27 Mart 2019

Richard Dawkins "Gen Bencildir"

Memler: Yeni Eşleyiciler
Buraya kadar insandan özellikle söz etmedim ancak kasıtlı olarak dışarıda da bırakmadım. “Yaşamkalım makinesi” terimini kullanmamın nedeni, kısmen “hayvanlar” sözcüğünün bitkileri ve bazılarının kafasında da insanları konu dışı bırakacağı. İlk bakışta, öne sürdüğüm savlar, evrimleşmiş herhangi bir varlığa uygulanabilir nitelikte. Eğer bir tür dışarıda bırakılacaksa, bunun çok iyi nedenleri olmalı. Kendi türümüzün eşsiz olduğunu düşünmek için iyi nedenlerimiz var mı? Yanıtın evet olduğuna inanıyorum.

İnsanın sıra dışı olan yönleri tek bir sözcükle özetlenebilir: “Kültür”. Bu kelimeyi züppece değil, bir bilim adamının kullandığı anlamda kullanıyorum.

Ateşli bir Darwin taraftarıyım, ancak Darwinciliğin bir genin dar kapsamı ile sınırlandırılamayacak denli büyük bir kuram olduğunu düşünüyorum. Öne süreceğim sava gen sadece bir analoji olarak girecek.

Peki, sonuç olarak, nedir genleri böylesine özel yapan? Yanıt, eşleyici olmaları.

Fizik yasaları, tüm erişilebilir evrende geçerlidir. Biyolojide de, benzer evrensel geçerliliği olan ilkeler var mı? Astronotlar uzak gezegenlere yol aldıkları ve yaşam aradıklarında, düşünemeyeceğimiz kadar tuhaf ve dünya-dışı yaratıklar bulmayı bekleyebilirler. Fakat, nerede bulunursa bulunsun ve kimyasının temelleri ne olursa olsun, tüm canlılar için doğru olacak bir şeyler var mı? Kimyası karbon yerine silisyum veya su yerine amonyak üzerine temellenmiş yaşam biçimleri varsa, -100 derece santigratta kaynayıp ölen yaratıklar bulunursa, kimya ile ilişkisi olmayıp, elektronik yankılamalı devreler üzerine temellenmiş bir yaşam biçimi keşfedilirse, hala tüm canlılar için doğru olacak genel ilkeler olabilir mi? Bilmiyorum, ancak bu konuda bahse girecek olsaydım. Paramı tek bir temel ilkeye yatırırdım.

Bu, tüm canlıların, eşlenebilen varlıkların ayrımsal biçimde yaşamda kalabilmesiyle evrimleştiği ilkesi. Gen -DNA molekülü- kendi gezegenimizdeki eşlenebilen varlık.

Başkaları da olabilir. Eğer varsa, belirli bazı koşulların sağlanması şartıyla, kaçınılmaz olarak evrimsel bir sürece temel oluşturacaklardır. Başka eşleyici türleri ya da buna bağlı başka evrim çeşitleri bulmak için uzak dünyalara mı gitmemiz gerekiyor? Ben, bizim gezegenimizde, son zamanlarda, yeni bir tür eşleyici ortaya çıktığını düşünüyorum. Hemen yanımızda, yüzümüze bakıyor. Henüz çocukluk çağında, ilksel çorbasının içinde çalkalanıp sürükleniyor; yine de soluk soluğa olan eski genimizi arkada bırakan bir evrimsel değişim hızına ulaştı bile.

Bu yeni çorba, insan kültürünün çorbası. Yeni eşleyici içinse bir ad bulmamız gerek; bir kültürel iletim birimi ya da bir taklit birimi düşüncesini taşıyan bir isim...“Mimeme” bu iş için uygun bir Yunanca kök. Fakat ben, bir parça “gen” sözcüğüne benzeyen tek heceli bir sözcük istiyorum. Mimeme sözcüğünü mem olarak kısaltacağım için klasikçi dostlarımın beni affedeceğini umuyorum. Eğer bir teselli olabilecekse, “bellek” ile ya da Fransızca memê (kendi) ile bağlantılı olduğu düşünülebilir. “Cream” sözcüğü ile uyumlu olacak biçimde okunmalıdır.

