14 Şubat 2020

Frank Herbert "Dünya dört şeyin üzerinde durur: Bilgelerin ilmi, yücelerin adaleti, haklıların duası ve yiğitlerin cesareti."


Frankherbert ile ilgili görsel sonucu
“Bilinçdışımızın derinlikleri, anlam ifade eden mantıklı bir evren  ihtiyacıyla kaplıdır. Ama gerçek evren daima mantığın bir adım ötesindedir.”

“Mutlak güç mutlaka yozlaştırmaz, yozlaşmaya yatkın kişileri kendine çeker.”

“Din ve siyaset aynı arabada yolculuk ederken, arabadakiler hiç bir şeyin karşılarında duramayacağına inanır. Aceleci davranırlar, hızlandıkça hızlanırlar. Engeller akıllarından çıkar ve körlemesine bir uçuruma yuvarlanabileceklerini unuturlar.”

“Hükümetler, ömürleri uzadıkça elitleşme eğilimindedir. Tarihte bu şablonun dışına çıkabilmiş bir hükümet olmamıştır. Aristokrasi geliştikçe, hükümet de yönetici sınıfın çıkarları doğrultusunda hareket etmeye başlar; bu sınıf kalıtsal kraliyet, finansal imparatorlukların oligarkları ya da yerleşik bürokrasi olabilir.”

“Deli değiller. İnanmak üzere eğitilmişler, bilmek üzere değil. İnanç manipüle edilebilir. Tehlikeli olan bilgidir.”

“Doğa hata yapmaz. Doğru ve yanlış, bizim uydurduğumuz şeylerdir.”

“Bir süreci durdurarak anlayamazsınız. Anlayış, sürecin akışıyla beraber hareket etmeli, ona katılıp onunla birlikte akmalıdır.”

“Bilginin başlangıcı, anlamadığımız bir şeyin keşfidir.”

“Çoğu medeniyet korku üzerine kuruludur. Korkaklığı öğreterek medenileştirmek o kadar kolaydır ki…Cesareti getirecek standartları seyreltirsiniz. İradeyi kısıtlarsınız. İştahları düzenlersiniz. Ufuklara çitler çekersiniz. Her hareket için bir yasa yaparsınız. Kaosun varlığını reddedersiniz. Çocuklara bile yavaş nefes almayı öğretirsiniz. Evcilleştirirsiniz.”

“Geçmişte yaşamak imkansız, şimdide yaşamak zor, gelecekte yaşamak ise israftır.”

“Son derece iyi organize edilmiş araştırmalar, yeni bir şey üretmemenin garantisidir.”

“Bana tamamen düzgün yürüyen bir operasyon gösterin, size hataları örten birini göstereyim. Unutmayın ki gerçek gemiler sallanır.”

“Gerçek, daima kendisini ifade etmek için kullanılan kelimelerin muğlaklığını taşır.”

“Asla haklı olduğunu bilen biriyle mantıklı bir tartışmaya girmeye çalışma!”

“İyi yönetim yasalara değil, yönetenlerin kişisel niteliklerine dayanır. Yönetimin dişlileri daima makineyi çalıştıranların iradesine tabidir. Dolayısıyla yönetimin en önemli ögesi, lider seçme yöntemidir.”

“Hukuk dilinin karman çorman cümleleri, içimizdeki şiddet duygusunu kendimizden gizleme ihtiyacımızdan doğmuştur. Bir insanın hayatından bir saat almak ile o insanın hayatını almak arasında yalnızca derece farkı vardır. Bir saatle bile ona şiddet uygulamış, enerjisinden tüketmiş olursunuz.”

“Anayasalar nihai tiranlığa dönüşür,” dedi Paul. “O kadar büyük ölçekte organize bir kudrettir ki, başa çıkılamaz. Anayasa harekete geçirilmiş toplumsal güçtür ve vicdanı yoktur. En yüksekteki kadar en alttakini de ezebilir, haysiyeti ve bireyselliği ortadan kaldırabilir. Kararsız bir denge noktası vardır ve önünde hiç bir kısıtlama yoktur.“

“Muhtemelen bir insanın yaşayacağı en korkunç aydınlanma anı, babasının bir insan olduğunu keşfettiği andır.”

“Tek çıkışı olan mağaraya sığınanlar ölmeyi hak eder.”

“Çoğu insan hayatta hiç bir meydan okumayla karşılaşmaz, ta ki son ana kadar.”

