16 Ekim 2018

İyinin ve Kötünün Ötesinde Bir Film: The Turin Horse

Neden yaşadığını kendine sorabilen tek canlı olması insanın kendi varlığından duyduğu endişeyi gündeme getirir. Tarihsel süreçte neden yaşadığını anlamlandırma çabası, ortak bir amaç edinmeye çalışan insan evladının elle tutulur bir cevap bulamasa da sorunu ortadan kaldıracak nitelikte kurgular yapmaya sevk etmiştir. Önce tanrılar sonra Tanrı ve onların dinleri bilinmeyenden aldıkları güçle öbür taraftan ulvi cevaplar sunmuş ve artık mesele inanmak ya da inanmamaya indirgenmiştir. Gerçeğin ve sıradanlığın verdiği amaçsızlık kendi beyni içinde yaşayan insan için diğer bir ifadeyle hayvan bedenine kıstırılmış bir bilinç için yaşama uğraşını beyhude bir çabaya dönüştürür. Çünkü o bilinç yemek, çoğalmak ve dışkılamaktan başka bir işe yaramadığını düşündüğü bu kıllı bedenlerden daha “iyisini” tahayyül etme kapasitesine sahiptir. Böylelikle bütün büyük dinler bedeni olumsuzlayan bir yapıyı inşa ederken bu imkansız görünen -bedeni terk etme ve üstün bir varlığa karışma- çabası var olmanın dayanılmaz endişesini insan evladının sırtından alır ve ona ulvi bir görev verir.
Peki tanrıların ve Tanrı’nın öldüğü, anlamını yitirdiği bir çağda insan ne için yaşar? Gün gelip biri “Ahlakın Soy Kütüğü Üzerine” kafa yorarken dünya daha önce görülmemiş bir biçimde Kutsalların sömürüsüyle yönetilmektedir. Artık düello yapmanın, onurlu olmanın bir ehemmiyeti kalmadı derken Nietzsche, kimselerin anlamadığı o ironik deli üslupla “Şen Bilim”de Tanrı’nın öldüğünü ilan eder. Onurun, erdemin ve daha nice ulvi olgunun insan evladını terk ettiği bir çağda insan ne için yaşayacaktır? Tanrı’nın hükmü ortadan kalkarken iyi ve kötü kendine dayanak bulamazken “neden yaşıyoruz” sorusu şimdi hazır bir kurgudan (dinlerden) yoksun kalan insan için başa dönmeyi dayatır, güçlen, çoğal ve dünyaya hakim ol! Artık Tanrısız insanın bundan böyle Tanrı olmaktan başka çaresi kalmamıştır. Tanrı ise “iyi”nin ve “kötü”nün ötesindedir.
“Şimdi nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Durmadan düşmüyor muyuz? Öne, arkaya, sağa, sola, her yere düşmüyor muyuz? Hâlâ bir yüksek ve alçak kavramı var mı? Sonsuz bir hiçlik içinde aylak aylak dolaşmıyor muyuz? Yüzümüzde boşluğun nefesini duyumsamıyor muyuz? Hava şimdi daha soğuk değil mi? Geceler gittikçe daha fazla karanlıklaşmıyor mu? Tanrı öldü! Tanrı öldü! Onu öldüren biziz!”
Béla Tarr son filmim dediği The Turin Horse’u kendine yakışır bir biçimde Nietzsche ile başlatıyor. Aslında bu eser başlı başına bir Nietzsche filmi olarak bile nitelendirilebilirdi fakat Nietzsche’nin meşhur ‘kırbaçlanan at hikayesi’ni siyah arka plan üzerine bir dış ses aracılığıyla anlatmaya başlayan Béla Tarr’ın asıl merak ettiği atın akıbeti oluyor. Dolayısıyla bu yazının ilk derdi de At’ı anlamlandırmak olacaktır.

