27 Şubat 2019

Dünya Ressamlar Günü Kutlu Olsun!


MedaKitap, sanat ve eleştiri dizisine yeni bir kitapla devam ediyor. Yaratıcı verimini bozkırın ortasında, deyim yerindeyse bir bozkır dikeni olarak inatla sürdüren ressam Tayyar Eren’in sanatını, Serdar Aydın’ın kaleminden değerlendiren ve bütünleyen Hakikat ve Görünürlük & Tayyar Eren Resmi adlı kitap okurla buluşuyor. Kitap, ressam Tayyar Eren’in 50. Sanat Yılı anısına, daha önce toplu olarak bir araya gelmemiş resimlerini 4 renk ve kuşe kağıda basılı olarak, yazar Serdar Aydın’ın, Tayyar Eren sanatı üzerine yazdığı yazılarla birleştirerek toplu olarak sunuyor okura. 

Serdar Aydın -   Hakikat ve Görünürlük & Tayyar Eren Resmi

Senin Kanatlarınla – John Steinbeck

Bir asteğmenin savaş dönemi ailesiyle başından geçenler anlatılır öyküde.
 
Eve gitmeyi her şeyden çok istediğini biliyordu -evde alması gereken bir şey olduğunu biliyordu, ancak ne olduğunu bile bilmiyordu. Uzun, sıkı eğitim sırasında ne kendisini düşünmek ne de bir şey istemek için zamanı olmuştu. Sondaki tören gerçek dışıydı. Diğer on altı kişi ile birlikte duruyordu -hepsi selvi kütükleri gibi dimdikti ve gümüş kanatlar ceketinin kalbinin üstündeki kısmına tutturulmuştu. Albay konuşuyordu ve aklının yarısı bunu dinlerken…diğer yarısı eve gidiyordu.

Ford Model A’sına doğru yürüdü, içeri girdi ve kapıyı çarptı. Göz ucuyla baktığında, omuzlarındaki altın çubukları görebiliyordu. Gümüş kanatlar kalbinin üzerine bütün ağırlığıyla çökmüştü. Tıkırdayan üstü açık arabayı çalıştırdı, çarpan pistonlara bir an için kulak verdi ve altın rengi güneşli ikindi vaktinin içinde arabayı sürdü. Ön tekerlekler gevşek bir şekilde sallandı, direksiyonun elinin içinde bir ileri bir geri gitmesine izin verdi. Bir eğitim uçağı havalanıp yan yattı. Kafasını kaldırıp bakınca pilotun eve gitmediğini anladı. Şimdi kendi başarısından korkuyordu. Şapkasını biraz eğdi ve direksiyona dimdik yerleşti.

Sonra otoyoldan çıkıp dar yola saptı. Çayır kuşu, çit direğinden bir sonraki çit direğine doğru, gelişini müjdelercesine uçtu. Taze pamuklar tarlalarda güçlü, koyu ve temizdi. Yanlarından geçtiği küçük evlerin verandaları kalabalıktı…Çocuklar yıkanmış, en yeni, en kolalı kıyafetlerini giymişti… saçları kurdelelerle toplanmıştı…ve yaşlılar verandaların arka tarafında duruyordu. Her evden onun geçişini izlediler, sonra aileler yola doğru basamaklardan tören adımlarıyla indiler, kiliseye gidiyormuş gibi onu izlediler…Kadınlar ve erkekler ve çocuklar en iyi kıyafetleri içerisindeydiler. Arkasında kalan şeritte hareket edenleri güneşin kırıldığı dikiz aynasından görebiliyordu.

Kendi ailesi de verandada onu bekliyordu…babası beyaz gömlek, siyah tel kravat ve koyu kilise kıyafetleri içindeydi, ince çenesini kaldırmıştı; annesi mavi-beyaz baskılı elbisesi içindeydi, önünde kavuşturduğu her bir eli ötekini, kaçmasını engellercesine tutuyordu; büyümüş kız kardeşi sevimli ve soluk soluğaydı, dudakları biraz açıktı; genç erkek kardeşinin gözleri o kadar açıktı ki alnı kırışmıştı. Asteğmen William Thatcher arabasını durdurdu, yavaşça dışarı çıktı, ağır ağır verandaya doğru ilerledi, toplanmış komşular da onun arkasından geldiler. 

