21 Kasım 2018

Voltaıre: Hoşgörüsüzlüğn Doğal Kanunlara Uygun Olup Olmadığı Üzerine, 1764

Doğal kanun, doğanın tüm insanlara belirttiği şeydir. Çocuklarınızı yetiştirirsiniz: Onlar size bir baba  ve onlara hayırda bulunan kişiler olarak müteşekkir olurlar. Sizler kendi ellerinizle ekip-biçtiğiniz toprakta yetiştirdikleriniz üzerinde haklara sahipsiniz. Size bir söz vaad edilmiş, onu almışsınız ve ona sahip olmalısınız.

İnsan hakları, her koşulda doğal hukuka dayanmak zorundadır ve her yerde, her ikisinin de en büyük ve evrensel ilkesi “Sana yapılmasını istemediğin şeyleri başkasına yapma”dır. Bu günlerde, bu ilkeyi göz önüne aldığımızda, insanların diğerlerine “Benim inandığım gibi inan, inanmazsan seni öldürürüm” diyebilmesini anlamak çok zordur. Bu, insanların Portekiz, İspanya ve Goa’da söyledikleri şeydir. Diğer bazı ülkelerde, şu şekilde şeyler söylemekten hoşnut olanlar vardır: “Benim inandığım gibi inan yoksa senden nefret edeceğim; ya inan ya da elimden geldiği kadar sana zarar veririm. Sizi gidi canavarlar! Benim dinimden değilsiniz; öyleyse dinsizsiniz. Sizler komşularınız için, kasabanız için ve şehriniz için nefret uyandıran kişilersiniz”.

Bu şekilde davranılarak insan haklarına sahip olunsaydı Japonlar Çinlilerden iğrenmezdi; Çinliler Siyamlılardan nefret etmezdi; onlar Hint yerlilerini def eden Gang halkını sürmezdi; bir Moğol karşı karşıya kaldığı ilk Malabar’lının kalbini söküp atmazdı; Malabar’lılar Türkleri katleden İranlıları katletmezdi ve bunların üçü birlikte kıtlıktan çıkmış gibi birbirlerini yiyip bitiren Hıristiyanların üzerine saldırmazdı.

Bu nedenle, hoşgörüsüzlük hukuku son derece saçma ve barbarcadır. Kaplanların hukukudur; ancak, daha fazla dehşet vericidir zira kaplanlar sadece yemek için öldürürler biz ise birbirimizi paragraflar için yok ediyoruz.

İdil Biret "Her gün yeniden dünyaya gelirim."

75’inci yaşını kutlayan piyanist İdil Biret, repertuvarındaki 130’a yakın konçerto, yayımlanmış 125 CD, olağanüstü hafızası ve çalışma azmiyle müzik dünyasının fenomenlerinden. Hep ileriye bakıyor, hayatında geçmişe dair pişmanlıklara yer vermiyor. Chopin, Beethoven, Brahms, Liszt, Rahmaninof, Schumann’ın ardından geçen ay külliyat serisinin sonuncusu yayımlandı: Bach/Mozart kayıtları 12 CD ve belgesel DVD’sinden oluşuyor. Biret “Bir parçayı defalarca baştan çalabilir, yani başa dönebilirsiniz; belki bu yüzden geçen seneleri asla düşünmem” diyor.
Zaman kavramıyla ilişkiniz yıllar içinde nasıl gelişti, dönüştü?
– Geçen zamanın hiç farkında değilim. Halbuki müzik zamana bağlıdır. Ancak bir parçayı defalarca baştan çalabilirsiniz; yani başa dönebilirsiniz. Belki de bu yüzden geçen seneleri asla düşünmem. Bir yerde yaşım yoktur. Her gün yeniden dünyaya gelirim. Çocukluğumda bir söyleşi sırasında yaşımı soran gazeteci beye 100 yaşında olduğumu söylediğimde adamcağız bu kelimelerdeki derin anlamı bulmaya çalışmıştı. Aslında 100, 25, 12 veya 3 benim kafamda hep aynıydı, bunu anlatmaya çalışmıştım. Yaş kompartmanına insanları zorla koymak kanımca çok kısıtlayıcı. Maalesef moda olan bir davranış.
75’inci Yaş konserleri organizasyonu ve katılımıyla, orkestralarımızdan müzikseverlerimize Türkiye’nin size saygı selamı gibiydi. Bu vesileyle sormak istiyorum: Türkiye’de sizi bugüne kadar en mutlu eden jest, en çok üzen tavır neydi?
-Çok keyifli ve güzel bir sene geçirdim. İlham verici ve duygulandırıcı da… Üstünlük nitelemelerinden hep kaçınmışımdır. Bu yüzden “en”le ilgili konudan bahsetmeyeceğim. Ancak ülkemizde kaliteli sanatçıların giderek çoğalması beni ne kadar mutlu ediyorsa, onların karşılaştığı giderek artan ilgisizlikten kaygı ve üzüntü duyuyorum.

