabağı da kırıyor Picasso
Sonra çekip gidiyor gülümseyerek
Düşlerinden bir diş gibi sökülen ressam
Bakıyor kimseler yok
Karşısında yalnız bitmemiş resmi
Bir de kırık tabağın orta yerinde
Gerçeğin korkunç çekirdekleri.
 

Beni Sorarsan - Gülten Akın

Beni sorarsan,
Kış işte
Kalbin elem günleri geldi
Dünya evlere çekildi, içlere
Sarı yaseminle gül arasında
Dağların mor baharıyla
Sis arasında
Denizle gül arasında
Yanımda kediler, kuşlar
Fikrinden dolaşıyor

Hiçbir iktidarı sevmesem de
Sobanın iktidarında
Çarpışa çarpışa nasılsa
Büyüyebilen kızlar
Uslu, sakin, ölümü bekliyorlar
Yaşlılık
Dev mi oldular, başkaları
Üstüne üstüne gelip korkusuz
Güçlerini deniyorlar

 

Zamansız Sözler - Halil Cibran

Susmayı gevezeden, hoşgörüyü fanatikten, edebi edepsizden öğrendim. Bütün bunlardan daha garibi, bu öğretmenlere hâlâ teşekkür etmemiş olmamdır.
 
Gülmeyi ve acımasız biri olmayı aynı anda başaramazsın.

Yüzsüzlükle elde edilen başarıdansa, edebiyle başarısızlık daha iyidir.
 
Bir şeyi elde etmek istiyorsan, onu kendin için isteme.
 
Bazı insanların kabalığı, bazılarının nezaketine tercih edilir.
 
Bazı insanları görmemek için gözlerimi kapattığımda, onlara göz kırptığımı sanıyorlar.
 
Kendinizi yapılanı geliştirerek değil, daha yapılmamış olana ulaşarak geliştirebilirsiniz.

Hükümetler için, deliler yerine akıllılar için akıl hastaneleri yapmak daha ekonomik olmaz mıydı?
 
Telaşla yemek yiyor, salına salına yürüyorsunuz. Öyleyse neden ayaklarınızla yiyip, avuçlarınızın üzerinde yürümüyorsunuz?
 
Gitmeye hazırsam, sabırsızlığım, çekili yelkenleriyle rüzgârı bekliyor demektir. 

Cehennem korkusu cehennemin kendisi, cennete duyulan özlem ise, cennetin kendisidir.


Düzenbazlık bazen başarılı olur ama her zaman kendini öldürür.


İnsanın, gecenin karanlığında yaptığı her şey, gün ışığında açığa çıkacaktır. Yalnızlıkta söylenen sözler, hiç beklenmeyecek kadar sıradan bir sohbet sırasında gelecektir.

Sizi en küçük çabanızın boyutlarına bakarak ölçmek, okyanusun gücünü dalgalarının köpüklerine bakarak tahmin etmeye benzer. Sizi başarısızlıklarınıza bakarak yargılamak, mevsimleri değişkenlikleri nedeniyle suçlamak olur. Oysa siz bir Okyanus’a benzersiniz.
 
Benim ayrılışım, Adem’in Cennet’ten kovuluşu gibiydi, ama tüm dünyayı bir Cennet Bahçesi yapmak için kalbimin Havva’sı yanımda yoktu.

Yalnız ışığın gösterdiklerini görebiliyor ve yalnız seslerin söylediklerini duyabiliyorsun. Öyleyse aslında ne görüyorsun ne de duyuyor.
 
Baskıya başkaldırmayan kişi kendine karşı adaletsizdir.
 
Hatırlama, umut yolunda tökezleten bir taştır.
 
Bir tür kavuşmadır hatırlayış, unutuş ise bir tür özgürlük.
 
