09 Eylül 2022

9 EYLÜL 1922 İZMİR

 İZMİR'in Kurtuluşunun 100.Yılı Kutlu Olsun!

Birinci Dünya Savaşı sonunda, İtilâf Devletleri, Osmanlı Devleti ile 30 Ekim 1918'de Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzaladılar ve bu anlaşmaya dayanarak Anadolu'yu işgale başladılar. Türk milleti işgal hareketleri karşısında vatanını kurtarmak için 1919 yılında yer yer direniş hareketlerini başlattı. Bu hareketler, 19 Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a ayak basmasıyla kısa sürede merkezi bir nitelik kazandı.

Bu süreçte arka arkaya kazanılan Birinci İnönü, İkinci İnönü, Aslıhanlar-Dumlupınar ve Sakarya Meydan Muharebeleri ile yurdun kurtarılması yolunda önemli adımlar atıldı. 26 Ağustos 1922 sabahı dikkat ve titizlikle hazırlanan taarruz planı uygulamaya konuldu. 26-30 Ağustos 1922’de yapılan Büyük Taarruz, Türk İstiklâl Harbi’nin son safhasıdır. 30 Ağustos “Başkomutan Meydan Muharebesi” nde bir gün içinde Yunan ordusunun en önemli bölümü etkisiz hale getirildi. Böylece kesin sonuç beş gün içinde elde edilmiş ve hazırlanan plan tam bir başarıyla uygulanmış oldu. 

31 Ağustos günü Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi (ÇAKMAK), Batı Cephesi Komutanı İsmet (İNÖNÜ) ordu komutanları Yakup Şevki (SUBAŞI) ve Nurettin Paşa’ları karargahını kurduğu Çalköy’ünde toplayarak, kaçabilen Yunan kuvvetlerinin hızla takip edilmesini ve İzmir ile dolaylarındaki kuvvetleriyle birleşmemesi için üç koldan Ege’ye doğru ilerlenmesini doğru bulduğunu belirtti. 

1 Eylül’de Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ordulara bir bildiri yayımlayarak şu tarihi emrini verdi: “Bütün arkadaşlarımın Anadolu'da daha başka meydan muharebeleri verileceğini göz önüne alarak ilerlemesini ve herkesin akıl gücünü, yiğitlik ve yurtseverlik kaynaklarını yarışırcasına esirgemeden vermeye devam eylemesini isterim. Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri!”. Böylece düşmanın akıbeti de belirlenmiş oldu. Çalköy’de verilen bu tarihi emir üzerine İzmir’de “Akdeniz”i, Mudanya’da “Marmara” yı görmek için 8-9 günlük bir zaman kâfi gelecekti. 

31 Ağustos’ta başlayan amansız takip sonunda Türk kuvvetleri 2 Eylül’de yıkıntılar haline gelmiş Uşak’a girdi. Burada Yunan Ordusu Başkomutanı General Trikopis tutsak edildi. 

Takip Harekâtı insan üstü bir hızla ilerledi. Türk askeri dinlenmek ve uyumak istemiyordu. Çünkü kurtardığı her kasabanın, köyün, şehrin Yunanlılar tarafından yakıldığını, bölgedeki Türklerin de acımasızca katledildiğini görmekteydi. 

9 Eylül günü 1 nci Kolordu Kemalpaşa’ya, 2 nci Kolordu Manisa’ya, 4 ncü Kolordu Turgutlu’ya ulaştı. Kuzeyde Kazancıbayırı’nda Yunan mevzilerine taarruz eden 3 ncü Kolordumuz düşmanı atarak Bursa’ya ilerledi. Türk süvarileri üç yılı aşkın süredir yas çeken İzmir halkının sevinç göz yaşları arasında İzmir’e girdi. 

Süvarilerimiz, İzmir’e girerken birkaç yerde hafif ateşle karşılaşmaktan başka bir olay olmadı, Kordonboyu’ndan geçerken bir İngiliz müfrezesi tarafından selamlandı. Türk bayrağı Hükümet Konağına ve Kadifekale’ye çekildi. 

Birinci Süvari Tümeni Komutanı Mürsel Paşa bir Fransız harp gemisi telsizi vasıtasıyla, İzmir’e girildiğini Ankara’ya bildirdi. İzmir’de Türk halkının sevinci o denli büyüktü ki askerlerimiz çiçek yağmuru altında kaldı. 