Her şeyi planlamıştı. Hiçbir şey olmamışçasına davranacaktı. ‘Merhaba baba’ demeyi, annesini ve kız kardeşini öpmeyi, küçük erkek kardeşini kucağına almayı, onun kıvırcık saçlarını karıştırmayı hep planlamıştı. Ama hiç de öyle olmadı. Hiçbir şey olmamış değildi — bir şey olmuştu. Yavaşça verandaya doğru yürüdü, yukarıya doğru, babasına bakarak durdu. Yakınında sessizce hareket eden ve arkasında yarım daire oluşturan komşularının çıkardığı hışırtıları duyabiliyordu. Kendi insanları onun hakkında hüküm vermiş gibiydi. Güneş verandada ve verandaya yaslanmış güller üzerinde sıcaktı, güneş onun altın omuz çubuklarını yakıyordu. Gözlerinin köşesinden rütbe işaretlerinin parladığını görebiliyordu. Eve zafer kazanmış bir komutan gibi dönmeyi düşünmüştü ama hiç de öyle olmamıştı. Altın kartallı şapkasını çıkardı, elinde tuttu. Uzun boylu babasının dudaklarını yaladığını gördü. Sonra babası yumuşak bir sesle: 

‘Oğlum — dünyadaki her siyah adam senin kanatlarınla uçacak’ dedi. İşte o zaman anladı. Nefesi boğazına sertçe tıkandı. Basamaklara tırmandı, ailesinin yanından körmüş gibi geçip evine, büyüdüğü yatak odasına geçti. Teğmen William Thatcher beyaz yatakta uzanıyordu. Kalbi çarpıyordu. Evin önünden gelen kısık sesli uğultuları duyabiliyordu. Az sonra bir şarkıya başlayacaklarını biliyordu. Ve şimdi onlar için ne ifade ettiğini biliyordu.
 

Şarkı - Hasan Ali Yücel

İlham arayan gözlerle bir pembe şafaksın
Elbet doğacaksın, yanacaksın, yakacaksın.
Bir ufuk olayım ben sana, sihrin bana aksın
Elbet doğacaksın, yanacaksın, yakacaksın.

Kurtar beni artık sonu gelmez gecelerden
Bilsen ki bu sevda bana geçtir, sana erken
Ruhumda bütün başka emeller sönüyorken
Elbet doğacaksın, yanacaksın, yakacaksın


Konuşan zaman - Victor Hugo

Gùneş uykuya dalarken
Ufuktan karanlıga kapı açılıyorsa
Yıldızlar geceyi kucaklarken
Ay gôkyùzùnde parlıyorsa

Gecenin çigi dùşùyorsa sabaha
ilk ışıkla buharlaşıp ucuyorsa semaya
Gôkyùzùnde beyaz bulut,siyah oluyorsa
Kızgın bir ateş olup şimşekler çakıyorsa

Rùzgarla karışıp fırtına oluyorsa
Dev yelkenler onunla doluyorsa
Herbir damla toprakla buluşuyorsa
Sarı benizler, çatlak yùzler, canlanıyorsa

Yeşil ot, çepe cevre sarıyorsa
Toprak onu bagrına basıyorsa
Hercanlı bu zamanda yaşıyorsa
Anlamaz mı bu evrende boşluk yok


24 Şubat 2019

Pico della Mirandola - İnsanın Değeri Üzerine Söylev Ya Da Rönesansın Manifestosu

Mirandola, insanı Tanrı’nın bu dünyadaki benzeri olan onurlu bir varlık olarak görmüş ve bilgiye ulaşmada sürekli araştırmanın önemini vurgulamıştır.

İnsanın görevi üç aşamalıdır; 1. Zorunlu ahlaksal gelişim, 2. Ussal bilgilenme, 3. Mutlak gerçeklikle özdeşleşip yetkinleşme.