Bestelerim hâlâ çekmecede

Kompozisyon ve orkestra şefliği öğrenimi de almıştınız, fakat bu alanlardaki çalışmalarınızı görmedik. Bestelerinizi ortaya çıkarmayı, orkestra yönetmeyi düşünüyor musunuz; doğaçlamalardan oluşan resitalleri sürdürecek misiniz?
– Bestelerimi yeterince ilginç bulmadığımdan çıkarmıyorum. Ama yine de çalışmaya devam ediyorum. Doğaçlama yapmayı hep sevmişimdir. 20. yy’ın ortalarına kadar, emprovizasyon hakiki müzik istidatı olan her müzisyenin vazgeçilmez uğraşıydı. Büyük bestecilerin hepsi olağanüstü doğaçlama yeteneğine sahipti. Örneğin genç Beethoven’in eserlerinin, yaptığı emprovizasyonların yanında sönük kaldığı söylenir. Hocam Wilhelm Kempff, 11 yaşında verdiği ilk resitalin son parçasının dinleyiciler tarafından kendisine verilen bir tema üzerine emprovize ettiği çeşitlemeler ve füg’den oluştuğunu anılarında anlatır. Ne yazık ki 20. yy’da doğaçlama yapmak eski önemini kaybetti. Bu asrın sonlarına doğru caz müzisyenlerinin etkisiyle doğaçlama daha serbest bir şekilde yapılarak tekrar canlandı. Şimdi daha fazla kısa parçalardan oluşan emprovizasyonlara rastlanıyor. Günümüzde bir piyanistin belirli klasik formları kullanarak güçlü bir yapıt emprovize etmesinin çok ilgi çekeceğini sanmıyorum. Belli de olmaz…
Birçok “ilk”e imza attınız, en çok hangisi size gurur veriyor?
– Gurur duymak aklımın köşesinden bile geçmez. Ben bir plak projesini bitirince, hiçbir zaman ona geri dönmem. Yeni kayıtlarımı düşünerek, planlar yaparım. Yine de birkaç önemli etaptan bahsetmem lazım gelirse, aklıma ilk başta Beethoven’in Liszt tarafından piyanoya uygulanan 9 senfonisi kayıtlarım, Chopin’in tüm eserlerini kapsayan 15 CD ve Boulez’in üç sonatının bulunduğu kayıttan bahsedebilirim.
“İdil Biret 100” serisindeki son külliyatın Bach/Mozart’a ayrılmasının, yıllar sonra tekrar Bach’a dönüşünüzün, serinin son CD’sinde ise sadece Schubert’e yer vermenizin özel nedeni var mı?
– Bach her zaman yaşamımda büyük rol oynadı. Bir aralık o devirde yapılan süslemeler barok müzik uzmanları arasında şiddetli münakaşalara sebep oldu. Bir yerde müziğin yorumundan fazla süslemelerin doğru veya yanlış yapılmasına odaklanıldı. Ben de bu yüzden programlarımda ancak piyano için bestelenmiş eserlere yer vermeye karar verdim. Seneler geçtikçe barok süslemelerle ilgili polemik hızından biraz kaybetti. Ben de bu çok sevdiğim eserleri kaydetmeye karar verdim.
Schubert’in bestelerine eşsiz liedleri ve oda müziğine hayranım. Dinleyici olarak ilham dolu oda müziği eserleri daima tercihimdir. Empromptüler, “müzikal anlar” ve bazı dört el için yazılmış nefis eserlerinin dışında Schubert’in piyano müziği nedense beni pek çekmez. Bu dahi kompozitör özellikle sonatlarında piyanonun bütün imkanlarını kullanmaz. Büyük blokları andıran akorlarla mücadele eden piyanist tınısının sertleşmemesi için epey uğraşır. Anlatılana göre besteci Wanderer Fantezisi’ni yazarken çok kez içinden duyduğunu gerçekleştirememenin çaresizliği içinde hiddetle çalışmayı bırakırmış. Böyle bir olayın piyanoyu tümüyle ehlileştiren, örneğin Liszt gibi bir bestecinin başına gelebileceğini düşünemiyorum. Kanımca Liszt’in Schubert’in lied’lerinden yaptığı derleme ilham ve klavye bilgisini birleştiren, piyano repertuvarının en güzel ve başarılı sentezlerinden biridir.
125 CD’ye rağmen bugüne kadar seslendiremediğiniz için üzüldüğünüz, haksızlık ettiğinizi düşündüğünüz besteci var mı?
– İlk aklıma gelen, fantezi dolu yazı tarzıyla arı müziğin birleştiği Haydn’ın birbirinden değişik, enfes sonatları.

Maraton konserler sansasyona dönüşmemeli


Biret, 2016’da New York’taki Carnegie Hall’da konser vermişti
Olağanüstü repertuvarınıza karşın çok nadiren maraton konserler veriyorsunuz; geçen yıl İstanbul Festivali’ni resitallerle açmıştınız; yakında yeni proje var mı?
– Bence hakiki maraton, örneğin bir seri resitalde piyano repertuvarının en önemli eserlerini çalmaktır. Çocukluğumda Paris’te Artur Rubinstein birkaç konserde 17 önemli piyano konçertosunu icra etmişti. İşte bunlar maratondur. Ben de 1976’da Montpelier Festivali’nde 3 konserde 9 Beethoven senfonisini, aradaki boş günde de Liszt’in az bilinen eserlerine ayrılmış biraz çılgın bir program çalmıştım. İki Brahms konçertosunu da aynı konserde birkaç kez çaldım. Tek konserde Boulez’in 2’nci Sonatı’yla, Structures’ların ikinci kitabını La Rochelle çağdaş müzik festivalinde icra etmiştim. Çok konsantrasyon ve güç ister maraton tipi konserler. Asıl mesele icracıların işin sansasyon tarafını dinleyicilere unutturup, hakiki müzik yapmalarıdır.
Defalarca seslendirdiğiniz eserleri bile her konser öncesinde baştan çalıştığınıza göre, anılar da canlanıyor olmalı; en çok hangi hocanızın sesi kulağınızda, hangi besteci omzunuzun başından ayrılmıyor?
– Rahmaninof’un icralarındaki mükemmeliyet ve çalışındaki asalet bana her dinlediğimde hayranlık vermiştir. Scriabin’in son eserlerinde kullandığı armonilere de yakınlığım vardır. Bach ise çocukluğumdan beri yanımdadır.
Günde ortalama kaç saat çalışırsınız?
– Piyano başına oturmadan, notaları okuyarak da eser öğrenilebilir. Ancak egzersiz için klavye şarttır. Lüzum olduğunda, özellikle plak kaydında, günde 10 saat durmadan çalıştığım olmuştur.
Tanıştığınız büyük virtüözlerin ses dünyasından, kaybettiğimiz değerlerden neleri özlüyorsunuz?
– Eski büyük piyanistlerin her birinin kendine özgü bir tınısı var. Kişilikleri belirgindi. Ayrıca legato (müzikal cümleleri birbirine bağlı çalma) sanatına vakıftılar. Nüans yapmayı bilirlerdi. Günümüzde çok kez olduğu gibi FFF’den (fortissimo, mümkün olan en yüksek sesle çalmak), duyulmayan PPP’lere (pianissimo, mümkün olan en yumuşak çalış) geçmezlerdi. Onlar için başta eserin anlamı önemliydi; çaldıkları besteden faydalanıp, kendilerini ortaya çıkarmak değil…
Son 25 yılda yaşadığımız elektronik devrim sizce klasik müziğe neler getirdi, neler götürdü?
– Götürdüklerini şöyle sıralayabilirim: Bu teknoloji esasen pop müziği için gerçekleştiğinden uzun zaman pianissimolar (pp ve ppp) analog teknoloji kadar iyi kaydedilemedi. Sonraları teknoloji ilerledikçe daha iyileşti. Burada çarpıcı bir örnek Magda Tagliaferro’nun 1955 kaydı Saint-Saens’in 5. Konçertosu. LP kaydındaki ses kalitesi olağanüstü. 1990’larda yayımlanan CD transferi ise adeta başka bir kayıt. Bütün incelikler, pianissimolar kaybolmuş. Ayrıca LP koleksiyonu yapmak büyük bir zevkti. 1950’lerde yayımlanan plaklar, özellikle kutular birer sanat eseriydi. Örneğin: Gieseking yorumuyla Mozart’ın tüm solo piyano eserleri kutusu. İçindeki kitabın kalitesini, zarafetini anlatacak kelime bulmak zor. O dönemdeki Angel (EMI) kayıtlarının Fransa’da hazırlanan kapaklarının her biri ayrı güzellikteydi. Bu kalite LP devrinde giderek azaldı. CD döneminde tekrar bir canlanma oldu, anlamlı kutular yapıldı. Fakat MP3, internet, YouTube döneminde bu koleksiyon yapma keyfi tamamen kayboldu. Müziğe erişim çok kolaylaştı Bu da bir bakıma değer kaybına yol açtı. Dijital teknolojinin kazançlarına gelince… Kayıt ve dağıtımı tekeline alıp oligopol oluşturan DG, EMI, RCA Columbia/Sony gibi büyük firmaların müzik dünyası üzerindeki hakimiyeti kırıldı. İstedikleri sanatçıyı yıldız yapan, diğerlerini önleyen düzen yıkıldı. Değerli sanatçılar bu firmalara ihtiyaç olmadan kayıt yapma, dinleyiciye ulaşma imkanı buldu. LP döneminde kolay bulunmayan 20. yy’ın ilk yarısına ait efsane kayıtların hemen tamamı tekrar gün ışığına çıktı. Internetten erişim kolaylaşınca, efsane kayıtları dinleyen genç müzisyenler müziğin sadece büyük plak firmalarının kendilerine empoze ettiği yeni yıldızların tekelinde olmadığını mukayese ederek görebildi. Böylece, örneğin, 1960’larda büyük reklam kampanyalarıyla lanse edilen piyanistlerin Chopin kayıtlarının 1930’lardaki Raoul von Koczalsky, Ignaz Friedman, Artur Rubinstein gibi piyanistlerin efsane kayıtları yanında ne kadar sönük kaldığı da görüldü. Gizlenen gerçekler ortaya çıktı. Bunu anlayabilmek için Ignaz Friedman’ın kaydettiği Chopin’in Op. 55, No. 2 Noktürn icrasını, 1960 sonrası kayıtlarla mukayese etmek yeterli.
Türkiye’de çağdaş müziğin yarınları adına size en çok umut veren gelişmeler, kişiler?
– Bu başlı başına bir söyleşi konusu olabilir ancak…
Kültür Bakanlığı’na ait tüm orkestraların kapatılması gündemde. Sizce klasik müziğimiz, kültürümüz bu darbeden sağ çıkabilir mi?
– İki yıl önce TÜRSAK gündeme geldiğinde Sabancı Üniversitesi’nde yaptığım konuşmada bu konuya değinmiştim. Aynı şeyleri söyleyeceğim: Tasarı gerçekleşirse Türkiye 90 yıl süren olağanüstü çaba ile geldiği bu ileri noktadan Tanzimat Devri, hatta 3. Selim dönemi öncesine dönebilecek, ülkemiz müzik festivallerimize davet edilen yabancı orkestra, şef ve solistlerle yetinmek zorunda kalacak, giderek, müzisyen ithal eden Basra Körfezi şeyhliklerine benzeyecektir.
100’üncü yaş için hayaliniz?
– İyi sıhhatte olup uğraşımı, yenilerini de katarak, devam ettirmek.