Başkomutan İzmir’in alınışı dolayısıyla ordulara şu tarihi mesajını yayınladı: 

“İlk verdiğim Akdeniz hedefine varmakta orduların gösterdiği gayret ve fedakarlığı hürmet ve takdirle anarım. Elde edilen büyük muzafferiyetin yapıcısı olan kıymetli arkadaşlarıma en içten teşekkür ve tebriklerimi bildiririm. Orduların bundan sonra verilecek hedeflerin alınmasında da aynı fedakârlık yarışmasını göstereceklerine inancım tamdır”. 

9 Eylül günü 3 ncü Kolordumuz Bursa’yı savunan Yunan birliklerini geri atarak şehri kurtardı. Türk Ordusu’nun İzmir ve Bursa’yı alması üzerine Mustafa Kemal Paşa, millete bir beyanname yayınladı. Torbalı ve Menderes Vadisi’nden çekilen Yunan birlikleri, Seydiköy civarında kısa bir çarpışmadan sonra süvarilerimiz tarafından esir alındı. 9 Eylül günü; Menemen yakılmadan kurtarıldı, Seydiköy Türk kuvvetlerinin eline geçti. Akıl almaz bir hızla ilerleyen piyade birlikleri de bir gün sonra Başkomutan ile birlikte İzmir’e gelmişti. 

18 Eylül 1922 tarihine kadar yapılan Takip Harekâtı ile bütün Batı Anadolu’daki Yunan askerleri sınırlarımız dışına çıkarıldı. 

15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkıp, Anadolu’nun hemen yarısını istila ederek, burada Yunan Asya İmparatorluğu’nu kurmak rüyasıyla üç seneyi aşkın bir süre içinde anayurdumuza saldıran düşman orduları, nihayet 18 Eylül 1922 gününde tek bir er kalmamak suretiyle vatanımızın bu bölgesinden tamamen temizlenmiş oldu. 

Takip harekâtının başarı ile sonuçlanması yalnız Batı Anadolu’yu Yunanlılardan temizlemekten ibaret değildir. Türk ordusunun yaptığı bu harekât ile, İzmit bölgesinden İstanbul Boğazı’na, Balıkesir bölgesinden Çanakkale Boğazı’na kadar hayati önem taşıyan diğer stratejik hedefler de büyük bir ustalıkla İtilaf Devletleri’nin işgalinden, olaysız olarak ve barış yoluyla kurtarıldı. 

Takip Harekâtı; Türk ordusunun kahramanlığı yanında askeri ve siyasi alanda gösterdiği yüksek sevk ve idare ile birlikte kudret ve kabiliyetini de ispat eden büyük bir eserdir. 

Türk Ordusunun kazandığı bu zafer, Mudanya Ateşkes Antlaşması’na giden süreci başlattı. Türkiye, Mudanya Ateşkes Antlaşması’ndan sonra 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması’nı imzaladı. Böylece Türk milleti, varlığını bütün dünyaya kabul ettirmiş, Türk devleti de tam bağımsızlığını kazanmış oldu.


02 Eylül 2022

"Bir insan teorisi ve bunun temelini oluşturan bir hayat felsefesine sahip olmayan bir psikoterapiden söz edemeyiz." Viktor Frankl


Frankl'in Tanrı ve Din Anlayışı

Frankl, Yahudi inanç geleneğine bağlı dindar bir aile ortamında yetişmiştir. Gerek toplama kampı deneyimlerinde ortaya koyduğu onurlu mücadelesinde ve gerekse tanrı anlayışında, ailesinden aldığı dini terbiyenin yansımaları açıkça görülür. İnançla ilgili düşüncelerinde alışılagelmişin dışında oldukça karmaşık çıkarımlara sahip bulunduğu için burada Frankl'ın tanrı ve dindarlık ile ilgili görüşlerine sadece ana hatlarıyla değinilecektir.


1986 da kaleme aldığı eserinde Kolbe, görüşlerinden ötürü Franklı, din ile en yakın diyaloğa sahip psikoterapist olarak tanımlar.