“Din denen şeylerin büyük kısmı, yaşama karşı bilinçsiz bir düşmanlık tavrı taşıyagelmiştir. Gerçek din, hayatın Tanrı’nın gözüne hoş gelen zevklerle dolu olduğunu, eyleme dönüşmeyen bilginin boş olduğunu öğretmelidir. Tüm insanlar, dini kurallar ve hareketler üzerinden öğretmenin bir kandırmaca olduğunu görmelidir. Gerçek öğretim kolayca fark edilir. Asla kaçıramazsınız çünkü içinizde, size bunun aslında daima bildiğiniz bir şey olduğunu söyleyen bir his uyandırır.”

“İnsanın kendisine tahammül etmesi, evrendeki en zor görev olabilir.”

“Temkin, vasatlığın yoludur. Çoğu insanın hayatta başarabileceklerini düşündükleri tek şey, süzülen, tutkusuz vasatlıktır.”

“İsyanlar ve komedi sadece içinde bulundukları zamanın semptomlarıdır ve son derece aydınlatıcıdırlar. Psikolojik tonu, derin belirsizlikleri… Ve daha iyi bir şey arzusuna eşlik eden, hiç bir şeyin değişmeyeceği korkusunu yansıtırlar.”

“Güç, hafifçe tutarak kullanılır. Çok sıkı tutmak, güç tarafından ele geçirilmek, dolayısıyla gücün kurbanı olmaktır.”

“Gerçekten bencil olmayan bir asi görülmemiştir, tüm asiler ikiyüzlüdür; bilinçli ikiyüzlüler ya da bilinçsiz ikiyüzlüler, sonuç değişmez.”

“Hapishaneler, sadece mahkemelerin ve polisin işe yaradıkları yanılsamasını yaratmak için gereklidir. Bir tür iş güvencesidir.”

“Hemen anlamak, genellikle reflekssel bir tepkidir ve en tehlikeli anlayış türüdür. Öğrenme yeteneğinizin üzerine bir anda kalın bir perde çeker. Uyarıyorum. Hiç bir şeyi anlamayın. Her anlayış geçicidir.”

“Hırslar, gerçeklerden etkilenmeme eğilimindedir.”

“Şu an yetişkin olmak isteyen bir çocuksun. Yetişkin olduğunda, boş yere eskisi gibi çocuk olmak isteyeceksin.”

“Aptallık neden kendini bu kadar monoton bir kesinlikle tekrar eder?”

“Mantık, güçlü duyguların ilk mağdurudur.”

“Doğru bilgi verenleri uzaklaştırırsanız, etrafınızda sadece duymak istediklerinizi söyleyenler kalır. Kendi düşüncelerinin kokusunda çürümekten daha zehirleyici bir şey düşünemiyorum.”

“Başkaları üzerinde güç sahibi olmak isteyen küçük ruhlar, önce başkalarının kendilerine beslediği inancı yok eder.”

“Geçmiş, yastığınızdan daha uzakta değildir.”

“Kollarımız ve bunları kullanma özgürlüğümüz olduğu sürece, gelin adalet hakkında atıp tutmayalım.”

“Elit bir kitlenin önemli özelliklerinden biri, kendinden daha güçlülere karşı zayıf olmasıdır. Elit güç, doğası gereği bir güç hiyerarşisine doğru çekilir ve daha fazla kişisel fayda vaat eden bir yapıya sımsıkı, itaatkar şekilde yerleştirir. İşte orduların, polisin ve bürokrasilerin Aşil Topuğu buradadır.”

“Sonsuz savaş, tüm devirlerde birbirine benzeyen kendi sosyal koşullarını doğurur. İnsanlar saldırıları uzaklaştırmak için daimi bir uyanıklık durumuna girer. Otokratın mutlak hükmü ortaya çıkar. Tüm yenilikler, tehlikeli sınır bölgeleri haline gelir; yeni gezegenler, sömürülecek yeni ekonomik alanlar, yeni fikirler ya da cihazlar, yeni ziyaretçiler, her şey şüphe altındadır. Feodallik, kimi zaman bir politbüro veya benzeri yapı halinde olsa da daima kök salar. Hükümdarlık babadan oğula değil, güç hatları doğrultusunda geçer. Güçlünün kanı hükmeder.”