Hiç kimse size, içinizdeki bilginin şafağında halen yarı uykuda olandan bir zerre fazlasını açıklayamaz. Takipçileri arasında mabedin gölgesinde yürüyen bir öğretmen, size bilgeliğini değil sadece inancını ve sevgisini verebilir. Eğer gerçek bir bilgeyse, bilgeliğinin evine davet etmek yerine, sizi kendi aklınızın eşiğine doğru yönlendirir.
 
Zaten bilgi sözcüğü, sözcüksüz bilginin gölgesinden başka nedir ki?
 
Bir astronomi bilgini, size uzayla ilgili anlayışından bahsedebilir ama anlayışını size veremez.
 
Samanyolu pencerelerinden uzayı seyreden biri için, dünya ile güneş arasındaki boşluk uzay değildir.
 
Samanyolu içimde olmasaydı, onu nasıl görecek ya da bilecektim.
 
Bir müzisyen her yerde var olan ritimlerle bir şarkı söyleyebilir; ancak ne ritmi yakalayan kulağı, ne de onu yankılayan sesi size sunabilir.

Ve semboller ilminde usta biri, size simgesel alanlardan söz eder, ama sizi oralara taşıyamaz. Çünkü bir kişinin sahip olduğu ilham, kanatlarını başka birine ödünç veremez. Ve nasıl her biriniz Tanrı’nın bilgisinde özgün bir yere sahipseniz, sizin de Tanrı’yı kavrayışınız ve dünyayı anlayışınız tek başınıza ve size özel olacaktır.
 
Cezirde bir dize yazdım kumun üzerine. Ve ona tüm kalbimi verdim. Ve ruhumun tamamını. Medde döndüm, yazdıklarımı okumak için. Ve sahile vurmuş cahilliğime rastladım.
 
Öğrenimsiz akıl, sürülmemiş tarlaya benzer.
 
 İnsanın öğretmeninin doğa, kitabının insanlık ve okulunun yaşam olduğu bir gün gelecek mi?


Aklınız ve hırsınız deryalara düşen ruhunuzun dümeni ve yelkenleridir. Dümeniniz kırılır veya yelkenleriniz parçalanırsa, ancak çırpınır yahut denizin ortasında duraklarsınız. Çünkü akıl tek başına hüküm sürerse, bağlayıcı kuvvet olur ve hırs, bakımsız kalırsa, kendini mahvedinceye kadar yanan bir aleve benzer.


Senin aklın rakamlarla yaşamaktan vazgeçmedikçe ve benim kalbim sis içinde yaşamayı sürdürdükçe, hiçbir zaman anlaşamayacaklar.
 
Ne gariptir ki toplum olarak, aklı yavaş olana değil de ayağı yavaş olana, yüreği kör olana değil de gözü kör olana acırız.
 
İnsanlar salgın hastalıktan korku ve dehşet içinde, ama İskender ve Napolyon gibi yok edicilerden hayranlıkla söz eder.


Açık olan, basit bir dille anlatılıncaya kadar hiç kimsenin fark etmediği şeydir.
 
Felsefenin işi, iki nokta arasındaki en kısa yolu bulmaktır.

Zihnimiz bir süngerdir, yüreğimizse bir nehir. Çoğumuzun akmak yerine, sünger gibi emmeyi seçmesi ne garip!

Düşünce uzayın bir kuşudur, sözcüklerden yapılmış bir kafese konduğunda belki kanatlarını açabilir, ama uçamaz.
 
İnsan bir fikirle sarhoş olunca, bu fikir hakkındaki en çürük ifadeyi bile leziz bir şarap kabul eder.
 
Anlatarak tutsak ettiğim her düşünceyi, işlerimle özgür kılmalıyım.
 
Ve ona baktım ruhum titredi, çok güzeldi. Bedeni tekildi ve sanki her bir uzvu, diğerini seviyordu.

Ruhum bana vaaz etti ve kendine küfredene dostluk gösteren ama halkın nefret ettiği insanı sevmeyi öğretti. Ruhum bana sevginin sadece sevende değil, sevilende de kendisiyle gururlandığını gösterdi.

