"Yalnızlık, Yenilik ve Katılaşanlar Üzerine"
İnsanın
insandan başka dayanağı yok. Yalnızlık bile,başka insanların varlığı
bilindikçe bir anlama kavuşuyor. Öyleyse bizim yalnızlık dediğimiz şey,
bir kendini ayırmadan (tecrit etmeden) çok, kendine yönelme, kendini
daha yakından inceleme yetisi olmalı. Buysa şiire çok yatkın bir durum;
olup bitenlerin hesabını kendimizden sormak gibi bir şey...Örneğin biri
bir kötülük mü yapıyor, o kötülüğü yapanı sonraya bırakırcasına
kendimize kızmak, kendimizi suçlu bulmak erdemi gibi.
Sevindirici
bir olay, yaratıcı bir söz, yadsınmayacak bir güzellik için de aynı
şey; ne varsa kendimizde oluşturuyoruz ilkin. Güzelin, çirkinin, iyinin,
kötünün düşsel kahramanları olmak özümüzde var bizim.
Şair
kısmı buna katılmadan, bu kahramanlığı sindirmeden edemiyor işte.
Övgüye de yönelse yergiye de, karşısına çıkan ilk varlık “ben” oluyor.
Böylece her şeyde kendine benzer bir şeyler bulduğu gibi,yazdığı
şiirlerde de herkesin kendine benzer bir şeyler bulmasına alan
hazırlıyor o. Bence böylesi bir yalnızlık çok doğal ve olumludur,
övülmeye değer.
Ama
“ben”e sığınmaktan çok daha kolay olan bir durum daha var: Tanrıya
sığınmak, her şeyi Tanrıdan bilmek! Oysa bu kısa yoldan erince kavuşmak,
sorumluluğu üstümüzden atmak değil de nedir? Bir de din kavramını
genişletin; çeşitli öğretilerin de sarsılmaz, değişmez bir dayanak
olduğunu düşünün! O zaman insanı öteki yaratıklardan ayırdeden
düşüncenin nasıl durduğunu, nasıl katılaşıp kolaylaştığını, yeniliklerin
nasıl düşmanca izlendiğini görüp şaşıracaksınız.
Şiir
yazıyorsanız marazi bir yalnızlıkla, düşünür yanınız ağır basıyorsa
güçsüzlükle örneğin yurt yönetimiyle uğraşıyorsanız kötülükçülükle
(hainlikle) suçlanacaksınız. Ama bu durumda bile serinkanlılığınız yok
olmayacak. Çünkü siz şairseniz onları, onların yaşamlarını,
yaşamlarındaki çıkmazları da anlıyor,değerlendiriyorsunuz demektir.
Ne
var ki serinkanlı olmak çatışmaktan kaçmak anlamına gelmesin. Neden mi?
Düşüncenin durması demiştik. Düşüncenin durması demek,hayatın da
durması demektir; yani çatışmanın yok olması...Bakışlarımızı şiire
yöneltirsek, insan düşüncesinin durmadığını tanıtlayan belgelerden
birinin de şiir olduğunu anlayıveririz hemen. Şairin yeniliksiz
edemeyeceğini savunmak da işte bu yargıya bağlı. Öyle ki, başka
varlıklarda olduğu gibi, şiirin de kendine özgü bir doğal-değişim kanunu
vardır, demek yanlış olmaz.
Ayrıca
yeniliği ne türlü ele alırsak alalım, bu şairin her zaman için bir
çatışma durumunda olduğunu gösterir; yalnızlığı, çok yanlılığı oranında
bir çatışma...
Çünkü
şiirde yenilik yapmak; bir yanlı kalmaya, bir yanlı düşünmeye, bu
durumların da yarattığı bir yanlı saldırganlığa karşı çıkmak özelliğini
taşır.
Şairi
o bir türlü mistikler diyen adlandırabileceğimiz kişilerden ayıran
özellik de budur sanırım. Ayrıca kişi karşı koymayı bilmedikçe şiir de
bilmez. Ama burada şu da öne sürülebilir: Çeşitli öğretilere bağlı
kurullar, o kurulların yönetmenleri de karşı koymuyorlar mı? Elbette!.
