02 Temmuz 2023

Emma Goldman 'Benim İnandığım'

BENİM İNANDIĞIM

'Benim inandığım' , satılık kalemlerin birçok kez hedefi oldu. Benim hakkımda insanın kanını donduran saçma sapan hikayeler yazıldı. Emma Goldman adı her anıldığında ortalama insanın kalbinin hızla çarprnaya başladığına kuşku yok. Cadıların içlerindeki kötülüğü çıkarmak için kazığa bağlanıp yakıldığı zamanlarda yaşamamamız çok kötü.
Çünkü Emma G oldman bir cadı ! Küçük çocukları yemiyor ama daha beter şeyler yapıyor. Bomba yapıp kafa uçuruyor. Vuvv !
Benim ve fikirlerim hakkında toplumun görüşü budur.
Bu yazıysa, The World'ün en azından benim fikirlerimin gerçekten nasıl şeyler olduğunu öğrenmeleri için okuyucularına tanıdığı bir şanstır.

Ilerici öğreti tarihinin öğrencileri, her yeni ülkünün, erken evrelerinde yanlış tanıtıldığını ve onu savunanların kötülenip zulme uğramış olduğunu bilirler. Zamanda iki bin yıl öncesine gidip lsa'ya inananların arenalarda avianmalarına veya zindanlara atılmalarına bakmak, büyük fikirlerin ve hakiki inananların ne kadar az anlaşıldıklarını görmeye yeter. Ilerleme tarihi, halkın benimsemediği fikirleri kabullenme cesaretini gösteren kadınlarla erkeklerin (örneğin, siyah insanların bedenleri, kadınların ruhları uğruna verdikleri hak mücadeleleri, vb . ) kanlarıyla yazılmıştır. Ezelden beri , yeni olan her şey itiraz ve suçlamayla karşılanmışken, benim fikirlerim neden bu dikenli taçtan muaf tutulsun?

'Benim inandığım' , nihai hedeften ziyade bir süreçtir. Kesin olan şeyler, insan zekasından ziyade, tannlara ve hükümetlere göredir. Herbert Spencer'ın özgürlüğü , toplumun siyasal temelinde formüle edişi doğru olabilir; yine de hayat, formüllerden ibaret değildir. Henrik Ibsen'in çok güzel saptadığı üzere, özgürlük mücadelesi, sadece özgürlüğe ulaşmak değildir; bu mücadele, insan karakterinin en güçlü, en kararlı ve en mükemmelini geliştiren bir kurtuluş mücadelesidir.

Anarşizm, 'karanlık adımlar'la yürüyen değil, organik gelişim içerisinde yararlı ve yapıcı olanı renklendiren bir süreçtir. Anarşizm, en militan bilinçlerin çarpıcı protestosudur. Anarşizm, en sert saldınlara göğüs geren, çürümekte olan bir çağın çığırtkanlığını yapanlara direnen öyle bir güçtür ki, kesinlikle taviz vermez, eğilip bükülmez. Anarşistler katiyen toplumsal gelişimin pasif seyircileri olmamışlardır; aksine, onların amaçları ve yöntemleri her zaman için son derece belirgindir. Şimdi, fazla yer kaplamadan, kendimi mümkün olduğunca açıkça anlatabilmek için 'benim inandığım' şeyleri madde madde sıralamak istiyorum:

MÜLKİYETE DAİR - HÜKÜMETLERE DAİR - MİLİTARİZME DAİR - İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VE BASINA DAİR - KİLİSE'YE DAİR - EVLİLİĞE VE AŞKA DAİR - ŞİDDET EYLEMLERiNE DAİR 

Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir

Emma Goldman, ya da herkesin bildiği adıyla ‘Kızıl‘ Emma: Evlilik insan doğasına aykırıdır, esas olarak kadınları baskı altında tutmaya yarar ve bir kurum olarak kadınların cinselliklerini özgürce yaşamalarını engeller...Kadın ile erkek arasında aşkla kutsanmamış, doğal olmayan her türlü birlik fuhuştur. Kıskançlık ise, aşkın meyvesi olmaktan ziyade, erkeklere seks tekeli kurmayı sağlayan bir bahanedir...Teizm insan zihnine bir hakaret, ateizm ise hayatın, güzelliğin ve insan bilincinin en güçlü biçimde ve ebediyen onanmasıdır. Vatanseverlik, dünyamızın her biri demir parmaklıklarla çevrili, küçük parçalara bölünmüş olduğunu ve bazı özel parçalarda doğma şansına sahip olanların, üstünlüklerini başka parçalarda yaşayanlara göstermek için onlara savaş açma ve onları öldürme hakları olduğunu öngörür. Anarşizm insanın ufkunu açıp onu özgürleştiren bir güçtür; insanlara kendi yeteneklerine güvenmeyi, herkesin eşit ve güvenlikte olacağı bir hayat uğruna mücadele etmeyi, tek birimiz bile tutsaksak hiçbirimizin özgür olamayacağını öğretir.

 

Max Stirner " Gazetelerimiz politikayla dolup taşmakta, çünkü insanın politikanın bir mahluku olması için yaratıldığı kuruntusuyla büyülenmiştir onlar."

Hiçbir şey benden üstün değildir!