Her şeyden önce Frankl, şekilci ve politeist bir din anlayışına karşıdır. Bu nedenle Hıristiyanlığın Baba-Tanrı imajını kabul etmez. Diğer taraftan O, kişisel dindarlığa özel bir önem atfeder. Ona göre din, insanın deruni yaşantısında canlılığını koruyan içsel bir akttır; birey onun bilincinde olmayabilir, dışarıya yansıtmayabilir. Dışarıya yansımaması, dini etkilerin olmadığı anlamına gelmez.

Frankl, Tanrı'nın varlığını mantıksal bir çıkarsama ile delillendirmeye çalışır. 1950'de yayınlanan ve daha sonra 1984 yılında basılan "Der Leidende Mensch" adlı eserinde yer alan “Homopatiens” adlı makalesinde, Varoluş analizine uygun bir Tanrı İspatı (Gottesbeweis) için şu açıklamaları yapar. “İnsan, varoluşunu ancak anlam ve değerlere bağlı gerçekleştirebileceği için bu yönelişi, insan ötesi bir varlığa doğru olmak zorundadır”. “Eğer varsam, anlam'a ve değere yönelik varımdır. Anlam ve değerlere yönelik varolduğuma göre benim değerimden zorunlu olarak daha üstün değerlere sahip bir “şey”e (Etwas) yöneliğimdir. Başka bir ifade ile ben öyle bir şeye yöneliğimdir ki, aslında O, bir “şey” değil, aksine bir “birisi” (Jemand), bir “kişi” (Person) olmak zorundadır. Ancak, bu kişi beni aşan, bir “kişi - üstü” (Überperson) olmalıdır. Bir cümle ile varolduğuma göre, her zaman Tanrı'ya yöneliğimdir" Başka birsözünde Frankl şöyle der: "İnsanın ruhsal derinliğinde güçlü bir özlem hakimdir. Bu şiddetli özlemin, susuzluğun konusu ve hedefi Tanrı'dan başkası olamaz.”

Frankl, tanrı ile ilgili görüşlerini kendine göre sistematize ederek dindarlık ile ilgili görüşlerine de yayar. Tanrı ve dindarlık anlayışında öne çıkan en temel kavram "bilinçdışı" kavramıdır. Bu anlayışa göre her insan farkında olarak ya da olmayarak, fakat kesin olarak Tanrı'yı içselleştirmiştir ve O'na bilinçdışından bağlanmıştır. İnsanın tabiatı gereği bağlandığı Tanrı'yı Frankl, "Bilinçdışı Tanrısı"(Unbewusste Gott) kavramıyla tanımlar. Ona göre böyle bir bağlılıktan doğan kaçınılmaz dindarlık. "Biliçdışı Dindarlık"tır (Unbewusste Religiösität).

Frankl'e göre insanın Tanrıya yönelişi ontolojiktir. Zira bu yönelişin esası ve dinamiği varlığın derinliklerinde saklıdır. İnsanın Tanrıya yönelişi, metapsişik bir ihtiyaca dayanır. Bu ihtiyaç teoretik değil, duygusal olarak anlaşılabilir. Bu düşüncesini Frankl şöyle dile getirir:"Varlığımızın temelinde konusu Tanrıdan başkası olamıyacak derin bir özlem yatar." O'na göre birey, duygusal yapısıyla aşkınlığa ve dolayısıyla Tanrı'ya yol bulur. Ancak bunun dışında Tanrı'ya ulaştıracak başka bir yol daha vardır. Bu yol varoluşsal bir karaktere sahiptir ve kendisini kişisel tercihle ortaya koyar. Bu noktada Tanrı kendisini, bireyin bilincinde düşünülmesi gereken bir zorunluluk olarak değil, düşünülebilecek bir imkan olarak gösterir. Bu nedenle insan inanmaya zorlanamaz. Aksine, kendi varoluşunun ağırlığını inanma tercihinin terazisine atmak zorundadır.Bu değerlendirmesi ile Frankl, insanın Tanrı ile bağlantısını sağlayan bilinçdışı bir yapının varlığına ve bu bağlantının niteliği için imkana dayalı varoluşsal bir tercihin zorunluluğuna işaret etmektedir.

