Bilimde son ilerlemelerin en acı yanı, bu ilerlemelerin
her birinin bize sandığımızdan daha az şey bildiğimizi
öğretmesidir. Benim gençliğimde, insanın ruhtan ve bedenden
meydana geldiğini; bedenin uzay ve zamanda,
ama ruhim sadece zamanda bulunduğunu hepimiz bilirdik,
ya da bildiğimizi sanırdık. Ölümden sonra ruhun yaşayıp
yaşamadığı konusunda fikir ayrılıkları bulunabilirdi,
ama ruhun varlığı tartışma götürmez bir gerçek sayılırdı.
Bedene gelince, sıradan insanlar' bedenin varlığını
apaçıklığı kendinde bulunan bir gerçek sayarlar, bilim
adamları da böyle düşünürdü, ama filozoflar bedenin varlığını
şu ya da bu modaya göre çözümlemek, onu çoğunlukla
bedenin sahibi olan adamın veya o adama dikkat
etmiş herhangi birinin zihnindeki fikirler haline indirgemek
eğilimindeydiler.
Bununla birlikte, filozofları pek
ciddiye alan olmadığı için, bilim oldukça ortodoks bilim
adamlarının elinde bile, hiç rahatı bozulmadan maddeci
kaldı.
Eskiden her şeyi böyle güzel güzel basite indirgeyiveren
anlayış bugün kalmamıştır: fizik uzmanlan bize kesinlikle,
madde diye bir şey olmadığım, fizyologlar ise
aynı kesinlikle, zihin diye bir şey bulunmadığını söylüyorlar.
Bu, eşi benzeri görülmemiş bir olaydır. Şimdiye
kadar kim bir kunduracının çıkıp da kundura diye bir
şey bulunmadığını, ya da bir terzinin çıkıp da bütün insanların
gerçekte çırılçıplak olduklarım iddia ettiğini duymuştur?
Ama eğer böyle bir iddiada bulunan çıksaydı
bile, bu iddia, fizik uzmanlarıyla bazı fizyologların ileri
sürmekte bulundukları iddialardan daha acayip kaçmazdı.
Önce fizyologları ele alacak olursak, bunların bir kısmı,
bize zihin faaliyeti olduğunu iddiaya kalkışmaktadırlar.
Ancak, zihin faaliyetlerini fiziksel faaliyetlere indirgemede
çeşitli zorluklarla karşılaşılmaktadır. Bu zorlukların
yenilebilir ya da yenilemez olduklarmı henüz kesinlikle
söyleyebileceğimizi sanmıyorum.
Doğrudan doğruya
fizik bilimiyle ilgili olarak söyleyebileceğimiz şey,
şimdiye kadar bedenimiz dediğimiz nesnenin, aslında,
hiçbir fiziksel gerçeğe tekabül etmeyen, incelikle işlenmiş
bilimsel bir yapı olduğudur. Böylece modem, sözde
maddeci, kendini tuhaf bir durum içinde bulmaktadır, zira
sözde maddeci zihin faaliyetlerini bir dereceye kadar
başarıyla beden faaliyetleri haline indirgeyebildiği halde,
bedenin kendisinin zihin tarafından icat edilmiş kullanışlı
bir kavram olduğu gerçeğini tevil edememektedir.
Böylece, bir kısır döngü içinde dolaşıp durduğumuzu
görüyoruz: zihin, bedenin bir türümüdür, beden ise zihnin
bir icadıdır. Bunun doğru olamayacağı apaçıktır, dolayısıyla
ne zihin, ne de beden olan, ama her ikisinin de
kendisinden çıkabileceği başka bir şey aramamız gerekiyor.
Bedenden başlayalım. Sıradan adam, maddesel nesnelerin
mutlak varolduğunu, zira bunların varlığını beş
duyumuzun apaçık ortaya koyduğunu düşünür. Başka
her şeyin varlığından kuşku duyabilse bile, insanm kafasını
toslayabileceği herhangi bir şeyin gerçek olması gerekmektedir;
bu, sıradan adamın metafiziğidir. Buraya
kadar her şey güzel, ne var ki, bu noktada fizikçi ortaya
çıkar ve insanın hiçbir şeye toslamadığını gösterir: kafanızı
taştan bir duvara çarptığınız zaman bile, aslında duvara
dokunmazsınız.
Siz bir şeye dokunduğunuzu sandığınız
zaman, bedeninizin çarptığınızı sandığınız bölümünü
meydana getiren bazı elektron ve protonları, dokunduğunuzu
sandığınız cismin bazı elektron ve protonları tarafından
çekilir, ya da itilir, ama fiilî bir temas yoktur.
Başka elektron ve protonlara yaklaşmaktan dolayı bedeninizdeki
elektron ve protonlar rahatsız olur ve bu rahatsızlığı
sinirler yoluyla beyne iletirler; beyinde meydana
gelen etki, dokunma duygunuz için gerekli olan etkidir
ve uzun deneylerle bu duygu aldatıcı kılmabilir. Halbuki
elektronlarla protonlar ise sadece kabataslak bir ilk yaklaşmadan
(takarrüp) ayn ayrı, çeşit çeşit cinsten olayların
istatistikî ihtimallerini ya da dalga sıralarını deste
haline getirme yolundan ibarettir. Böylece madde, zihni
dövmek için kullanılacak elverişli bir değnek olamayacak
kadar hayalî bir nitelik almış bulunuyor. Evvelce göze o
derece su götürmez bir gerçek olarak görünen hareket
halindeki maddenin, fiziğin ihtiyaçlarına cevap vermekte
tamamiyle elverişsiz bir kavram olduğu ortaya çıkıyor.