“Büyük bir nüfusun, gardiyanlarına saldıracağı önemli koşulları biliyoruz.
1. Bir lider bulduklarında: Bu, güçlülerin karşısındaki en büyük tehdittir; liderlerin kontrolü elden bırakmamaları gerekir.
2. Halk, zincirlerini fark ettiğinde: Halkı kör ve sorgulamaz halde tutun.
3. Halk esaretten kurtuluş ümidi sezdiğinde: Kaçışın mümkün olduğuna bile asla inanmamaları gerekir!”

“Bir ekosistem hakkında ekolojik açıdan cahil olanların anlamadıkları şey, bunun bir sistem olduğudur. Bir sistem! Bir sistem, sadece küçük bir köşesindeki hatalı bir hareket tarafından yok edilebilecek akışkan bir stabiliteye sahiptir. Sistemde, bir noktadan diğerine akan bir düzen vardır. Eğer bu akış engellenirse, düzen yıkılır. Bilgisizler bu yıkımı çok geç olana kadar fark etmeyebilir. Bu yüzden, ekolojinin en büyük işlevi, eylemlerin sonuçlarının anlaşılmasıdır.”

“Parasal sistemin nasıl çalıştığı öğretilmeyen ama tüm bilgisizliği içinde ekonomik maceraların içine çekilen bir nüfusun bilgilendirilmiş rızası olması mümkün müdür?”

“Tüm medeniyetler, ürettiği bireylerin niteliklerine dayanır. Eğer insanları aşırı organize ederseniz, aşırı yasalaştırırsanız, içgüdülerini bastırırsanız, insanlar çalışamaz ve medeniyet çöker.”

“Dini kurumlar ahlaksal bir efendi-köle ilişkisini sürdürür. Tüm o miyop önyargılarıyla beraber gururlu, güç arayan insanları çeken bir arena yaratırlar.”

“Güç sahibi insanlar ne kadar hayranlık duyulası görünürse görünsün, tüm eleştirel becerilerinizi onlara devretmeyin. Kahraman maskesinin altında, insanca hatalar yapan bir insan bulacaksınız. İnsanca hatalar, bir süper kahramanın erişebildiği devasa boyutlarda yapıldığında, devasa sorunlar ortaya çıkar. Kimi zaman da başka bir sorunla karşılaşırsınız. Güç yapılarının, gücün kendisi için güç isteyen insanları çektiği ve bu insanların önemli bir bölümünün de dengesiz ya da deli oldukları kanıtlanabilir.”

“Dengeli zihinlerin yargısını her zaman yasalara tercih ederim. Yasalar ve rehberler şablonlu davranışlar yaratır. Şablonlu davranışların eğilimi ise sorgulanmamak ve yıkıcı bir momentum kazanmaktır.”

“Tüm toplumsal düzenlerin oluşumunda belli bir kötücüllük bulunduğunu hatırlayın. Bu, yapay bir varlığın varoluş mücadelesidir. Despotluk ve kölelik hemen sınırlarında gezinir. Bir çok zarar oluşur ve dolayısıyla yasalara ihtiyaç doğar. Yasa kendi güç yapısını geliştirir, daha fazla yaraya ve yeni adaletsizliklere yol açar. Bu travmalar yüzleşme ile değil, işbirliği ile tedavi edilir. İşbirliği talebi, şifacıyı tanımamızı sağlar.”

“Haddinden fazla şeyi, yalan söylemek için gayet iyi sebepleri olabilecek insanların açıklamalarına dayanarak kabul ediyoruz.”

“Bir kalabalığı bir halktan ayıran şeylerden biri de, bir liderdir. Bireylerin seviyesini korur. Çok az birey olursa, halk kalabalığa dönüşür.”

“Günümüz omuz silkme günü. Hakkındaki tüm hikayeleri bildiğimi biliyor ve umursamıyor. Medeniyetimiz, harici bir saldırı önünde diz çökmeden önce umursamazlıktan ölebilir.”

Dünya dört şeyin üzerinde durur: Bilgelerin ilmi, yücelerin adaleti, haklıların duası ve yiğitlerin cesareti.

Kendinizi boş, çaresiz ve yararsız hissediyorsanız kötü…Bu demek oluyor ki, tez elden despot bir yönetimi başınıza efendi olarak getireceksiniz. Kurnaz despot bunu bildiği için köleleri arasında yararsızlık ve çaresizlik hissini pekiştirmeye çalışır.