Ezgiler, fikirler, sloganlar, giyside moda, çanak çömlek yapım yolları, kemer yapımı mem örnekleridir. Tıpkı genlerin sperm ya da yumurtalar yoluyla bir bedenden diğerine atlayarak gen havuzunda çoğalmaları gibi, memler de, geniş anlamda taklit denilebilecek bir süreç yoluyla, bir beyinden diğerine zıplayarak kendilerini gen havuzunda çoğaltırlar. Bir bilim adamı güzel bir düşünce duyduğunda ya da okuduğunda, bunu arkadaşlarına ve öğrencilerine aktarır. Yazılarında ve derslerinde bundan söz eder. Bu düşünce tutunursa, beyinden beyine yayılarak kendini çoğalttığı söylenebilir.

Çalışma arkadaşım N.K. Humprey bu bölümün ilk taslaklarından birini okuduğunda gayet güzel bir özet yaptı: “.... Memlere canlı yapılar olarak bakılmalıdır; yalnızca eğretileme olarak değil, teknik olarak da. Benim kafama üretken bir fikir sokarsan, beynimi konukçu olarak kullanmış olur ve onu memin çoğalması için bir araç haline getirmiş olursun. Tıpkı bir virüsün konukçu hücrenin genetik mekanizmasını kullanması gibi. Bu yalnızca bir konuşma tarzı değil. Bir mem -diyelim ki, `ölümden sonraki yaşama inanma’ memi, milyonlarca kez, tüm dünyadaki bireylerin sinir sisteminde bir yapı olarak, fiziksel olarak gerçekleşir ”

Temelde, biyolojik olguları gen avantajı ile açıklamaya çalışmanın bizim için iyi bir politika olmasının nedeni, genlerin eşleyiciler olması. İlksel çorba moleküllerin kendi kopyalarını yapabileceği koşulları sağlar sağlamaz, eşleyiciler yönetimi ele alır. Üç bin milyon yıldan beri, DNA, dünya üzerindeki sözünü etmeye değer tek eşleyici oldu. Ancak bu, hep tekel olacağı anlamına gelmiyor. Yeni bir cins eşleyicinin kendi kopyalarını yapabileceği koşullar oluşur oluşmaz, yeni eşleyiciler yönetimi ellerine alırlar ve kendi evrimlerini başlatırlar. Bu yeni evrim bir kez başladıktan sonra, hiçbir biçimde eskisine bağlı olmayacaktır. Eski gen-seçmeli evrim, beyinleri yaparak ilk memlerin doğacağı “çorbayı” sağladı. Kendini kopyalayan memler bir kez oluştuktan sonra, çok daha hızlı gerçekleşen kendi evrimleri başladı.

Biz biyologlar genetik evrim düşüncesini öylesine benimsemişiz ki, bunun olası evrim türlerinden yalnızca bir tanesi olduğunu unutuyoruz. Dünya kültürüne bir katkıda bulunursanız; iyi bir fikriniz varsa; bir ezgi bestelerseniz; bir ateşleme bujisi icat ederseniz; bir şiir yazarsanız... İşte, genleriniz ortak havuzda eriyip gittikten çok sonra bile, bunlar bozulmaksızın yaşamaya devam edecektir. G.C. Williams’ın dediği gibi, günümüzde, Socrates’tan bir veya iki gen kalmıştır, ya da hiç kalmamıştır; kimin umurunda ki? Socrates’ın, Leonardo’nun, Copernicus’in ve Markoni’nin mem kompleksleri güçlerini kaybetmeksizin hala yaşıyor.

İnsanoğlunun bir başka özelliği de -büyük olasılıkla- has, çıkarsız, gerçek özverisi. Böyle olduğunu umuyorum ama bunu tartışmayacağım ve olası memsel evrimi üzerine spekülasyonlar yapmayacağım. Vurgulayacağım nokta şu: İşe karanlık tarafından baksak da, insan bireylerinin temelde bencil olduğunu varsaysak da, bilinçli öngörümüz -geleceği düşsel olarak öykünme yeteneğimiz- bizi kör eşleyicilerin bencil aşırılıkların en kötüsünden kurtaracaktır. En azından bizim, yalnızca kısa-dönemli bencil çıkarlar yerine uzun-dönemli çıkarları yeğleyebilecek beyinsel donanımımız var. Biz, bir “güvercinler arası anlaşmanın” uzun-dönemli yararlarını görebiliriz. Biz, bir araya gelip, bu anlaşmaya işlerlik kazandıracak yöntemleri tartışabiliriz. Bizim doğumda devraldığımız bencil genleri yenebilecek gücümüz var. Ve gerekirse, bize aşılanmış olan bencil memleri de yenebiliriz.