Kitaplar ve iyimserlik

Son okuduğunuz 3 kitap?
– Ce Que J’ai Voulu Taire (Sandor Marai), The Journal of a Tour To the Hebrides with Samuel Johnson (James Boswell), Yeni Hümanistler (John Brockhan derlemesi), Huzursuzluğun Kitabı (Fernando Pessoa).
Bir gence hayata atılmadan önce mutlaka okuması, dinlemesi gereken hangi 3 kitap ve 3 albümü önerirdiniz?
– İlyada ve Odysseia, Shakespeare’in oyunları, Goethe’nin Faust’u (Birinci bölüm)… Müzik olarak Rahmaninov’un tüm kayıtları, Furtwangler’in idare ettiği Wagner icraları (özellikle Tristian ve Isolde), Pablo Casals yorumuyla Bach’ın solo çello için süitleri…
İyimserliğin sihirli formülü?
– Mantıklı olmak, izafiyete inanmak, mizah duygusu, karşılık beklemeden verici olmak…
Son zamanlarda sizi en çok öğrenmeye çeken şey nedir?
– Eskiden beri merak ettiğim konuları derinleştirmeye çalışıyorum. Bu arada Almanca ve Rusça’yı da ilerletmeye çalışıyorum.


 


İtiraflarım - Tolstoy

Bir gün gençliğimin o on yıllık dönemini kapsayan dokunaklı ve öğretici hayat hikayemi anlatacağım. Sanırım pek çok kişi de benimle aynı deneyimden geçti. Bütün ruhumla iyi bir insan olmayı arzuluyordum. Ama iyi bir insan olmanın peşinde koşmak için çok genç*, tutkulu ve yalnız, yapayalnızdım. Bu samimi arzumu, yani ahlaki bakımdan iyi bir insan olma arzumu her dile getirişimde aşağılanma ve alayla karşılaştım. Ne zaman adi ihtiraslara teslim oldum, o zaman insanlar beni övdüler ve teşvik ettiler.
Hırs, iktidar düşkünlüğü, açgözlülük, şehvet, kibir, öfke ve intikam – bunların hepsi saygı gören şeylerdi.
Bu hırslara teslim olarak ben de büyüklerim gibi oldum ve bu şekilde onların beni onayladıklarını hissettim.
Yanında kaldığım müşfik teyzem, ki kendisi insanların en hasıdır, bana daima benim için hayatta evlenmemden daha çok istediği bir şeyin olmadığını söylerdi. ‘Rien ne [orme un juene homme, comme une liaison avec une [emme comme il [aut’: (Hiçbir şey bir erkeğin kişiliğini iyi aile terbiyesi almış bir kadınla kuracağı yakınlık kadar geliştiremez.) Teyzemin benim için dilediği bir başka mutluluk da benim emir subayı ve de mümkünse İmparatorun emir subayı olmamdı. Ama benim için dilediği mutlulukların en büyüğü benim zengin bir kadınla evlenip mümkün olduğu kadar çok sayıda serfe (tarım işçisi) sahip olmamdı.
O yılları dehşet, nefret ve de yüreğimde bir sızı olmaksızın hatırlayamıyorum. Savaşta insanlar öldürdüm ve gene öldürmek amacıyla insanları düelloya davet ettim. Kumarda kaybettim, köylülerin emeklerini çar çur ettim, onları cezalara çarptırdım, ahlakSız bir hayat sürdüm ve insanları kandırdım. Yalan, soygun, her türlü zina, sarhoşluk, şiddet, cinayet, işlemediğim tek bir suç bile kalmamıştı, ama benim çağdaşlarım beni nispeten ahlaklı bir insan olarak gördüler ve de görüyorlar. Bu şekilde on yıl yaşadım.
O dönemde kendini beğenmişliğe, açgözlülüğe ve kibre dair yazmaya başladım. Yazarken de hayatta yaptığımın aynısını yapıyordum; üne ve paraya kavuşmak için yazıyordum ve bunun için iyiyi saklamam ve kötüyü göstermem gerekiyordu. Ben de öyle yaptım. Hayatıma anlamını veren iyi insan olma düşüncesine yönelik gayretlerimi aldırmazlık ve hatta şaka yollu alaya alma maskesi altında az mı giz1emeye çalıştım?! Bunda da başarılı oldum ve övgüler aldım.
Savaştan sonra yirmi altı yaşında’ Petersburg’a geri döndüm ve yazarlarla tanıştım. Beni kendilerinden biriymiş gibi karşıladılar ve pohpohladılar. Ben daha alternatiflerimi araştırmadan, aralarına girmiş olduğum bu yazarlar grubunun hayat görüşlerini benimsemiş oldum ve bu görüşler benim daha iyi bir insan olma yolundaki eski çabalarımın izlerini bütünüyle ortadan kaldırdı. çünkü bu görüşler benim sürdüğüm sefih hayatı haklı çıkaran bir kuram ortaya koyuyorlardı.
Bu insanların, yani yazar yoldaşlarımın hayat görüşleri şu şekildeydi: Genel olarak hayat tekamül etmeye devam etmektedir ve bu tekamülde en büyük rol, biz fikir üreten insanlara düşmektedir. Bu fikir üreten insanlar arasında en büyük nüfuza ise biz sanatçılar sahibiz. Bizim mesleğimiz insanlığa öğretmenlik yapmaktır. Akla hemen şu soru gelebilir: Ben ne biliyorum ve ne öğretebilirim? Bu kuralında açıklandığına göre bunun bilinmesine gerek yoktu. Sanatçı kendisi farkında olmadan öğretir, Hayranlık uyandıran bir sanatçı olarak kabul ediliyordum ve bu kuramı benimsememden doğal bir şey olamazdı. Bir sanatçı olarak ben yazıp çiziyor ve insanları eğitiyordum. Ama ne öğrettiğimi ben de bilmiyordum ve bu işin karşılığında belli bir ücret alıyor, nefis yemekler yiyor, harika bir yerde kalıyor, muhteşem kadınlarla birlikte oluyor ve mükemmel bir camianın içinde yer alıyordum. ünlü biriydim, bu da öğrettiklerimin doğru şeyler olduğunu gösteriyordu.