Frankl “Bilinçdışı Tanrısı”, kavramıyla Tanrı'nın bizzat bilinçsiz bir varlık olduğuna değil, Bilinçdışında etkin, insanla canlı ilişkide bulunan yüce bir varlığa işaret ettiğini vurgular. Ona göre bu kavramdan panteist bir netice çıkarılmamalıdır. Zira Bilinçdışı Tanrı düşüncesinde Bilinçdışının ya da benliğin tanrılaşması söz konusu değildir. Diğer taraftan bu kavramla Frankl, Tanrı'nın insanı mekan edindiğini, insanın içinde yaşadığını da kasdetmez. Bilinçdışı Tanrısı ancak etkisi ile insandadır. Vicdan, bu tanrısal etkiden güç alarak insanı iyiye yönlendirir. İster dindar olsun ister olmasın her insan Tanrıyı ruhunun derinliklerinde içselleştirmiştir. Bu içselleştirmede bireyin kendi bilinçli aktivitesi söz konusu olmayabilir.

Frankl, Tanrı'yı bilinçdışına iten anlayışa olduğu kadar, Tanrıyı içgüdüselliğe indirgeyen anlayışa da şiddetle karşı gelir. Jung ve Freud'a bu noktada ağır tenkitler yöneltir.

Jung'un Tanrı anlayışında Tanrı, Kollektif Bilinçdışı'nda etkin Arketiplerden birisidir ve Arketipler dini bir mahiyete sahiptir. ( *) Frankl'e göre Jung bu iddiasıyla Tanrı'yı lokalize etmiş, bilinçdışına hapsetmiştir. Bilinçdışı, istem - dışı ve zorunlu tepkilerin kaynağı olduğuna göre, bilinçdışından zorunlu olarak Tanrı'ya yönelmek durumundadır. Oysa, insanın en temel niteliklerinden birisi tercih ve karar hürriyetine sahip olmasıdır. Frankl Jung'u, dindarlığı bilinçdışının bir karakteristiği saymasından dolayı tenkid eder. Onu, “Ben” katogorisini dinden ayırmakla veya “Ben”e dini bir değer atfetmemekle itham ederek eleştirir. Frankl'e göre dindarlık, kollektif değil, kişiseldir. “Ben” ise kişiliğin şuurlu olan ve dini yaşayan asıl öğesidir. Kişinin dindarlığı veya dinden uzaklığı, “Ben”in tercihine bağlıdır. Yine Frankl, Jung'u, “Arketip” ile ilgili görüşlerinden ötürü, tanrısal etkiyi içgüdüsel etkiye indirgemekle suçlar. Ona göre dindarlık, bilinçdışı içgüdüsel bir yöneliş değil, bilinçli veya Bilinçdışı ruhsal bir yöneliştir. Eğer dindarlığa bir kök aranacaksa bu kök bilindışında değil, Bilinçdışında aranmalıdır. İnsan Allah'a bağlanmaya içgüdüsel olarak zorlanamaz. Dilerse Ona karşı olacak bir tercihte de bulunabilir. Gerçek dindarlık, içgüdüsel bir karaktere değil, tercih ve karara imkan tanıyan bir karaktere sahiptir.

Jung gibi Freud'da dini görüşlerinden ötürü Frankl'ın tenkitlerine maruz kalır. Ona göre Freud dini “Evrensel Obsesyonel Nevroz” (Üniverselle Zwangneurose) olarak kabul edip tanımlaması, psikoloji ile ilahiyat arasındaki diyaloğu derinden yaralamıştır. “Zorlanımlı Nevroz”, (Zwangneurose) ancak hasta ruha ait bir dindarlıkta ortaya çıkabilir. Bunun dışında bastırılmış dindarlığın, kesin olarak nevroza sürükleyeceği beklentisi yanılgılardan ibarettir. Böyle bir netice mutlak değil, muhtemel olabilir. Frankl Freud'u, Tanrıyı “İçselleştirilmiş Baba -İmajı” (Introjizierte Vater - Imago) olarak tanımlamasını da tenkid eder ve Tanrı'nın her türlü babalığın en esaslı örneğini teşkil ettiğini belirtir. 