TAMAMI 

Zamanda bir nokta - Hugh Mac Diarmid

Şimdi anlıyorsun işte, 
nasıl da yıldızlar ve yürekler bir olmuş ve 
nasıl da hiç bir yerde bir son, bir engel var; 
nasıl da sınırsız olan mükemmelce oturur ve ayrılmaz düşünceden, 
nasıl da her bir parça sonsuz büyük ve sonsuz küçük olabilir, 
nasıl da en dıştaki yayılım yalnızca bir noktadır, ve 
nasıl da ışık, uyum, devinim, güç, kendine has herşey, ayrılmış herşey 
ve birleşmiş herşey hayattır.
 
çeviren: İsmail Aksoy

15 Ekim 2018

Vedat Günyol 'Fazıl Hüsnü Dağlarca'


Dağlarca, Cumhuriyet döneminin, özellikle ikinci kuşak şairlerinin en özgünü, nicelik ve nitelik bakımından en verimlisidir. Gerek dili, sözcükleri, gerek temaları, şiir kalıpları ile kendinden önceki şairlere benzemediği gibi, çağdaşlarına da benzemez. Onun kadar hiçbir şairimiz, hiçbir sanatçımız, gerek yerlebir gerçeğe; gerek insan denen bilinmezin çekirdeği çocuk'tan başlayarak Tanrıya; Tanrı'yı da, insan aklının yüzyıllardan bu yana vardığı Evren kavramını da aşan, ancak engin bir sezgiyle (aklın durduğu yerde başlayan sezgiyle) alacakaranlık halinde sezebildiğimiz gerçeküstü gerçeğe böylesine şairce kanat açamamıştır.

Dağlarca, Fransızların Victor Hugo'ya yakıştırdıkları mâge (büyücü, müneccim) sözüne, dünya ölçüsünde, belki en çok hak kazanan, antenleri gözle görülür dünyaya olduğu kadar, gözle görünmeyen, insan aklını aşan sezgiler dünyasına pencereler açan tükenmez, tükenecek sandığımız bir anda, yeni yeni sezgileriyle insanı şaşırtan, kaynağı kurumaz bir şairdir:

Yüz-binlerce çağrı bana, yüzbinlerce / Şaşar kalır şuracıkta yüreğim (Deliböcek).

Dağlarca, şiire daha 19'unda, askeri okul sıralarında başlar. İlk şiiri (Yavaşlayan Ömür), 1933'te İstanbul dergisinde çıkar. Bütün acemiliklerine karşın, yer yer şaşırtıcı bir olgunluk taşıyan bu şiirde bilinmeyen bir sevgiliye seslenir. Bir sevda sarkışıdır bu: Akşamın bastırmasıyla seslerin dindiği bir saatte içinin derinlerinde başlayan eski bir şarkı; kırk yıllık sanat hayatında ağır basan, ama her an tazelenen, ilk sevgiliden insanlara, dünyaya, evrene açılan, durmadan tazelenen bir sevda şarkısı.

Dağlarca'nın ilk şiir kitabı 1935'te yayınlanır: Havaya Çizilen Dünya. Ama şair, asıl kişiliğini bütün yönleriyle yansıtan eserinde, Çocuk ve Allah'ta, bulur. Dağlarca'nın özelliği insan kaderi, dünya ve evrendeki yeri üzerine, sevgiyle karışık çocuksu bir şaşkınlıkla eğilmesidir, diyebiliriz. Şair bu kitapta, iki uç arasında, Çocuk'la Tanrı, görünenle görünmeyen arasında şaşkınlıkla gidip gelir. İnsanlığın kaderi üzerine çocuk'tan, insanlığınkine Taş Devri'nden (1945) başlayarak Tanrı'ya, Evrene, oradan da Evren ötesine {Âsû, 1955) kadar uzanır ilgisi.

Bu düzeyde şairin son vardığı aşama Âsû'dur. Dağlarca'nın belki en karanlık, belki de en aydınlık eseri olan Âsû "insanın günümüzden (yani, şairin sezgisinden) eski çağlara doğru tek kesit içinde incelendiği" eserdir. Âsû, hiçbir bilimin, hiçbir dinin bugüne kadar kavrayamadığı; içine, Tanrısı, doğası, insanı, evreni, uzayı ile her şeyi alan, "süreden sürez'e" uzanan "bir devinimin", bir "büyük aydınlığın" (gözleri kör eden, onun için de ne olduğunu bilemeyeceğimiz bir aydınlığın) ta kendisidir.

