Uğur DündarUsta gazeteci ve yazar
Sedef Kabaş’ın bir hikâye lezzetindeki üslubuyla kaleme aldığı bu kitap, yalnızca bir Cumhuriyet Kadını’nı değil, Cumhuriyet’in ta kendisini anlatıyor.
Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen
Noam Chomsky çağımızın yaşayan en büyük düşünürlerinden biri. Chomsky, uzun yıllardır dil ve zihin ilişkisi olmak üzere birçok farklı konuda devrim niteliğinde bilimsel çalışmalarını sürdürüyor. Bununla beraber kamusal bir entelektüel olarak da güncel siyasi meseleler üzerine halen aktif olarak görüş bildirmeye devam ediyor. Chomsky’nin dehası ve meselelere getirdiği zihin açıcı yaklaşımlar sebebiyle gerek medyada gerekse de akademik dünyada kafasında soru birikintileri ya da mevcut durumu çözemeyenler bir tür danışma servisi görevi de görüyor. Eternal Sunshine of the Spotless filminden bildiğimiz Fransız yönetmen Michel Gondry de aklındaki soru kitapçığıyla Chomsky’nin karşısına dikilenlerden biri olmuş ve bu hasbihâlden 2010 yılında yayımlanan “Is The Tall Man Who is Tall Happy?” (Uzun Boylu Adam Mutlu mu?) isimli bir belgesel ortaya çıkmıştı.
“Is The Tall Man Who is Tall Happy?”de Gondry meraklı ve çoğu zaman heyecanlı bir şekilde Chomsky’e hayatı ve çalışmaları üzerine sorular sormuş sonra da Chomsky’nin yanıtları üzerinden çizimler yapıp onları birer animasyona dönüştürmüştü. Bu animasyonları Gondry’nin neredeyse eski usul elle çizdiğini ve kendi görsel dünyasına has bir şekilde gerçeküstü öğeler taşıdığını söyleyebiliriz. Bununla beraber Gondry’nin film boyunca kendisinin de dalga geçtiği Fransız aksanlı İngilizcesi bazen Chomsky’le aralarında az da olsa iletişim sorunu çıkarsa da (filmin mizahi tarafını da bu aksan ve iletişim kopukluğu oluşturuyor) Gondry ve Chomsky bir saati aşkın bir süre hayatın neredeyse her alanı hakkında konuşuyorlar. Özellikle Chomsky’nin görmüş geçirmiş bir bilge edasıyla sabırla ve sakin bir ses tonuyla sorulara konulara yaklaşımı ve onun cümleleri üzerine gelen Gondry çizimleri filmi tüm zamanların en ilginç belgesellerinden biri haline getirmişti.
Gondry ve Chomsky’nin sohbeti düşünürün çocukluğu ve ilk hatırladığı anılardan başlayıp, bellek, aydınlanma teorisi, “büyüsünü yitiren dünya”, bilişsel bilim, dil ve zihin arasındaki ilişkiye ve hayatın anlamına kadar uzanıyor. Gondry, sohbete Chomsky’e “İlk hatırladığınız hatıra nedir” diye başlıyor. Chomsky biraz düşünüyor ve kalabalık bir ailede büyüdüğünü yemek yemeyi sevmediğini, lokmaları uzun uzun çiğnediğini anlatıyor. Sonra babasının ona verdiği Yahudilikle alakalı din derslerini birlikte Tevrat okuduklarını aktarıyor Gondry’ye. Küçük yaşlarda ölümden ve dünyanın yok olmasından çok korktuğunu ve bu korkusu yüzünden geceleri zor uyuduğunu söylüyor. Chomsky’nin hayatındaki bu detay önemli, çünkü batıl inançlara dair şüpheyi ve bilimin neden sonuç ilişkisine dayalı sıkı ilişkisine dair zihnini harekete geçiren ilk kırılma bu anlarda olmuş. Çünkü yaşı biraz daha büyüdüğünde okuduğu David Hume gibi düşünürler sayesinde insanın bu dünyayı anlama ve yorumlama yetisinin nedenlere ve sonuçlara bağlı olduğunu anlamasıyla beraber geceleri basan korkular da kaybolmuş.
