29 Aralık 2019

Soren Kierkegaard - Baştan Çıkarıcının Günlüğü

Kierkegaard, Baştan Çıkarıcının Günlüğü'nde insanlık tarihi kadar eski olan baştan çıkarma "uğraşı"nı yeniden gözden geçirmeye teşvik ediyor bizi. Bununla bağlantılı olarak da öpüşme, genç kızlık, nişanlılık, evlilik vs. gibi "bildik" konulara ironik yorumlar getiriyor. Kierkegaard'a göre hayatın üç aşaması vardır: Estetik, etik ve dinsel aşama. Bunlardan ilki olan estetik aşamada her şey zevkin çevresinde toplanır. Ya/Ya Da'nın bir bölümünü oluşturan ancak bağımsız bir bütünlüğe de sahip olan Baştan Çıkarıcının Günlüğü işte bu estetik aşamaya dair...
Kierkegaard, Regine Olsen adında on yedi yaşında bir kızla nişanlanır, bir sene sonra da kitapta da ipuçlarını bulabileceğiniz sebeplerden nişanı bozar ve Berlin'e kaçıp Ya/Ya Da'yı bitirir. Bazı temel otobiyografik özellikler yüzünden Kierkegaard'ı "baştan çıkarıcı" Johannes'le özdeşleştirenler olsa da günlük, kurmaca ağırlıklıdır. Aslında, kitapta ne sıradan bir baştan çıkarıcı söz konusu ne de alışıldık bir günlük: Johannes, kendini etik, estetik ve erotik içerimleri olan bir aşk bilgeliğiyle donatmış sıra dışı bir baştan çıkarıcı; bir estet, bir "erotist." Ayrıca özgürlük düşkünü biri. Hem kendisinin özgür olması gerekiyor, hem de baştan çıkardıklarının. Günlüğe gelince; her ne kadar bazı tarihler göze çarpıyorsa da okurun en az hissedeceği şey günlük formu olacak; en çok hissedeceği ise ironik gözlemlerle bezenmiş sıkı bir roman tadı.

Özgürlükçü bir erotist estetin baştan çıkarma üzerine klasikleşmiş gözlemleri...
 

Blaise Pascal


 
"İyilik sevgisi olmadan haklı ilan edilen doğrular"
İyiliğin, haklılıktan önce gelmesi gerektiğini unutmamalıyız.
"Bütün cisimler, gökyüzü, yıldızlar, dünya ve dünyadaki krallıklar bir dirhem akla denk olamazlar. Çünkü akıl bunları ve kendini tanıyıp bilendir, ama cisim hiçbir şey bilmez.
Bütün cisimler ve bütün zihinler ve bunların bütün ürettikleri bir dirhem iyilik hareketine denk olamazlar. Çünkü iyilik sonsuzca yüksek başka bir düzene aittir."

"Yasa ne kadar katıysa adaletsizlik o kadar büyük olur"
"Zıt iki hakikatin bağlantısını kavrayamayarak ve birini kabul etmenin dışarıda bırakmayı gerektirdiğini sanarak, bir hakikate bağlanırken diğerini reddederler ve bizim de bunun tersini yaptığımızı düşünürler. Oysa bu dışarıda bırakma, zındıklıklarına sebeptir ve diğer hakikati de kabul ettiğimiz bilmemeleri itirazlarına sebeptir."
"Sadelikle, üzerinde düşünmemiş gibi, buna rağmen üzerinde düşünülmüş olduğu rahatlıkla anlaşılacak açıklıkta söylemek. Açıklığa eklenen bu sadelik hayranlık vericidir."
"Kötülük kolaydır. Sonsuz sayıda kötü vardır, iyi ise neredeyse tektir."
"Mesele hakkında karar vermek için sabit bir noktaya ihtiyaç duyarız."
"Yücelik vasattan ayrılmak değil ayrılmamaktır."
"Ne zaman kendisine bağlanıp tutunacak bir dayanak noktası bulduğumuzu düşünsek, onun da sarsıldığını ve bizden uzaklaştığını görürüz."
 

George Orwell -1984

 
 

Aslında hiçbir şey yasa dışı değildi, çünkü artık yasa diye bir şey yoktu.

 

 

Newton’un en önemli buluşları olan diferansiyel ve integral hesap

Nevton
P. Berkeley


 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Newton, Cambridge Üniversitesine gitmeden önce Rene Descartes analitik geometriyi, Johannes Kepler kendi adıyla anılan üç kanundan ikisini bulmuştu. Bu gelişmeler Isaac Newton için temel oluşturmuştu.

Newton'un en önemli buluşları diferansiyel ve integral hesaptı. Isaac Newton'u tarihin en büyük üç matematikçisinden biri yapanda bunlardı. Bu kavramlar neticesinde çok büyük kolaylıklar elde edildi. 
 
Büyük bir fizikçi olan P. Berkeley bu kavramlar için sonraları şöyle dedi:
Diferansiyel ve integral hesap her kapıyı açar. Bu öyle bir anahtardır ki onun sayesinde modern matematikçiler, geometrinin ve sonuç olarak doğanın sırlarını keşfeder.