Sanatın anlamına ve hayatın tekamülüne olan bu inanç bir dindi ve ben bu dinin papazlarından biriydim. Bu dinin papazlarından biri olmak eğlenceli ve karlı bir şeydi. Epeyce bir süre bu inancın içerisinde doğruluğundan şüphe duymadan yaşadım. Ama bu hayatın ikinci, daha çok da üçüncü yılında bu dinin yanılmazlığından şüphe duymaya başladım ve araştırmaya giriştim. Şüphe duymama yol açan ilk sebep bu dinin papazlarının kendi aralarında anlaşamadıklarını fark etmeye başlamamdı. içlerinden bazıları şöyle diyordu: En iyi ve yararlı öğretmenler bizleriz, biz gerekli olan şeyleri öğretiyoruz, ama diğerleri yanlış şeyler öğretiyor. Diğerleri de şöyle söylüyordu: Hayır! Gerçek öğretmenler bizleriz, asıl siz yanlış şeyler öğretiyorsunuz. Ve bu şekilde birbirleriyle tartışıyor, kavga ediyor, birbirlerine küfrediyor, birbirlerini faka ve tongaya bastırıyorlardı. Aramızdaki pek çok kişi ise kimin haklı kimin haksız olduğunu umursamadan, mesleğimizi kullanarak açgözlü emellerine ulaşmayı hedefliyordu sadece. Bütün bunlar karşısında inandığımız şeylerin doğruluğunu sorgulamaya mecbur kaldım.

Dahası, bu inancın fikir babasının ilkelerinin doğruluğundan şüphe duymaya başladıktan sonra ona bağlı papazları da daha bir yakından gözlemlemeye başladım. Ve şuna ikna oldum ki, bu dine mensup olan neredeyse bütün papazlar, yani yazarlar ahlaksız kimselerdi ve çoğu eski sefil ve askerlik hayatımda tanıdıklarımdan çok daha aşağılık, kötü, değersiz kişilikte insanlardı. Ama sadece çok kutsal kişilerde ya da kutsallığın ne demek olduğunu bilmeyen insanlarda rastlanabilecek bir şekilde, kendilerine güvenleri ve kendilerinden memnun bir halleri vardı. Bu insanlardan tiksinmeye başladım, kendimden de tiksinmeye başladım ve bu inancın sahtekarlıktan başka birşey olmadığını anladım.
Ancak söylemesi tuhaftır, bu sahtekarlığı fark etmiş ve reddetmiş olmama rağmen bana bu insanların vermiş oldukları unvanı, sanatçılık ve öğretmenlik unvanını reddetmedim. Bir sanatçı olduğumu ve ne öğrettiğimi bilmesem de herkese öğretmenlik yapabileceğimi saf bir şekilde düşünüyor ve düşündüğüm gibi de hareket ediyordum.
Bu insanlarla kurduğum yakınlıktan yeni kötü huylar – anormal derecede büyük bir kibir ve ne öğrettiğimi bilmesem de, insanlara öğretmenlik yapmanın benim mesleğim olduğuna dair delice bir özgüven – edinmiştim.
O zamanları, kendirinin ve o insanların halet-i ruhiyelerini hatırlamak (gerçi o insanlardan bugün binlerce var) korkunç, üzücü ve gülünç bir şey ve bende insanın bir tırnarhanede hissedebileceği türden duygular uyandırıyor.
O zamanlar hepimiz mümkün olduğunca kısa sürede ve mümkün olduğunca çok miktarlarda konuşmamız, yazmamız ve eser yayınlamamız gerektiğine ve bütün bunların insanlığın iyiliği için olduğuna inanıyorduk, Ve binlercemiz birbirimizle ters düşerek, birbirimize küfürler ederek eserler yayınlamaya, yazmaya ve diğerlerine öğretmenlik yapmaya devam etti. Hiçbir şey bilmediğimizin farkına varmaksızın ve de hayattaki en basit soru olan, “iyi nedir ve
de kötü nedir?”e verecek yanıtımız olmaksızın, hep bir ağızdan konuştuk, birbirimizi dinlemedik. Bazen sonradan kendimiz desteklenmek ve övülmek için birbirimizi destekledik ve övdük, bazense birbirimize öfkelendik -tıpkı bir tırnarhanede olabileceği gibi-o
Binlerce işçi gece gündüz güçlerinin son damlasına kadar çalışıyor, harfleri diziyor ve posta servisinin bütün Rusya’ya dağıttığı milyonlarca sözcüğü basıyorlardı. Biz de öğretme işine devam ediyor, yeteri kadar öğretebilecek vakti asla bulamıyor ve bizlere yeterli ilginin gösterilmemesine öfkeleniyorduk.
Müthiş tuhaf bir durumdu, ama şimdi oldukça anlaşılır geliyor.
Gerçekte bizi en çok ilgilendiren konu, mümkün olan en çok parayı ve övgüyü almaktı. Bu uğurda kitap ve makale yazmak dışında bir şey yapamazdık. Biz de kitaplar ve makaleler yazdık. Ancak böylesi faydasız bir işi yapabilmek ve çok önemli insanlar olduğumuza emin olabilmek için faaliyetlerimizi haklı çıkaran bir kurama ihtiyacımız vardı. Kendi aramızda bu kuramı geliştirdik: “Var olan her şey akılla açıklanabilir. Var olan her şey tekamül eder. Ve her şey kültür yoluyla tekamül eder. Kültürün ölçütü ise kitap ve gazete tirajlandır, Bizlere bir ücret ödeniyor ve saygı gösteriliyor, çünkü bizler kitap ve gazetelere yazılar yazıyoruz. Bu yüzden de insanların en faydalısı ve en iyisi biziz.” Hepimiz aynı fikirleri paylaşıyor olsaydık bu kurama bir diyeceğimiz yoktu, ama içimizden herhangi birisinin söylediği bir fikir tamamen zıt bir fikirle karşılaşıyordu. Aslında bu durum karşısında enine boyuna düşünmemiz gerekirdi. Ancak biz bu durumu görmezden geldik; insanlar bize para ödemeye ve de bizim tarafımızda olanlar bize övgüler düzmeye devam ettiler. Bu yüzden de herkes kendisini haklı gördü zaten.
Şu an apaçık görebiliyorum ki bütün bu olanların bir tımarhanedekinden hiçbir farkı yokmuş, ama o zamanlar bunu ben sadece belli belirsiz sorguluyordum ve bütün deliler gibi ben de kendim dışındaki herkese deli diyordum.