    Tanrı'nın da insanlığın da işi kendilerine dayanmaktadır, kendileridir. Benim meselem de benim. Tanrı gibi her şey ve hiçim, biriciğim.
    Gerçeğin kriteri benim, ben ise bir düşünce değilim, düşüncenin üstündeyim yani söylenemez bir şeyim.
    Erk ve şiddet sadece bendedir yani güçlü ve şiddetli olandadır.
    Hakikat, sevgili Pilatus, Tanrı’dır ve hakikati arayan herkes Tanrı’yı arar ve över. Tanrı nerede yaşar? Kafanda; başka nerede yaşayabilir ki?
    Devlet, kendi şiddetine hukuk; bireyinkine ise suç adını verir
    Haklı ya da haksız olduğumu yargılayan benim, benden başka bir yargıç yoktur. Başkaları sadece benim hakkımı onaylayıp onaylamadıklarını ve bunun onlarca da haklı olup olmadığını yargılayabilirler.
    Ben kimseden hak talep etmiyorum. Bu yüzden kimsenin hakkını kabul etmem gerekmez.
    Ego tek yasadır ve onun dışındaki, herhangi bir kanuna, inanca ya da anlayışa karşı hiçbir yükümlülüğüm yoktur.
    Kendisine sahip olmak için başkalarındaki irade eksikliğine bel bağlayan, başkalarının yarattığı bir şeydir. Efendi kölenin yarattığı bir şeydir. İtaat sona ererse, efendilikte sona erer.
    Büyükler neden büyüktür, bilir misiniz? Biz, dizlerimizin üstüne çökmüşüz de ondan. Artık kalkalım!
    Tanrı'nın işi, insanlığın işi, gerçeğin işi, iyinin işi, doğrunun işi, özgürlüğün işi ve daha niceleri. Bunların hiçbiri benim işim değildir, benim işim sadece benim olandır ve o genel değil, biriciktir, benim gibi.
    Sen kaçıksın be adam! Kafasında büyük şeyler ve tanrılar dünyası kuran ve kurduklarına da inanan sen, hayaletler ülkesi kurup kendini onlara karşı vazifelendiriyorsun, oysa o, sana el sallayan bir idealdir. Senin saplantın var!
    Tüm alçaklıklar Tanrı adına yapılmadı mı, tüm kanlı idam sehpaları Tanrı adına kurulmadı mı, insanlar yakılmadı mı, zındıkları öldürmek için mahkemeler ve engizisyon onun adına kurulmadı mı, bütün aptallaştırma çalışmaları onun adına yapılmadı mı ve günümüzde bile çocukların hassas ruhları dinsel eğitimle Tanrı adına zedelenmiyor mu [kelepçelenmiyor mu?] Kutsal yeminler onun adına bozulmadı mı ve her gün misyonerler ve karabaşlar diyar diyar dolaşıp Yahudileri, Paganları, Protestanları ya da Katolikleri (vb) kendi atalarının dinine ihanet etmeye teşvik etmiyorlar mı – Tanrı adına?
    Sahip olma hırsı bir insana hükmediyorsa, o insan, bu efendinin emirlerine itaat etmek zorundadır ve günün birinde iyi yürekliliğe kapılınca bu ona bir istisna gibi görünmez mi tıpkı dindar inançlıların bazen Tanrı'nın yönetiminden çıkıp “şeytanın” hünerlerine aldanmaları gibi? Demek ki sahip olma hırsı taşıyan ve açgözlü insan Kendine-Sahip-Olan değildir, hırsının esiridir ve efendisi için yapmadan kendisi için yapamaz, - tıpkı Tanrı'dan korkan gibi.
    Hıristiyan, hakikatin geçiciliğini kanıtlamış da olsa, bu dünyada varlığını sürdüren nesneler gibi hakikat de yaşamaktadır; ama hakikat geçicidir, çünkü onun değeri kendi içinde değildir, Bendedir.
    Gerçeğin kriteri benim, ben ise bir düşünce değilim, düşüncenin üstündeyim yani söylenemez bir şeyim.
    Ben, halklar ve insanlık ölünce doğarım. (...) Sen ey çilekeş Alman halkım – nedir acın, ıstırabın? Canlanamayan bir düşüncenin acısıdır seninkisi. Daha horoz ötmeden kaybolan hayaletin acısıdır. Yine de kurtuluşun ve mutluluğun hasretini çeker bu hayalet. (...) Kal selametle milyonların rüyası, çocuklarının binyıllık despotu, kal selametle! Yarın seni mezara taşıyacaklar; ve çok yakında kardeşlerin, diğer halklar, ardından gelecek. İşte o zaman insan alemi gömülmüş olacaktır. Ve ben, kendimin sahibi ben, onun gülen kalıtçısıyım!" (Max Stirner: Der EinzigeundseinEigentum. Reclam, 1981, s.238, 239. Çev: HİT).
    Bilginin istem olarak doğabilmesi ve özgür kişi olarak kendisini her gün yenilemesi için ölmesi gerekiyor.
    Belki şu sıralar Hess’in penceresinin önünden çocuklar bir arkadaşlık oyunu için bir araya koşuyorlardır; Hess, onlara baktığında eğlenceli egoist birlikler görecektir. Belki Hess’in bir arkadaşı ya da sevgilisi vardır; o zaman bir kalbin diğer bir kalbi nasıl bulacağını bilebilir ve karşılıklı zevk almak için ikisinin de nasıl egoistçe birleştiğini ve her ikisinin de doya doya zevk alacaklarını bilebilir. Belki de sokakta bir-iki arkadaşıyla karşılaşacak ve şarap içmeye çağrılacaktır; sevgiye hizmet etmek için mi onlarla gidecek yoksa zevk alacağını düşündüğü için mi onlarla birleşecek ?