Bununla birlikte modern bilim ruh ya da maddenin
varolduğuna dair herhangi bir işaret vermiyor; gerçekten
de buna inanmamak için varolan nedenler, maddeye
inanmamak için varolan nedenlerin hemen hemen aynıdır.
Madde ile zihni, tahtı ele geçirmek için savaşan arslan
ile masal ejderhasına benzetmek mümkündür; savaşın
sonu ikisinden birinin zaferini değil, her ikisinin de
hanedan armaları alanında yapılmış birer keşiften ibaret
olduğunu ortaya koymuştur.
Dünya uzun zaman dayanabilen
nesnelerden değil, olaylardan meydana gelmiştir
ve değişen özelliklere sahiptir. Olaylar, aralarındaki nedensel
ilişkilere göre gruplar halinde toplanabilir. Eğer
nedensel ilişkiler bir sınıftansa, bunların sonucu olan olaylar
grubuna fiziksel bir nesne denebilir, eğer nedense!
ilişkiler başka bir sınıftansa, bunların sonucu olan gruba
da zihin denebilir. Bir insanm kafası içinde geçen her
olay, her iki gruba da aittir; olay, bir cins gruba ait olarak
düşünüldüğü zaman o adamın beyninin meydana getiricilerindendir;
başka cinsten bir gruba ait olarak düşünüldüğü
zaman da, zihninin meydana getiricilerinden.
Bundan dolayı gerek madde, gerek zihin, sadece olayları
örgütlemek için elverişli birer yoldan ibarettir.
Zihnin
ya da maddenin bir parçasının ölümsüz olduğunu varsaymak
için hiçbir neden yoktur. Güneşin, dakikada milyonlarca
ton madde kaybetmekte olduğu kabul ediliyor.
Zihnin en temelli belirgin özelliği bellektir, ancak belirli
bir kişiyle ilgili belleğin, o kişinin ölümünden sonra da
canlı kalacağını varsaymak için bir neden yoktur. Aslında,
bunun tam tersini düşünmek için her türlü neden vardır,
zira bellek açıkça, belirli bir beyin yapısıyla bağıntılıdır
ve yapı ölümle birlikte çürüdüğüne göre, bu çürümeyle
beleğin de varolmaktan çıkacağını kabul etmek
gerektir. Her ne kadar metafizikal maddecilik doğru kabul
edilemezse de, maddeciler haklı olsaydı dünyamız ne
olurdu ise, duygusal bakımdan dünyamız hemen hemen
yine odur. Öyle sanıyorum ki, maddecilerin karşısında
olanlar öteden beri iki istekten hareket etmişlerdir: birincisi,
zihnin ölümsüz olduğunu ispat etmek, İkincisi de nihaî
gücün fiziksel değii de zihinsel olduğunu ispatlamak.
Her iki bakımdan da, ben, maddecilerin haklı oldukları
inancındayım..
Gerçi isteklerimiz, dünya yüzünde büyük
bir güce sahiptir; eğer insanlar dünya üzerindeki karaları,
yiyecek ve servet çıkarmakta kullanmasalardı, bu
gezegenin üstündeki karaların büyük bir bölümünün görünüşü
bambaşka olurdu. Ne var ki, gücümüz son derece
sınırlıdır. Şimdilik güneşe, aya, hattâ dünyanın iç taraflarına
ulaşamıyoruz ve gücümüzün ulaşamadığı bölgelerde
olan şeylerin zihinsel nedenleri bulunduğunu varsaymak
için en ufak bir neden yoktur. Meseleyi daha basitleştirirsek,
yani dünyanın yüzü hariç, her olan şeyin, birisi
olmasını istediği için olduğunu varsayamayız.
Yeryüzündeki
gücümüz tamamiyle, dünyanın güneşten aldığı
enerjiye bağımlı bulunduğuna göre de, biz ister istemez
güneşe bağımlı durumdayız; güneş soğuyacak olursa isteklerimizin
hiçbirini gerçekleştiremeyiz. Hiç kuşkusuz,
bilimin gelecekte gerçekleştirebileceği şeyler konusunda
dogmatizme - kaçmak ukalâlık olur. İnsan varlığım, şimdi
bize mümkün görünenden çok daha fazla uzatmayı öğrenebiliriz,
ama modern fizik biliminde, özellikle de termodinamiğin
ikinci yasasında eğer bir parçacık gerçek
varsa, insan ırkının sonsuza dek sürüp gideceği umudunu
besleyemeyiz. Bazıları bu sonucu iç sıkıcı bulabilirler,
ama eğer kendi kendimize karşı dürüst isek, bundan milyonlarca
yıl sonra olacak şeyin, duygusal yönden bizim
için şimdi ve burada pek de fazla bir şey ifade etmeyeceğini
kabul etmemiz gerektir. Bilim, kosmos üzerindeki iddialarımızı
azaltmakla birlikte, öte yandan da yeryüzündeki
rahatımızı büyük çapta artırmaktadır. Teologların
bilimden dehşet duymalarına rağmen, genellikle bilimin
hoşgörüyle karşılanması işte bundandır.
TIK