( *) Frankl'a göre insana mükemmel bir kişilik kazandıran Tanrı'dır. İnsan - Tanrı ilişkisinin bozulmasına hiçbir suretle müsaade edilmemelidir.

Frankl'e göre dindarlık, Mutlak Varlık (Absolut) arkaplanında kendi eksikliğini; tamamlanmışlığını ve göreceliğini tecrübe etmeyi ifade eder. Mutlak varlık hiçbir zaman tam olarak kavranamaz, tasvir edilemez. Çünkü O, aşkın alanda saklıdır. Dindar, güveni aşkın olana yönelme'de arar. Tanrının aşkın alanda saklı bulunması, dindardan kopuk olduğu anlamına gelmez. Frankl'e göre Tanrı susandır. Fakat her zaman çağrılandır; bizzat konuşulamıyandır, fakat her zaman bahsedilendir.

Frankl, din-vicdan ilişkisine büyük önem verir. Ona göre vicdan, akidevi oluşumun merkezi olarak insanın aşkın ve manevi olanla buluştuğu ortamdır. Dindar olmayan insan, vicdanının merkez noktasına mührünü basan aşkınlığın farkında olmayan; onu yanlış anlayan birisidir. Dindar olmayanın da vicdanı ve sorumluluk duygusu vardır. Onda eksik kalan şey, sorumluluğunun nereden geldiğini, varoluşunun asıl kaynağının ne olduğunu sormamasıdır. Dindar olmayan insan bütün gerçekliği, vicdanı ile sınırlar; daha ötesine geçemez. Ona göre cevap vermek zorunda olduğu son mercii vicdanıdır. Oysa vicdan sorumluluğun son mercii değildir. Vicdana belki son merciden bir önceki veroluş denebilir. İnançsız insan, anlam arayışını vicdanen rahat bulduğu noktada sona erdirir. Çünkü onun için daha ötesi yoktur; ötesini sormayı bilmez veya sormak istemez. Bu konumuyla inançsız, dağ zirvesinin bir basamak öncesinde kalmak zorundadır .Frank bu aşamada  dindar ile dindar olmayanı ilginç bir tasvirle birbirinden ayırır.

Dindar ve dindar olmayan dağın zirvesine doğru beraber tırmanır. Ancak zirveye ulaşmadan bir sis tabakasıyla karşılaşırlar. Dindar olan, hiç çekinmeden sisin ötesine ulaşmayı arzular ve sise dalar. Buna karşın dindar olmayan, aynı cesareti gösteremez, ayağının altında hissettiği sağlam zemini terkedip bilinmeze adım atmaktan korkar. Dindarlık insan için karakteristik bir fenomen olmasına rağmen, bireyin bilinçli olarak Tanrı'yı inkara, dinden uzak bir hayata yönelmesinin nedeni, çoğu zaman sisle kaplanmış dağın zirvesine adım atma cesaretinden yoksun olması, sağlam olarak bastığı görünür zemini kaybetmekten korkmasıdır. Dindar olmayanın aksine dindarın sise dalışındaki cesaret, Tanrı'ya olan güven ve inancından kaynaklanır. Dindar olmayan, bu avantajdan tabiatıyla yoksundur.

Frankl'e göre dindar daha derin bir sorumluluk bilincine ve daha derin bir Tanrı tecrübesine sahip olduğu için dindar olmayana göre, daha güçlü bir anlamlılığa kavuşabilir. Çünkü dindar, anlam sorununu ele aldığı anda, kendisine hayat ile ilgili ödevler veren Tanrıyla (Auftraggeber des Lebens) ilişkisini de düşünür. İnançsız insanın sorumluluk kaynağı sadece vicdanıdır. Birey farkında olmasa da aslında sorumluluk hissi, Bilinçdışında gizli bulunan tanrısal etkide kaynak bulur. Sorumluluk duydugu sürece dindar olmayan, bilinçli olarak Tanrıyı reddetse de, varoluşuna aykırı olduğu için Bilinçdışında ruhunun kapılarını Tanrıya kapatamaz. Dindar olmayanın anlam bulabilmesini Frankl, Onun Tanrı ile olan Bilinçdışı ilişkisinin asla çözülemez oluşuna bağlar. Bu avantajına rağmen, inançsızın ulaşabileceği son anlam sınırı, zirve öncesinde kalmaya mahkumdur.