    İşte Tanrı'nın sözlerini “evirip, çevirip” zırvalayan bu kişiler [Antik filozoflar] teologdur; peki, Tanrı'nın “mevcut” sözleri olmasaydı, neyi evirip çevireceklerdi? İşte liberaller de “mevcut olanı” sadece evirip çevirirler.
    Şimdi artık o denli dinselleşmişiz ki, “mahkeme jürisi” Bizi ölümle yargılıyor ve her hizmetçi polis iyi bir Hıristiyan olarak “görevine başlama yeminiyle” Bizi deliğe tıkıyor
    Dünya benim mülkiyetimdir.
    Hiçbir şey beni ifade edemez.
    Benim Hiç’im gözle görünen, elle tutulan bir Varlıktır. Üstelik kırıcı olan bu Hiç, vakumu dolduracak kadar da yapıcıdır. Dünya benim dünyamdır, gerisi yalan. Hiçbir amacım yok benim, neredeyse bir bitki kadar yalın ve yaşam doluyum. Ancak benim bir mülkiyet düşkünü olduğumu sanmayın -bunu da ısrarla söylüyorum. Her düşkünlük beni tiksindirir. Meselemi Hiç’e bıraktığım için, hiçbir tutku umurumda değil. Ben tutkuların kölesi değil, efendisiyim. Beni var eden benim, çünkü benim nedenim benim. Kimse benden sorumlu değil ve kimseden de ben sorumlu değilim. Bununla özgür olduğumu söylemiyorum, özgürlük kölelerin bir arzu ve tutkusudur, ben özgürlüğün nesnesi olacak kadar nesneci değilim. Özgürlük benimle birlikte doğdu ama ben başkaları gibi özgür olmaya mahkum değilim. Ben özgürlükten de arındım. Ben Biricik’im.
    Dünyaya gelmek bir şans meselesidir, bu şans herkesin yüzüne gülmez. Çok çekici, büyüleyici, kazanmadan elde edilen bu şans neredeyse hoş bir mucize kadar caziptir. Bu şans benim mülkiyetimdir. »Hiçbir şey benden üstün değildir«, çünkü her şey benim mülkiyetimdir. En az şu kâğıt kadar yer ve gök de benim olandır. Şu kadın, şu erkek, herkes benim hazzımın nesnesidir. Ne yazık ki, tüm hazlar gibi her şey geçicidir. Mülkiyetimde olmayan tek şey ölümdür. Bir boşluk olan şu evreni ancak kendimle doldururum, çünkü ben, Hiç’im derken boş olduğumu asla söylemedim -bunda ısrarlıyım.
    Hazmet kutsal ekmeği ve kurtul.
    Biricik bir sözcüktür ve bir sözcüğün altında düşünülecek bir şey olmalıdır, bir sözcük düşünce içermelidir. Oysa biricik düşüncesiz bir sözcüktür, düşünce içermez.
    Hakikat bir - yaratıktır.
    Hiçbir şey beni aşacak yücelikte değildir!
    Hiçbir şey, önünde, kendimi alçaltmamı gerektirecek bir yücelikte değildir!
    Beni hiçbir şey aşamaz!
    Hiçbir şey özgünlüğümü aşamaz!
    Tahakkümsüzlük, olsa olsa, özgürlük gibi bir saplantıdır.
    Sen hakikati ararken, kalbin neyi özlemekteydi ki? Efendini!
    Benim eylemlerimi komuta etmek, nasıl davranmam gerektiğini söylemek ve bunu yönlendirecek bir yasa oluşturmak hiç kimsenin üstüne vazife değildir.
    Ben hiçbir hak istemiyorum, bu nedenle de hiçbir hak tanımaya mecbur değilim. Elde etmeye muktedir olduğu elde ederim. Elde edemediğim benim hak alanımın dışındadır.
    Kendime sahibimdir, dolayısıyla kendimi kullanırım ve kendi kendimden yararlanırım. Buna karşılık, gerçek Ben’imi bulmam gerektiğini, Ben’de gerçek Ben’in değil de İsa’nın ya da başka tinsel, yani düşsel Ben’in, örneğin gerçek insanın, insanın özünün vb. yaşadığını düşündüğüm sürece, Ben’imden hiçbir zaman zevk alamam.
    Sen ey çilekeş Alman halkım – nedir acın, ıstırabın? Canlanamayan bir düşüncenin acısıdır seninkisi. Daha horoz ötmeden kaybolan hayaletin acısıdır. Yine de kurtuluşun ve mutluluğun hasretini çeker bu hayalet. (...) Kal selametle milyonların rüyası, çocuklarının binyıllık despotu, kal selametle! Yarın seni mezara taşıyacaklar; ve çok yakında kardeşlerin, diğer halklar, ardından gelecek. İşte o zaman insan alemi gömülmüş olacaktır. Ve ben, kendimin sahibi ben, onun gülen kalıtçısıyım!
    Benim soyum benim, Ben normsuz, yasasız ve örneksizim.
    Gazetelerimiz politikayla dolup taşmakta, çünkü insanın politikanın bir mahluku olması için yaratıldığı kuruntusuyla büyülenmiştir onlar.
    Eğer Tanrı ve insanlık, sizlerin de doğruladığı gibi, bir bütünlük iseler, benim de onlardan eksik bir yanım yok ve "boş" olduğuma dair bir şikayetim de yok. Ben hiçim derken, boş olduğumu söylemiyorum, bizzat yaratıcı bir hiçim, bir yaratıcı olarak her şeyi yaratan bir hiç.
    Ben düşüncesizim.