Kalemim kayboldu. Onu düşürdüğümü biliyorum. Ne iyi ettim de onu değil, kendimi aradım. Kalemimi düşüremeyeceğim nereler varsa oraları gördüm. Düşünerek gördüm. Kalemim ne iyi etti de düştü. Duymadıklarımı duydum. Düşünmek artık benim için zor da değil.

Hazırlayan: Mengü Gülmen
www.bilimkurgukulubu.com

12 Şubat 2020

Soyadı Kanunu ve "Altay" soyadı

1966 yılında Fahrettin Altay Paşa, Altay kulübünü ziyaretinde Altay soyadını nasıl aldığını şöyle anlattı: “ Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Paşa ile mütareke yıllarında İzmir’i ziyaretimizde Altay bir İngiliz donanma karması ile Alsancak’ta oynuyordu. Maçı beraber izledik. Altay çok güzel bir oyundan sonra İngilizleri yenince Ulu Önder çok duygulandı, gururlandı ve Altay için takdirlerini belirtti. Aradan epey zaman geçti. Gazi Mustafa Kemal Paşa, İran ile bir sınır anlaşmazlığını halletmek üzere beni görevlendirdi ve Tebriz’e gittim. Tebriz’de bulunduğum sırada; Meclis'te soyadı kanunu müzakere edilmiş ve ittifakla Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya Atatürk soyadı verilmişti. Bütün yurt kendisini yeni soyadından dolayı tebrik ediyordu. Ben de hemen bir telgraf çekmiş ve kendilerini kutlamıştım. Atatürk’ten ertesi gün gelen cevab-ı telgraf şöyle idi: Sayın Fahrettin Altay Paşa, Ben de seni tebrik eder Altay gibi şanlı şerefli günler dilerim. Telgrafı aldığım zaman gözlerim dolu idi. Atatürk çok mutehassıs olduğu ve beraberce izlediğimiz Altay maçının hatırasına izafeten bana Altay soyadını layık görmüştü. „ —Fahrettin Altay

Zamane – Engin Geçtan

Yetmişli yıllarda bir arayış vardı, artık sıkmaya başlayan bir kabuğu çatlatmak istercesine. Askeri yönetim bunu engellemekle yetinmedi, gençliği politikadan uzak tutmak için özel bir çaba gösterdi ve izleri bugüne kadar taşınan bir ölçüde başarılı da oldu. Çağdaş bir insan için politik tavır kimliğinin doğal bir boyutudur. Bu boyutun oluşumu ketlendiğinde politik inançların yerini, yarattığı regresyondan ötürü, körü körüen bir kitlesel fanatizm alabilir. Kimlik boşluğunun bir ideoloji ya da inanç sistemiyle giderilmeye çalışmasının içeriği, 1980 sonrasında farklı alanlara yönelerek varlığını sürdürmekte. Toplumun bir kesimi İslami inançlarını ideolojik boyuta taşırken, bir diğer kesimi aynı boşluğu milliyetçi görüşlerle dengelemeye çalıştı. Bir diğer kesim ise cumhuriyetin başlangıcındaki ilkelere eskisinden daha katı ve kararlı bir biçimde tutundu. Dolayısıyla gelinen aşamada, demokrasi yolunda ilerleyişi ketleyici etkisi olan kolektif bir kitlenme söz konusu. Askeri darbe olmasaydı neler yaşardık sorusunun cevabını hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
 


Askeri darbenin ardından otorite figürlerine ve kurumlarına karşı tepkiler sindirilmişti, ama daha uzun vadede bunun yerini farklı ve çoklu dinamikler aldı. Artık siyasi ya da toplumsal bir kutuplaşma olduğunda, şaşırtıcı bir hızla karşıt bir kutup odağı oluşmakta. Bu bir bakıma yoğun bir dinamizmin de ifadesi, tabii beraberinde bir soruyla birlikte. Bu dinamikler bizi ileriye doğru mu taşıyor, yoksa kısırdöngüye kapılıp sürüklenmemize mi neden oluyor? Yönetilen ülkeden neredeyse bağımsız, kendi kendini ileriye taşıyan bir başka ülke de var gibi. Psikoterapide de zaman zaman mehteran yürüyüşüne benzer bir süreç yaşandığından benim için oldukça bildik. Askeri darbe olmasaydı neler yaşardık sorusunun cevabını ise hiçbir zaman bilemeyeceğiz."