Ruhum bana vaaz etmeden önce sevgi yüreğimde iki çivi arasına gerilmiş ince bir ipti. Ama şimdi başı sonu, sonu da başı olan bir hale oldu. Bu hale varlıkları çevreler ve bundan sonra var olacakları da kucaklamak üzere yavaş yavaş genişler.

Sabırla güçlenen, engellere rağmen büyüyen, kışın ısıtan, baharda çiçek açan, yazın bir esinti gönderen ve son baharda meyve veren bir şeydir bu...Sevgiyi keşfettim. 

Sevme gücü, insana verilmiş en büyük hediyedir. Çünkü seven insandan asla geri alınamaz.
 
Sevgi, alçakgönüllülüğüne bürünmüş olarak geçer yanımızdan; ama biz ya korkulara kapılıp kaçarız ondan, saklanırız kuytuluklara, ya da izleriz onu, adına kötülüklerde bulunabilmek için.


En akıllımız bile sevginin ağır yükü altında ezilir; ama gerçekte sevgi, okşayıcı meltem kadar hafiftir.
 
Burada erkek kardeşim dağ ile kız kardeşim deniz arasında oturuyorum. Biz üçümüz yalnızlıkta biriz ve bizi birbirimize bağlayan sevgi derin, güçlü ve gariptir.

Ancak sevgiyle yaşamak ve sevgi için yaşamak dururken, bir insan, ömrünün sonuna ya da zaman onu azat edinceye kadar kendi koyduğu geçersiz kanunların kölesi olarak kalabilir mi? Dikenler ve kafatasları arasında kendi bedeninin gölgesini görmemek için gözlerini yere dikerek ya da yüzünügüneşe dönerek sonsuza kadar durabilir mi?
 
Sevgi hiç bir şey sunmaz, sadece kendisini, hiçbir şey kabul etmez, kendinde olandan gayri... Sevgi sahip çıkmaz, sahiplenilmez de; Çünkü sevgi, sevgi için yeterlidir, tümüyle.

Sevgi bir şey istemez, tamamlanmaktan başka. Fakat seviyorsanız ve ihtiyaçların arzuları varsa, bırakın bunlar sizin de arzularınız olsun. Erimek ve akmak, geceye şarkılar sunan bir dere misali. Şefkatin fazlasının verdiği acıyı bilip, kendi sevgi anlayışınla yaralanmak ve kanamak, yine de istekle ve coşkuyla... Şafak vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak. Ve bir sevgi gününe daha, teşekkürle uzanmak... Sessizce çekilmek öğle vakti, sevginin vecdini duymak, akşamın çöküşüyle de, eve huzurla dönmek... Ve uyumak, kalbinde sevgiliye bir dua ve dudaklarında bir şükür şarkısıyla.

Yuvam, “Beni terk etme, burada geçmişin yaşıyor.” der, yol ise, ”Gel ve beni takip et, ben senin geleceğinim!” Ve ben hem yuvama, hem de yola derim ki, “Ne geçmişim, ne de geleceğim var benim. Kalırsam, kalışımda bir gidiş, gidersem, gidişimde bir kalış olacaktır. Sadece sevgi ve ölüm her şeyi değiştirir.”

Sevgililer birbirlerinden çok aralarındakini kucaklarlar.
 
Sevgilileri, ağırlıklar ve ölçümler dünyasından düşler ve bilinmeyenler âlemine taşıyan o sihirli titreşimin başlangıcıdır.

Bana öğretirdiniz insanın tapınmasından ve esaretinde yatan öz sevgiyi. Fakat benim sevgim sınırsızdır, ölçüsü yoktur. Dünyevi ölümlülüğümün ötesine çıkarım ve cennette taht kurarım kendime. Kollarım uzayı sarar, gezegenleri kuşatır. Yıldızlı yolları yay, kuyruklu yıldızları ok yaparım.

Her gün gelişmeyen sevgi, her geçen gün ölmektedir.
 