Tolstoy-İtiraflarım


20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü


 
Her şeyden öte çocukların çocuk olmaya hakkı var!


18 Kasım 2018

Eluard'da Aşk Ve İnsanlık


Kesiksiz Şiir: Gerçi, Eluard'ın son kitaplarından birinin adıdır bu, ama yalnızca bütün eserlerinin değil, bütün yaşamının da adı olabilir. Nitekim, şiir onun yaşamında Ölmemekten Ölmek, Barış Şiirleri, Halk Gülü, Eksiksiz Şarkı, Unutulmayan Vücut gibi eserlerin yazarına bir başka ad bulmak için bir "doğal akış" olmuştur. Evet, Eluard yok artık, fakat söylediği ile yaptığı arasındaki birlik, şimdi daha iyi görülüyor, Eluard'ın sesi, ilk şiirlerini yazışından susuncaya değin, hep kendine bağlı kalmıştır. Seslerin en temizidir o: Gerçeküstücülerin düşlerini çok güzel dile getirmiş, akışını derinleştirerek, hiç değilse sonradan kaybolmaksızın ve inkâr edilmeksizin genişlemenin yolunu bulmuştur.

Eluard'ın sesinden daha tekil, daha içten bir ses yoktur. Öyleyken, hiçbir ses bize onunki kadar derinden dokunmamıştır. "Ben" sözüne hemen hemen her şiirinde, her dizesinde rastlarız; gelgelelim - Pierre Emmanuel'in de haklı olarak belirttiği gibi - bu sözde hiçbir bencillik, hiçbir kısır soyutlama görmeyiz. Kendi adına konuşurken, kendi doğrularını bildirirken bile şair sanki hepimiz adına, herkes adına konuşmaktadır. Gençliğinde birliktecilik (unanimisme) akımının etkisinde kalmıştır; onda kendi gerçeğini bulmuştur. Ama bu, Jules Romains ile çömezleri için bir kafa gerçeği olmasına karşın, onun için bir yürek gerçeği olmuştur. Aşk, Şiir’i çok daha sonra yazması da bundan olsa gerektir.

O, delikanlılığından beri şunu anlamıştır: içinde oluşan her hareket, varlığını bütün varlıklara ve onları kucaklayan dünyaya doğru götürmektedir. Fakat yalnızlık ve umutsuzluk bu yönelişi önler, hatta bazen büsbütün ortadan kaldırırlar. Bunun için, türlü kılıklara girerler. Örneğin, yüreğe olduğu kadar bedene de kolayca kayıveren ölümün maskesini takarlar; yahut yoksulluğa, baskıya ve kıyıma uğramış bir halka uzanırlar.

Aşk, Şiir sevgidir, dünyanın türküsüdür. Ne var ki, sevgi de, dünya da ancak aşkın ve kadının türküsü arasından yükselebilir. Eluard, "şair, esin (ilham) alandan çok esin veren kişidir," der. Elbette, başkalarına esin vermesi için onun da sevgilisinden bir armağan alması gerekir. Bu yüzden, şairin yaratışı ve alınyazısı hep bu çatışmaya, aşk ile aşkın ölümü arasındaki bu çekişmeye bağlı kalmıştır. Gene de, en acı yaşantılara karşın, son söz hep aşkın olmuştur. Breton'a göre Çılgın Aşk, kendi dışında kalan her şeyin atılmasıdır; Eluard'a göre ise aşk yıldan yıla başkalarına daha çok yaklaşma halini alacaktır. Bir kadın ister ihanet etsin, isterse çekip gitsin, yalnızlığın gecesi yeni bir aşk doğuracak ve şair-insan kendini güpegündüz öbür insanların arasında bulacaktır.

Eluard'ın şiiri apaydınlıktır; gerçi içinde geceye özgü zenginlikler de vardır, ama ışığı ne dışarıdan gelmedir ne de soğuktur. Derinliklerden fışkıran bir alevdir sanki; öylesine ruhun hareketleriyle beslenmiştir, tıpkı bir yangının sık ağaçlarla beslenmesi ya da gizli özsuyunun ışınlarla beslenmesi gibi... İşte şair, bu iç ateşle güneşin dış ateşini özdeştirir.