İnançsızın mahkum olduğu zorunlu sınırlama, kendi bilinçli tercihinin doğal bir neticesidir. Oysa gerçek ve ölümsüz anlam, sisli zirvenin ötesindedir.

Genel düşünce sistemini hariç tutarsak, Frankl teorisinin, özellikle terminoloji noktasında bir takım anlaşılma güçlükleriyle karşı karşıya olduğunu bilertmek durumundayız.


En büyük güçlük, teorisini temellendirmede kullandığı genel veya orjinal kavramların maksadına uygun anlaşılmasında ortaya çıkmaktadır. Frankl, açıklamalarında, pek çok anlama gelen kavramları kullandığı gibi, literatürde daha önce yer almamış, çözümlenmesi yapılmamış birtakım kavram ve kavram grupları kullanır. Sinn, Über-Sinn, Geist, Transzendenz, Unbewusst... gibi kavramlar bu anlamda en fazla dikkat çeken kavramlardır. Felsefik altyapısının bir uzantısı olarak hocası Schelerden Logoterapiye aktardığı kavramlarla Frankl, teorisinin daha da karmaşık bir yapı kazanmasına neden olmuştur.

Logoterapi ve Varoluş analizi'nin (Existenanalyse) anlaşılmasını zorlaştıran belli başlı güçlükleri özetlediği için burada Längle'nin eleştirileriyle yetinmeyi uygun buluyoruz : Längle'e göre Frankl teorisi üç açıdan anlaşılma güçlükleri içermektedir.

a) Frankl, görüşlerinde filozofların bile kolayca içinden çıkamadıkları felsefik açıklamalara girişir ve görüşlerini temellendirme yolunda bu tarz açıklamalardan faydalanır. Görüşlerinde göze çarpan kapalılığı ve zorluğu aşmaya yönelik çabaları, çoğu zaman yeterli olmaz.

b) Frankl düşüncesi, Varoluş - Felsefesi tabiatına sahiptir. Bu yönüyle O, konu ile ilgilenenleri olaya katılmaya zorlar. Bu durumda araştırmacı inceleme çabasından çok kendisiyle yüzleşme durumunda kalır. Böyle varoluşsal bir yüzleşmeyi göze almak oldukça zordur. Bu zorluğa katlanmak istemeyen araştırmacı doğal olarak Frankl düşüncesini anlamayabilir, hattâ reddedebilirde.

c) Yukarıdaki güçlükler yanında Logoterapi'nin araştırmacıdan en büyük talebi doğru anlaşılmadır. Logoterapik altyapısı güçlü olmayan araştırmacıların Frankl'in ortaya koyduğu malzemeyi, kendi insiyatifi doğrultusunda kullanması ihtimal dahilindedir. Böyle bir yöneliş, Logoterapik söylemi asıl çizgisinden çıkarabilir. Frankl teorisi bu tarz sapma tehlikeleri ile karşı karşıyadır.

dergipark.org.tr

30 Ağustos 2022

30 Ağustos Zafer Bayramı’nın 100. yıl dönümü kutlu olsun!

 

"Biz Türkler bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş bir milletiz." Mustafa Kemal ATATÜRK

 

16 Ağustos 2022

Foto muhabiri: Ara Güler'in hayat hikâyesi

 Dünyayı gören adam

Her şey, 16 Ağustos 1928’de başlıyor, saat 6’yı 16 geçe... 1915’te Şebinkarahisar’dan sürülen Dederyan sülalesinden sağ kalan tek kişi olmasını İstanbul’a eğitim almaya yollanmasına borçlu Dacat ile Mısırın köklü ailelerinden birinin kızı Verjin’in bebekleri oluyor. Adını, “Yakışıklı Ara” olarak bilinen Ararat Kralı Ara Geghetsik’ten alıyor. Göbek adınıysa dedesi Mıgırdıç’tan. Fotoğrafla ilk kez, Beyoğlu’ndaki stüdyolarda tanışıyor, babası her fırsatta fotoğraflarını çektiriyor. Güler soyadına 1934’te kavuşuyor. İkinci Dünya Savaşı’nda, 11’inde, ağaçlarda geziniyor. Kavrayamadığı savaştan değil de, karatmadan, karanlıktan korkuyor. Çok okuyor, yazıyor. Haber Akşam Postası’nda Mahkûm adlı öyküsü yayımlanıyor. Getronagan Ermeni Lisesi’ne kaydoluyor. İlkokulunun aksine sınıfında kızlar var. Böylece hafta sonu partileri, okul kırmalar, kızlarla İstanbul’un arşınladığı yıllar başlıyor.