Engin Geçtan geniş bir zaman aralığında, Türkiye'de yaşanan süreçlere uzmanlık alanı olan psikiyatri perspektifinden bakıyor, toplumun ve bireylerin değişmesine dair değerlendirmeler ve yorumlarda bulunuyor.

Otorite, öfke, sıkışmış kızgınlıklar, persona ve gölge, özerklik, kimlik sorunları, çocuk yalnızlığı gibi konularda söz alırken aynı zamanda klinik deneyimlerinden gözlemler de aktaran Geçtan'dan zamane hallerine yılların birikiminden bir bakış.


Müthiş Tuhaf Bir Kadın: Leyla Erbil


Muhalif ve uyumsuz, eleştirel ve dili uzun, farklı ve cesur, özgün ve hayali geniş. Üstüne üstelik de kadın! Kısaca, zeki ve atak, ayrıca güzel bir kadın. Fakat dikkat, bu özellikler bir kadını tehlikeli yapmak için yeter de artar. (Kimler için tehlikeli?) İşte bu tehlikeli kadınlar eğer bir de yazmaya başlarlarsa, artık dünyanın en sıkı, etkileyici ve güzel edebiyat eserleri bizi bekliyor demektir.

Leyla Erbil, böylesi müthiş kadın yazarlarımızdan biridir ve edebiyatımızın ışığı her daim çakan deniz fenerlerindendir. Eserleri üzerine birçok makale, tez ve deneme yazılan Leyla Erbil’i asıl işi edebiyat araştırmacılığı olanlara emanet ederken, bendeniz, onu ilk gençlik yıllarında okuyan ve eserlerinden etkilenmiş kadın yazarlardan biri olarak, olsa olsa naçizane bendeki izleriyle Leyla Erbil’den bahsedebilirim, onun da adı: “Tuhaf Bir Kadın”dır. Bilenler bilir, ben hayatta tek bir mucizeye inanırım, o da, genç yaşta iyi öğretmen veya müthiş yazar ve sanatçılara (sağlam deniz fenerine) rastlamaktır!

Leyla Erbil, 2002 ve 2004 yıllarında Türkiye PEN Yazarlar Derneği tarafından Nobel’e aday gösterildiğinde, iyi okur olmayı yalnızca popüler edebiyatın peşinde koşmak sananları adamakıllı şaşırtmıştı. O zaten şaşırtmayı hep sever! Dille oynamak, dili yeniden kurmak, kendi gerçeğinin izini sürmek konusunda kıyasıya cesur olmak, bedelleri ödemede cömert kalmak… Elbette anladınız: Leyla Erbil bizzat ‘unutuş’a kafa tutan yazardır. Öyle ki, yıllar boyu biyografisi ‘hiçbir edebiyat ödülüne katılmamıştır’ diye başlar ve şöyle devam eder: “Yazar Leyla Erbil, kendinden önce yerleşmiş bir okula bağlı kalmadı. Yazınsal niteliklerden ödün vermeden toplum tabularıyla, baskı gruplarıyla sürekli mücadele etmek zorunda bırakıldı. Dilin oturmuş kelime hazinesini değiştirerek yazınımıza yeni bir bakış açısı getirdi. Leylâ Erbil, 1970 Türkiye Sanatçılar Birliği, 1974 Türkiye Yazarlar Sendikası kurucularından olup PEN Yazarlar Derneği üyesidir.

1961’de TİP üyesi olan yazar, bir süre TİP’in sanat ve kültür bürosunda görev aldı. 1979 yılında ABD Iowa Üniversitesi yazara onur üyeliği verdi. Leyla Erbil’in “Hallaç” (1959), “Gecede” (1968), “Eski Sevgili” (1977) adlı öykü kitapları, “Tuhaf Bir Kadın” (1971), “Karanlığın Günü” (1985), “Mektup Aşkları” (1988) adlı romanları ve “Zihin Kuşları” (1998) adlı “metinler”i bulunuyor. “Tezer Özlü’den Leylâ Erbil’e Mektuplar”ı da (1995)’de yayımlanmıştır.”

