16 Mart 2018

Haldun Taner Müze Evi


Kadıköy Belediyesi, tiyatro ve edebiyat dünyasının büyük ustası Haldun Taner'in 103. Yaş gününde Haldun Taner Müze Evi'ni açıyor.

 Kadıköy Belediyesi sanat ve edebiyat dünyasının önemli isimlerini yaşatıyor. Uzun yıllar boyunca Kadıköy'de yaşamış, eserlerini Kadıköy'de üreten Haldun Taner'in edebi ve insani kişiliğinin belleklerde diri kalmasını sağlayacak "Haldun Taner Müze Evi" açılıyor.

Kadıköy Belediyesi'ne ait Fenerbahçe Mahallesi'nde bulunan ikinci derece tarihi eser olan bina restorasyonu yapılarak Müze Evi haline getirildi. Haldun Taner Müze Evi, 16 Mart Cuma günü saat 15.00'de büyük yazarın eşi Demet Taner, dostları, Kadıköy Belediyesi Başkanı Aykurt Nuhoğlu ve Kadıköylülerin katılımıyla açılacak.

Başta Kadıköylüler olmak üzere sanat ve edebiyat dünyasına ilgi duyan herkesin ilgi göstereceği Haldun Taner Müze Evi'nde, usta yazarın kişisel eşyaları ve eserlerinden örnekler sergilenecek.

Haldun Taner'in anısını yaşatacak afişler ve fotoğrafların yer aldığı tarihi binada aynı zamanda edebiyat ve tiyatro sanatına dair etkinlikler gerçekleştirilecek. Haldun Taner Müze Evi'nde özellikle genç yazarlar için hikaye ve oyun yazarlığı kursları düzenlenecek.

GENÇ YAZARLAR ARŞİV KİTAPLIĞI

Edebiyat ve tiyatro ile ilgili sergiler düzenlenmesini; eksikliği duyulan yepyeni ve faydalı bir hizmet olarak genç yazarlarla, tiyatro icra topluluklarını; yani tiyatro sanatının iki temel ayağını buluşturmayı hedefleyen Haldun Taner Müze Evi'nin bir başka projesi de Haldun Taner Müze Evi Genç Yazarlar Arşiv/Kitaplığı. Müze Evi bünyesinde yeni ve yerli tiyatro oyunlarından oluşturulacak kitaplık kurulacak.

Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu Haldun Taner Müze Evi açılışına dair şunları söyledi: " Bir toplum yazarlarına, düşünce insanlarına, sanatçılarına değer verdiği ölçüde gelişir. Haldun Taner edebiyat ve tiyatromuzun çok değerli isimlerinden. Onu eserleri ve değerleri ile yaşatmak istedik. Ailesinin desteği ve katılımıyla ikinci derece tarihi eser olan binamızı Haldun Taner Müze Evi haline getirdik. Bu yerin genç yazarlarımıza ufuk açacağına, buradan çok değerli oyunlar çıkacağına inanıyorum."
 


15 Mart 2018

Tomris Uyar "Bazen sessiz kalmak, Kırıldığını göstermenin en iyi yoludur."

 
-Diyorum ki kişinin doğum tarihi pek önemli değil aslında, dünyaya gözlerini açmak daha önemli.
-Bir şeyin birdenbire yerinde olmaması, ama aynı tik takın sürüp gitmesiydi ölüm.
-Yazarken dünyayı bir anlığına değiştirebilirken, geçmişinizi bir santim yerinden oynatamıyorsunuz.
-Ben güzel şeyler duymak istiyorum demedim ki, sesini duymak istiyorum o kadar.
-Bir ömre bir tek yaşamın az geldiğini bilirsiniz, bir yazarsanız.
-Konuştukça, söylemediklerimiz birikiyor.
-Yaşamak, gitmek demek onun için. Yeryüzü, iki deniz arasında bir nokta demek, iki kent arasında bir istasyon.
-Şeytan diyor ki, çek kapıyı ya da ne bileyim evdeki bütün patlıcanları kızart gitsin, düşünme.
-Birileri gidiyor, dönmüyordu; Birileri ölüyor, bulunmuyordu.
-Yani yoksulluk anlatılmaz be ablam. Yoksulluk yaşanır anca.
-Biri geliyor, hayatımıza bir makas atıyor; o yaşadığımız bölüm, bütünün dışına düşüyor.
 