Sevdiğinizde, “Tanrı benim kalbimde,” yerine, şöyle deyin, “Ben kalbindeyim Tanrı’nın”. Sanmayın ki yön verebilirsiniz sevginin akışına, çünkü sevgi, yolunu kendi çizer, sizi değer bulduğunda. 

Sonra bana, “Seni seviyorum” dedin. Oysa sen, benim içimdeki kendini sevdin.


İlk bakıştır çözen, sonsuzluğun içindeki geleceğin sırlarını. O tohumdur ki, sevginin tanrıçası Ishtar tarafından dağıtılır, sevgilinin gözleriyle sevginin bahçesine ekilir, tutkuyla yeşerir ve can tarafından biçilir.
 
Sevgi çizi çağırınca, onu takip edin, yolları sarp ve dik olsa da. Ve kanatları açıldığında, bırakın kendinizi, telekleri arasında saklı kılıç, sizi yaralasa da. Ve sizinle konuştuğunda, ona inanın, kuzey rüzgârının bir bahçeyi harap edişi gibi, sesi tüm hayallerinizi darmadağın etse de. Çünkü sevgi sizi yücelttiği gibi, çarmıha da gerer. Sizi büyüttüğü ölçüde, budayabilir de. En yükseklere uzanıp, Güneş’le titreşen en hassas dallarınızı okşasa da, köklerinize de inecek ve onları sarsacaktır, toprağa tutunmaya çalıştıklarında. Mısır biçen dişliler gibi sizi kendine çeker; Çıplak bırakana kadar döver, harmanlar; Kabuklarınızı, çöplerinizi ayıklar, eler. Bembeyaz olana kadar öğütür sizi; Esnekleşene kadar yoğurur ve Tanrı’nın İlahi sofrasına ekmek olasınız diye, sizi kendi kutsal ateşine savurur. Sevgi bütün bunları, kalbinizin sırlarını bulasınız diye yapar. Ve bu biliş, Hayat’ın kalbinin bir cüzzünü yaratır.
 
Sevgi; ışıktan bir elin, ışıktan bir sayfaya yazdığı, ışıktan bir sözdür.
 

Birbirinizi sevin; ama sevgi bir bağ olmasın, daha ziyade, ruhlarınızın sahilleri arasında hareket eden bir deniz gibi olsun. Birbirinizin bardaklarını doldurun; ancak aynı bardaktan içmeyin. Ekmeklerinizi paylaşın; ama birbirinizinkini yemeyin. Beraberce şarkı söyleyin, dans edin, coşun; fakat birbirinizin yalnızlığına izin verin; Tıpkı bir lavtanın tellerinin ayrı ayrı olup, yine de aynı müzikle titreşmeyi bilmeleri gibi. Birbirinize kalbinizi verin; ama diğerinin saklaması için değil; çünkü yalnızca Hayat’ın eli, sizin kalplerinizi kavrayabilir. Ve yanyana ayakta durun; ama çok yakın değil, çünkü bir mabedin ayakları arasında mesafe olmalıdır. Meşe ağacıyla, Selvi ağacı, birbirinin gölgesi altında büyüyemez.
 
Sevginin kederi şarkılar söyler, bilginin üzüntüsü konuşur, arzunun hüznü fısıldar ve yoksulluğun ıstırabı ağlar. Ama sevgiden daha derin, bilgiden daha yüce, arzudan daha güçlü ve yoksulluktan daha acı bir hüzün vardır. Sessizdir; gözleri yıldızlar gibi parlar.
 
Sevginin uzun dostluklardan ve azimli kurlardan doğduğuna inanmak yanlıştır. Sevgi, ruhsal bir yakınlığın kaynağıdır ve bu yakınlık bir anda oluşmadıkça, yıllarca, hatta nesillerce oluşmayacaktır.

Sevgi, titreyen bir mutluluktur. 