Bu noktada David Hume’dan yardım alacak olursak: “Olgusal duruma ilişkin tüm muhakemeler Neden Etki ilişkisine dayanıyor görünmektedir. Yalnızca bu ilişki yoluyla belleğimizin ve duyularımızın apaçık verilerinin ötesine geçebiliriz”. Chomsky’nin her çocuğun başına gelmiş belirsiz, tanımlamayan şeylerden, gerçeküstü öğelerden korkma hatırası ve aynı şekilde başa çıkma çabası aydınlanma teorisiyle de paralel ilerleyen bir durum bir anlamda. Modernlikle beraber oluşan aydınlanma teorisi dünyanın tanımlanamaz, bilinmez gerçek üstü bir yer değil tam aksine belirli yasaları ve bilimsel kurallara bağlı bir sistem olduğunu vurguluyordu. Dolayısıyla dünya artık büyülü bir yer değil tam aksine her fantastik gibi görünen olayın ardında mantıklı bir sebep olduğu ortaya çıkıyordu. Bizi doğru yere sürükleyecek olan şey de şüphecilik oluyor. Chomsky için Descartes, Hume gibi düşünürler bu noktada kıymetli bir yol açmış görünüyor. Belgeselin bu noktasında Chomsky, epistemolojiden, Galileo’ya, Newton’a varana dek modern bilimin nasıl ilerlediğini ve hangi düzlem üzerinde kurulduğunu oldukça zihin açıcı bir şekilde anlatıyor. Gondry sohbetin bir noktasında Chomsky’ye eşinin astrolojiye inandığını söylüyor buna şiddetle karşı çıkmak yerine sakince “Bu tip şeylere inanmak irrasyonel bir davranış bana göre” diyor. Nihayetinde sadece ampirizme ya da pozitivizme yaslanan bir dünya tahayyülü bazen su kaynatabiliyor insanlar irrasyonel durumlara inanç gösterebiliyorlar. Dil ve zihin ilişkisi Chomsky’nin ana çalışması olduğundan belgeselin bir başka ağırlık noktası oluyor. Chomsky, dil ve zihin arasındaki ilişkiyi, dilin dünyayı anlamlandırma ve yorumlama konusundaki işlevi üzerine zihin açıcı bir sohbetin parçası oluyor filmde.
Is The Tall Man Who is Happy? belgeseli sadece ciddi bilimsel ve teorik meselelerin tartışıldığı bir yapım değil. Gondry, belgeselin bir noktasında Chomsky’ye sakıncası yoksa eşinin vefatından sonra nasıl hissettiğini soruyor. Tüm belgesel süresince bilimden, felsefeye zor soruların altından başarıyla kalkan Chomsky ilk defa sessizliğe bürünüyor. Duruyor, konuşmuyor bir süre… Ne diyeceğini bilemiyor. Buna net bir yanıtım yok diyor. Sonra Chomsky ve eşini Gondry’nin çizimleriyle bulutların üzerinde bisiklete binerken görüyoruz. Düşünür bu noktada eşiyle tanışmalarını birlikte neler yaptıklarından bahsediyor. Hayatı başlanılan ve biten bir süreç olarak gören ve sonrasında da sadece boşluğun kalacağına inanan Chomsky için yanıtlanması, açıklanması hatta başa çıkılması gereken en zor süreç bu olsa gerek. Chomsky de beklemediği yerden karşılaşmış bu vaziyetle, nasıl başa çıkacağını tam kestirememiş görünüyor. Ekşi Sözlük’te “Burcina” isimli kullanıcı belgeseli bu anında tüm dünyanın hayranlık duyduğu Chomsky’nin herkes gibi göründüğünü söylüyor. Gondry, bu soru üzerine “Sizi ne mutlu eder” diye devam ediyor, Chomsky yine tekliyor. Bu konu üzerine düşünmediğini, eşinin vefatından sonra pek dışarıya çıkmadığını ama sinemaya gitmeyi ve dışarıda yemek yemeyi sevdiğini söylüyor.