“CEZALARIN EN KÖTÜSÜ, EN ZARARLISI BAĞIŞLAMAKTIR! ”

İyi yazar tanımı çeşitlidir, her kültürde ve zamanda bazı farklılık ve sapmalar olsa da benim için iyi yazar, eserleriyle kendi kültüründeki edebiyatçılara düşünsel, sanatsal yollar açan ve dünya edebiyatına katkıda bulunan edebiyatçıdır. Leyla Erbil’i iyi yazar yapan özelliklerin bazılarına yukarıda değindim ama beni ilkgençliğimde ilk çarpan yanı, edebiyatçılarda olmazsa olmaz saydığım kışkırtıcı dili ve cesur estetik arayışlarıydı. Benim favorilerimden “Tuhaf Bir Kadın” romanı kadar “Cüce” ve “Mektup Aşkları”nda da sık sık okuru sarsıp, duyduklarını yeniden düşünmesine neden olan yazar, bağışlamanın en büyük erdem sayıldığını söyleyen kadim bilgilere kafa tutarak, bağışlamanın aslında cezaların en kötüsü, en zararlısı olduğunu söylemek için söz alır. Bağışlayanın mı bağışlananın mı cezalandırıldığını açıklamayacak kadar da okuruna güvenir, saygı duyar Leyla Erbil. Onun eserlerinde kadınlık durumları kimsenin gözünün yaşına bakmadan cinsellik ve aşk bağlamında didik didik ele alınır.

Freudyen bazen de karşı-Freudyen’dir, psikanalizden bir dil kurar. Bunları yaparken daha çok orta sınıf kentli kadınlar ve orta sınıf aydınlarının (biz ‘burjuva entellektüelleri’ derdik) hayatları üzerinden bize kendimizi gösterir. Marksisttir, ama solcuları da eleştirir. Yarayla ilgilidir, yaralıyı yarasıyla beraber anlatır; hepimizin yaralarına merhem yerine büyüteç uzatır. Leyla Erbil, pürüzlü, kritik, gergin duygu durum ve ilişkileri ustalıkla işleyen pervasız, bıçkın diliyle edebiyatta, cesur duruşuyla da edebiyat çevremizin en yoğun erkek egemen dönemlerinde yazarlık yolundan hiç geri dönmemiştir. Belki de en çok bu nedenlerle, bir kez onun kitaplarından haz duymayı öğrenenler artık seçici okur olmuşlardır, kolay kolay kandırılamazlar. Teşekkürler Leyla Erbil, iyi ki yazdınız ve yazmaktasınız!
Buket Uzuner
(10.04.2011, Vatan Kitap)

Tiyatrobilimci, oyuncu, yazar, eleştirmen ve yönetmen Prof Dr. Özdemir Nutku


Özdemir Nutku, ile ilgili görsel sonucu

Başlıca yapıtları

    Modern Tiyatro Akımları (1963),
    Darülbedayi'nin Elli Yılı (1969),
    Dünya Tiyatrosu Tarihi (2 cilt 1971-72),
    Tiyatro Yönetmeninin Çalışması (1973),
    Meddahlık ve Meddah Hikayeleri (1977),
    Sahne Bilgisi (1980),
    Dram Sanatı (1983),
    Gösterim Terimleri Sözlüğü (1983),
    Duvardaki Mavi Muş (1994 ve 1999),
    Oyunculuk Tarihi (1995),
    Kültür Tarihimizden Manzaralar (1995),
    Oyun Çocuk Tiyatro (1998),
    Bana William Deyin (2010),
    Zaman içinde zaman (2014, OpusKitap)


Sahnelediği bazı oyunlar

Haldun Taner, Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım, TBDS, 1999.
    
Anton Çekhov - Neil Simon, Sevgili Doktor, Izmir Kent Tiyatrosu, 1998.
   
 John Patrick, Çayhane, Izmir Devlet Tiyatrosu, 1997.
  
  A.H.Tanpınar-Ahmet Çakır, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, TBDS, 1996/1997.
  
  Güngör Dilmen, Midas¹ın Kulakları, Adana Devlet Tiyatrosu, 1996/1997.
  
  Neil Simon, Ikinci Bölüm, Izmir Repertuvar Tiyatrosu, 1995/1996.
  
  Aristofanes-Nutku, Eşek Arıları , TBDS,1995/1996
  
  Michael Frayn, Oyunun Oyunu , Trabzon Devlet Tiyatrosu, 1995/1996
  
  N.Gogol - Ö.Nutku, Müfettiş , TBDS, 1994/1995-
  
  Patrick Haley, Van Gogh, International Theatre Company, 1994.
   Haldun Taner, Gözlerimi kaparım, Adana Devlet Tiyatrosu, 1993/1994.
   