Ta ki babası İpek Film Şirketi’nin sahibi İhsan İpekçi’nin yanına “çırak” verene kadar. Artık önünde daha geniş bir dünya var, sinema. Babasının hediye ettiği film gösterme makinesini yükleniyor, sokak sokak gezip, filmler gösteriyor. Devamsızlıktan üç sene sınıfta kalması da, iki kere ölümden dönmesi de bundan. Tiyatroya yöneliyor. Muhsin Ertuğrul’un Tiyatro Mektebi’nde ders alıyor. Ne oyuncu olmak istiyor, ne de sahnede gözükmek. O, dünyayı hazırlayan adam olmak istiyor. Onun için de dünyayı görmesi gerektiğini biliyor. 20’sinde yazdığı “Bir Garip Yılbaşı Gecesi” oyununu, Yeni İstanbul gazetesinin yarışmasına gönderiyor, 422 öyküden yayımlanmaya değer 30 eser arasına giriyor.

22 yaşında. Babasının verdiği parayla, Tünel’de fotoğraf malzemeleri satan Kalimeros’un dükkânından ilk fotoğraf makinesi Rolleicord II’yi alıyor. Kararını verdi; gazeteci olacak. Her amatörün yaptığı gibi gördüğünü çekiyor; sudaki yansımaları, güneşin denize değişini, tekneleri... Gazeteciliğe, Ermeni gazetelerinde başlıyor, fotoğrafları da ilk Jamanak’ta yayımlanıyor. İlk röportajı, Kumkapı balıkçılarıyla; meşhur karelerinden “Sabah ışığında limana dönüş”ü de o zaman çekiyor. Yeni İstanbul’da muhabirliğe başlıyor. Askerlik gelip çatıyor, Çorlu’da yedek subay. Döndüğünde, Hürriyet’te çalışmaya başlıyor. Göbek taşındaki Tennessee Williams fotoğrafını da o zaman çekiyor. Ünlü tiyatro yazarının adını Hilton’un defterinde görünce arayıp, kendini tanıtıyor kırık dökük İngilizceyle. Williams, Türkiye’de bir gazeteci tarafından tanınmanın mutluluğuyla fotoğraflarını çekmesini kabul ediyor. Sonrası, bir meyhane, Williams’ın isteğiyle hamam gezisi ve göbek taşındaki Williams fotoğrafı... Artık Hayat Mecmuası’nda. Anadolu’yu karış karış geziyor, röportaj yapıyor. Âşık Veysel’e misafir oluyor.

Tarih, 6 Eylül 1955. Azınlıkların işyerlerine saldırılıyor. Babasının eczanesine koşuyor. “İlkyardım hastanesine dönmüş. Camları kırarken yaralananlar da dükkânımızda ilkyardım için. Tek yıkılmayan dükkân babamınkidir Beyoğlu’nda” diyerek anlatıyor o günleri.

Sadece Türkiye’de değil, yurtdışında da ilgiyle izleniyor. Time, Stern, Life için de çalışıyor. 1959’da British Journal of Photograhy Year Book’un dünyadan seçtiği yedi yıldız fotoğrafçıdan biri oluyor. Dönemin en önemli fotoğraf dergisi Camera’nın editörü Romeo Martinez’le Paris’te tanışıyor. Camera, 1962’nin Şubat sayısını Ara’ya ayırıyor. Aynı yıl Almanya’daki Leica Photography dergisince Leica Ustası ilan ediliyor. Etkilendiği diğer isim, fotoğrafın Emile Zola’sı olarak nitelediği Magnum Ajansı’nın kurucusu Cartier Bresson’la da tanışıyor.

 Beni köye götür...