Hayatın anlamı ne? Bu klişe sözcükle ne çok karşılaşıyoruz hepsinde de hayat boş tadını çıkarın gibi beylik laflarla yanıt bulunmaya çalışılıyor. Gerçekten hayatın anlamı nedir? Mavi gezegende akıp giden zamanın manası, nedeni ne olabilir? Ne yapıyoruz burada? Filmde Chomsky’nin bilge sessizliğinden şu yanıt çıkabiliriz belki de: Sonunun nereye varacağını bilemediğimiz hayat denen kısa süreç anlamı hikâyenizi oluşturan küçük sıradan detaylarda gizli olabiliyor. Yaşama büyük anlamlar yüklemeden, birine duyduğunuz bağ, mutlu bir an, özlenen aile buluşmaları, tek başına yenilen yemek belki film izlemek bazen yeterli olabiliyor. Chomsky’nin belgeselin bir yerinde dediği büyük bilimsel buluşlar bile küçük detaylardan hareketle oluşmuş. En sıradan görünen şeyler bile çoğu zaman yola devam etmek için kıymetli bir bahane olabiliyor. Chomsky’nin halen inatla devam ettirdiği gibi… Netice itibariyle Chomsky halen mevcut pandemi koşullarından, iklim krizine ve demokrasinin su kaynatmasına dair düşünmeye, fikir üretmeye ve bize gelecek adına ne yapabileceğimize dair öneriler sunmaya devam ediyor. Dünyasal zaman içinde devam ediyorsak şayet onunla başa çıkma ve ya da yaşamı anlamlı kılmaya devam etmeliyiz. Is The Tall Man Who is Happy? Hayat, evren ve her şey hakkında bilgi bir insandan yaşam dersleri kıvamında iyi ki Chomsky ile aynı zamanda denk düşmüşüz…
Ergenlik çağında, başkalarının bariz ilgisi sebebiyle içe kapanık bir
hal gelmiştiniz. Şimdi ise, artık, pek çok insanın sizinle ciddi ciddi
ilgilenmediğini, herkesin daha ziyade kendisini düşündüğünü bilecek
kadar büyüdünüz.
Şu ana kadar, pek çok konuda yargıçlarınız sizden büyüklerdi. Şimdi,
akranlarınız tarafından yargılanmaya hazır olmalısınız – eğer
akranlarınız olduğunu düşünüyorsanız tabi..
16 yaşında, şüphe edecek kadar büyümüştünüz. Şimdi ise, tekrar inanıp,
şüphe ve inancı etkili bir dengeye getirecek kadar büyüdünüz.
İlk gençlik yıllarınızda, ebeveynlerinizin sizi cezalandırmayı
bırakacakları kadar byümüştünüz. Şimdi ise, siz ebeveynlerinizi
cezalandırmayı bırakacak kadar büyüdünüz.
Zamanında, “Kendini Yenileme” isimli, toplumların, organizasyonların ve
bireylerin çöküşünü ve yenilenmesini ele alan bir kitap yazdım.
Uygarlıkların neden öldüğü ve bazen nasıl kendilerini yeniledikleri
sorusunu, neden bazıları yaşamları boyunca hayat dolu kalırken bazı adam
ve kadınların kuvvetten düşüp zayıfladıkları muammasını araştırdım. Ve
bugün beni düşündüren ikinci söylediğim şey.
İlerleyen yıllarda, bazı yaşıtlarınızın, hatta önemli pozisyonlarda ve
şanslı şartlar içerisinde olanların da, olması gerekenden daha erken
pillerinin bittiğini fark edeceksiniz.
Bunun sebeplerini değerlendirirken, merhametli ve şefkatli olmalı. Belki
hayat onlara çözebileceklerinden daha zor sorunlar sunmuştur. Bu
olabilir. Belki, bir şeyler, kendilerine güvenleri ya da z saygıları
üzerinden derin bir yara açmıştır. Belki, yetişkinlikte yerleşen
kızgınlıklar ve kin onları aşağı çekmiştir.