Aslında, kendisi de efsanelik bir ateştir; insanoğlunun Promete'cil gücünü gösterir, nasıl ki âşığın da gücünü gösteriyorsa... Yaşamanın, istemenin, kardeşliğin sıcaklığı bu alevle tutuşur, ruhsal ve cinsel yönden erkekçe bir onur onunla birlikte boy atar. Bu eserde, gizli ateşle herkesin güneşi birbirine karışır; insanları daha iyi yaşamaya, kendi tarihlerinde olduğu kadar, asıl tarihte de yalnızlığı yenmeye çağırır, bunun için durmadan parıldar. Hastalık ve savaş (ki o da bir toplumsal hastalıktır) genç şairi çarpar, 1918'de aşağıdaki dizeleri yazar; bunlar, gür bir eserin kapısını açan anahtarlardır; bir savaşın ertesinden öbürüne değin uzamış, çeşitlenmiş, fakat özleri değişmemiştir:

Bir ateş yaktım bırakınca beni gökyüzü
Bir ateş yaktım olayım diye dostu
Bir ateş kış gecesine gireyim diye
Bir ateş daha iyi yaşamaya doğru

Gün bana ne verdiyse verdim ben de ona
Ormanları fundaları buğday tarlalarını asmaları
Ve yuvaları ve yuvalardaki kuşları
Ve evleri ve anahtarlarını evlerin
Ve böcekleri ve çiçekleri verdim ve kürkleri ile şenlikleri

Yaşadım yalnız alevlerin çıtırtısıyla
Sıcaklığının kokusu yetti bana
Bir gemiydim sanki kapalı suda batan
Sanki bir ölüydüm ortada kalmış yapayalnız


Bu ilk ateşe ilk aşk bütün gücünü verir. Aşka güvenini açıkladığında Eluard, yirmi yaşındadır: "Gök açık da olsa, kapalı da olsa, insan sevmedikçe onu göremez." 1951'de, ölüme yaklaştığı bir sırada, "Başından beri aşka tapmıyordum ben," diye itiraf eder ve şunları ekler:

"Onların ne odu vardı, ne de ocağı / Ateşi buldular sonradan / insanları buldular."

Rimbaud, "Aşkı bulmak insanı ve eylemini (yani ateşi) bulmak değil midir?" diye sorar. Aşkın değişimini hiçbir şair Eluard kadar güzel duyuramaz bize. Bu değişimin aşırı yalınlığı ve katkısızlığı gerçeküstü imgelerle çiçeklenir, olağanüstü bir nitelik verir onlara. Öyle bir nitelik ki kimse karşı koyamaz ona: "Bütün yaşamım seni dinler..." "Bütün dünya senin saf gözlerine bağlanmış / Kanım onların bakışıyla dolaşıyor damarlarımda..."

Eluard'da bakışla, okşamayla, gözle, elle yapılan bir çeşit aşk ayini vardır. Görmeyen şair kördür, ancak sevilen gözlerin aydınlığıyla ışığa kavuşabilir. Bu kadıncıl aydınlığı yaratmak şaire düşer:

"Bir tek okşamayla pırıl pırıl ettim seni." Öte yandan, yalnızlık ve ayrılık yaşamın yadsınması demektir: "Ve sen orada bulunmayınca / Uyuduğumu sanırım / Düş gördüğümü sanırım / yaşamadığımı." "Ne kadar sevmekteyim onu bilemiyorum / O mu yok olan, ben mi ayıramıyorum." Aşkın yokluğu bir uçurumsa, varlığı da sınırsız bir vaattir, sabırsız ve açık bir vaat:

"Gel, çık artık. Birazdan, gök dalgıcı, en hafif tüyler boynundan yakalayacak seni.

Yer ancak gerekeni taşır ve güzel kuşların gülümser. Aşkın gerisindeki gölge gibi, üzüntünün ülkesinde, görünüm örter her şeyi. Çabuk gel, koş. Vücudun düşüncelerinden daha hızla gitsin ve hiçbir şey - anlıyor musun? Hiçbir şey - geçemesin seni."

Çiftler sürekli bir değişim içinde bulunurlar: Âşık alev olur, sevgili su olur: "Bol ışıkla biçimini değiştiriyordum senin. Nasıl ki, bir pınarın suyu bardağa konunca değişiyorsa, insan da elini bir başka elin içine koyunca değişiverir. “Ya o sevdiğine döner ya da sevdiği ona. Bu karşılıklı dönüşümün birliği yaşamın bütün özelliklerini değiştirir.- Düş parıldar, güneş hayale dalar, sessizlik konuşur:

Dinelir gözkapaklarımın üstünde
Saçları saçlarımın içinde
Ellerimin biçiminde elleri
Gözlerimin renginde gözleri
Yitmiş gitmiş kuyusunda gölgemin
Göğe fırlatılan taş gibi

Gözleri açıktır hep açık
Uyutmaz beni bir türlü
Düşleri ışıl ışıl düşleri
Güneşleri bastırır güneşleri
Güldürür ağlatır güldürür beni
Konuşturur bilemezken ne diyeceğimi


Eluard'ın özellikle gerçeküstücü şiirlerinde aşk süreklidir, ama durgun değildir-, yaralanıştan coşkunluğa, şefkatten şiddete dönüşebilir. Değişmeyen tek şey, onun saflığıdır. Bu saflık dilin saflığıyla bir birlik oluşturur.

Acılarla dolu aşk, gerçeküstücülükte görülen tasayla ilişkilidir; ama, bu tasa, insana vergi coşkunluk durumuyla da alttan alta çelişmektedir.

Günbatımında bir yüz
Bir beşik ölen yapraklarda
Çıplak bir yağmur demeti
Gizlenen güneş
Suyun dibinde kaynakların kaynağı
Kırık aynaların aynası
Bir yüz terazisinde sessizliğin

Günün son ışıklarının sapanları için
Çakıltaşları arasında bir çakıltaşı
Unutulmuş bütün yüzlere benzeyen bir yüz


İsteğin gözyaşından ayrılmadığı, okşayışın tatlılıktan çok acılık doğurduğu sarsıcı bir aşkla gelen baş dönmesi. Acının Başkenti, Dolambaçsız Yaşama, İnsan Piramidi gibi eserlerdeki şiirlerle bizi sarar. Önce bir aşkın, sonra bir kadının ölümü şairin yaşamında iki kez tekrarlanır ve bu, onu, ancak Rimbaud'nun Cehennemde Bir Mevsim'indekiyle karşılaştırılabilecek bir yıkımdan geçirir. Gerçi Rimbaud cehennemden çıkar, ama şiiri de bırakır. Oysa, Orpheus Euıydike'sini yitirir, ama lirini bırakmaz, onunla gene aşkını yani yaşamını dile getirmeyi sürdürür. Onun gibi, Eluard da, yitirilmiş aşkın ötesinde anılarla kazanılacak mutluluğun süregelen varlığına bizi inandırır. Acı bir ayrılmadır bu, ama bir daha buluşmama değildir. Nitekim, sevişme anları gizemli bir biçimde yaşayadurur:

Bulutlar adına söyledim onu sana
Deniz ağaçları adına söyledim
Dalgalar adına dallardaki kuşlar adına
Gürültü taşları adına