Has, çıkarsız özveriyi bilinçli olarak büyütecek, besleyecek yolları bile tartışabiliriz biz; doğada asla yeri olmasa, tüm dünya tarihin de asla varolmamış bile olsa... Çünkü gen makineleri olarak yapılmış ve mem makineleri ile yetiştirilmiş olsak da, bizim yaratıcılarımıza karşı çıkacak gücümüz var.

Biz, dünya üzerinde yalnızca biz, bencil eşleyicilerin tiranlığına karşı isyan edebiliriz.


Tanrı Misafiri - Sadri Alışık

Sanat yaşamı boyunca aile yaşantısından ve karakterinden asla taviz vermemiş bir çınardır...Türk Sineması'nda bir ekol, bir fenomendir...

1994 yılında son filmi olan Yavuz Özkan’ın yönettiği Yengeç Sepeti filminde oynar ve Altın Portakal En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alır…

1995 yılının 18 Mart’ında yetmiş yaşında iken ailesine, sevenlerine, canı kadar sevdiği İstanbul’una ve sinemasına veda eder.

Sadri Alışık’ı onca renkliliği ve zenginliği içinde Türk sinemasının yıldızlar skalasında bir yere oturtup, sığdırabilmek mümkün değil. Belki hepsidir o, belki de hiç biri…

Herkesin kendine özgü bir Sadri Alışık’ı olması da bu yüzdendir zaten…


TANRI MİSAFİRİ

DÜN AKŞAM
ESKİ İSTANBUL GİRDİ KOYNUMA
MARTIDAN BULUTTAN HALİÇ’DEN
TESLİM BAYRAĞI SALLIYORDU
BEYAZDAN MAVİDEN MİNAREDE
KARAYAZGILI EYRELTİ OTLARIYLA
BİRAZ DAHA UTANGAÇ
KAÇIK BİR ÇORAPTAN
SULTANAHMET’TE ÜŞÜMÜŞTÜ O
SULTANAHMET’TE ÜŞÜMÜŞTÜ O GÜZELİM GÖZLERİ
TİTRİYOR KORKUYORDU
VE GALİBA SOĞUK SOĞUKTU ELLERİ
NE KADAR RÜZGAR VARSA
YALNIZ VE KİMSESİZ
GÖKSU’NUN ÇAMLICA’NIN GÜNAHLARI BOYNUNA
ATLAR ARABALAR TRAMVAYLARI
FERACE TENHALIKLARINDA BÜTÜN AKRABALIKLAR
DÜN AKŞAM
ESKİ İSTANBUL GİRDİ KOYNUMA
HÜSEYNİ BİR MAKAMDAN ŞEVKİ BEYİ ALIP DA
O NE BİÇİM TELAŞSA
BÜTÜN ÇOCUKLARI YÜKLENMİŞ BİR UÇURTMA KUYRUĞU
BİR BEYAZ AT YELELERİ MİMAR SİNAN MERMERİ
HEM UŞŞAK HEM BAYATİ BİR HALIDA BAĞDAŞ KURMUŞ YERLERDE
TANIDIK BAHÇELERDE SUZİDİLARA GÜLLERİ
HEP ŞAFAK BEKLİYORDUM NE ZAMANDAN BERİ
AKŞAMLARI UNUTMUŞ
NİHAVENT BİR AYAK ALIŞKANLIĞI ELLERİ ARKASINDA
MEHTABA ŞAŞMAKTAYDI BİR DENİZ KIYISINDA
HEY GİDİ KOCA İSTANBUL
HEY GİDİ KOCA İSTANBUL
BİR GİYSİ ÇIKARIRCASINA KENDİ KENDİNDEN KAÇARAK
MAHÇUP ÜRKEK VE KORKAK SARILIVERDİ BOYNUMA
UYUYAKALDIK ÖYLECE AĞLAYARAK

TIK

Sadri Alışık Kültür Merkezi

 

25 Mart 2019

Wilhelm Reich "Sevgi, çalışma ve bilgi yaşamımızın tükenmez kaynaklarıdır. Öyleyse, yaşamı onların yönetmesi gerekir."