Bana mutluluktan söz etme; anısı beni mutsuz ediyor. Bana huzurdan söz etme; gölgesi beni korkutuyor; 

Bak bana, sana, Cennet’in kalbimin külleri içinde yaktığı mübarek feneri göstereceğim; seni bir annenin yegâne çocuğunu sevdiği gibi sevdiğimi biliyorsun.
 

Aşk diye seslendiğimiz şey nedir? Söyleyin bana, bütün anlayışlara sızan ve çağlarda gizli olan o sır nedir? Başlangıçta olan ve her şeyle sonuçlanan bu anlayış nedir? Yaşamdan ve ölümden, Yaşamdan daha acayip, ölümden daha derin bir düş oluşturan bu uyanıklık nedir? Söyleyin bana dostlar, içinizde yaşamın parmakları ruhuna dokunduğunda yaşam uykusundan uyanmayan biri var mı? Yüreğinin sevdiğinin çağrısıyla babasından ve annesinden vazgeçmeyecek kimse var mı? İçinizden kim ruhunun seçtiği kişiyi bulmak için uzak denizlere açılmaz, çölleri aşmaz, dağların doruğuna tırmanmaz? Hangi gencin yüreği tatlı nefesli, güzel sesi ve büyülü dokunuşlu elleriyle ruhunu kendinden geçiren kızın peşinden dünyanın sonuna gitmez? Hangi varlık dualarını bir yakarış ve bağış olarak dinleyen Tanrı’nın önünde yüreğini tütsü diye yakmaz?
 
Aşk seni kendimden dahi korumayı öğretti bana. Beni, seninle birlikte uzak diyarlara gitmekten alıkoyan şey, ateşle temizlenmiş o Aşk’tır. Aşk, senin özgürce ve erdemli bir şekilde yaşamana imkân vermek için, içimdeki arzuyu öldürüyor.


Aşkı konuşmak için dudaklarımı kutsanmış ateşle temizledim, ama hiçbir sözcük bulamadım.
 
Aşk ve şüphe bir arada bulunmaz.
 
Aşk, âşık ile mâşuk arasında bir maskedir.
 
Aşktan haberdar olduğumda sözler cılız bir hıçkırığa dönüştü, yüreğimdeki şarkı derin bir sessizliğe gömüldü.
 
Ey bana gizlerinin ve mucizelerinin varlığına inandığım Aşk’ı soran sizler, Aşk peçesiyle beni kuşattığından beri ben size aşkın gidişini ve değerini sormaya geliyorum.


Aşk, Şafağın kızları tarafından sunulan ve güçlü ruhlara güç katıp onları yıldızlara çıkaran bir şaraptır.
 
Aşk ruhlardan varlığın sırlarını gizleyen kör edici bir sistir; yürek tepeler arasında sadece titreşen arzu hayaletlerini görür ve sessiz vadilerin çığlıklarının yankılarını duyar.
 
Aşk ruhun çekirdeğindeki yangından saçılan ve dünyayı aydınlatan bir ışıktır. Yaşam’ı bir uyanışla diğeri arasındaki güzel bir düş olarak görmemizi sağlar.
 
Aşk mezarın sessizliğinde bedenin dinlenmesi, Sonsuzluğun derinliklerinde ruhun huzura ermesidir.


Tutkulu aşk, giderilmesi mümkün olmayan bir susuzluktur.
 
Yaşam iki yarıya ayrılmıştır: biri donar, biri yanar; yanan yarı, Aşk’tır.

Çağlara benzer aşk, bugünü inşa eder ve yarını yıkar. Bir tanrı gibidir, elaketler yaratır. Menekşenin iç çekişinden daha naziktir aşk ve daha serttir şiddetli bir fırtınadan.
 
Ey Aşkı bulmaya çalışanlar! Aşk bir hakikattir, hem de rica eden bir hakikat ve onun hal ve hareketlerini belirleyecektir, sizin aşkı bulup benimseyen ve koruyan hakikatiniz.