Başarı anlamında tepeye ulaşamamış insanlardan bahsetmiyorum. Hepimiz
zirveye ulaşamayız, hayatın manası da bu değildir zaten. Ben, öğrenmeyi,
büyümeyi, gelişmeyi, denemeyi bırakmış kişilerden bahsediyorum. Ve bunu
hiç hor görmüyorum. Bazen, sadece devam etmeye devam etmek bile bir
cesaret eylemidir. Ama, olanaklarının ve olasılıklarının çok altında
işlev gören kadın ve erkekler ile ilgili endişe duyarım. Bu olamaz.
Yetişkin hayatlarınıza yerleştikçe, kayıtsızlık, sıkkınlık, artan
müsamahasızlık, kendi rahat alışkanlıklarınıza ve fikirlerinize
hapsolmak gibi tehlikeleri silip atamazsınız. Ünlü bir Fransız yazar
şunu demiştir, “Saatleri, hayatlarının belirli bir noktasında duran
insanlar vardır.”
Kuvvetten düşme tehlikesinin farkındaysanız, telafi edici bazı önlemlere
başvurabilirsiniz. Herhangi bir yaşta yapabilirsiniz bunu. Keyfinizi ve
şevkinizi ölene kadar koruyabilirsiniz. Bununla alakalı çok basit bir
özdeyiş söylemem gerekirse, “ilgili olun.” Herkes ilginç olmak ister,
ama hayat veren ilgili olmaktır. Merakınızı koruyun. Yeni şeyler
keşfedin. Önemseyin. Risk alın. Birşeylere uzanın.
Hayatınız boyunca öğrenin. Başarızlıklarınızdan öğrenin.
Başarılarınızdan öğrenin. Biliyorum ki bazılarınız olacaklardan biraz
korkuyor – hatta birazdan da fazla. Hayatın nasıl darmadağın
olabileceğine dair pek çok – hatta belki gereğinden de fazla – şey
biliyorsunuz. Parlak hayaller sizin sorununuz değil. Ama biri demiştir
ki, “Hayat bir hata yapma ve hataları düzeltme sürecidir.” Kendinizi
ardı ardına sorunlar içerisinde bulduğunuzda, sorun, “bana ne öğretmeye
çalışıyor?” Bazen bu kafa karıştırıcıdır ama Irene Peter’in bugün
belirttiği gibi, kafanız karışmamışsa, besbelli düşünmüyorsunuzdur.
İşlerimizden öğreniriz, arkadaşlarımızdan ve ailelerimizden de. Hayatın
taahhütlerini kabul ederek öğreniriz, hayatın bize sunduğu rolleri
oynayarak (ki bunlar illa ki bizim seçmek isteyeceklerimiz değildir)
öğreniriz. Risk alarak öğreniriz, acı çekerek, eğlenerek, severek
öğreniriz, hayatın aşağılamalarına ağırbaşlılıkla katlanarak öğreniriz.
Olgunluğun dersleri, bilgi ve yetenek edinmek kadar basit şeyler
değildir. Kendi kendine zarar veren davranışlara girmemeyi öğrenirsiniz,
endişeyle enerjinizi tüketmemeyi öğrenirsiniz. Eğer varsa, ki vardır,
gerginliklerinizi yönetmeyi öğrenirsiniz. Öğrenirsiniz ki, kendine
acımak ve küskünlük en zehirli maddelerdir. Dünyanın yeteneği sevdiği
ama karaktere para ödediği sonucuna ulaşırsınız.
Ne kadar memnun etmeye çalışırsanız çalışın, bu dünyada bazı insanların
sizi sevmeyeceğini keşfedersiniz, ki bu, ilk başta sorun yaratan ama
sonra oldukça rahatlatıcı hale gelen bir derstir.