“Oratio de Hominis Dignitate”,Türkçesi “İnsanın Değeri Üzerine Söylev”,on beşinci yüzyılın temel düşüncesini açığa vurdu. O, başka başka felsefeleri yalnızca diyalektiğin uyumlu kılabileceğini, din ile bilimin bileşiminin olsa olsa diyalektikle yapılabileceğini, büyü dizgelerinin özünde saklı duran bilgeliğin onunla açığa çıkarılabileceğini öğretti. Pico, Rönesans’a seçme özgürlüğü kavramını getirdi. Özgürlük,bizim evrenimizin yasalı olduğunu yadsımaz,tersine evrenin yasalılığına dayanır. İnsanda dünyadaki her varlığın,canlının tohumu vardır. Duyumun tohumlarının gelişmesine izin verilirse insan hayvanlaşacaktır;ussal tohumlar çimlenirse o göksel bir canlı olacaktır. Gelgelelim onda anlama yetisinin tohumları çiçeklenecek olursa insan melek gibi olur.”O herhangi bir yaratığın payına düşenle yetinmez,kendi birliği içinde kendini yukarı kaldırırsa Tanrı ile bir tek tin yapılır,”her şeyin üzerinde”,”bütün şeylerin başında”olur. Oysa törel felsefe sevi,barış getirecektir. Biz Yakup’un merdivenlerine ancak o zaman tırmanmaya başlayabiliriz. Bu merdiven”aşağıdaki yeryüzünden göğün yücelerine yükselir,art arda gelen birçok basamağa ayrılmıştır.”Tanrının merdivenine hiç kimse kirli ayaklarla,yıkanmamış ellerle dokunamaz. Gizemin belirttiği gibi,”saf olmayanın saf olana dokunması kutsala saygısızlıktır”.Ne ki saflığa ulaştığımızda bütün varlıkları sevebiliriz. Bunu başarırsak ”Birdenbire saf gibi alev alev yanmaya başlarız”

Gerçek bir dalınççı gövdesini unutur,usun en derin yerlerine erişir,o dünyasal değildir,göksel bir hayvan da değildir,insan etine bürünmüş Tanrıdır daha çok.

İnsan evrenin bir yerini doldurmak için rastgele yaratılmamıştır. O, Tanrının bir benzeridir. Kendince bir dünyası vardır,büyük dünya içinde bir küçük bir dünyadır. Mirandola’nın bu düşüncesinde,yaygın bir Rönesans anlayışıyla karşılaşırız. Artık insan bir organ değil,yasası,ağırlık merkezi kendisinde olan özgür,küçük bir dünyadır. Dünya içinde Tanrı neyse gövde için de can odur. Dolayısıyla tanrı gibi insan da çevresinde olup biten her şeyin odağındadır. Bu yaklaşım,insanın evrenin merkezinde yer aldığı düşüncesine götürür, Bu da Hümanizmanın ayırıcı özelliğidir.

Spinoza’nın dediği gibi insanların usu türlü türlü,birinde kutsallık duygusu uyandıran ötekine gülünç gelir.

“Ey Adam!Biz sana ne hazır bir yüz ne de özgün,doğuştan gelen bir özellik verdik,ta ki kendi yerini,biçimini,yeteneklerini kendin seçesin,onları kendi yargın,kendi kararın ile edinebilesin. Bütün öteki yaratıkların doğası bizim koyduğumuz yasalarla belirlenip sınırlanmıştır. Oysa senin önünde böyle sınırlamalar yok,kendi yüzünün çizgilerini sana koruma görevini verdiğimiz özgür isteğinle çizebilirsin. Seni dünyanın tam ortasına koyduk,baktığın yerden dünyadaki her şeyi daha kolay görebilsin diye. Seni ne yersel ne gökse,ne ölümlü ne ölümsüz olarak yarattık;özgür olağandışı bir yontucu gibi kendini,kendi seçiminle biçimleyebilesin diye, Aşağıya,yaşamın kaba biçimlerine inmek de tanrısal yaşam sürenlerin düzenine çıkmak da senin elinde.”Pico Della Mirandelo
 