Her gün her gece kendini yenilemeyen aşk, bir saplantıya döner ve bu saplantı çok geçmeden bir kölelik halini alır.
 
Siz beraber doğdunuz ve hep öyle kalacaksınız. Ölümün beyaz kanatları, sizin günlerinizi dağıttığında da beraber olacaksınız. Siz Tanrı’nın sessiz belleğinde bile beraber olacaksınız. Fakat birlikteliğinizde belli boşluklar bırakın. Ve izin verin, cennetlerin rüzgârları aranızda dans edebilsin.
 
Her erkek iki kadına âşık olur. Biri hayallerinde yarattığı diğeriyse henüz doğmamış olandır.
 
Kadının küçük yanlışlarını bağışlamayan erkek, onun büyük erdemlerinden faydalanamaz.


Bir kadının yüzüne baktım ve henüz doğurmadığı çocukları gördüm. Bir kadın yüzüme baktı, daha o doğmadan ölmüş atalarımı gördü.
 
 Bir kadını anlamak ya da bir dâhiyi çözmek ya da suskunluğun sırrını bulmak isteyen kimse, kahvaltı yapmak için muhteşem bir uykudan uyanan adama ne kadar da benziyor!


Erkeğin eli kadının eline dokunduğunda, ikisi birlikte sonsuzluğun yüreğine dokunurlar.


Erkeğin kalbini ödünç alan kadınlar ne çoktur. Ama pek azı onu elinde tutabilir!


Çocuklarınız, sizin çocuklarınız değildir. Onlar, Hayat’ın kendine olan özleminin oğulları ve kızlarıdır. Onlar sizin aracılığınızla oldular, ama sizden değil; Ve sizle olsalar da, size ait değiller. Onlara sevginizi verebilirsiniz ancak, düşüncelerinizi değil; Çünkü onların kendi düşünceleri olacaktır. Onların bedenleri için bir yuva sunabilirsiniz; ama ruhları için değil; Çünkü onların ruhları, yarının evini mesken tutmuştur, sizin rüyalarınızda bile ziyaret edemeyeceğiniz. Onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz; ama onların sizin gibi olmaları için değil. Çünkü hayat ne geri sarar, ne de dünde oyalanır. Sizler, yaşayan oklar olarak çocuklarınızı ileriye fırlatan yaylarsınız. Yayı kullanan, sonsuzluğun içindeki hedef noktasını görür ve bütün gücüyle sizi gerer ki, okları hızla uzaklara erişebilsin. Okçunun elleri altında sevinçle eğilin, çünkü o, uçan okları olduğu kadar, sarsılmaz yayları da çok sever.


Evlilik, ya ölümdür ya da yaşam; arası yoktur bunun.
 
Kadın, yüzünü bir tebessümle maskeleyebilir.
 
 İki kadın konuştuğunda hiçbir şey söylemezler. Bir kadın konuştuğunda bütün bir hayatı açıklar.
 
Soyun mayası, annenin özleminde var olan bir şeydir.
 
Bebeklerimize çoğunlukla kendimiz uyuyabilelim diye ninniler söylemişizdir.


 Annenin derin uykusunda uzun zamandır bir düştün ve uyanınca seni doğurdu.
 
Anne kalbinin sessizliğinde saklı duran şarkılar, çocuğunun dudaklarında yankılanır.
 
Arkadaşınız, cevap bulan gereksinimlerinizdir. O, sevgiyle ektiğiniz ve şükranla biçtiğiniz tarlanızdır. O sizin sofranız ve ocak başınızdır. Çünkü ona açlığınızla gelir ve onda huzuru ararsınız.
 
Arkadaşınız sizinle içinden geldiği gibi konuştuğunda, ne ‘hayır ’ demek zor gelir, ne de ‘evet’ demekten çekinir siniz. Ve o sessiz kaldığında, kalbiniz onun kalbini dinlemek için sessizleşir. Çünkü arkadaşlıkta, kelimeler susunca, tüm düşünceler, tüm arzular ve beklentiler, gürültüsüz bir sevinç içinde doğar ve paylaşılırlar.
 