Hayatı an ve an yaşamayı öğrenirsiniz. Hayatın dırdırcı baskılarının
yaşamın asla geri gelmeyecek anlarını bastırmasına izin vermezsiniz.
Bunlar hayatın başlarında öğrenmek için zor derslerdir. Kural şudur:
anlamadan önce yol almanız, çamurluklarınızda göçükler oluşması
gerekmektedir. Norman Douglas’ın söylediği gibi, “Başkalarından
öğrenemeyeceğiniz bazı şeyler vardır, ateşin içinden geçmelisiniz.”
Değiştiremeyeceğiniz şeylere sabırla tahammül edersiniz. Kendinizle
uzlaşırsınız. Everest Dağı’na tırmanan Jim Whitaker’ın söylediği gibi:
“Asla dağı fethetmezsiniz. Ancak kendinizi fethedersiniz.” Karşılıklı
bağımlılık sanatının uzmanı olurusunuz: sevdiğiniz kişilerin
ihtiyaçlarını karşılayarak ve kendinize onlara ihtiyaç duymaya izin
vererek. Doğal, yapmacık olmayan, yılların bozamadığı biri bile
olabilirsiniz – ama bu niteliğe sahip olmak çoğunlukla yıllar alır.
Karmaşık suniliğin ardındaki basitliğe ulaşabilirsiniz.
Sanıyorum ki, gerçekle yüzleşme kapasitesine sahip her adam ve her
kadın, insanların hayatlarında anlam istediğini algılar. Robert Luis
Stevenson bir keresinde şöyle demiştir: “Genç ya da yaşlı, hepimiz son
yolculuğumuzdayız”. Onun bir anlam ifade etmesini istiyoruz.
Tarihin durağan dönemlerinde, anlam, birbirine bağlı topluluklar ve
geleneksel olarak çizilmiş kültürel çerçeveler içerisinde mevcuttu. Bir
topluma doğarak, kocaman bir anlam deposunun mirasçısı olunuyordu. Bugün
böyle bir mirasa güvenemezsiniz. İnsanlar, etrafta kimlik arayışı
içerisinde dolaşıyorlar ama bu artık bedavadan size sunulan bir şey
değil – bu acımasız, geçici, çoğulcu toplum içerisinde değil. Kimliğiniz
kendinizi neye adadığınızdır. Eğer hiçbir şeye adanmış değilseniz,
hiçbir şeye taahhüt etmiyorsanız, tamamlanmamış bir kişisiniz. Özgürlük
ve yükümlülük, hürriyet ve vazife, işte anlaşma. Bugün çok popüler olan
görüş şu, önemli olan gerçekten kim olduğunu bulmaktır, “gerçen sen”i
özgürleştirmektir. Ama kendini bilmek yeterli değildir. Hayatınıza
taahhütlerinizle anlam yüklersiniz – bu taahhüt dininize olabilir, etik
anlayışınıza olabilir, sevdiklerinize, işinize, toplumunuza olabilir.
Gandhi şöyle demiştir “ Neredeyse yaptığınız her şey muhtemelen ufacık,
ehemmiyetsizdir ama yine de onu yapmanız çok önemli olabilir.” Bence,
söylediği şu, çabalarınızın sonucunu bilemezsiniz, ama bir şey sunmak
zorundasınız.
Amaç modern köksüzlük, boşluk ve inançsızlık kaderinden muzdarip
olmamanız, yaşın getirdiği keyifsizliklere, benliğin zorba, hapsedici
hükmüne boyun eğmemenizdir.
İnsanların kendileri dışındaki değerlere yaptıkları taahütler pek çok
şekilde ortaya çıkar – ailelerinde, topluluklarında, herhangi bir insana
ve herkese nasıl davrandıklarında, kendileri için koydukları hedefler
ve standartlarda. Sadece oldukları kişi olarak dünyayı daha iyi bir yer
haline getiren kadınlar ve erkekler vardır. Nezaket, cesaret, sadakat ya
da bütünlük sahibidirler. Bir kamyonetin tekerinin arkasındalar mı, bir
iş mi yönetiyorlar ya da bir aile mi yetiştiriyorlar, bunlar gerçekten
önemsiz ayrıntılardır. Doğruyu, onu yaşayarak öğretirler.