Nice basamakla yerden göğün yücesine çıkan bir merdiven vardı.Tanrı,bu merdivenin doruğunda oturur. Düşünceli melekler merdivenin basamaklarında inip çıkar. Meleklerin yaşamına öykünen bizlerin yüzümüzü çevirmemiz gereken merdiven buysa, sorarım size:Tanrının basamaklarına çamurlu ayaklar, topraklı ellerle oturmayı kim göze alır? Gizin öğrettiği gibi, saf olmayanın saf olana dokunması yasaktır. Peki bizim sözünü ettiğimiz bu eller,bu ayaklar da ne? Elbette onlar ruhun ayaklarıdır:Açıkçası,ruhun,toprağa tutunan kökler gibi yeryüzüne tutunduğu en değersiz bölümü. Demek istediğim şu:yanan kösnü ateşini o doyurup besler, duyusal güçsüzlüğün öğretmeni odur.Ruhun kolayca öfkeleniveren  bu gücünü niye “el”diye adlandırmayalım? El,isteme yetisinin savaşçısıdır, istek uğruna dövüşür, tozda,güneşte ona yiyecek sağlamaya uğraşır. Gölgede yatan her şeyi,onun yutması için ele geçirir. Bu eller,bu ayaklar gövdenin bütün duyusal bölümleridir. Dedikleri gibi ruhu geriye çeken dikkat bunlarda barınır. Onları akan bir ırmakta yıkar gibi törel felsefede yıkayalım da kirli,bulaşık olduğumuz için merdivenden çıkmamızı önlemesinler.

Daha dünyaya gelmeden,dirimin Tanrısıyla sözleşme yapan dürüst Eyüp’ü de inceleyelim.Yüce Tanrının onu kuşatan on binlerce varlıktan ne istediğini araştıralım. O,Eyüp’ün sayfalarında yazdığı gibi,sallantısızca”barış” diye yanıtlayacaktır: O,göğün ulaştığı uzak yerlerde barışı kurar. Felsefeci Empedokles,tanrıbilimci Eyüp’ün sözlerini bizim için yorumlayabilir pekala. Çünkü ortadaki düzen,yukarıdan aşağı doğru sıralanan düzenlerin uyarısını,öğüdünü yorumlar.Empedokles bize ruhumuzunn ikili bir yapısı olduğunu öğretir,bunlardan biri bizi yukarı göksel bölgelere taşır. Oysa öteki cehennem bölgelerine taşınırız.her şey dostluk-düşmanlık,savaş-barış aracılığı ile olur.

Önce Zerdüşt’ün, ondan sonra da Platon’un Alkibiades’de yazdığı gibi-“kendini bilen,kendinde olan her şeyi bilir.”

İnsanların en bilgesi Pisagor’un görüşünü de araştıralım.Pisagor,kendisinin bilge diye adlandırılmaya değer olduğunu düşünmedi hiçbir zaman.Onun bilge bir adam dile tanınmasının nedeni kesinlikle budur.O,ilk olarak hiçbir zaman kovaya oturmamayı;açıkçası hiçbir zaman uslamlama gücümüzü yitirmemizeneden olacak tembel bir kımıltısızlık içinde olmamayı buyurdu.Us,her şeyi sınayan,yargılayan,ölçen yetidir.Ne var ki diyalektiğin kuralları,alıştırmaları usun her şeye doğrudan yönelişini,onun çevikliğini korumasını daha güçlü kılar.

Başaracak olursam dokuz yüz tez savunduğum için övülmekle on tez savunduğum için övülmek arasında bir fark görmem.Başaramazsam,benden nefret edenler beni kötülemek için bir dayanak bulur,beni sevenler de affetmek için bir fırsat yakalar.Bence böyle büyük,böyle önemli bir tartışmayı yeteneksizlik ya da öğrenme isteği nedeni ile yitiren bir genç,kınanmaktan çok hoşgörülür.Çünkü şairin dediği gibi

Güçler yenilse bile cesaret övülecektir / Büyük bir tartışmada,istemiş olmak yeter

“Yeryüzünün bütün gökleri onun şanının parıltısının görkemiyle dolduruldu.”

Bundan daha fazlasını da söyleyebilirdim;çünkü onu anlamadıkları için ondan nefret eden,onu kınayan nice kişi var,nitekim köpekler de her zaman yabancılara havlar.

Paul’un dediği gibi,bilge kişinin sözleri insana özgü sağduyu değil,Tanrı buyruğudur.

Bu kitap haklı olarak “Rönesansın Manifestosu”diye adlandırıldı.İnsanı bir mikrokozmoz olarak gören Pico,kendini kuran bireyin bir dünya kurduğunun farkındaydı…

Pico, Kabalayı Avrupa’ya sokan kişi olmakla kalmadı, istemenin uzun bir aradan sonra açıkça duyulan sesi oldu. Schopenhauer’in dediği gibi insan isterken, geride ki, içeride ki yaratıcı güce, dürtüye çok benzer.