Önümüzdeki yüzyıllar boyunca dostlarını öldürecek, bütün halkların, proleterlerin ve tüm ülkelerin führerlerini efendilerin olarak selâmlayacaksın. Her geçen gün, her geçen hafta, her geçen onyıl bir efendiyi bırakıp öteki efendiyi göklere çıkaracaksın; bu arada kendi bebelerinin yakarılarını, delikanlılarının perişanlığını, kadın ve erkeklerin özlemlerini işitmeyeceksin.

Yüzyıllar boyunca, yaşamın korunması gereken durumlarda kan dökeceksin ve özgürlüğü cellatların yardımıyla sağlayacağına inanacaksın; böylece kendini tekrar tekrar aynı bataklığın içinde bulacaksın. Yüzyıllar boyunca, kendilerini bir şey sanan laf ebelerinin dediklerini yapacaksın ve yaşam, senin yaşamın, seni çağırdığında sağır kesilecek, duymayacaksın. Çünkü yaşamdan korkuyorsun, küçük adam, çok korkuyorsun. Yaşamı öldüreceksin, bunu yaparken de "sosyalizm" uğruna, ya da "devlet", "ulusal onur" uğruna, ya da "Tanrı'nın büyüklüğü" uğruna yaptığına inanacaksın. Bilmediğin ve bilmek istemediğin tek bir şey var: Kendi zavallılığını saatten saate, günden güne yaratmakta olan kendinsin; çocuklarını anlamıyorsun; yürekliliklerinin, özgüvenlerinin gelişmesine fırsat vermeden öldürüyorsun onları, köreltiyorsun; dimdik durmalarına fırsat kalmadan belkemiklerini yok ediyorsun; sevgiyi çalıyorsun, para delisisin, başkalarına üstün olmak, onları yönetmek, güçlü olmak için can atıyorsun; iktidar delisisin sen, "efendi" olabilmek için kapında köpek besliyorsun.

İşte bütün bunları bilmiyorsun sen küçük adam. Yüzyıllar boyunca yolunu sapıtacaksın, sonunda sen ve senin gibiler, genel bir toplumsal sefalet sonucu hep birlikte öleceksiniz; sonunda, ilk kez kendi içine baktığında, varlığının korkunçluğu ve çirkinliği, ince, zayıf bir kıvılcım halinde belirecek. Bu senin içinde yanan ilk kıvılcım olacak. Sonra yavaş yavaş ilerleyecek ve karanlıkta el yordamıyla yolunu bulan biri gibi, dostunu —yaşamın sevgi, çalışma ve bilgi üzerine kurulduğuna inanan adamı aramayı öğreneceksin; onu anlamayı ve ona saygı duymayı öğreneceksin. Bundan sonra yaşamın için kitaplığın boks maçından daha önemli olduğunu anlamaya başlayacaksın; ormanda düşüne düşüne yürümenin sokaklarda tören yürüyüşü yapmaktan daha önemli olduğunu, iyileştirmenin öldürmekten, sağlıklı bir özgüvenin ulusal bilinçten daha önemli olduğunu ve alçakgönüllülüğün yurtsever ya da yurt düşmanı naralardan daha iyi olduğunu anlamaya başlayacaksın.

Bir ereğe varmak için her türlü aracın, aşağılık ve alçaklıkların, çirkin yöntemlerin bile geçerli olduğunu sanıyorsun. Yanılıyorsun: Amaç, ona varmak için yürüdüğün yoldur. Bugün attığın her adım, senin yarınki yaşamındır. Hiçbir büyük ereğe kötü ve aşağılık yöntemle varılmaz. Yaptığın her toplumsal devrim bunun doğruluğunu gösterdi. Ereğe giden yolun kötülüğü, iğrençliği ya da insancıllıktan uzak oluşu seni de seni de kötü ya da insanlıkdışı yapmakta ve böylece ereğe varmanı da olanaksız kılmaktadır.