Vikisöz

Kazım Koyuncu " Dünyada Bir Yerdeyim"

 



Michel Foucault: Sosyolojinin Aykırı İsmi

Michel Foucault: Sosyolojinin Aykırı İsmi 

Michel Foucault… İktidar, sanat, politika, psikoloji, sosyoloji ve cinsellik. İnsana ve topluma dair herhangi bir konuda karşınıza çıkmış olabilecek olan muhalif bir isim. “Normal insan kurgudur” diyen Foucault, sözünün hakkını verircesine kurgudan uzak yaşadığı hayatıyla “Beyond Good and Evil” belgeseline konu oluyor.

Fransız düşünür, sosyal teorist, tarihçi, edebiyat eleştirmeni, sanat yorumlarına farklı bir boyut getiren isim, antropolog, sosyolog… 1926’da Poitiers’de, burjuva bir ailede dünyaya gelen bu dahi adam, 20 yaşında adını tarihe yazdırabilmiş neredeyse tüm aydınların yolunun geçtiği ENS-Paris’e girdi. Psikoloji, felsefe ve psikopatoloji diplomalarını alan Foucault, öğrencilik yıllarında eşcinsel kimliğiyle tanıştı. Felsefe ve sanat dünyasının yakından tanıdığı birçok önemli isimle birlikte çalıştı. Savaş sonrası Fransız düşünürlerin özellikle dil hakkındaki fikirlerinin şekillenmesine yardımcı oldu. Toplumdaki daimi doğruları kökten reddeden Foucault, toplumun daimi doğrularını reddeden deliler üzerine araştırmalar yaptı.

Bu reddedişini kendi çalışmalarına da yansıtarak, genel geçer doğrular olmadıkları kanısıyla çalışmalarının kullanıldıktan sonra atılmasını önerdi. Ancak “Kliniğin Doğuşu”, “Kelimeler ve Şeyler”, “Hapishanenin Doğuşu”, “Bilginin Arkeolojisi”, “Cinselliğin Tarihi”, “Deliliğin Tarihi”, “Öznellik ve Hakikat” gibi, bilim dünyasına ve toplumun, düzenin geçmişine ışık tutan eserlerin atılması ne derece doğrudur, tartışılır. Bu ve bunun gibi eserlerin yanı sıra Manet ve Velazquez gibi sanatçıların tablolarına farklı bir bakış açısı getirdiği konferansları bugün hala sanat meraklılarının incelediği yapıtlar arasında. Magritte’in ünlü tablosu “Ceci n’est pas une pipe” (Bu bir pipo değildir) tablosunu bilmeyen yoktur. Kelimeler ve imgelerin dünyasına bu eser üzerinden bakan Foucault’nun sanat dünyasındaki önemi tartışılmaz.

Foucault için ele aldığı temalar bilimsel araştırmaların yanı sıra kişisel deneyimler yoluyla da araştırılmalıydı, bu yüzden en az fikirleri kadar zorlu ve deneysel olan yaşam öyküsü de özel bir anlam kazanıyor.

Beyond Good and Evil Belgeseli

Bu biyografik belgesel, iktidarla fikir tarihi arasındaki teorilerin tarihsel bilgisine nasıl erişileceğine dair yeni bir bakış açısı getirmeye yardımcı olan Fransız filozof Michel Foucault’un yaşamına göz atıyor. Foucault, bilgi arkeolojisi dediği şeye katılarak ve tarih boyunca kazarak, modern deneyimle ilgili temel varsayımları, iyi ve kötü, akıl ve delilik, normallik ve cinsel sapkınlık arasındaki ayrımın temelini oluşturan varsayımları sorguladı.

Foucault’nun çalışmaları, kültürün nasıl “normal” davranış kalıplarını şekillendirdiğini ve sınırladığını araştırmanın bir yolu olarak delilik, cinsel sapkınlık, uyuşturucu kullanımı ve diğer aşırı davranış biçimlerine odaklanıyor. Bu yapıtlar üzerinden medeniyetin gerçekten insanları daha uygar yapıp yapmadığı sorusunun ise başrolde olduğunu söyleyebiliriz. Belgeselde, Foucault’un sosyal yaşamının akademik kariyerindeki izlerini de kronolojik bir şekilde gözlemlemek mümkün. Zaman içinde değişen anlatımını ise “Değişik bir şeyler söylemeyeceksem bu kadar çalışmamın ne anlamı kalırdı ki?” sözüyle özetlemiş durumda.