Dağlarca'nın şiirini, o engin, çağlayanlar gibi gürül gürül akan, aktıkça coşan, coştukça akan şiirini, Daha'daki (1943) "Dışımızla içimiz" adlı şu dörtlük özetlemektedir:

Görünenle
Olmak
Düşünmek
Görünmeyenle.

Görünenle olmak. Nedir görünen? Dünya gerçeği. Dağlarca için görünen, her şeyden önce insandır, önce, çocuk'ta başlayan, anada, kardeşte arkadaşta, sevgilide somutlaşan, önce kendi ulusunda, sonra dünya uluslarında, bir kelimeyle, insanlıkta oluşan insan. Dağlarca'nın, insan bilmecesinin çekirdeği çocuk'la başlayan "görünenle olmak" serüveni, Çakırın Destanı (1943) ile insanın dış dünya karşısındaki davranışına ve ruh yapısına, oradan da Anadolu köylüsünün kaderine (Toprak Ana, 1950; Aç Yazı, 1951), Türk ulusunun fetihlerle yüce, Kurtuluş Savaşı'yla kutsal yaşantısına kadar uzanır. Bu aşama destanlar aşamasıdır. Üç Şehitler Destanı (1945) ile başlayan, İstiklâl Savaşı-Samsun'dan Ankara'ya (1951), İstiklâl Savaşı-İnönüler (1951), Yeni Mehmetler (1964), Çanakkale Destanı (1965) ile sürüp giden bir sürü destanda şairin yüreği yurdu için çarpar. Dağlarca bununla da kalmaz, 27 Mayıs Devrimi'ni izleyen özgürlüksüz demokrasi döneminin bütün haksız eylemlerine mertçe cephe alır.

Bütün bu destanların yanı sıra, Çakırın Destanı ayrı bir önem taşır. Bu eserde şair, yüzyıllardır horlanmış, ezilmiş bir ulusun çocuğu olan Çakır'ın ağzından "bir cihan türküsü" özlemi içinde antenlerini gerip "uzak milletlerin gençlerini" yarını dinlemeye çağırır. Bununla da kalmaz, Sivaslı Karıncayı (1951) yollara salıp, ilk kez dünyaya açılarak, insanın ortak kaderi üstünde durur Asya'yla Avrupa'yı kıyaslayarak. Şair artık yalnız kendi ulusunun değil, bütün ulusların, özellikle ezilmiş, horlanmış, uyanmamış, uyanması engellenmiş ulusların sözcüsü olur, hatta daha da ileri giderek, Vietnam halkının bir sömürgen devlete karşı kahramanca sürdürdüğü (tıpkı bizim Kurtuluş Savaşımız gibi) kurtuluş çabasını benimseyerek Vietnam Savaşımız (1966) adı altında bir destan yazar, Kubilay Destanı (1968) doğrultusunda bir coşkuyla.

Dağlarca'nın ikinci özelliği görünmeyenle düşünmek'tir. Görünmeyen, önce, adına Tanrı dediğimiz kavram, sonra gökleri, yıldızlarıyla (bütün uzay deneylerine rağmen) çözülmez bir bilmece halinde karanlıklara gömülü bir evren, daha sonra da ölüm, o yokluk, o Allah'a doğru uzanan yolculuk'tur.

Dağlarca'da Tanrı, Mevlanâ ve Yunus'taki gibi mistik bir varlık, insanın ulaşmaya, kendini onda eritmeye yöneldiği bir varlık değildir. Daha çok bir bilinmezler kavramıdır Tanrı. Evrenin dinginlik senfonisinde her şey Tanrı kadar "mevcut" ve hareketsiz, her şey onun kadar "namevcuttur" çünkü. Tanrı, olsa olsa, insanda yaşayan, insanla birlikte var olan bir bilinmez, belki de bir sonsuzluk özlemidir. Oysa insan, hele çocuk, her yerde var ve "mevcuttur". Öylesine var ve "mevcuttur" ki, Dağlarca onu son eserinde (Arkaüstü, 1974) uzay boşluklarında, yatağında sırt üstü yatmış durumda, renkleri öttürme yarışları, sesleri boyama oyunları içinde, ışıktan giysilerle, uçan sevinçlerden sevinçlere koşturup, Exupery'nin Küçük Prens'inin dünya ötesi gezegenindeki serüvenine taş çıkartan bir düş ve fantezi zenginliğinde dolaştırıyor.