TIK

WİLHELM REİCH - DİNLE KÜÇÜK ADAM


Neyzen Tevfik - Azab-ı Mukaddes

 
Benim sevgili dinleyicilerim ve okuyucularım!
Uzun derbederlik hayatımda o kaldırımdan bu kaldırıma; o kapıdan bu kapıya; o diyardan bu diyara; ney im ve mey imle bir kuru yaprak gibi savruldum. O günlerde beni sinenize bastınız, gönlünüzde yer verdiniz, kusurlarımı affettiniz!
Rica ederim, burada da müspet bir hakikat aramayınız! Hatalarıma göz yumup bunları hoş görünüz.
Size fazla bir hizmet olamadı. Şimdilik:
Başı yoktur sonu yoktur bu kitab-ı dehrin
Ortasından elimizde iki üç yaprak var mısralarında ifadesini bulan şu cildi sunabildim. Baki hürmetler, hepinizin gözlerinizden öperim.


KITA
Felsefemdir kitab-ı imanım,
Taparım kendi ruhumun sesine.
Secde eyler hakikatim her ân,
Kalbimin âteş-i mukaddesine.
Neyzen Tevfik



Çoban Armağanını Sunarken! 

Her eser yazanın gittiği yola uyarak şu karalamalarım için bir iki kelimelik söz de ben söyleyeyim.

Aşinalarım iyi bilirler ki ben şimdiye kadar kendi kendime hasbihal kılıklı yazdığım üç beş satırı hiçbir zaman okuyun di­ye kimseye sunmadım. Zaten bence şu muhakkak ki, herhangi bir yazıyı bitirinceye kadar, duyduğum cılız heyecanımın ne­şesini hisseder gibi olurum. Eserin bitmesiyle beraber o heye­can da uçar gider. Yani onlar bende yok veya yanmış sayılır. Israrsız tekrarına lüzum dahi görmem.

Bunların kitap şeklinde basılması ne hatırımdan ne de ha­yalimden geçti. Fakat yıllardan beri birçok dostlarım, belki de bana bir teselli olur diye bu birkaç mısraın basılmasını ısrarla teklif ettiler. Hâlâ da eder dururlar. Hatta:"Bunları  bize  ver,  biz  bastıralım.  Sen  karışma,"  diyenler pek çok olmuştur.

Bense bu teklifin ne kadar güç olduğunu bildiğim için bu sözleri ne dostlarım söylemiş, ne de ben duymuşum gibi te­lakki ettim.

Ne garip ki benim bu yoldaki ümitsizliğim, şu son yıllarda canlanır gibi oldu. Hatta aziz dostlarımdan birkaç zatın tenezzülen himmetleriyle şimdi de basılıyor. Bu kitap haline geliş, ayakkabımın pençesini yaptırmakta tereddüt gösteren benim için, kudretimin yetmeyeceği bir mesele.

Memleketçe bilindiği üzere bu yazıların hemen pek çoğu has­tanelerde, diğer kısmı meyhanelerde, baştan çıktığım perişanlık devirlerinde yazılmış veya sayıklanmıştır.  Bersami  hamlelerin tufan ve girdapları ortasında dönerken, şuraya buraya veya has­tane duvarlarına karalanan veya mırıldandığım sıralarda tesa­düfen yanımda bulunanlar tarafından not edilen bu dağınık söz­lerde, asla mutlak bir hikmet olduğunu kabul etmiyorum.

Nitekim tıp fakültesinde ve diğer hastanelerdeyken; adiarı güzide hekimlerimiz arasında sayılan Doktor İsmail Celal Pa­şa,  Derviş  Asaf  Paşa  ve  daha  isimlerini  unuttuğum  birçok muhterem dostlarım tarafından o zamanlar okunmuş, gülün­müş, birçok tarafları şaka ve latife olarak kabul edilmiştir.

Yıllardan beri geçirdiğim ruhi hamlelerin üzerimde hüküm sürdüğü anlarda hemen hemen gayrişuurî ve gayriiradî dene­cek bir halet-i  maraziye devrinde ifade edilen bahis  mevzuu şiirlerin, sonlarındaki söylenme tarihleri de bunun böyle oldu­ğunu tespit etmektedir.

Muasırlarımın diliyle yazdığım bu şiirlerde Arapça ve Fars­ça kelimeler çok gibi görünecektir. Bugün için bilhassa genç­ler tarafından anlaşılması zor olan  bu kelimeleri çıkarıp ata­mazdık. Kitabın sonundaki lügatçe bu mahzuru kısmen olsun, telafi edecektir zannederim.