Etik değerlerin daha az gözlenmesinin nedenlerinden biri, bu değerlerin
köklendiği toprağın – aile ve toplumun – modern yaşamın toz toprak
fırtınasıyla uçup gitmiş olmasıdır. Aileler dağılıyor, insanlar
bağlarını kaybediyorlar. Gitgide daha fazla insan bir aidiyet hissi ya
da hiçbirşeye bağlılık olmadan yaşamda sürükleniyor. Toplumu tekrardan
inşa etmek önümüzdeki zorlayıcı görevlerden biri.
Modern dünyada, toplulukların her boyutu, içlerinde, çeşitlilik gösteren
alt toplumlar barındırırlar. Dolayısıya asıl sorun, çeşitliliği
kapsayan bir bütünlüğe ulaşmaktır.
Amaç, çeşitliliği bastırarak bütünlüğe ulaşmak ya da çeşitliliği tahta
çıkarıp bütünlüğü imkansızlaştırmak değil, ikisini de muhafaza etmektir.
Çeşitliliğin her öğesine saygı dyulmalıdır ama her öğe de kendisine
samimi bir şekilde bütüne ne katkı sağlayabileceğini sormalıdır.
“Çeşitliliği kapsayan bütünlüğün” jenerasyonumuzun en yüce görevlerden
biri olduğunu söylemek gerçek dışı olmayacaktır diye düşünüyorum.
Bugün toplumlarımızın bize ihtiyacı var; sadakatimize, anlayışımıza ve desteğimize ihtiyacları var.
Güçlü, hayat boyu süren motivasyonun düşmanlarından biri, oldukça
çocukça bir anlayış olan, çabalarımızın bizi yönelttiği, somut
tanımlanabilir bir hedefimizin olduğudur. Bizde, varmış, ulaşmış
olduğumuz hissini yaratacak bir noktanın olduğuna inanmak istiyoruz.
Yeterince puan topladığımızda kendimizi başarılı adledebileceğeimiz bir
notlandırma sistemi istiyoruz.
Dolayısıyla, hedef olduğunu düşündüğünüz şeye ulaşmak için sürünüyor,
ter döküyor ve trmanıyorsunuz. Ve sonra oraya vardığınızda, ayağa
kalkıyor, etrafınıza bakıyor ve muhtemelen biraz boş hissediyorsunuz.
Hatta belki biraz boştan da fazlası.
Yanlış dağa mı tırmandım diye merak ediyorsunuz.
Ama aslında metafor tamamen yanlış. Hayat bir zirvesi olan bir dağ
değildir. Ya da, bazılarının düşündüğü gibi, cevabı olan bir bilmece
değildir. Ya da final skoru olan bir oyun değildir.
Hayat devam eden bir açılımdır, ve, eğer istersek, bitmeyen bir kendini
keşfetme sürecidir, kendi olanaklarımız ve kendimizi içerisinde
bulduğumuz durumlar arasındaki bitmek bilmez ve öngörülemez bir
diyalogdur. Olanaklardan kastım sadece zihinsel yetenekler değil kişinin
öğrenme, hissetme, merak etme, anlama, sevme ve bir şeyleri hevesle
isteme konusundaki yetenekleridir.
Belki 35, 45 ya da 55 yaşınızda bu olanakların hepsini keşfetmiş
olabileceğeinizi düşünüyorsunuz. Kendinizi kandrmayın. Gerçekte,
tamamıyla oluşturabileceğiniz yetenekler, sizin ve hayatın meydan
okumalarının birbiri üzerindeki etkilerinin sonucu olarak ortaya çıkar
ve meydan okumalar gelmeye hep devam eder. Ve meydan okumalar hep
değişirler.