 

14 Mart 2018

Metin Altıok 'Fil Beklemek'



Serçe kuşu yağmurlu bir günde, şimşekler çakıp gök olanca hızıyla gümbürderken, yere sırtüstü yatmış, havaya kaldırdığı incecik ayaklarıyla boşluğu dövermiş. Bu tuhaf durumu görenlerin “Neden böyle yapıyorsun?” sorusuna, “Bunca mahlûkat var yeryüzünde, gök yıkılıp üstümüze düşerse hepsi telef olacaklar. Ben de göğü tutmak için kaldırdım ayaklarımı” cevabını vermiş. Sonra içtenlikle, “Kaldırdım kaldırmasına, ama yine de korkudan yüreğimin kırk kantar yağı eriyor” diye eklemiş. Çevresindekiler, “Amma yaptın ha, sen kendin beş dirhem etmezsin. Bu kırk kantar yağ da neyin nesi!” diyerek alaya almışlar serçeyi. Serçecik şöyle bir bakmış yüzlerine, “Siz bunu anlayamazsınız” demiş. “Varın gidin işinize. Herkesin kendine göre kantarı, topuzu var.”

Güzel değil mi? Pertev Naili Boratav’ın derlediği bir Anadolu masalı bu. Geçen hafta masal üstünde düşünmüştük. Masalla başladık bu hafta. Yıllar önce okumuş ve çok sevmiştim bu masalı. Aklımda kaldığı gibi yazdım buraya. Kendimi biraz o serçeyle özdeşleştirdiğim için midir, nedir; “Herkesin kendine, göre kantarı, topuzu var” sözleri uzun süre düşmemişti dilimden. Düşmemişti, ama bir yandan da kendimle hesaplaşma aşamasında, “Serçe kadar olamadım” diyordum içimden. O zamanlar 12 Mart dönemiydi ve masaldaki gibi gök ha düştü, ha düşecekti üstümüze. Ama serçeler nedense pek görünmüyordu ortalıkta. Herkes kendini dışarıda tutarak bir şeyler bekliyordu birilerinden. Kim olduklarını bile bilmeden.

Türkiye’de her dar dönemde toplum olarak bunun tekrarı yaşanır. Herkes ağız birliği etmişçesine aynı şeyi söyler durur birbirine. “Bizim elimizden ne gelir!” bahanesidir bu. Hem Don Quijote’luğun ne gereği vardır! Böyle diye diye kendi elini kolunu kendi bağlar insanlarımız. Bir de bu düşünceye kör olası hanedeki evlad ve hayal eklenince haklılıkları tartışılmaz olur. İşte bu düşünce Türk aleminin en büyük düşmanıdır ve her görüldüğü yerde ezilmelidir. Şakayı bir yana bırakırsak; kendi gücünü tanımayan ya da küçümseyen insanın çağdaşlıktan nasibini almadığını söyleyebiliriz. Bu insan bırakın “vatandaş” olmayı, birey olmanın bile anlamını kavrayamamıştır. Böyle insanlardan oluşan bir toplumun ise çağdaş ve demokrat olması elbette beklenemez.