Şimdiye kadar ben, gerek sazımdan, gerek sözümden dün­ya menfaati temin etmek kahramanlığını gösteremedim. Yet­miş yıldır sazımla sözüm yüzünden elime geçen para; Tavuk- pazan meyhanelerinde, hesabını bilir bir sarhoşa meze dahi temin edemez. Anlatayım:

Sazımı hiçbir zaman paraya tabi kılmadım. Böyle bir vazi­yeti  beni yaşatan en büyük hayat arkadaşım, sadık ve vefalı neyime karşı hakaret telakki ederim. Doldurduğum  yüze  yakın  plaktan  aldığımın  yüzüne  dahi bakmadım.

İşgal devrinde Eskişehir’deyken, Hiç’i yazmıştım. Bunu üs­tat Ahmet Halit Bey basmak lütufkârlığında bulundu. Müteşek­kirim.  Kaç  nüsha  basıldı?  Bunu  sormak cüretini  kabul  ede­
mem.  Yalnız  şunun  farkındayım ki,  hepsini tanıdığım  halde, hiçbir işportacının sergisinde veya bir aktar dükkânında kese­kâğıdı olarak da görmedim.

İşte bu ilk perişannamenin kârından Ahmet Halit Yaşaroğlu, Sirkeci’de Manto denilmekle maruf olan meyhaneciye beş lira olan borcumu verdi. Bana da zannedersem bir miktar ki­tap vermişti. Onları ise Eskişehir’de Yunanlılar alıp götürdüler.

Cumhuriyet’in ilanından sonra iki formalık diğer bir eseri­mi  rahmetli  Haşan  Sait  Çelebi  bastırdı.  Bana da eser sahibi olarak, Avukat Haşan Hayri’den aldığı bir lirayı getirip verdi.
Telif hakkı ödeniyor, şaka değil.

Birkaç sene evveldi. Çapanoğlu Münir Süleyman bana, ha­yat ve ahvalimden ve birkaç perişan sözümden seçme yapa­rak bir kitap yazacağını söyledi

Benim için böyle konuşmaya bile değmez olan bu kitabın basılmasını manalı bir sükût ile karşıladım. Yani demek isti­yordum ki:

“Bu kadar aşinalığımıza ve dostluğumuza binaen artık bu kitabın  basılmasından sonra bırakacağı kârdan,  bana da kü­çük bir kemik parçası fırlatırsınız!” Bu sadece bir ümitti.

O   günlerde otuzuncu veya bilmem kaçıncı dosyamı tanzim ettirmek için Bakırköy Tımarhanesi’nde bulunuyordum. Kita­bın basıldığını kıymetli Doktor Neşet Halil Öztan söyledi.

Hastanede gayet güzel bakılıyordum. Buna rağmen otelin oda kirası veya insan olmak bahanesiyle asgari derecedeki ih­tiyaçlardan bazılarını teyemmüm kabilinden gidermek için, bu kitaptan üç beş kuruş gelir diye ümitleniyordum. Elimden gel­diği kadar bekledim. Hiçbir ses çıkmadı.

“Meşguliyetleriyle  beni  düşünemediler,”  diye  tevil  ettim. Aziz kadehdaşım Tarık Carım’la haber gönderdim. Bizim Ta­rık, münfail bir suratla dönüp geldi. Sebebini sordum. Münir Süleyman  Çapanoğlu’nun  fena  halde  hiddetlenip,  köpürüp, Tarık Carım’a adeta nahoş bir vaziyette:

“Ne  parasıymış!”  diyerek  çıkıştığını  anladım.  Ben  de  sö­zümden vazgeçtim.

İşte, sevgili okuyucularım, bu kitaptan kalıp kalmadığını siz benden daha iyi bilirsiniz!

Anlattığım bu vaziyetlere göre açıkça:

“Davul senin  boynunda kalsın,  parsayı  biz toplayacağız,” demek istediler.

Ayrıca birçok gazete ve mecmualarda haberim olmadan veya yanlış bir şekilde veyahut da bana ait olmayan parçalar basıldı.

Saygısız  ve  münasebetsiz  bazı  şöhret  sevdalıları,  benim adımla etrafa fışkı attılar. Böylece memleketimin kıymetleriy­le aramı açmaya çalıştılar.