Yeni yeni algılamaya başladığımız bir şey var; her türlü avantaj ve
fırsata sahip olanların bile nasıl kendi büyümelerine tavan koydukları,
kendi olanaklarını nasıl azımsadıkları ya da nasıl büyümenin getirdiği
risklerden kaçındıkları. Umarım, büyümeye devam edersiniz ve
başkalarının da büyümelerine sebep olursunuz.
“Eğer bir şeyi basitçe açıklayamıyorsan, onu yeterince iyi anlamamışsın demektir.” sözünün gerçekten Albert Einstein’a ait olup olmadığı bilinmese de doğru bir gözlemi ortaya koymaktadır. Aynı zamanda, cümleyi biraz değiştirdiğimizde oldukça kullanışlı bir öğrenme yöntemini karşımıza çıkarmaktadır:
“Bir şeyi iyi anlamak istiyorsanız, onu basitçe açıklamaya çalışın.”
Bir kavramı basit terimlerle açıklamaya çalıştığınızda, o kavramın hangi noktalarını iyi bir şekilde anladığınızı görebilirsiniz. Aynı zamanda kavrayamadığınız noktaları da anında tespit etmeniz mümkündür; çünkü basit terimler yerine, kendinize ait olmayan cümleler ya da karmaşık terminolojiyi kullanmaya başladığınız yerler olacaktır.
İşte bu, Feynman Tekniği'nin ana fikrini oluşturmaktadır.
20. yüzyılın seyrini değiştiren fizikçilerden biri olmasının yanı sıra, karmaşık fikirleri basit ve sezgisel yollarla başkalarına aktarabildiği için “Büyük Açıklayıcı” olarak da anılan Nobel Ödüllü Richard Feynman, bu tekniğe adını vermiştir.
Richard Feynman henüz 15 yaşındayken kendi kendine trigonometri, ileri cebir, sonsuz seriler, analitik geometri, diferansiyel kalkülüs ve integral kalkülüs öğrenmiştir. Üniversiteye başlamadan önce, kendi formüllerini kullanarak yarı türev gibi matematiksel konularda çalışmalar yapmıştır. İlgi duyduğu konular ise matematikle sınırlı değildir; şiirler ve kitaplar yazmış, birçok enstrümanı ustalıkla çalmayı öğrenmiştir. Kavramları basitçe tanımlama alışkanlığı sayesinde geleneksel düşünme kalıplarını kırmış ve başarıya ulaşmıştır.
Feynman Tekniği Nasıl Kullanılır?
Feynman iki tip bilgiden bahsetmektedir: Bir şeyin yalnızca adını bilmek ve bir şeyi bilmek. İlki bir şeyin ismini, yani insanların onu ne şekilde adlandırdığını bilmektir. İkincisi ise bir şeyi gerçekten bilmeye, onu anlamaya çalışmaktır. Derslerinden birinde, Feynman bu farkı şöyle özetlemektedir:
“Şu kuşu görüyor musunuz? Bu kahverengi boğazlı bir ardıç kuşu. Almanya’da Hazelfungel denir ve Çinliler onu chung ling olarak adlandırır. Tüm bu isimleri bilseniz bile, kuş hakkında hiçbir şey bilmezsiniz. Sadece insanlar hakkında, kuşa ne dedikleri hakkında bir şeyler bilirsiniz. Oysa ardıç kuşu şarkı söylüyor, yavrularına uçmayı öğretiyor ve yaz boyunca ülke genelinde millerce uçuyor. Üstelik hiç kimse göç yolunu nasıl bulduğunu bilmiyor.”
Feynman’ın öğrenme tekniği basittir: Bir kavramı kısaca ve basit bir şekilde açıklayabilecek hale geldiğinizde, konu üzerinde uzmanlaşmış olursunuz. Feynman Tekniği’ni dört basit adımda uygulayabilirsiniz.