Belgesel süresince farklı bilim insanlarından Foucault’yu dinliyoruz ve onun dünyasına doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Aslında eserlerini okumadan ve üzerine düşünmeden Foucault’nun dünyasını anlamak çok da kolay değil. Hatta her okuyuşunuzda ona dair farklı bir gizemi keşfetmek ve önceki okumanızda aslında ne kadar da yanıldığınızı fark etmeniz kaçınılmaz. Ancak kaçınılmaz olan başka bir şey daha var ki, o da insan olmanın ne demek olduğunun derinine inen ve günlük hayatımızın yönlerini detaylarıyla araştıran Foucault’nun; hayatımızı, vücudumuzu şekillendirme ve birbirimizi yönetme şeklimize kadar yaptığımız her şeyi sorgulayarak aslında gerçekten olmak istediğimiz kişi miyiz sorusu üzerine düşündüğü ve bizi de düşünmeye yönelttiği. İnsanın bireysel keşif yolculuğuna destek olmak… Bir bilim insanı bundan daha yüce ne yapabilir ki?

Varlığımızın bir amacı olmalı ve amaçlarımız başkaları tarafından şekillendiren hayatlarımızda ne kadar bize ait, bence her şeyden önce bunu sorgulamalıyız. Foucault gibi isimlerin söylediklerini duymamız aslında daha iyi, yani “gerçek” bir hayat yaşabilmemiz için oldukça önemli. İyi ve kötü, doğru ve yanlış gibi karşıt kelimelerin altı bu açıdan doldurulmalı diye düşünüyorum. İyinin ve kötünün ötesinde gerçek, öznel ve özgül bir hayat yaşayabilmek asıl mesele.

1984 yılında AIDS sebebiyle ölümü gerçekleştiğinde Foucault, dünyanın en ünlü aydınlarından biriydi ve bugün hala iktidar eleştirisi, eşitsizlik, cinsellik ve insan hakları üzerine modern düşünceyi etkilemeye devam ediyor. Düşüncenin kendisi üzerine düşünen Foucault’yu anlamak aşılması zor ve önemli bir eşik. Bu derin dehanın, eserleri üzerine konuşabilmenin ise sonu yok.

 

George Orwell 120 yaşında

"Büyük birader sizi izliyor!" roman (1984) sayfalarını aşıp günlük dile giren bu cümlenin yazarı George Orwell, 120 yıl önce, 25 Haziran 1903’te dünyaya gözlerini açtı.

İngiliz yazar Orwell’in gerçek adı Eric Arthur Blair. Mahlasının esin kaynağı ise İngiltere’deki Orwell nehri. 

Memur çocuğu olarak, o dönem İngiliz sömürgesi olan Hindistan’da doğan Orwell, İngiltere’ye döndükten sonra ünlü Eton Kolej’de okudu.

20 yaşındayken gittiği bir diğer İngiliz sömürgesi Burma’da polis teşkilatında görev yaptı. Ancak bu süreçte şahit olduğu haksız uygulamalar, anti-sömürgeci bir tavır geliştirmesine ve görevinden istifa etmesine neden oldu.

 İngiltere ve Fransa’da yaşadı. Bulaşıkçılıktan öğretmenliğe farklı işlerde çalışarak zar zor geçindi. 

Nihayet 1933’te ilk romanı 'Paris ve Londra'da Beş Parasız’ı yayımlayabildi. Bir yıl sonra da daha politik olan Burma Günleri basıldı.

1936 yılında Franco’ya karşı mücadele etmek için İspanya’nın yolunu tuttu. İsabet eden bir kurşunla yaralanınca bir yıl sonra İngiltere’ye döndü.

2. Dünya Savaşı sorasında BBC’de çalıştı, Tribune dergisinin genel yayın yönetmenliğini üstlendi.

1945’te en önemli eserlerinden biri olan distopik romanı 'Hayvan Çiftliği' okuyucuyla buluştu.

Yine bir distopik roman olan son eseri 1984, ölümünden bir yıl önce yayımlandı.

George Orwell, Haziran 1950’de hayata veda etti.