Dağlarca, sayısı otuz üçü bulan, her biri ötekinden güzel ve ilginç kitaplarıyla Türk edebiyatında, gerek kapsamı, ön seziş yeteneği, hayal gücü hiçbir şiir geleneğine bağlı olmayan eserleri, gerek şiir dilinin özgünlüğü, hepsinin üstünde sözcüklere yüklediği düşünce ve duygu zenginliğiyle erişilemez bir doruktur. Daha 1939'larda Orhan Burian: "Dağlarca'nın şiiri ya cinnete, ya da dehaya varmak üzeredir" demişti. Aradan geçen 36 yıl bu yargının dehadan yana ağır bastığını gösteriyor.

Vedat Günyol
Çalakalem, İş Bankası Yayınları, 1999


İtalo Calvino ‘Klasikleri Niçin Okumalıyız?’

Öncelikle Stendhal’i severim, çünkü yalnızca onda bireysel ahlaki gerilim, tarihsel gerilim, yaşam atılımı bir bütün oluşturur: Romanın çizgisel gerilimidir bu. Puşkin’i severim, çünkü berraklık, ironi ve ciddilik demektir. Hemingway’i severim, çünkü yalınlık, abartısızlık, mutluluk arzusu, hüzün demektir. Stevenson’u severim, çünkü sanki uçar. Çehov’u severim, çünkü gittiğinden daha öteye gitmez. Conrad’ı severim, çünkü derin sularda seyreder ve batmaz. Tolstoy’u severim, çünkü kimi zaman “hah, şimdi anlıyorum nasıl yaptığını” duygusuna kapılırım, oysa bir şey anladığım yoktur. Manzoni’yi severim, çünkü düne kadar nefret ediyordum. /.../ Gogol’u severim, çünkü açıkça, kötülükle ve ölçüyle çarpıtır. Dostoyevski’yi severim, çünkü tutarlılıkla, öfkeyle ve ölçüsüzce çarpıtır. Balzacı severim, çünkü kâhindir. Kafka’yı severim, çünkü gerçekçidir. Maupassant’ı severim, çünkü yüzeyseldir. Mansfield’i severim, çünkü zekidir. Fitzgerald’ı severim, çünkü halinden memnun değildir. Radiguet’yi severim, çünkü gençlik geri gelmez bir daha. Svevo’yu severim, çünkü yaşlanmak da gerekir... 



Türk besteci ve müzik eğitimcisi Muammer Sun

 
Türk besteci ve müzik eğitimcisi olan Muammer Sun, 15 Ekim 1932 yılında Ankara'da dünyaya gelmiştir. 1946 yılında Askeri Muzıka Okulunda müziğe başlamış, 1953 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı Kompozisyon bölümüne girerek Ahmed Adnan Saygun'un öğrencisi olmuştur.
 
Mezuniyetinin ardından Ankara, İzmir, İstanbul Devlet Konservatuvarlarında, GEE Müzik Bölüm'ünde, Siyasal Bilimler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulunda, Ankara Radyosunda öğretmenlik yapan Muammer Sun, 1969 yılında sanat kurumlarının temsilcisi olarak TRT Yönetim Kurulu üyeliğine seçilmiştir.

Muammer Sun, TRT Ankara Radyosu Çok Sesli Korosu'nu ve TRT Müzik Dairesini kurmuş, 1971 yılında TRT Kültür Sanat Ödülleri Sistemini Murat Katoğlu ile birlikte kazanmıştır.

Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Kompozisyon bölümü öğretim üyeliğinden Ekim 1999'da emekli olan Muammer Sun, Eylül 2004'te Sun Yayınevi'ni kurmuştur.