Sevişen eller adına söyledim
Bakan göz bakılan göz adına
Göğü bezeyen uyku adına
Pusulu geceler adına
Yoldaki parmaklıklar adına söyledim

Ak alın açık pencere adına
Düşündüklerin konuştukların adına
Sonu gelmesin diye söyledim
Bu okşayışın bu güvenişin bu inanışın
Sonu gelmesin diye

Neyse ki yeni bir aşk doğar ve onunla birlikte Rönesans başlar. Sevgi, yaşam, şiir gene yürürlüğe girer; ama tutkuda, yaşamayı karşılayışta, dilde yeni ayrımcıklar (nuanres) belirir. Özellikle gerçeküstücü dil özgürlüğü ve imge demetleri dışarıdan çelişik görünen, ama karşılaşmaları kendisine çekici bir güç veren iki Öğeyi birleştirir: Bir yandan; şiire serpilmiş şaşırtıcı, hatta yapmacık buluşların doğal zenginliği; öte yandan derin doğrulamalar, deyişler ve tam bir anlatım yalınlığı. (...)

Dildeki bu çifte hareketi şiirlerin bağrındaki sıralanış karşılıyor gibidir: Görülmedik imgeler (şairin kendiliğinden bilinç üstüne çıkmalarına göz yumduğu bu alışılmadık harikalar) ile aşırı bir basitliği olan ve en beylik, en gündelik verilerden alınan imgeler art arda gelir. Olağandışı imgeler en olağan imgelerle gerçeklenir ve olağan imgeler olağandışı imgeleri canlandırır: Bilinenle bilinmeyen, görünenle görünmeyen birbiri içinde erir. Örneğin, Dolambaçsız Yaşama da- ki bir şiirde bu, böyledir:

"Bir gülüş sarı salkım saçlarda" dizesi "Güzün dumanları / Kış külleri" dizeleriyle kapı komşudur. Halk Gülü'ndeki şu dizelerde şair, aşkın büyülerini ve onların yüceltici sunularını günlerin güzelliğini belirten en alışılmış gözlemlerle pekiştirir:

Geceyi bekleyelim geceyi
Hava döşek gibi güzel
Tapılası kızların en tatlısı en ateşlisi
Sevgilisinin uyuyan heykeli önünde diz çökmüş
Uyumayı düşünmüyor bile
Geceyle gündüz güzelleşiyor gitgide

Aslında, Breton'un da belirttiği gibi, gerçek ile gerçeküstü Eluard'ın şiirinde bileşik kaplara benzer. İçlerinde bilinen ya da bilinmeyen, alışılmış ya da alışılmamış imgeler yanarlar, ama geride dışık (cüruf) değil, —Eluard'ın da değindiği üzre— şiirlerde görülen o "büyük beyaz boşluklar"ı bırakırlar; ateşli anılar "sessizliğin bu büyük boşluklarında geçmişi olmayan bir coşku yaratmak için erirler." Eluard'ın şiiri, bu yüzden, oldum olası yalınlığa yönelmiştir. Herkesin her günkü sözcükleri ve imgeleri şiirlerde gittikçe daha çok yer kaplar; öyleyken, gerçeküstücülerde rastlanan o dil ve hayal gücü azalmaz.

Çekilen acılar şaire oldukça durulmuş bir dünya getiren yeni bir aşkla el ele yürür. Nitekim, Dolambaçsız Yaşama gene doğru ve arınmış varlığı sarsan şiirleri kucaklar. Ancak, aşkın can çekişme- sidir ki evrenini daraltarak şairi yoksullaştırır. Gelgelelim, bir başka aşkın doğuşu bu temel seçmeyi doğrular, yaşamayı dolgunluğa kavuşturur. O zaman nesneler de, varlıklar da ayrışmaktan kurtulurlar, artık yalnızca kendilerini anlatmaya, geleceğin taşıyıcıları haline gelmeye şairin ve karısının baktığı gözler gibi verimli olmaya başlarlar; Verimli Gözler şarkı söylemeye koyulurlar.

"Gene de kuvvet yaşamanın dayanakları olarak kalır." Bunlar öyle dayanaklardır ki, Eluard, bundan sonra şiirden hep onları ortaya koymasını, sağlamlaştırmasını ve çoğaltmasını bekler. Eğer aşk sözlerinde hâlâ kendini kuşatan gizli bir tehdit seziyorsa, bunun nedeni, gölgenin son kez geri gelişi değil, ateşin bir daha sönmeyişidir.

Bir şey istemedim seni sevmekten başka
Fırtınalar doldurdu vadiyi
Balıklar kıyıları

Yalnızlığımdan bir kavuk ördüm sana
Bütün gece saklansın diye içine
Geceler gündüzlerle barışsın diye
Göreyim diye gözlerinde
Yalnız seni düşündüğümü
Senin hayalinle donanmış dünyayı

Yalnızlığımdan bir kavuk ördüm sana
Görmeyeyim diye geceyi gündüzü
Gözlerin onları düzene sokmamışsa

Geceler ve gündüzler "Doğal Akışı"na kavuşur, ikinci ve sevgili karısı Nuseh'un yardımıyla şair yeri, göğü, yıldızlan, kuşları, bitkileri, hayvanları ve insanı yeniden karşısında bulur.

- "Günümüzde şairlerin yalnızlığı siliniyor. İşte, onlar da insanlar arasında birer insan oldular, işte onların da birer kardeşleri var." Yalnızlık yenilince, eskiden kötü olan şeyler iyiye yönelir, eskiden umutsuzluk getiren şeyler umuda çevrilir. Böylece, eskiden kötü bunaltıyı gizlemeye yarayan, ama şimdi yaşamı değiştirme tutkusunu taşıyan irade, gecenin belirsiz girişimlerinden gündüzün kesinliğine ulaşır: Eskiden yalnızca iki kişinin yaşamını mutlulukla değiştiren aşk, şimdi bütün insanların mutluluğunu ister, gelecekte herkesin mutlu olmasına çalışır:

Gökyüzü genişleyecek
Yerimiz olacak oturmak için
Yıkıntılarında uykunun
Sığ gölgesinde dinlenişin
Bırakılmışlığın yorgunluğun

Toprak canlı gövdelerimizin biçimini alacak
Rüzgârlara kapılacağız hepimiz
Gözlerimizden geçecek gündüzler geceler
Gene de değişmeyecek gözlerimiz
Bizim temiz havamız belirli yerimiz
Giderecek alışkanlığın oyduğu gecikmeyi
Hepimizin yeni anıları olacak
Duygulu bir dili birlikte konuşacağız


Eluard, "Duygulu bir dili birlikte konuşacağız," der. Lautremont ise "Şiiri bir kişi değil, herkes birlikte kurmalı," der. Ortaklaşa sözün baştacı edilmesini bekleyen şair konuşur: "Bütün gözlerin görmesi için /Düşünen bütün gözlerin" "Konuşmak kucaklamak kadar bereketli olsun diye." Sonra şunu öne sürer: "İnsan isteseydi, güzellikten başka bir şey olmazdı dünyada." Ardından da şunu söyler: "Her insan Promete'nin kardeşidir."