 Carl Zuckmayer, Bir Alman Masalı, TBDS, 1993/1994
   
 Samuel Beckett, Godot'yu Beklerken, Izmir Devlet Tiyatrosu, 1992/93.
   
 Federico Garcia Lorca, Kanlı Düğün, TBDS, 1992/93.
  
  Turgut Özakman, Resimli Osmanlı Tarihi, Izmir Şehir Tiyatroları,
    
Ülkü Ayvaz,Yaşasın Gökkuşağı (çocuk oyunu),Kamyon Tiyatro,Izmir 1991.
   
 Anton Çekhov, Kül Altındaki Kor (Düzenleme) TBDS, 1990/1991.
   
 T.Özakman, Fehim Paşa Konağı , TBDS, 1989/1990
   
 Shakespeare,Geceler ve Gündüzler (Düzenl.),TBDS.1988/1989.
    
Aristofanes,Lysistrata,Tiyatro Bölümü Deneme Sahnesi,1988/1989.
    
HaldunTaner,Ay Işığında Şamata,T.B.D.S.1987/1988.
   
 Julius Hay,At, Tiyatro Bölümü Deneme Sahnesi,1986/7.
   
 Turgut Özakman,Resimli Osmanlı Tarihi,T.B.D.S.,1985/1986.
   
 Carl Zuckmayer, Bir Alman Masalı, T.B.D.S., 1984/1985.
   
 Güngör Dilmen,Midas'ın Kulakları,T.B.D.S.,1983/4.
   
 Arthur Miller,Hepsi Oğullarımdı,T.B.D. Sahnesi,1981/2.
    
Önder Paker, Biraz Daha Işık, T.B. Deneme Sahnesi, 1981/2.
   
 Turgut Özakman,Ocak,Tiyatro Bölümü Deneme Sahnesi, 1980/1981
   
 Haldun Taner, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı, TBDS, 1980/1981.
    
Heinrich von Kleist,Kırık Testi, T.B. Deneme Sahnesi, 1979/1980.
    
Carl Zuckmayer,Köpenick Yüzbaşısı,Tiyatro K.Topl.1975/1976.
   
 Özdemir Nutku, Söylev, Tiyatro Kürsüsü Topluluğu, 1973/1974.
    
Adalet Ağaoğlu, Evcilik Oyunu, T.K. Topluluğu, 1971/1972.
    
Sermet Çağan, Ayak-Bacak Fabrikası, T.K. Topluluğu, 1970/1.
    
Julius Hay, At, Tiyatro Kürsüsü Topluluğu, 1969/1970.
    
Şinasi-Suat-Özakman-Duru,Türk Usulü Evlenme,T.K.T.,1968/1969
    
Michael Hastings,Lee Harvey Oswald,YenişehirTiyatrosu1967/1968
    
Musahipzade Celal, Balaban Ağa, T. Kürsüsü Topluluğu, 1967/8.
    
Güngör Dilmen,Midas'ın Kulakları,T K.Topluluğu, 1966/1967.
    
Jean Tardieu, La Serrure, La Sonate, Monsieur Moi,Institut d'Etudes Françaises., 1965.
    
Sermet Çağan-Özdemir Nutku, Savaş Oyunu, T.K.Topluluğu, 1965.
    
Özdemir Nutku, Köprü, Tiyatro Kürsüsü Topluluğu, 1964/5.
   
 [Anonim] , Pabuççu Ahmet'in Maceraları, T.K.T., 1964/5.
   
 [Anonim], Arlekino'nun Cambazlıkları,Ankara Den. Sahnesi, 1962.
    
Turgut Özakman, Hastahane, Eskişehir Oda Tiyatrosu, 1961/1962.
    
Anton Çekhov, Teklif, Eskişehir Oda Tiyatrosu, 1961/2.
   
 Güngör Dilmen, Avcı Karkap, Ankara Ankara Koleji, 1960.
   
 Jean Giraudoux, Bellac Apollonu, Ankara Koleji, 1960.
    
Jean Giraudoux, Der Apoll von Bellac, Nansenbühne, Göttingen, Almanya 1958.
    
Christopher Fry, Ein Schlaf Gefangener, Nansenbühne, Göttingen, Almanya, 1958.
    
Jean Anouilh, Leocadia, Junges Theater, Göttingen, Almanya 1957.