Hatta yine böyle bir hadisede Ahmet Emin Yalman’a Bakır­köy Tımarhanesi’nden  gönderdiğim ve
Vatan gazetesinin  26 Kasım  1945 tarihli sayısında çıkan  mektubumun  bir yerinde şöyle demiştim:

“Kimler tarafından yazıldığı bence malum olmayan bu yolda­ki daha birçok hezeyanların bana isnat edildiğini biliyorum. Hat­ta ağızdan ağza yayılmazdan evvel maarifçi birçok dostlanma hususi surette  okudukları  ve yazdıkları  bu  melanet zifoslarını, bana isnat etmekten çekinmeyen bulanık ruhlu,  kuş beyinli şa­hısların kimler olduğunu; aşinalarımın keskin zekâları seçmekte ve şahsiyetlerini tayindehiç de güçlük çekmemektedirler... ”

Çok şükür bütün gayretime rağmen fısıltıyla konuşup hay­kırdığını  zannedenler  kadar  cesur;  yüzlerine  maske  takıp emek, fikir, ad ve haysiyet hırsızlığı yapanlar kadar medeni bir insan olamadım.

Bu bahis açılmışken şü alakayı kaydetmeden geçemeyece­ğim. 
Vatan gazetesi son zamanlarda bazı şiirlerimi her birini on beş yirmi liralık ücretle basmak nezaketini gösterdi. Bu im­kânı veren Ahmet Emin Yalman’a burada teşekkür ederim.

Azâb-ı Mukaddesim, bence çok kıymetli olan hazırlanması himmetinin  kahramanı;
Vatan gazetesi  muharrirlerinden  hu­kukçu İhsan Ada’dır.

Eğenin bu kıymetli çocuğu, Akdeniz dalgalarının ninnileriy­le büyüyen bu Türk genci, eserin vücuda gelmesi için yorul­mak bilmez bir şekilde çalıştı. Fikren, bedenen, nakden feda­kârlık yapmıştır. Şu kalenderane yazıların yolunda yapılan bu fedakârlığın, eserin fakirane kıymetiyle müsavi olmadığını bi­lirim. Rodoslu İhsan’ın bu gayret ve yardımlarının minnetini ödeyemeyeceğim.

Bu hususta ehemmiyetli ve vâkıfane bir şekilde yardımı do­kunan, diğer dostumuzla; yanlarında bulunan şiirlerimin kop­yasını vermeleri için yapılan müracaatları kabul edenlere de­rin minnet hislerimi bildiririm.

Bu  eserin  basılması  hususunda  ayrıca  güçlükler  vardı. Bence bu cildi, yukarıda da söylediğim gibi doğrudan doğru­ya bastırmak imkânsızdı. Yaptığımız bazı teşebbüsler arasın­da Kardeşler Basımevi aramızda kararlaştırılan hükümler da­iresinde basmayı deruhte etti. Telif hakkı ve kitap verdi. Bu hususta gösterdiği lütuftan dolayı basımevinin sahiplerinden Kemal Onan’a teşekkür ederim.

Benim sevgili dinleyicilerim ve okuyucularım!

Uzun derbederlik hayatımda, o kaldırımdan bu kaldırıma; o kapıdan bu kapıya; o diyardan bu diyara; neyim ve meyimle bir kuru yaprak gibi savruldum. O günlerde beni sinenize bas­tınız, gönlünüzde yer verdiniz, kusurlarımı affettiniz!

Rica ederim, burada da müspet bir hakikat aramayınız! Ha­talarıma göz yumup bunları hoş görünüz!

Size fazla bir hizmetim olamadı. Şimdilik;

Başı yoktur sonu yoktur şu kitab-ı dehrin, 
Ortasından elimizde iki üç yaprak var. mısralarında ifadesini bulan şu cildi sunabildim. 
Baki hürmet­ler, hepinizin gözlerinizden öperim.

Beşiktaş, Saman İskelesi, 10 Eylül 1948
Neyzen Tevfik Kolaylı

Abidin Dino " Mutluluğun değil ama sevincin resmini zaman zaman yaptım."



“Mutluluğun değil ama sevincin resmini zaman zaman yaptım. Mutluluk süreklilik gerektiren bir şey. Resim tarihinde pek de yapabilen olmadı. Korkunun, çirkinliğin, sefaletin, mutsuzluğun yapıldı da, mutluluğun hayır. Büyük sevinçler yaşadım. Evet, tekrar tekrar yaşadım. Bir ömür boyu Güzin’le yaşamak mutluluğun eşiğinde yaşamak demek. Güzin olmasaydı, çoktan yok olmuştum.”