1936'da Eluard "Şiirsel Açıklık" başlıklı yazısında şairlerin hak ve görevlerini şöyle açıklar: "Vakit geldi, artık bütün şairlerin hak ve görevi öbür insanların yaşamına, ortak yaşama katılmaktır." "Evet ekmek şiirden daha yararlıdır, ama, sözcüğün bütüncül ve insancıl anlamıyla aşk, sevmek tutkusu şiirden daha yararlı değildir." Eluard daha sonra yaşamın şiirsel birliğini çok iyi belirten şu görüşü savunur: "İnsan zekasının kavrayıp yaratabildiği her şey, aynı damardan gelir; eti, kanı ve kendisini çevreleyen dünya ile aynı maddeden çıkar."

İspanya Savaşı, dostlarının şiirinde olduğu gibi Eluard'ın şiirinde de umut uğruna yapılan kavgayı belirtmeye yönelir. Guernica Zaferi 1942'de yayınlanan Şiir ve Doğruluk adlı eserdeki kısa ve dokunaklı ürünleri haber verir:

Ödettiler size ekmeği
Yeri göğü suyu uykuyu
Ve yoksulluğunu
Yaşamınızın


Bu dönemde aşk korkudan daha güçlü görünür, neden derseniz, kadın var olan her şeyi erkeğe iletir, süreyi ve uzaklığı ortadan kaldırır, şairin görüşünü yeniler de ondan:

Her şey yenilendi her şey gelecek oldu

... Barışın son yıllarını gölgeleyen bütün tehlikeler, sevginin ve ondan doğan kardeşlik duygusunun Eluard'a sağladığı iç barışı bozamaz. Bir Eksiksiz Şarkı’dır bu, düşlerin ve bilincin şarkısıdır:

"Hiçbir uyuşmazlık yok, ışık ile bilinç geceler ve düşler kadar, sırlar ve yoksulluklar kadar eziyor beni."

Evet, bir şarkıdır bu-, çiftlerin şarkısıdır, dolayısıyla bütün insanların, bugünün ve onun bilinmeyen mutluluğunun şarkısı, mutlu geleceğin, yarının şarkısı:

Ne varsa bizimle yaşayacak
Hayvanlar altın sancaklarım benim
Ovalar tatlı geçmişim
Canım yeşillikler içli kentler
İnsanlar size gelecekler

Gözyaşları yaralar terler size gelecek

Düşlerin güllerini dermeye
İnsanlar işte şurada duygulu iyi
Atmışlar ölümden de hafif yüklerini
Ne güzel uyuyorlar güneş altında nar gibi


Eluard, eserlerini doğurduğu gibi iradesini de belirleyen bu içten gelme umut adına, şiirle karışan gerçek adına, gölgeler arasından çıkıveren ışık yani şiir adına konuşacaktır; kaçınılmaz bir işkenceye boyun eğmiş Fransa'da başkaldırışın ve sıkıştırılmış ama yenilmemiş aşkın çığlığını duyuracaktır.

1936'da şöyle diyordu: "Gerçeküstücülük düşüncenin herkese vergi olduğunu göstermeye çalışıyor-, insanlar arasındaki ayrımları azaltmaya uğraşıyor; bunun için, eşitsizliğe, alçaklığa ve hilekârlığa dayanan saçma bir anlayışa hizmet etmeye yanaşmıyor."... "Bir sözcük var ki coşturuyor beni, duyunca ürpermeler geçiriyorum; büyük bir umuttur o, umutların en büyüğüdür, yıkıcı güçleri ve insanları ezen ölümü yenmenin umududur: Bu sözcük, kardeşleşme'dir."

Gerçeküstücülüğün bu gönüldeşliği ile Eluard'm 1942'de yaptığı şu çağrı arasında bir uyuşmazlık yoktur:

Yıkık sığınaklarıma
Sönük fenerlerime
Duvarlarına sıkıntımın
Yazarım adını
İsteksiz yokluğa
Çıplak yalnızlığa
Ölümün basamaklarına
Yazarım adını
Düzelen sağlığa
Kalmayan tehlikeye
Anısız umuda
Yazarım adını
Ve bir tek sözün gücüyle
Başlarım yeniden yaşamaya
Seni tanımak için doğmuşum
Seni çığırmaya
—Özgürlük


Herkese açılan şiirin yolu üstünde, en büyük baskıya karşı koyan sesleri, Şairlerin Onuru'nda duyurmuş olmak şerefi Paul Eluard ile arkadaşı Jean Lescure'ün olacaktır. Dünya Savaşı'ndan sonra Eluard, kendine pek ağır gelen mutsuzluğu tanıyacaktır: Sevgilisinin ölümü... Yeniden o dayanılmaz yalnızlığa bir daha gömülecektir. Fakat, ölmezden önce, üzerinde bütün varlığının ve eserinin bir tek alev halinde çiçeklendiği o gerçeği yeniden bulacaktır: Aşk... Sevişen bir çiftin şiiri bugün olduğu gibi yarın da herkesin yaşamında işler. Sevilen yüz yararlıdır, yer ve zamanın sınırlarını aşarak herkese ışınlar gönderir:

Nicedir yüzüm yararsızdı
Ama şimdi
Sevilesi bir yüzüm var
Mutlanası bir yüzüm

İyilik dans ediyor dudaklarımda

Ölümsüzdür evim benim

En büyük kural:
Yıkana karşı çıkandır
Sevilmeye layık olan


Böylece, alabildiğine duyarlı ve mutsuzluğu aşmış olan Eluard'ın şiiri, katıksız bir mutluluk türküsü olarak kalır. Şairin soluması gibi duru, kendiliğinden, içten gelen bu şiir en kardeşçe, en evrensel dili konuşur. Öylesine yalındır, gündelik sözcüklerle kurulmuştur, en alışılmışların yanında en az görülenleri de kapsar. O, öyle bir alevdir ki, bağrında güzel, verimli, ateşli, insancıl ile öğeleri, nesneleri, düşleri, varlıkları birlikte taşır:

İnsan oldum taş oldum
İnsanda taş taşta insan oldum
Gökte kuş oldum kuşta gök
Ayazda çiçek oldum güneşte ırmak
Çiyde pırıltı
Kardeşçe yalnız kardeşçe özgür 

Çeviren: Asım Bezirci 
 G. EMMANUEL CLANCIER
 Asıl Adalet