Eğer demokrasi halkın yönetime ağırlığını koyması demekse biz bu tepkisiz toplumla demokrasiyi daha çok bekleriz. Çünkü halkın katılımı olmadan gerçek anlamda bir demokrasiden söz edilemez. Bizim gibi gücünden habersiz teslimiyetçi toplumlarda demok/rasi değil, demek/razı olur ancak. Doğallıkla burada çuvaldızı aydınlara batırmak gerekir. “Yine mi aydın?” demeyin ya da deyin isterseniz, ama gerçek budur. Avdın sorumluluğu ve etkinliği bir toplumun lokomotifidir. Eğer “Aydının gücü nedir?” diye soracak olursanız; masaldaki serçe örneği aydın sorumluluğunun kendisinin, kendiliğinden bir güç olduğunu söylemek olasıdır. Yeter ki bir toplum oturduğu yerde ille de güç diye fil beklemesin.

Ayrıca şurası unutulmamalıdır ki, demokrasi sütten çıkmış kaşık da değildir. Eğer halkın baskısı ve denetimi olmazsa, hâkim sınıflar tarafından yürütülen bir diktatörlüğe dönüşebilir. Bu, demokrasinin doğasında her zaman var olan bir sapkınlıktır. Aslına bakarsanız demokrasilerdeki kuvvetler ayrılığı ilkesi bir hinoğlu-hinlik örneğidir. Düzenin işleyişi bakımından karşılıklı denetim yokluğu kadar kâğıt üzerindeki temel hak ve özgürlükler konusundaki güvenceyi ortadan kaldırmaya da yöneliktir.

Nitekim 92’nin Aralık ayında “Temel İçgüdü” adlı filmin müstehcenlik suçlamasıyla gösteriminin yasaklanmasına, o zaman başbakan olan Süleyman Demirel’in getirdiği yorum çok anlamlıdır. Demirel, “Eğer filmin gösterilmesini icra yasaklamışsa onu ortadan kaldırırız. Ama mahkeme yapmışsa kuvvetler ayrılığı prensibine uymak lazımdır” diyor, sorumluluğu yasamaya bırakarak yürütmeyi temize çıkarıyordu. Bu örnekte de görüldüğü gibi kuvvetler ayrılığı ilkesi, zihniyet değişimini gerçekleştirememiş toplumlarda bazen bir haksızlığa dayanarak olabilmektedir. Zaten yaşadığımız da bu değil midir?

Fil Beklemek adlı Haziran 1993’te kaleme aldığı yazısından

13 Mart 2018

Cemal Süreya - 8.10 Vapuru

 
 Sesinde ne var biliyor musun
Bir bahçenin ortası var
    Mavi ipek kış çiçeği
    Sigara içmek için
    Üst kata çıkıyorsun

Sesinde ne var biliyor musun
Uykusuz Türkçe var
    İşinden memnun değilsin
    Bu kenti sevmiyorsun
    Bir adam gazetesini katlar

Sesinde ne var biliyor musun
Eski öpüşler var
    Banyonun buzlu camı
    Birkaç gün görünmedin
    Okul şarkıları var

Sesinde ne var biliyor musun
Ev dağınıklığı var
    İki de bir elini başına götürüp
    Rüzgarda dağılan yalnızlığını
    Düzeltiyorsun

Sesinde ne var biliyor musun
Söylemediğin sözcükler var
    Küçücük şeyler belki
    Ama günün bu saatinde
    Anıt gibi dururlar

Sesinde ne var biliyor musun
Söyleyemediğin sözcükler var



Gülten Akın - Yüksek Evde Oturanın Türküsü


 
 Evleri yüksek kurdular
Önlerinde uzun balkon
Sular aşağıda kaldı
Aşağıda kaldı ağaçlar

Evleri yüksek kurdular
On bin basamak merdiven
Bakışlar uzakta kaldı
Uzakta kaldı dostluklar


Evleri yüksek kurdular
Cama betona boğdular
Usumuzdaydı unuttuk
Topraklar uzakta kaldı
Toprağa Bağlı olanlar

(Yozgat , 23 Ocak 1933 – Ankara,  4 Kasım 2015)