1. Bir Çocuğa Öğretiyormuş Gibi Düşünün
Boş bir kağıda, öğrenmek istediğiniz konuyu yazın. Belirlediğiniz konu ne kadar spesifik olursa, öğrenme süreciniz o kadar verimli olacaktır. Ardından, konu hakkında bildiğiniz tüm kavramları, belirli kelime bilgisine sahip bir çocuğa anlatıyormuş gibi yazmaya çalışın. Anlamadığımız kavramları, karmaşık terimlerin arkasına saklayarak kendimizi kandırma eğilimindeyizdir. Bir çocuğun anlayabileceği sadelikte yazmaya çalıştığımızda, fikirleri ve onlar arasındaki ilişkileri basitleştirmek zorunda kalırız. Bu alıştırmayı yaparken bazı kavramları basitleştirmek, diğerlerine göre daha kolay gelecektir. Bunlar, anladığınız kavramlardır. Sizi zorlayan kavramlar ise bilgi dağarcığınızdaki boşlukları ifade etmektedir.
2. Gözden Geçirin

Bilgi dağarcığınızdaki boşluklarla karşılaştığınız ölçüde tam manasıyla öğrenmeye başlayabilirsiniz. Eksiklerinizin farkına vardıktan sonra, çeşitli kaynaklara başvurmalı ve kendi cümlelerinizle, oldukça basit notlar çıkarmalısınız.
3. Düzenleyin ve Basitleştirin
Not çıkarmayı bitirdikten sonra, herhangi bir cümleyi ödünç almadığınızdan emin olmak için kullandığınız kaynaklar ile notlarınızı karşılaştırın. Notlarınızı; akışı olan bütün bir anlatı haline getirin. Yazdıklarınızı yüksek sesle okuyun. Hala kafa karıştırıcı geliyorsa, konu üzerinde çalışmanız gerekmektedir.
4. Bir Başkasına Aktarın

Kimseyi eleştirmeyin, yargılamayın ve şikayet etmeyin
Bir başkasını eleştirmek faydasızdır, çünkü eleştirilenin kendisini ve haklılığını savunmasını doğurur. Eleştirmek tehlikelidir, çünkü eleştirilenin onurunu incitir, kendisini kötü hissetmesini sağlar. Bir şeyleri eleştirerek, durumun daha iyileşmesini sağlamak mümkün değildir.
Taktiri hak edenlere bunu gösterin
İnsanların en önemli motivasyon kaynaklarından birisi taktir görmek ve kendini önemli hissetmektir. Büyük eserlerin, yapıtların ya da şahsiyetlerin oluşmasında en büyük rolü bu ihtiyaç oynamıştır/oynamaktadır. İnsanlar bu ihtiyaçlarını giderebilenlerin elinde hamur gibidirler. Hak ettiği için övülen ve taktir edilen şahıs bunu hiçbir zaman unutmaz.
Başkalarının içinde istek uyandırın
Bir bireyin istekleri diğer bireyleri ilgilendirmez. Her birey kendi istekleri ekseninde hayatına şekil verir. Bu sebepten dolayı insanları etkilemenin en kolay yolu onların istekleri hakkında konuşmaktır. Her bireysel hareketin temelinde bir istek yatar. İnsanları herekete geçirmek için içlerinde bu isteği uyandırmak yeterlidir.
Başkalarıyla ilgilenin
Baskalarıyla ilgilenenlere insanlar arası ilişkilerde her türlü kapı açıktır. İlgi çekmek için uğraş veren bir bireyin iki senede kazanamadığı arkadaşlıkları, başkalarıyla ilgilenen birisi iki ay içinde elde edebilir. Dost ve arkadaşlığın temelinde bu samimi ilgi yatar.
Gülümseyin
Gülümseme iyi niyetin göstergesidir. Gülümseme onu görenlerin gününü güzelleştirir. Gülümseme “size kanım kaynadı, beni mutlu ediyorsunuz, sizi gördüğüme sevindim” demektir.
Herkes için kendi isminin en hoş ve önemli kelime olduğunu unutmayın
İnsanları kazanmanın en kolay yollarından birisi, isimlerini hatırlamak ve onur duymalarını sağlamaktır. İsimler insanları özelleştirir. İsimlerle birlikte gönderilen mesajlar daha başka anlam kazanirlar.