 Bu hızlı hayat içinde zaten gazeteciliği bir iş olarak görmeyen anne ve babasından sitemler de duyuyor: “Bizi ihmal ediyorsun”. Kendisini köye götürmesini istiyor Dacat Bey. O gün ilk defa babasının çocukluğuyla tanışıyor Ara, Şebinkarahisar’a vardıklarında köyünden çıktığı yaşa iniyor babası, altı yaşındaki gibi dövende dönüyor. Dört ay sonra da ölüyor...

Life, Ara’dan Kıbrıs harekâtının röportajını yapmasını istediğinde, dönemin hava ve deniz kuvvetleri orgeneralleriyle görüşerek bitmiş harekâtın provasını yaptıracak kadar gözü kara bir gazeteci Ara. Bir de belgesel çekiyor: Kahraman’ın Sonu. Yavuz Zırhlısı’nın 12 yıllık sökümünü filme çekiyor. Film, sansür heyetine takılıyor, Türkiye’yi kötülediği için...

“İsviçre’de kar, kış, kıyamet demeden günlerce evinin önünde bekledim... Yanıt yok” diyerek anlatıyor Charlie Chaplin’in peşine düşüşünü. Sonunda karısı Oona donmasından korktuğundan eve alıyor Ara’yı, çay ikram ediyor, ancak Chaplin felç olduğundan beri fotoğraf vermiyor. En büyük uhdesi bu. Ne de olsa Chaplin “hayata bakmayı öğreten adam”. Sırada Picasso var. Uzun uğraşlarla ulaşıp dört gününü onunla geçiriyor, Cezanne’a benzettiği Ara’nın bir resmini çiziyor Picasso. Chagall’ı da fotoğraflıyor. Şimdi Dali’nin peşinde. İlk görüşmede kovuyor Dali. Sevgilisine yakınırken Dali’nin vaftiz babası olduğunu öğreniyor, Dali’nin evinin kapıları böyle açılıyor. Ara’nın kompozisyonlarından hoşlanıyor ki, birlikte çalışmayı öneriyor...

O ünlülerin peşinde koşarken, birisi de onun izini sürüyor. PTT çalışanı Perihan Sarıöz, her fotoğrafını saklıyor. Sonunda şefi Ara’yı arayıp Perihan’a fotoğraf vermesini istiyor. Gelsin, diyor. Perihan kararlı, Ara ile evlenecek. Bunu ona da söylüyor, başta gülüyor ya, aylar sonra nikâh masasına oturuyor, ancak üç buçuk yıl sürüyor. 1980 Mayısı’nda annesini kaybediyor...

 1980 sonrası aydınların uğrak yeri Papirüs Bar’ında tanışıyor, Redhouse yayınevinde editörlük yapan Suna Taşkıran’la. Aşk ve evlilik; tarih 1984. “Suna Hanım var ya” diyerek anlatıyor eşini, “mühim ve asil bir aileden gelir... Şimdi sen benle konuşuyorsun ya, ben onun yanında çöpçü olamam”.

 1990’da, ülke tanıtım kitaplarıyla ünlü Editinos Didier Millet, dünyanın en iyi 45 foto muhabirini Malezya ve Endonezya’ya götürüyor. Ara da davetli. Program bittiğinde, çocukluk hayalinin peşine düşüyor; Sarawak Ormanları’ndaki kuru kafa avcılarını fotoğraflamak. O 62, eşi Suna 57’sinde. Timsahlar, akıntı, şelaleler, uçurumlar geçiliyor. 40 yıllık gazetecilik hayatını bu röportajlarla kapatıyor. Ancak “dünyaya dikdörtgen pencereden bakmak”tan hiç vazgeçmiyor. Yıldız Teknik Üniversitesi’nden onursal doktora alırken işini yapan foto muhabirlerini gösterip, “Ben de onlardan biriyim” diyor. Ara Güler, kendi deyimiyle, fotoğrafın esiri ve öyle olmaya da devam ediyor.

 “Foto Muhabiri Ara Güler” Nezih Tavlaş

En Kısa Andır Mucize - Charles Bukowski


Yalnız kalmaktan daha kötü
şeyler de vardır hayatta
ama genellikle
bir ömür alır bunun
farkına varmak.
O zaman da
çok geçtir
ve çok geçten
daha kötü
bir şey yoktur
hayatta...