Arkadaşınızdan ayrıldığınızda ise yas tutmazsınız; Çünkü onun en sevdiğiniz yanı, yokluğunda daha bir berraklık kazanır, tıpkı bir dağın, dağcıya, ovadan daha net görünmesi gibi...
 
Ve arkadaşlığınızda, ruhsal derinlik kazanmaktan başka bir amaç gütmeyin. Çünkü salt kendi gizemini açığa vurmak peşinde olan sevgi, sevgi değil, savrulmuş bir ağdır ve sadece yararsız olan yakalanır.

Arkadaşınıza, kendinizi olduğunuz gibi sunun. Eğer dalgalarınızın cezrini bilecekse, meddini de bilmesine izin verin. Çünkü salt zaman öldürmek için bir arkadaş aramanızın anlamı olabilir mi? Onu, zamanı yaşatmak için arayın. Çünkü o gereksiniminizi karşılamak içindir, boşluğunuzu doldurmak için değil.
 
Ve arkadaşlığın hoşluğunda, kahkahalar, paylaşılan hazlar olsun. Çünkü küçük şeylerin şebneminde, yürek sabahını bulur ve tazelenir.


Arkadaşını her zaman anlamadıysan, hiçbir zaman anlayamazsın.
 
Dostluk insanın her zaman gereksinim duyup da yine de kolay kolay bulamadığı bir ilişkidir.
 
Dost sizin sevgi ektiğiniz, şükran biçtiğiniz tarladır. Dost size kendi fikrini anlatınca içinizden gelen hayır veya evet’i esirgemeyiniz. Dost susunca, kalbiniz onun kalbini dinlemeye devam etsin.


Şüphe yok ki, bir misafiri, diğerinden üstün tutanlar yalnız ihmal ettikleri misafirin değil, ikisinin de sevgisini ve güvenini kaybederler. Misafirler olmasaydı, evlerimiz mezara dönerdi.
 
Konuğumu eşikte durdurup dedim ki, “Lütfen ayağını içeri girerken silme, dışarı çıkarken silersin.”
 
Ve diyorum ki: Hayat gerçekten karanlıktır istek olmadıkça ve tüm istekler kördür irfan olmadıkça ve tüm irfan boşunadır, bir işin meşgalen olmadıkça ve tüm uğraşlar boşunadır aşk olmadıkça. Eğer aşk ile çalışırsanız bağlanırsınız birbirinize ve Tanrı’ya. Aşk ile çalışmak nedir mi diyorsunuz? Kumaşı yüreğinizden çekilmiş iplikle dokumaktır; sevgiliniz giyecekmiş gibi!

Olabilse de yeryüzünü saran buhar ve bitkiler gibi aydınlıkla beslenerek yaşanabilse yalnız. Ama değil mi ki, yemek için öldürmek ve susuzluğunu gidermek uğruna, yeni doğmuş bebeği bile anasının  sütünden mahrum etmek zorunda kalıyorsun, öyleyse bırak da bu davranışın bir tapınma  görüntüsüne bürünsün. Bırak da sofran herkesin ortaklaşa yemek yediği bir sofra olsun. Bil ki, böyle bir sofraya katılanların içi, ormanların ve ovaların bilinen o saf temizliğinden daha saf ve temiz olur. 

Hayat, kalbini övecek bir şarkıcı bulamadığında, aklından söz edecek bir filozof doğurur.

Yaşam bizi kaldırıp bir yerden bir yere taşırken, yazgı da bir noktadan diğer bir noktaya doğru sürükler. Ve bu ikili arasında sıkışıp kalmış olan bizler, bu nedenledir ki, ancak bizlere ürküntü verecek sesleri duymakta ve yolumuzda bir engel gibi dikilmekte olanları görmekteyizdir.