Newton'un bu buluşları yaptığı yıllarda Gottfried Wilhelm Leibnitz de aynı kavramlar üstüne çalışıyordu. Leibnitz ve Newton buluşlarını yardımlaşarak geliştirmeye başladılar. Birbirlerinin niteliklerini çok iyi biliyor ve taktir ediyor olmaları çalışmalarına hız kattı.

Newton yaptığı araştırma ve deneyler sonucu kendi adıyla anılan "Hareket Kanunları"nı bulmasına karşın, yayınlamak için uzun yıllar beklemişti. Aynı şekilde "Yerçekimi Genel Kanunu"nu da yayınlamak için yirmi yıl kadar bekledi. Bu kanunların yayınlanmasının bu denli uzun zaman almasının tek bir sebebi vardı. Bu da Newton'un tenkit edilmeye tahammülü olmayan bir karaktere sahip olmasından başka birşey değildi. Çalışmalarına bir itiraz gelecek diye hep huzursuzluk duyardı.
 
 *
 
İntegral; Geometride, kısmi alan hesaplarında kullanılan metottur. 
 
Diferansiyel; Düzlem, uzaydaki eğriler ve uzaydaki yüzeyler konularını içine alır. 
 

27 Aralık 2019

Tek Yol Atatürk Yolu


"Atatürk yolu tek kurtuluş yolumuz bizim. Aklı başında hiç bir Türk aydının şüphesi yok bundan. Ama yurdun hayrına olan bu çıkar yolu bırakıp birtakım birbirinden beter çıkmazlara saplananlarımız günden güne çoğalıyor. Atatürk'ün adını dillerinden düşürmeyen nice kişilerimiz de onlara çığırtkanlık etmeden, ters yollar göstermekten geri durmuyorlar. Küçük çıkarlar, çirkin politika oyunları yüzünden. Yaşar Nabi, Atatürk devrimleri konusunda yıllar süren savaşının bir özetini veriyor bu kitapta..."

Varlık yayınlarının geçen ay çıkan en son kitaplarından birinin arka kapağmda bu satırlar okunuyor.

Kitabın adı "Tek yol - Atatürk yolu".. Yaşar Nabi ki, Cumhuriyetin ilk yıllarında adını pek genç bir devrin şairi olarak tanıtmıştı. Sonra şiirden fikre geçti. Memleketimizin en uzun ömürlü sanat dergisini çıkarmakta devam ediyor. Bir kitap sağanağı halinde kültür çorağımıza, eser döküp duruyor.

Gerek kendi dergisinde, gerek başka dergi ve gazetelerde yillardır Atatürk devrimleri ve ilkeleri konusunda yazdıklarını bir araya getirmiş; umuyor ki "Bu uğurdaki savaşlara yeni bir destek olur"..

Böyle uyarıcı, aydınlatıcı eserlere bu sıralarda çok muhtacız.

Eserinin önsözünde “Atatürk ilkelerini belirtmek bakımından göze çarpacak tekrarların hoş görülmesini" istiyor. Bunlara tekrar değil, eskilerin deyimi ile "tekrîr" demeli: Tekrar'ın iyisi, değerlisi, gereklisi..

Bu eserle, Atatürk'le geleni, Atatürk'le gideni, Atatürk'ten kalanı ayrı ayrı, nokta nokta bir daha hatırlıyor ve anıyoruz. Anlıyoruz ki Atatürk'ü bulduğumuz için övünmek kadar, belki daha çok, şimdi Atatürk'süz kalmakla dövünecek durumdayız.

Kitabın baş cümlesi şu: "Atatürk'le bize gelenlerin en başında insan olmak haysiyeti vardır."

Bu söz, Atatürk'ün bütün söyleyişlerine ve davranışlarına tam uygun düşüyor ve bana Büyük Millet Meclisi'nin ilk giinlerindeki bir oturumda konuşulanları hatırlatıyor: Mustafa Kemal, başbakanlık kürsüsünde.. Konuşma kürsüsünde ise bir mebus hocaefendi dövünürcesine konuşuyor:

"Medreselerim kapanıyor, türbelerim kapanıyor, harflerim, takvimlerim elden gidiyor; şaşırdım kaldım, ben ne olacağım?.."

Mustafa Kemal, yukarı kürsüden orta kürsüye eğilip haykırıyor: "Adam olacaksın hocam, adam olacaksın!" Kitaptaki "Atatürk'ten önce de bu uğurda çalışanlar olmamış değildir. Ne var ki, bu çalışmaların sonuçları pek yarım, pek eksik kalmıştır. Çünkü hiç biri bu ereğe gerçekten varılabileceğine inanmak cesaretini gösterememiştir" cümlesini okuyup ta bu görüşün ışığında bazı parçaları tekrar tekrar gözden geçirdikten sonra hükmediyoruz ki bizde üç çeşit "Büyük adam" gelmiştir:

1 - Türkiyenin ayakta kalabilmesi için gereken koşulların düşünü görenler ve sayıklayanlar.