Doğrusu bu mantık da hiç yanlış değil. Öylesine yanlış değil ki bir
yerde onlara bile katılabilirsiniz. Ama katılamadığınız zaman da onlar
gibi saldırgan olamazsınız, elinizden gelmez bu. Elinizden gelen
doğrularınızı karşılaştırmak, bundan çıkaracağınız sonuca katlanmaktır.
Gelgelelim
onları bu us yoluna çekemezsiniz bir türlü. Onlar kendi kalıpları
dışındaki her düşünceyi düşmanlık sayarlar; nerde, ne biçimde olursa
olsun soysuz eğilimlerinizden, değerlilikten yoksun şiirler
yazdığınızdan söz açarlar.
Kısacası
size yüklenmeden edemezler. Çünkü yapıtlarıyla onlara ilk ağızda karşı
çıkanlar, gene de şairlerdir de ondan. Bu da onları öfkelendirmeye,
düşmanlıklarını arttırmaya yeter.
Öfkeyse düşünceyi büsbütün durdurur; insanı kin ve tutku makinesi haline getirir.
Anlaşmak,
bu yoldan bir sonuca varmak olasılığı (ihtimali) kendiliğinden yok
olur. Diyebilirim ki, şairler, o bir çeşit mistiklerden daha az
düşsever, bir bakıma daha az coşkundurlar. Çünkü şiirin niteliğine kinle
düşmanlık sızamaz; şiirin yapısından insan, ne türlü olursa olsun insan
vardır da ondan. Bir de bütün bunların karşıtını, yani şair olarak
durmadan övüldüğünüzü düşünün! Bu durumda sevinecek misiniz, yoksa
yerinecek misiniz?
Bana kalırsa, güzelliğin tanımını bulmuş gibi kendinizden ürkeceksiniz.
Çünkü
durmadan övülmek, çevrenizle, içinde bulunduğunuz toplumla ilişkiler
kurmak değildir. Bana kalırsa bu, toplumda erimenin, toplum içinde
kaybolmanın ta kendisidir. Üstelik sinmenizden pay çıkaracak olanlara
sebepsiz bir rahatlık bağışlamaktır. Kısacası karşı koymayı
beceremeyenlerin düştüğü bir çıkmazdır bu. Burada tarihsel bir
saptamadan söz açmak istiyorum.
Lessing,
Yunanlılarla Troialılar arasındaki savaşta önemli bir nokta yakalamış,
anlatıyor: “Birbirlerine düşman olan ordular, silahlarını
bırakmışlar,ölülerini yakmakla uğraşıyorlar, ve bu esnada her iki taraf
da sıcak gözyaşı döküyor. Yalnız Priamos Troialılarına ağlamayı yasak
eder.
Dacier
(Fransız hellenist ve latinisti),fazla yumuşayacaklarından ve ertesi
sabah savaş için fazla cesaret gösteremeyeceklerinden kaygılanıp
ağlamayı yasak ettiğini söyler. Peki, ama soralım: Neden sadece Priamos
bundan kaygılansın? Neden Agamemnon da Yunanlılarına aynı yasağı
koymasın. Şair daha derin düşünüyor: O, bize sadece yetişmiş olan
Yunanlıların hem ağlayıp hem de cesaret gösterebileceklerini, yetişmemiş
olan Troialıların ise cesur olabilmek için önceden her türlü beşerî
duyguyu içlerinde boğmaları gerektiğini öğretmek istiyor.” Görüldüğü
gibi, Troialıların durumu övünülecek bir durum değil.
Yunanlılara
gelince, onlar olgunluğun, yetişkinliğin,bilgece davranışın örneğini
veriyorlar, Yunan toplumuna özgü bir değerlilik bu. Şairin davranışı da
Yunanlıların davranışından farklı değil. O da düşüncelerinin, varmak
istediği güzelliğin savaşını yapıyor bir yandan. Yapıyor ama hoşgörüden
ayrılmayarak, düşmanlığa boş vererek yapıyor.
Bu
arada insanlığından en ufak bir şey olsun yitirmiyor; acılarını,
mutsuzluklarını,korkularını, kısacası insansı zayıflıklarını saklamadan
yürüyor yolunda. Karşındakini düşman bellemeyerekten savaşmanın erdemini
düşünün! Öyle sanıyorum ki, bizi savaşsızlığa, gerçek güzelliğe
götürecek olan tek yol da budur.