2 - Bu düşleri yorumlayanlar, uygulanma olanaklarına şöyle böyle dokunmuş olanlar.

3 - Bunları bir uçtan, ömrü boyunca uygulamış En Büyük...

Yaşar Nabi, Atatürkçülüğü şöyle tanımlıyor:

"Atatürk'ün sözleri ve devrimleriyle getirdiği yeni düşünce sistemi ve önümüzde açtığı yeni yoldur.. Ata'nın dediklerini ve yaptıklarını bir bütün halinde ele alıp inceleyince vardığımız sonuç ise şu oluyor: Bu düşünce sisteminin temeli laikleşme ve Batıya yönelme ilkelerine dayanır."

"Atatürk Yolu" kitabını okurken; 27 mayısın gerçek önderinin bedenden sıyrılmış ve gençliğimizle ordumuza yayılıp sinmiş Atatürk olduğunu bir daha farkediyoruz ve o günlerdeki coşkunluğun arkına sokulamadan çoraklara sızıp gittiğini, ortada kalan parçanın yine önemli bir şeyler verebildiğini saptamış oluyoruz. "Yeni bir Anayasa yapılmış ama o Anayasaya karşı olanların çoğunlukta göründüğü bir Meclis kurulmuştur." Şimdi bu tezadı gidermeye çabalayıp. dövünüp duyuyoruz!

Bu eser bize Atatürk Milliyetçiliğinin ne olduğunu, ne olmadığını çok güzel belirtiyor. İnsaniyetçi ve medeniyetçi çağdaş milliyetçiliğin Atatürk'le gelip nasıl kafamızda ve gönlümüzde yer ettiğini belirtiyor. Nice düşünce ve duygularımızı kendi gözlerimizle görebileceğimiz bir aydınlığa çıkarıyor.

Mustafa Kemal'i, o zamana kadar ümmetçilik karşısında milliyetçiliğin tutunabilecek bir tarifini arayıp duran Gökalp'larla Akçora'ların nasıl "Türkçülüğün yüzyıllardır beklediği ulusal önder olarak" selâmladıklarını hatırlayıp bu eserdeki kanıları bir daha benimsiyoruz; düşünüyoruz ki: Atatürkçülüğün milliyetçiliği, ulusu uyuşturan ve gerileten hurafelere, zararlı geleneklere karşıydı. Çünkü iki türlü gelenek vardı: Türk'ü Türk yapan özellikler, alışkanlıklar, benimseyişler yanında Türk'e şundan bundan bulaşmış, istenmeden ve belki farkında olunmadan yerleşip kalmış gelenekler de vardı. Ağacın gerçek meyvalarını daha iyi vermesi için, ilk bakışta bir çeşit meyva ya da çiçek gibi görünen sarmaşıklarla urlardan temizlenmesi gerekti; geç bile kalınmıştı!

Uluslar ilerleyip, değişip, oluşup gidiyorlardı. Koyduğumuz yerde otlayıp, geviş getirip duranları, "şuurlu ve sebatlı milliyetçi" diye övmek akla ve insafa sığmazdı ki artık..

Yaşar Nabi Nayır'ın bu güzel kitabı yalnız karamsar eleştirilerle dolu değil. Bütün kötü, geri ve çarpık davranış ve oluşların yanıbaşında Atatürk gençliğinin şahlanışlarından, başarılarından da izler ve izlemler var: Devlet tiyatrosu'nun 1961' de Atina'da Sophokles'i oynayışındaki büyük başarıyı ve derin anlamı belirtmek bize hatırlatıyor ki aziz Mehmet Akif gibi istilacılıkla medeniyetçiliği birbiriyle karıştırmamak, empeıyalizme söveceğim derken uygarlığa yüz çevirmemek sayesinde yeni Yunan sömürücülüğünü İzmir'den kovanların çocukları eski Yunan uygarlığını Atina'da beniınseyivermişlerdir.

Bu, bana, konuşmalarımda, çok kullandığım Antep örneğini hatırlattı:

Asya'da belki de, ilk tankı Fransızlar Gaziantep'te kullanmışlardı. Antepliler, o tankların üstüne çıplak ayakla atladılar, deliklerinden içindekileri öldürdüler. Bu savaşlar sırasında tutsak düşüp Fransızcayı öğrendiğini sandığım bir öğretmen o tankları saf dışı edenlerin çocuklarına Fransızca olarak Molire'in bir piyesini başarıyla temsil ettirdi. Sömürgeciliğin tankı dışarı; uygarlığın Moliere'i içeri!..

Kitap, sonsözünde, Yargıtay Başkanı, imrenilecek aydın, gerçek ve yiğit Atatürkçü İmran Oktem'in konuşmasından parçalar alıp inceleyerek bitiyor. Yaşar Nabi'nin yerden göğe hakkı var: Tek yol, tek çıkar yol, Atatürk yoludur.

Behçet Kemal Çağlar
Türk Dili Dil ve Edebiyat Dergisi